4. bölüm · Senin İçin Diliyorum
4. Bölüm : Kadim Sedir Ağacı
O buz gibi masadan geriye kalan, Gao Hai Ming’in zihninde asılı duran o tezat tabloydu. Bir tarafta kendisine "kaçmam gerek" diyen o mesafeli, ürkek sesin sahibi; diğer tarafta ise Kim Je-ha’nın adımlarına tebessümle karşılık veren bir kadın. Bu, ona düşününce hiç tutarlı gelmemiş ve bir profesyonel olarak aralarına mesafe koyması gerektiğinin en önemli sinyali olduğunu hissettirmişti.
Takip eden birkaç gün boyunca bu sessiz anlaşma kusursuzca işledi. Ortak salonda ya da patikada karşılaştıklarında, Gao ve Sera sanki birbirini hiç tanımıyor gibiydi. Hafta ortasında, Yanqi Gölü’nün devasa kütüphanesinin en üst katında bu mesafe ilk kez somutlaştı. Sera, uzun zamandır aradığı Gurur ve Önyargı romanının eski bir baskısını bulmak için rafların arasında ilerliyordu. Koridorun sonundaki rafta kitabı bulup almak için elini uzattığında, başka bir elin daha aynı kitaba uzandığını gördü. Parmakları kitaba dokunmadan hemen önce birbirine birkaç santim kala durdu. İki rafın arasındaki o dar, dikdörtgen boşluktan karşısındaki adamın atkısına takıldı gözü. Özenli bir el işçiliğine sahip bu lacivert kumaşın ucuna, beyaz ipliklerle işlenmiş "M" harfi, atkının Gao'ya ait olduğunun en net kanıtıydı. Gao, karşısındaki kişinin Sera olduğunu fark ettiği an elini kitaptan çekti. Tek kelime etmedi, duraksamadı bile. Sadece oradan uzaklaştı. Sera, havada asılı kalan elini yavaşça indirdi. Koridordan uzaklaşan ayak sesleri kütüphanenin o devasa sessizliğinde tamamen kaybolana kadar yerinden kıpırdamadı. Kitaba yeniden uzanıp aldığında dudaklarından dökülen sözler sanki havada asılı kalmıştı:
"Sorun değil... Böylesi daha iyi."
İkinci haftanın tatil öncesi son atölye günü geldiğinde, büyük prova salonunun devasa pencerelerinden içeriye soluk bir kış güneşi sızıyordu. Eğitmen herkes çemberde hazır olunca konuşmaya başladı:
"Bugün, Meisner’ın ünlü 'Tekrarlama Egzersizi' üzerine çalışacağız. Sadece partnerinizin o anki somut gerçekliğine odaklanacaksınız. Gördüğünüzü söyleyin ve partneriniz de tekrarlasın."
Eğitmen konuşmasını bitirdikten sonra herkes partnerini bulmaya başladı. Sera’nın karşısına neşeli ve her zamanki gibi esnek postürüyle Kim Je-ha geçerken, Gao Hai Ming’in partneri ise soğuk duruşuyla bilinen İzlandalı aktris Lilja olmuştu. Salonun farklı noktalarına dağılan çiftler eğitmenden gelen işaretle egzersize başladı. Tüm sesler içinde sanki sadece Gao'nun sesi Sera'nın kulaklarına ulaşıyor gibiydi. Kim Je-ha'nın gözleri ise Sera'nın askıda duran montunda takılı kalmıştı. Çünkü hediyesi orada değildi. Sera'nın bakışlarındaki kırılgan arayışı fark edince konuşmaya başladı:
"Bana bakmıyorsun."
Sera bunu duyunca kendini toparladı ve egzersize döndü.
"Sana bakmıyorum."
Yine de zihninde uçuşanlar sanki dalga dalga yayılıyor gibiydi. Bunu göstermemek için gülümsemeye sığındı.
"Gülüyorsun ama gerçek değil."
"Gülüyorum ama gerçek değil..."
"Üzgünsün."
"Üz..." Kelimeler sanki kalbinin derinliklerine geri dökülmüş gibi bir anda kesilmişti.
Tam o saniyede, salonun diğer ucunda Lilja’nın karşısında duran Gao Hai Ming, Sera’nın sesindeki o ani kesilmeyi yakalamıştı. Bakışları o sahneye kayacakken kendini durdurdu ve karşısındaki partnerine odaklanmayı denedi. Ancak içindeki bu kırılım istemeden de olsa egzersizi baltaladı. Bakışları Sera ve Kim Je-ha'nın sahnesine kaydı. Kendini bir an bu kırgınlığın nedeni olabileceğini düşünerek suçlu hissetti. Tüm bu tepkileri okuyan Lilja egzersize devam etti:
"Bakışların başka bir sahnede."
Gao, gözlerini ayırmadan, "Bakışlarım başka bir sahnede," dedikten hemen sonra ne yaptığını sorgulayarak partnerine döndü.
Atölyede maskelerin çatırdadığı o gün, yerini haftanın tek izin gününe bıraktığında kamp katılımcıları için Pekin’in simgelerinden biri olan Mutianyu Çin Seddi’ne bir gezi düzenlenmişti. Dağların doruklarına uzanan kadim surlar, dondurucu kış rüzgarının altında tamamen beyaza bürünmüş, gökyüzüyle birleşen sis sonsuzluk oluşturmuştu.
Neredeyse herkes birbirine benzeyen montları, yüzlerini tamamen kapatan atkıları ve koyu renkli bereleriyle birbirinin aynısı gibiydi. Üstelik uğuldayan rüzgar da sesleri yutuyordu. Bu durum Sera için tam bir karmaşaydı. Önünde ekipten biri olduğunu düşündüğü kişiyi takip ederek dakikalarca dalgınlıkla yürüdü. Ancak o kişi gözden kaybolduğunda ve rüzgar aniden şiddetlendiğinde, Sera bir anda yapayalnız kaldığını fark etti. İçinde bir korku yükselmeye başladı. Nefesi hızlandı. "Peri..." diye fısıldadı kendi kendine. Tam o anda, sert rüzgarın bile bastıramadığı o tanıdık büyüleyici koku burnuna doldu. "Bay Gao..." diye mırıldandı, sesi rüzgarda titreyerek.
Gao Hai Ming, Sera’nın gruptan koptuğunu fark ettiği andan itibaren onu izlemişti. Onun etrafına bakarken gözlerinde beliren o derin, yönünü kaybetmiş ve savunmasız ifadeyi görmüştü.
Gao, tek bir kelime etmeden kendi boynundaki lacivert atkıyı çözdü ve Sera’nın boynuna doladı. Parmakları hafifçe Sera’nın çenesine değdiğinde, Kore düğümünün montta asılı olmadığını fark etti. Bakışlarında anlık bir memnuniyet ve yüzünde küçük bir gülümseme belirdiği sırada ikisi de bu donmuş zamanın ortasında duraksadı. Sesi bu kez atölye günündeki gibi soğuk değil, Hongluo Tapınağı'ndaki ay ışığı kadar yumuşaktı:
"Buraların rüzgarı yön duygusunu kaybettirir. Beni takip edin."
Gao, Sera yürürken kaymaması için hafifçe omuzundan tuttu. Aralarındaki kilometrelerce mesafe sanki bir anda silinmeye başlamıştı. Sera, boynundaki atkının yarattığı sıcaklık ve her rüzgarla yüzüne çarpan o güven verici kokuyla derin bir nefes aldı. O esnada merdivenlerin başındaki Kim Je-ha’nın bakışları, Sera’nın boynundaki Gao’ya ait atkıya ve Gao’nun Sera’yı koruyan o yakın duruşuna kaydı. Her zaman neşeli olan ifadesi bir anlığına bulanıklaşmıştı.
O günün ilerleyen saatlerinde Sera akşam yemeği için odasından çıkmadı. Yatağının ucunda otururken parmakları yavaşça boynundaki atkıya gitti. Onu teninden ayırırken kokusu tüm odayı sarmıştı. Elindeki atkıya takılı kaldığı o birkaç dakika içinde, mesajını daha yeni fark eden psikoloğu onu arıyordu. Telefonu açıp kulağına götürdüğünde, hattın ucundaki ses her zamanki sakin ve analiz eden tonuyla sordu:
"Nasılsın Sera? Biliyorum bunu defalarca tecrübe ettin. Peki bu sefer seni bu karmaşanın içinden çıkaran ne oldu?"
Sera fısıltıyla, "Bir koku, bir atkı, bir..." dedi. Cümlenin sonu yine aynı yerde takılı kalmıştı. Psikolog aralarındaki o uzun yıllara dayanan güvene sığınarak Sera'nın sustuğu yeri usulca aynaladı:
"O günden sonra bir insanla yakın olmanın sana zor geldiğini, mesafelenerek kendini güvenli alana aldığını biliyorum Sera. Ama bu sefer hissettiğin şey gerçekten tehdit miydi? Yoksa güven mi?"
Sera cevap vermedi. Telefonu kapattıktan sonra atkıyı makyaj masasının üzerine bırakıp uyumak üzere yatağına uzandı. Gözlerini her kapattığında odaya sinen o koku, söylemeye cesaret edemediği cevabı sessizce kuşatıyordu.
Ertesi gün, üçüncü haftanın ilk günüydü. Katılımcılar bu defa sahnede toplandı. Hepsi atölye sürecinin bittiğini ve kalan altı haftada artık bir oyunun prova sürecinde olacaklarını biliyorlardı. Herkes merakla hangi oyun olduğunu ve rollerini düşünüyor gibiydi. Eğitmen bu meraklı gözleri daha fazla bekletmeden söze başladı:
"İki hafta boyunca hepinizi izledim. Sahnedeki varlığınızı, yeteneklerinizi, partnerlerinizle kurduğunuz o görünmez bağları ve en önemlisi, hazırlıksız yakalandığınız anlardaki reflekslerinizi analiz ettim. Kalan altı hafta boyunca çalışacağımız oyunu buna göre tercih ettim. Rolleriyse yine bu değerlendirmem doğrultusunda belirledim. Oyunumuz: Romeo ve Juliet."
Sahnede hafif bir uğultu yükseldi. Herkes hangi rolü almış olabileceğini tartışırken eğitmen devam etti:
"Gao Hai Ming... Romeo karakteri senin. Ona, Niulang karakterine yaklaştığın o derin disiplin ve sadakatle yaklaşmanı istiyorum."
Bu açıklamayla birlikte atmosfer bir anda değişti. Misafir aktrisler birbirlerine kaçamak ve hırslı bakışlar atmaya başladılar. Çin sinemasının bu ulaşılmaz ve karizmatik aktörüyle partner olmak neredeyse hepsinin hayaliydi. Tüm aktrisler nefesini tutmuş bir şekilde eğitmenin dudaklarından dökülecek o diğer isme kilitlendi. Eğitmen, yükselen bu rekabetin farkındaydı. Çok beklemeden Juliet'i kimin canlandıracağını açıkladı:
"Lilja!"
Salondaki fısıltılar bir anda kesildi. Diğer aktrislerin yüzündeki o iddialı tebessümler bir anda silindi. Lilja’nın buz mavisi gözlerinde kibirli bir zafer pırıltısı belirirken, bakışları anında Gao Hai Ming’e kaydı. Gao Hai Ming ise sanki Sera'nın bu kararla hasar alan zırhından içeri sızan kırgınlığı yüreğinde hissediyordu.
