2. bölüm · Selçuklu'da Bir Rüya
ZEHİRLE SAVAŞ
Kaya, deri kırbayı (içinde su olan deri şişe) ve kuru odun kömürü parçalarını aceleyle Rüya’nın önüne bıraktı. Rüya bir an bile vakit kaybetmeden taş parçasıyla kömürü hızla ezdi, suyla karıştırıp macun kıvamına getirdi. Kılıç Arslan’ın başını dikkatle yan çevirip karışımı boğazından içeri boşalttı ve parmağıyla öğürme refleksini uyardı. Birkaç saniye sonra genç alp şiddetle sarsılarak siyah sıvıyı çamura kustu; dudaklarındaki o morluk yerini solgun bir tene bırakırken derin, hırıltılı bir nefes aldı. Nabzı zayıf ama düzenli atmaya başlamıştı.
Atının üzerinde onları izleyen Karan, Kılıç Arslan’ın nefes aldığını gördüğü an eyerin derisini tırnaklarıyla delercesine sıktı. Düşman sınırından aldığı emirle su kaynaklarına gizlice kattığı o ölümcül kurtboğan ve baldıran karışımının, nereden geldiği belirsiz bu sarı saçlı kadın tarafından dakikalar içinde boşa çıkarılması tüm planlarını altüst etmişti. Yüzündeki öfkeyi ustalıkla gizleyip sahte bir rahatlamayla atından indi:
"Çok şükür Alperen Beyim... Kardeşimiz nefes alır. Lakin bu kadın kimdir? Hangi büyüyü eyledi?"
Rüya çamurlu ellerini silip ayağa kalktı. Karşısındaki bu kurnaz bakışlı adama dik dik baktı:
"Büyü değil, tıp bilimi. Midesindeki zehri aktif karbonla bağlayıp boşalttım. Ama içtiği şey sıradan bir gıda zehirlenmesi belirtisi değil; doğrudan sinir sitemini hedef alan ağır bir toksin. Sıcak bir yere taşınmazsa eğer Hipotermi geçirip hasta felç olacak hatta solunumu tekrar durucak."
Alperen bir heykel kadar sert ve tetikteydi. Kardeşini Kaya ile birlikte ata sabitledikten sonra kehribar gözlerini Rüya’ya dikti:
"Obaya varana dek ardımızdan geleceksin yabancı. Bir delilik edersen, kılıcım bu kez tereddüt etmez."
Sivri kütüklerle çevrili kaleye girdiklerinde obayı kesif bir is kokusu ve hasta iniltileri sarmıştı. Şifahane çadırının önünde bekleyen obanın baş şifacısı Aybike Hatun, Kılıç Arslan’ın sedyeye alındığını görünce koşarak yanlarına geldi. Fakat gözleri hemen arkadaki Rüya’nın yırtık ipek gömleğine, altın sarısı buklelerine ve deniz mavisi gözlerine takıldı. Çamurlu ve yırtık kıyafetlerle bile bu kadar güzel görünen bu garip giyimli kadının kim olduğunu ve Alperen’nin yanında ne aradığını merak etti.
"Bu kimdir Alperen Beyim?" dedi Aybike sert bir sesle. "Frenk kılıklı bir kadının obamızda ne işi vardır? Kılıç Arslan’a hangi tılsımla dokundu?"
Rüya çadırdaki diğer inleyen hastaların kasılmalarına ve gözbebeklerine hızlıca göz gezdirdi. Hemen ardından araya girdi:
"Tılsım falan yok hanımefendi! Obayı kırıp geçiren şey bir salgın ya da kötü ruh falan değil. Hastaların hepsi aynı belirtileri gösteriyor; kasılmalar, solunum felci ve bradikardi... Birisi içme suyunuza ya da yemeklerinize yüksek dozda dağ baldıranı ve kurtboğan otu karıştırmış!"
Bu sözler üzerine Karan bir adım öne çıktı, ses tonunu obadaki alplerin duyacağı şekilde yükselterek kılıcını kabzasında oynattı:
"Duyarsınız Beyim! Bu kadın zehirli otların adını da tesirini de pekiyi bilir! Obamızı kurutan bu zehri bizzat kendisi dağlardan toplayıp suyumuza katmış olmasın? Zehri bilen, zehri koyandır!"
Çadırın önündeki kalabalık homurdanmaya başladı. Alperen elini havaya kaldırarak herkesi susturdu. Karan’ın şüphe dolu kışkırtması ile Kılıç Arslan’ı kollarında hayata döndüren bu yabancı kadının gözlerindeki korkusuz bakış arasında kaldı.
Alperen bir adım atıp Rüya’nın tam karşısında durdu; boy farkının getirdiği heybetle kadının üzerine eğildi:
"Kılıç Arslan sabaha sağ çıkarsa ve bu obadaki canları o dediğin zehirden kurtarırsan baş tacısın kadın. Lakin tek bir can daha toprağa düşerse, Karan’ın dediği haktır sayarım; o vakit kellen obanın kapısına asılır."
Rüya kibrinden ve kararlılığından zerre taviz vermeden adamın gözlerinin içine baktı:
"O kılıcını şimdilik kınında tut dağ ayısı. Bana temiz bez, sirke, bolca meşe külü ve kaynar su getirt. Bu obanın suyuna ve yemeğine o zehri kimin kattığını da sana bizzat kanıtlayacağım."
Aybike Hatun öfkeyle bir adım öne çıktı. Koyu renkli, işlemeli kaftanının eteklerini savurarak Rüya’nın karşısına dikildi. Yıllardır bu obanın yaralarını saran, ocak başında kaynayan her ottan medet uman elleri titriyordu.
"Haddini bilesin sarı saçlı ecnebi!" diye tısladı Aybike. "Obamızın ocağına, atalarımızın şifasına dil uzatırsın! Ben bu yaraları üzerlik otuyla, dualı balla, dağ kekiğiyle sağaltırım. Sen kimsin ki obanın hekimine emir buyurursun?"
Rüya bir an bile geri adım atmadı. Kirlenmiş ipek gömleğinin kollarını biraz daha yukarı sıyırıp çadırdaki tahta kerevetlere doğru yürüdü. Yerde yatan yaşlı bir kadının göz kapaklarını başparmağıyla yukarı kaldırıp küçülmüş gözbebeklerine baktı, ardından hızla bileğindeki nabzı saydı.
"Bana bak şifacı kadın," dedi Rüya, sesindeki ameliyathane otoritesi tüm çadırı doldururken. "Senin dualı balın midedeki nörotoksini emmez. Üzerlik otu ise şu an bu insanların solunum kaslarını gevşetmek yerine kalplerini tamamen durdurur. Eğer senin o kadim karışımların bir işe yarasaydı, şu an burada yatan on iki kişi ölüm döşeğinde can çekişiyor olmazdı!"
Aybike’nin yüzü kireç gibi oldu. Dönüp Alperen’e baktı:
"Beyim! Bu kadının sözleri hezeyandır. Töreye ve ecdadın şifasına hakaret eder!"
Alperen çadırın girişindeki devasa gövdesiyle bir dağ gibi dikiliyordu. Kehribar gözleri önce yerde inleyen hastalara, ardından Kılıç Arslan’ı tek bir hamleyle ölümün eşiğinden döndüren Rüya’ya kaydı. İçindeki şüphe dinmiş değildi fakat gözünün önünde duran apaçık gerçeği de inkâr edemezdi.
"Kaya!" diye gürledi Alperen. Sesi çadırın direklerini titretti. "Kadının dedikleri tez vakitte buraya yığıla! Aybike, sen de yardım edesin. Şifahanede söz Rüya Hatun’undur."
Aybike dişlerini sıkarak bir kenara çekildi; gözlerinden taşan kıskançlık ve öfke Rüya’nın üzerine saplanmıştı. Yıllardır şifacılığını yaptığı şifahanenin nerden geldiği belirsiz bir kadın tarafından elinden alındığı düşüncesiyle içten içe Rüyaya olan öfkesi kuvvetlendi. Ama şuan bunları düşünmeyi bırakıp hastalara yardım etmek zorundaydı.
Birkaç dakika içinde Kaya ve alpler dev kazanlarla kaynar su, bez parçaları, sirke ve taze meşe külü getirdi. Rüya zaman kaybetmeden organize bir acil servis disiplini kurdu.
"Şu kazanlara külü dökün, iyice kaynatıp süzün! Suyu nötrleyici hale getirip zehrin asidini etkisiz getireceğiz. Her bir hastaya azar azar içirin, kusmalarına izin verin!"
Rüya hastadan hastaya koşuyor, cerrah refleksleriyle solunumu durmak üzere olanların göğsüne ritmik basılar uyguluyor, temiz bezlerle terlerini sildiriyordu. Birkaç saat içinde çadırdaki o ölümcül kasılmalar yerini derin ve düzenli nefeslere bırakmaya başladı. Yaşlı kadının dudaklarındaki morluk kaybolmuş, yan taraftaki genç bir alp gözlerini aralamıştı.
Karan ise çadırın karanlık bir köşesinde kollarını kavuşturmuş, gözlerini kısmış Rüya’yı izliyordu. Bu yabancı kadının getirdiği felaket, düşmanla yaptığı anlaşmayı ve alacağı altınları yerle bir etmek üzereydi. Elini usulca belindeki hançere götürdü; bu kadının sabaha sağ çıkmaması gerekiyordu.
Tam o sırada Kılıç Arslan hafifçe inledi. Göz kapakları aralandı.
"Ağabey..." diye fısıldadı çatallı bir sesle.
Alperen hızla kardeşinin yanına diz çöktü. Elini gencin alnına koydu; ateş düşmüş, nefesi düzelmişti. Kehribar gözlerinde ilk kez sertliğin yerini alan derin bir minnet parladı. Yavaşça ayağa kalkıp terden saçları yüzüne yapışmış olan Rüya’ya döndü.
"Obamı da kardeşimi de ipten aldın yabancı..." dedi Alperen, sesindeki o buyurgan ton ilk kez hafifçe kırılmıştı. "Lakin bu zehir meselesi kapanmadı. Suyumuza yada yemeğimize bu zehri kimin kattığını nasıl bulacaksın?"
Rüya derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Kirlenmiş kıyafetlerine rağmen bir kraliçe kadar mağrurdu.
"Basit," dedi Rüya çadırdaki herkesin duyacağı net bir sesle. "Kurtboğan ve baldıran otu çiğken temas eden deride derin yaralar ve karakteristik sarı lekeler bırakır. Bu obanın suyuna yada yemeklerine o otları sıkan kişinin elleri şu an alev alev yanıyor olmalı. Herkes ellerini açsın!"
Karan’ın göğsü bir anda kilitlendi; sol elini çaktırmadan arkasındaki pelerinin kıvrımlarına saklamaya çalıştı.
Alperen’in keskin bakışları bir kılıç darbesi gibi çadırdaki herkesin üzerinde tek tek dolaşırken, Rüya’nın gözleri doğrudan arkasında elini gizlemeye çalışan Karan’a kilitlendi; geçmişin tozlu sayfalarına gömülmüş bu obada artık tek bir kural vardı: Cerrahın neşteri bu kez bedeni değil, hainin yüzündeki maskeyi indirmek üzereydi.
Alperen’in bakışları çadırın içindekilerin üzerinde bir kartal gibi gezindi. Gözlerinde yanan öfke, az önceki minnet kırıntısını bir anda silip süpürmüştü.
"Duyulmadı mı hekim hatunun sözü!" diye kükredi Alperen. "Açın ellerinizi! Obanın canına kasteden soysuz aramızdaysa, kendi kanında boğulacaktır!"
Çadırdaki Alpler, Aybike Hatun ve şifahanede yardım eden nöbetçiler tereddüt etmeden ellerini iki yana açıp avuç içlerini Alperen’e ve Rüya’ya doğru uzattı. Herkesin içi rahattı; obanın ekmeğini bölüşen yiğitler başları dik bir şekilde bekliyordu.
Karan’ın ise boğazı kurudu, şakaklarındaki damarlar delicesine atmaya başladı. Sol elinin parmak uçları derisini delip geçen bir asit gibi sızlıyor, pelerinin kumaşına her sürtünüşünde alev alev kavruluyordu. Parmak aralarındaki o lanet sarı lekeleri kapatmanın hiçbir yolu yoktu. Göz ucuyla çadırın çıkışına baktı; iki izbandut gibi alp kapıyı tutuyordu. Hançerini çekip Rüya’yı deşse bile çadırdan sağ çıkma ihtimali sıfırdı.
Rüya, Alplerin ellerini tek tek kontrol ederek hızla ilerliyordu.
"Temiz... Temiz..."
Adımları gittikçe köşede dikilen Karan’a yaklaşıyordu. Karan’ın nefesi kesildi. Rüya tam üç adım ötesinde durdu. Kehribar gözlerini Karan’a diken Alperen de arkasından ağır adımlarla geliyordu.
"Sıra sende Karan Bey," dedi Rüya, sesindeki şüphe kılıç kadar keskindi. "Aç ellerini."
Karan sağ elini usulca öne uzattı. Temiz, nasırlı bir el... Fakat sol eli hâlâ arkasındaki pelerinin kıvrımlarında gizliydi.
Alperen’in kaşları çatıldı, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü: "Sol elin Karan. Pelerinin ardında ne saklarsın?"
