6. bölüm · Selçuklu'da Bir Rüya

Çadıra Sızan Hain

Gülün Kalemi

Rüya’nın tiz çığlığı, akşamın alaca karanlığına bürünen obada yankılandı. Meydanda Alplerine buyruklar yağdırmakta olan Alperen, sesin hamam çadırından geldiğini anladığı an yaralı omzunun sızısını, göğsünü sıkıştıran acıyı umursamadan sağ elini kınındaki kılıcına atarak bir kaplan çevikliğiyle hamam çadırına doğru koşmaya başladı.
"Rüya hatun!"
Heybetli gövdesiyle keçe kapıyı sarsarak içeri daldığında, yoğun su buharının arasından gördüğü manzara karşısında afalladı. Rüya, bir yandan ıslak ve çıplak omuzlarını örtmeye çalışıyor bir yandan da gözlerini dehşetle açmış ahşap teknenin olduğu zemine doğru bakıyordu. Ayak ucundaki ahşap teknenin kenarında, sıcaktan sersemlemiş ama çatallı dilini çıkararak tıslayan siyah benekli bir dağ engereği kıvrılıyordu. Yılan, fırlamaya hazır bir yay gibi kurulmuştu.
Alperen bir an bile tereddüt etmeden ve sol kolunun hareketsizliğine aldırmadan, kınından çıkardığı kavisli kılıcını tek bir hamlede zemine savurdu. Çelik, ahşap ızgaralara çakılırken yılanın başı gövdesinden ayrıldı. Sonrasında çadıra bir sessizlik çöktü. Çadırda sadece odun külhanından gelen çıtırtılar ve iki insanın düzensiz nefes alıp veriş sesleri hakimdi. Alperen, kılıcının ucundaki kanı tek bir bilek hareketiyle yere silkeleyip kınına soktu. Ardından bakışlarını yerdeki ölü yılandan çıplaklığını kapatmaya çalışan, ıslak sarı saçları omuzlarına yapışmış ve korkudan dudakları titreyen kadına çevirdi. Adamın kehribar gözlerindeki o sert ifade, yerini derin bir endişeye ve kontrol etmeye çalıştığı bir öfkeye bıraktı. Kenarda duran geniş, kuru keçe örtüyü tek eliyle kavrayıp hızla Rüya’nın omuzlarına örttü. "Sakin ol sarı hatun," dedi, sesi tok ve güven vericiydi. "Geçti. Yılan öldü. "Rüya, az önce Alperenin omuzlarına örttüğü keçeye sıkıca sarıldı. Kalbi göğüs kafesini yırtıp dışarı çıkacak gibi hızlı atıyordu. İlgilendiği en kritik vakalarda bile soğukkanlılığını kaybetmeyen o koskoca cerrah, bu çağın el değmemiş doğası karşısında ilk kez bu kadar savunmasız kalmıştı. Bakışlarını yerdeki yılandan Alperen’in yüzüne çevirdi. Adamın göğsündeki sargının rengi ani hareketi yüzünden kırmızıya dönmüş , taze kan sızdırmaya başlamıştı. "Sen..." dedi Rüya, sesi hâlâ titreyerek. "Yaran kanıyor. Dağladığımız yeri zorlamışsın!" Alperen’in dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Benim kanım her gün akar hatun, sen kendi derdine yan. Sen iyi misin? Isırdı mı bir yerini lanet mahluk?"
"Hayır... Hayır, ısırmadı," dedi Rüya derin bir nefes alarak. Olayın şokunu atlattıkça şüpheci zekası devreye girmeye başladı. Bakışlarını önce yılanın gövdesine ardından ise hamam çadırının arka eteğindeki hafifçe aralanmış keçe kısmına çevirdi. Rüya yerinden fırlayıp keçeyi biraz daha kaldırdı. Zemin ıslaktı ve keçe eteğinin hemen dışındaki çamurda, yeni bırakılmış derin bir çizik, bir erkek çizmesinin izi duruyordu. Üstelik bir dağ yılanı, kayalıkları bırakıp buram buram sabun ve buhar kokan bu hamam çadırının tam ortasına nasıl geldi acaba diye içinden geçirdi ve arkasını dönüp Alperen’in gözlerinin içine bakarak ; "Bu yılan buraya kendi girmiş olamaz!" dedi Rüya. Sesi titriyordu fakat sebebi bu kez korku değil öfkeydi. "Biri bu yılanı buraya kasıtlı olarak attı. Çadırın arkasında taze ayak izleri var!" Alperen’in yüzündeki hafif tebessüm bir anda silindi. Çadırın arka eteğine yaklaşıp çamurdaki izin derinliğine ve yönüne baktı. Rüya haklıydı; bu oba içinden birinin ayak iziydi. Birisi, bu yabancı kadını ya korkutup kaçırmak ya da sessizce yok etmek istiyordu. Alperen gür bir sesle kükredi: "Kaya!" Kaya, sesi duyar duymaz elinde kılıcıyla çadıra daldı. Yerdeki kafası kopmuş yılanı ve beyinin yüzündeki o korkunç ifadeyi görünce şaşırarak "Buyur beyim!" diye karşılık verdi. "Obanın etrafındaki nöbetçileri topla!" dedi Alperen, sesi çadırı titreterek. "Hamam çadırının arkasındaki kayalıklardan erzak çadırlarına kadar olan her karışı tarayın. Sol eli yaralı, çamurlu çizmesi olan her kimi görürseniz önüme getirin!" Kaya başını eğip hızla dışarı fırlarken, Alperen Rüya’ya dönerek; "Demek obamda kalleş var," dedi pürüzlü ve alçak bir sesle. "Ve demek ki senin varlığın birilerinin uykularını kaçırır sarı hatun. Şimdi o getirdiğim er urbasını giyin. Bundan sonra tek bir adımını bile benim gölgemden uzakta atmayacaksın!” diye devam etti. Rüya ise üzerindeki keçeye biraz daha sarındı. Korkusu hafiflemiş ve doktor kimliği devreye girmişti. “Önce senin şu kanayan yarana yeniden pansuman yapacağız Alperen Bey," dedi dimdik bir duruşla. "Sonra da obayı kimin zehirlediğini ve bu yılanı buraya kimin attığını ortaya çıkaracağız."Birlikte Alperen'in çadırına doğru yöneldiler. Çadıra girdiklerinde ikiside hem yorgun hem sessizdiler. Alperen sırtını ahşap direğe yaslayıp sedirin kıyısına oturdu. Sol kolunu hafifçe aralayıp üzerindeki deri yeleği tek omzundan sıyırmaya çalışırken yüzünü buruşturdu; kaba deri, sol üst kolunda yeni dağlanmış yaranın üzerindeki yapışmış keten beze takılınca canı fena yandı. Dudaklarının arasından hırsla kesik bir nefes bıraktı.
Rüya bir an duraksadı, sonra gayriihtiyari öne atıldı. "Dur, dur... Çekme öyle, dağlanan yerin kabuğunu sökeceksin."
Alperen itiraz edecek oldu ama Rüya çoktan yeleğin sol kolunu tutmuştu bile. Kadının parmakları adamın pazısına, yaranın hemen kenarındaki sıcak tene değdiğinde Alperen hafifçe gerildi ama kendini geri çekmedi; sadece başını çevirip Rüya’nın telaşlı ellerine baktı. Yeleği dikkatle sıyırıp kenara bırakan Rüya’nın parmakları ise hafifçe titriyordu. Az önceki yılanın görüntüsü aklından çıkaramıyordu bir türlü.
"Titriyorsun," dedi Alperen. Sesi hamamdaki gibi gürlemiyordu; şaşırtıcı şekilde sakin, hatta hafifçe mahzundu. "Çok mu korktun Rüya hatun?"
Rüya ahşap kasedeki kaynatılmış ılık suya bezi batırırken sinirli bir nefes verdi. Islak saçlarından bir tutam burnunun ucuna düştü, omzuyla arkaya itmeye çalıştı ama olmadı.
"Korktum tabii!" dedi, sesi bir an olması gerekenden yüksek çıktı, sonra toparlanıp sesini alçalttı. "Ben cerrahım Alperen. Benim dünyamda tehlike mikroplar hastalıklardır. Ayak ucunda tıslayan iki metrelik zehirli bir engerek değil! Sen her gün yılanlarla koyun koyuna yaşıyorsan bilemem. Ben ilk kez karşılaşıyorum"
Alperen’in dudaklarının ucu hafifçe kıvrıldı. Gözlerindeki bakışta yumuşamıştı. Kadının bu beklenmedik dürüstlüğü, obadaki hatunların alışık olduğu o ağırbaşlı ya da içine kapanık tavırların o kadar dışındaydı ki, adamı hem afallatıyordu hem de ona istemsizce tebessüm ettiriyordu.
"Bizde yılanla yatıp kalkmayız hatun," dedi, sedire biraz daha yaslanarak. "Lakin toprağın dilini biliriz. Yılanın da, kurdun da, kalleşin de..."
Rüya ıslattığı bezi adamın sol koluna yapışan eski sargının üzerine koyup yumuşamasını bekledi. Dağlanan et ani kılıç darbesiyle kasılıp gerilmiş, yanan dokunun kabuğu boydan boya çatlayıp taze kan sızdırmıştı. Bezi usulca kaldırırken Alperenin ise sadece çenesini hafifçe sıktığını, tek bir inilti bile çıkarmadığını gördü.
"Canın yanınca ses çıkardığında eksilmezsin biliyorsun değil mi?" diye söylendi Rüya. Bir yandan da kolun üst kısmındaki çatlayan yanık yerin çevresini temizleyip şifalı yağla yumuşatıyordu. "Beylik gururun zedelenmez yani."
"Acı dediğin geçer sarı hatun," dedi Alperen. Rüya sol koluna eğilmiş yarayla uğraşırken başı adamın omzuna o kadar yakındı ki, Alperen kadının her nefes verişinde tenine vuran serinliği hissedebiliyordu. Bakışları kadının alnına yapışan o ıslak saç teline takıldı. Sağ elini kaldırıp o teli çekmek istedi bir an... Parmakları dizinin üstünde hafifçe kıpırdadı ama sonra vazgeçip elini dizine bastırdı. Bu kadına öyle gelişigüzel dokunamazdı; hem töreye sığmazdı hem de bu yabancı kızın sınırlarını kestiremiyordu. Sadece gözleriyle takip etti. "Közle dağlanan ete acı işlemez gayrı. Lakin sen..." Durdu, yutkundu. "Bir an sana bir şey oldu sandım. Çığlığını duyunca aklım çıktı."
Rüya temiz bezi adamın sol pazusunun üzerine saran ellerini birden durdurdu. Başını kaldırıp Alperen’in yüzüne baktı.
Adamın yüzünde ne bir beylik kibri vardı ne de kahramanlık taslayan bir eda. Sadece sahici bir telaşın, sonradan gelen bir rahatlamanın yorgunluğu oturmuştu gözlerinin çevresine. Rüya’nın boğazı düğümlendi. Bütün o yabancılığı, bu çağda tek başına kalmış olmanın verdiği o derin ürperti bir anlığına göğsüne oturdu. Bu koca obada, hatta belki de bütün bu topraklarda onu korumak için gözünü kırpmadan canını tehlikeye atacak tek kişi bu adamdı.
"Yaran daha yeni közlendi Alperen..." dedi Rüya, sesi bu kez fısıltı gibi, tamamen savunmasız çıktı. "O kolla o kılıcı nasıl savurdun? "Ya kılıç yılana denk gelmeseydi. Yılan seni sokacaktı."
"Sokamazdı," dedi Alperen usulca. Bakışlarını Rüya’nın gözlerinden ayırmadı. Aralarındaki o resmiyet, o bey-hekim mesafesi bir anlığına yerini birbirini anlamaya çalışan iki insanın sessiz ortaklığına bıraktı. "Seni orada öylece bırakamazdım." Rüya son düğümü bağlarken parmak uçları adamın sert pazusuna değdi. Bir an ne Alperen nefes alabildi ne de Rüya ellerini geri çekebildi. Çadırın kızıl loşluğunda, o yarım karışlık mesafede gözleri birbirine kilitlenmişti. Alperen’in bakışlarındaki o kor gibi yanan dikkat Rüya’nın içini titretirken, tam dudaklarından kaçamak bir nefes dökülecekti ki...
Keçe kapı büyük bir gürültüyle savruldu.
Kaya içeri daldığında ikisinin birbirine değen nefeslerini, Rüya’nın Alperen’in çıplak omzunda donup kalan ellerini gördü. Ama yüzündeki ifade suçluluk ya da mahcubiyet değildi; gözlerinde safi bir dehşet vardı, soluk soluğaydı.
"Beyim!" dedi Kaya, sesi obayı ayağa kaldıracak kadar sert ve çatallı çıktı. "Haini bulduk!"