1. bölüm · Selçuklu'da Bir Rüya

NASIL BİR OYUN BU?

Gülün Kalemi

Rüya… İstanbul’un en köklü, en nüfuzlu ailelerinden Aksoy’ların biricik kızı. İsminin hakkını verircesine rüya gibi bir güzelliğe sahip, otuz yaşında genç bir kadın. Deniz mavisi derin gözleri, omuzlarına dökülen altın sarısı kıvırcık saçları, 1.70 boyu ve kusursuz fiziğiyle girdiği her ortamda erkeklerin rüyalarını süsleyen, kadınların ise kıskanç bakışlarını üzerine çeken bir afet... Fakat Rüya’yı sadece nefes kesen güzelliğiyle tanımlamak büyük bir yanılgı olurdu. O, ailesinin sunduğu sınırsız servetin gölgesine sığınmak yerine kendi krallığını kurmuş dahi bir cerrahtı. Aksoy Sağlık Grubu’nun en genç başhekimi unvanını taşırken, ameliyathanede neşteri tutan elleri en ufak bir tereddüt yaşamazdı. Zarafetinin ardında çelik gibi bir irade ve herkesi hizaya sokan sarsılmaz bir kibir gizliydi. İpek gömlekleri Milano’dan özel gelir, kahvesi belirli bir derecede sunulur, hayatındaki en ufak pürüz bile anında yok edilirdi. İnsanlar ona arkasından boşuna "Buz Kraliçesi" demiyordu; dokunanı yakar, erişmek isteyeni ise soğukluğuyla dondururdu.
O gece, saatler süren zorlu bir açık kalp ameliyatından yeni çıkmıştı. Hastanenin tarihi tıp kütüphanesinde, yorgunluğunu atmak için tek başınaydı. Eline kahvesini alıp kütüphanedeki masalardan birine yerleşti. Masasının üzerinde, ailesinin Londra’daki prestijli bir müzayededen servet ödeyerek satın aldığı Selçuklu dönemine ait pirinç kaplamalı kadim bir hekim sandığı duruyordu. Sandığın üzerinde çift başlı kartal kabartması, kadim şifa tılsımları ve güneş oymaları parıldıyordu.
"Tarihin en büyük hekimbaşısının kayıp sandığıymış... İlkel bir marangozluk harikasından fazlası değil," diye mırıldandı Rüya, saçlarını zarif bir hareketle geriye atarken. Gözü, sandığın kapağındaki kehribar ve zümrüt kakmalı kilit mekanizmasına takıldı. Cerrah parmaklarının kusursuz hassasiyetiyle kilitteki döner halkaları hizalamaya başladı. Son halka yerine oturduğunda, kütüphanenin içinde mekanik bir tıkırtı yankılandı.
Sandığın kapağı yavaşça aralandı.
Odanın havası aniden eksi derecelere düştü. Masadaki lambalar patlayarak söndü. Sandığın içinden sızan turkuaz ve altın sarısı yoğun bir sis dalgası, kütüphaneyi bir anafor gibi sarmaya başladı. Rüya geri çekilmek istedi ama ayakları yere mıhlanmıştı. Devasa kitaplar raflardan fırlayıp etrafında dönüyor, kulakları sağır eden bir rüzgâr uğultusu zihnini parçalıyordu.
Sandıktan yükselen kör edici ışık doğrudan göğsüne saplandı. Bedeninin moleküllerine ayrıldığını hissetti. Kütüphaneden yayılan kitap kokusu ve masasındaki kahveden gelen yoğun koku anında silinerek yerini kesif bir is, kuru ot ve yanık kokusuna bıraktı. Son hissettiği şey, dipsiz bir karanlığa savruluşu oldu.
Gözlerini açtığında şakakları zonkluyor, yüzüne dondurucu bir ayaz çarpıyordu.
Lüks kütüphanenin cilalı parkeleri yerine altında ıslak çamur ve sararmış dikenler vardı. Etrafına bakınarak neler olduğunu ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Rüya panikle doğruldu. Üzerindeki bembeyaz tasarım ipek gömlek leke içindeydi, bin dolarlık botları balçığa saplanmıştı. Kendi kendine “Allah kahretsin bunlarda neyin nesi! Ayakkabılarım… Gömleğim… Hepsi mahvoldu!” diyerek söylenmeye devam etti. Rüya söylenmeye devam ederken yakınlardan bir toz bulutu yükselmeye başladı ve arkasından ise dört atlı belirdi.
En öndeki devasa siyah atın üzerindeki adam, atından tek bir çevik hamleyle yere atladı. Ayakları toprağa bastığında boyunun heybeti ortaya çıktı; en az 1.90 boyunda, geniş omuzları ve zırhın altından belli olan yapılı göğsüyle adeta canlı bir dağ gibiydi.
Omuzlarına dökülen koyu dalgalı saçları, keskin ve güçlü çene hattındaki kısa koyu sakalları ve sol kaşının üzerindeki ince kılıç izi ona hem vahşi hem de asil bir hava katıyordu. Kurt başlı börkünün altından bakan kehribar rengi keskin gözleri, bir şahinin avına kilitlenmesi gibi doğrudan Rüya’nın mavi gözlerine dikildi. Kadını baştan aşağıya süzdü üzerindeki gömleği, ayakkabıları ile tamamen çevresindeki insanlardan farklı görünüyordu. Kim olduğunu bilmediği farklı bu kadının düşman ya da bir büyücü olabileceğini düşünerek kınından çektiği eğri Selçuklu kılıcını tek bir hamlede Rüya’nın zarif boynuna dayadı. Kılıcın çeliğinden yayılan gerçek buz gibi soğukluk ve kan kokusu Rüya'nın tenine çarptı. Rüya ne kadar korkmuş olsa da kibrinden ödün vermeden “Nasıl bir saçmalık bu ya!" diye bağırdı öfkeyle karşısındaki adamın gözlerinin içine bakarak. Deniz mavisi gözleri öfkeyle parıldıyordu. "Eren! Selin! Hangi aptalın kamera şakası bu? Çıkın ortaya!"
Ellerini cebine attı ve telefonunun varlığını hissetti ve cebinden telefonunu çıkardı. Ekranda ne şebeke vardı ne de saat ilerliyordu. Bir gariplik olduğunu anlayarak başını kaldırıp etrafına baktı. Ne gökdelenler vardı ne de tanıdık bir cadde. Uçsuz bucaksız sarı bir bozkırın ortasındaydı. Az ileride etrafı sivriltilmiş devasa kütüklerle çevrili, taş ve kerpiçten yapılma bir kale-köy yükseliyordu. Bacalardan maviye çalan zehirli bir duman tütüyordu.
"Film platosu mu burası? Beni bayıltıp Riva'daki tarihi dizi setlerine mi taşıdınız? Babam bu rezilliği öğrenirse hepinizi mahveder!" diyerek etrafa öfke dolu şekilde bağırdı. Alperen ise karşısındaki kadının ne söylediğine anlam veremiyor ve dediklerini anlamıyordu. Elindeki kılıcı rüyanın boynuna daha da bastırarak:
"Kimsin sen yabancı!" diye gürledi Alperen. Sesi yeri göğü titretecek kadar otoriterdi. "Bu topraklara nasıl sızdın? Kafirlerin casusu musun, yoksa obamızı kurutan o cadı mı?"
Rüya kılıcın ucuna baktı; sahne aksesuarı değildi, bilenmiş gerçek bir çelikti. Karşısındaki adamın heybeti ve keskin yakışıklılığı bir an nefesini kesse de kibri panikten önce devreye girdi. Mavi gözlerini devirerek geriye bir adım attı:
"Bana bak, rolünü çok iyi oynuyorsun anladım ama o oyuncağı hemen boğazımdan çek! Ne cadısı, ne casusu? Ben Başhekim Dr. Rüya Aksoy'um! Derdiniz fidyeyse babamı arayın, bu ucuz Orta Çağ tiyatrosunu da hemen bitirin!"
Alperen, karşısındaki kadının deniz mavisi gözlerine, omuzlarına dökülen sapsarı buklelerine ve daha önce hiç görmediği ipek kıyafetine tekrardan baktı. Bir peri kızı kadar güzeldi ama dili zehir gibiydi. Söylediği kelimeleri anlamamıştı: "başhekim", "tiyatro", "fidye"...
"Ne hezeyan savurursun kadın!" diye kükredi Alperen. "Obamız kırılırken senin maskaralıklarına pabuç bırakmam!"
Tam o anda arkadaki atlı muhafızlardan biri acı bir iniltiyle yere yuvarlandı. Genç asker çamurun içinde kıvranıyor, tırnaklarıyla boğazını yırtarcasına çırpınıyordu. Dudakları mosmor olmuştu ve ağzından beyaz köpükler geliyordu.
Alperen’in yüzü kireç gibi oldu. Atından aşağı atıldı: "Kılıç Arslan! Kardeşim!"
Rüya önce "Makyaj mı bu?" diye düşündü; fakat çocuğun kasılmalarını, boyun damarlarının çatlayacak gibi şişmesini ve gözbebeklerinin küçüldüğünü gördüğü an cerrah refleksi devreye girdi. Bu bir oyun değildi; karşısındaki insan gerçekten ölüyordu.
Rüya çamuru ve ipek gömleğini unutup askerin yanına diz çöktü. Çocuğun çenesini kavrayıp boynunu hızla geriye çekti: "Çekil başından, hava yolunu tıkıyorsun!"
Alperen öfkeyle Rüya’nın kolunu kavradı: "Dokunma ona!"
"Bırak kolumu be adam!" diye öyle bir bağırdı ki Rüya, Alperen afallayarak geri çekildi. Rüya nabzı kontrol ederken etraftaki dumanı ve çocuğun belirtilerini saniyeler içinde kafasında birleştirdi:
"Bradikardi, solunum depresyonu... Ağır bir kolinerjik kriz bu! Acil müdahale çantası nerede? Çabuk bana bir ampul Atropin getirin! Yanında Pralidoksim ve enjektör de olsun, hemen damar yolu açmamız lazım!"
Alperen ve arkasındaki muhafız Kaya, kadının ağzından dökülen yabancı ve tılsımlı gibi tınlayan kelimeler karşısında tamamen donakalmıştı.
"Ne dersin sen kadın? Atropin ne ola ki? Hangi dilde büyü yaparsın!" diye gürledi Alperen, çaresizliğin verdiği hiddetle.
Rüya bir an duraksadı. Alperen’in boş ve öfkeli bakışlarına, etraftaki ilkel kalkanlara, atların eyerlerine ve bozkırın sessizliğine baktı. O saniye, içinde bulunduğu gerçekliğin çıplaklığı yüzüne bir tokat gibi çarptı. Burası bir hastane değildi; etrafta ambulans, acil servis ya da tek bir ilaç kutusu yoktu.
Yutkundu. Kibriyle ördüğü duvarlar ilk kez sarsıldı ama panik yapacak lüksü yoktu. Çocuğun nefesi hırıltıya dönüyordu. Zihnindeki tıp kütüphanesini hızla taradı; modern kimyanın olmadığı bir çağda elindeki tek şey biyoloji ve doğanın ta kendisiydi.
Başını sertçe Alperen’e çevirdi:
"İlaç falan yok burada, anladım! O zaman dinle beni dağ ayısı; bana derhal saf kaynatılmış su, odun külü, kükürt tozu ve temiz bez getirin! Midesini yıkayıp zehri kömürle bağlamamız gerek, yoksa iki dakikaya kalbi duracak! Çabuk!"
Alperen ömründe ilk kez bir kadından böyle buyurgan bir emir alıyordu. Bir kardeşinin can çekişmesine, bir de karşısında gözlerinden mavi şimşekler çakan bu yabancı kıza baktı.
"Kaya! Tez dediklerini getirin!" diye kükredi Alperen.
Gözlerini Rüya’nın çamura bulanmış mavi gözlerine dikti; aralarındaki güç savaşı tam o saniye başladı.