12. bölüm · Sebebim Sensin
Ölü bilinen zamanların içindeki yaşam ışığıyım
Alparslan kaya;
Doktor sedyeyi köşeye çekip bir iki kişiye taşımasını söylerken benim önümde bekledi ve bir müdür de gelmişti. Umay denen kız adeta çıldırmış olmalı ki "O İlay mı? İlay olsun Allah'ım, yaşıyor olsun!" dediğinde doktor ters bir cümle söyledi. "Üzgünüm Alparslan komutanım," dedi. Diğer herkes yanımıza toplandığında o acı cümleyi ekledi: "Hastayı kaybettik."
Kekeleyerek "Ne?" dediğimde arkada bir gürültü ve ağlama fırtınası koptu. Doktor devam etti: "Hastanemizin ihmalkârlığı yüzünden ameliyathanede skialitik lamba hastanın yüzüne düşmüş. Bunun olması imkansıza yakındı çünkü hasta yatağı ile arasında mesafe vardı efendim, biri girip yapmış olmalı." Doktorun bu sözleri üzerine, "Ne demek düşmüş? Ne işe yarıyorsunuz siz?" diyerek hırçınlıkla ileri atılan Börte'yi İstiklal; kendi kendine söylenip duran Alara'yı ise Kuzey tutuyordu. Doktor sonra ekledi: "Yüzü dahi tanınmayacak hale gelmiş. Kim yaptı bilmiyorum ama bilerek yapılmış gibi. Hastayı otopsi raporu için gönderiyoruz, son vedanızı edin." Doktor bu sözlerin ardından ameliyathaneye tekrar girdiğinde ayakta duramadım ve düşmemek için kendimi en yakındaki koltuğa bıraktım.
Songül sakinlik ile sinir arasında "Bunu biz duyardık," dediğinde, "Girip bakabilirsiniz, odanın ses yalıtımı var," şeklinde hemşirenin birinden yanıt aldı.
Lidya, yani namıdiğer Sevgi Şahin, İstanbul'a gelmek istemişti. Görevi riske atamayacağından ona annesi ve babası ile tatile çıkacağı garip bir program ayarlamıştık.
Ağlamak dışında elden ne gelirdi?
Ve bir yanım kopmuşçasına "Helal et hakkını," diyen ilay'ın zihnimdeki son sesinin yankısını defalarca dinledim. Sesinden ağlayıp uğruna dua ettim güzelimin. Kimse görmesin diye rastgele bir temizlik odasına girmiş, saatlerce ağlamış, çıkmamıştım. Dünyada hapistim sanki.
Otopsi yapılan yere gitmeden önce morgda son bir kez onu görmek istemiştim ama otopsi öncesi ona dokunmama izin olmayacağını, otopsi sonrası ise görme ihtimalimin olmadığını söylediler.
"İlay... Ölmedin değil mi? Yaşıyorsun değil mi? Beni kandırıyorlar... Sen yaşa, ben kandırılmaya razıyım. Ama sen yoksun. Ben sana mecburum, sen yoksun."
Keşke var olsaydın şu an yanımda İlay, bana acı çektiriyorsun. Ben ne yapacağım?
O uğruna yeminler ettiğin intikamı alacağım.
Haklıydı Atilla İlhan ben sana mecburdum, sen yoktun.
***
İlay Sarıkaya;
Hayatın bir karma olduğunu elbette söylerdim. Öyle bir karma ki İlay, ölümü çok isteyen zalim bir kızdı. Fakat bu karma, inanç olan karma değildi; neyi anarsan o olurdu ve ben ölümü çok anmıştım. Sevdiğim herkes beni öldü bilirken ölü gibi yaşamak zorunda kalacaktım devletim için.
O karma bundan ibaretti.
Komutan demişti ki bana: "Çelik yelek giyeceksin. Neşterin batacağı konumda çelik yeleğe sabitli bir kan torbası var. Hastane ile iş birliği içinde olacağız. Seni öldü bilsinler, gerisini öyle öğreneceksin. Yapmak zorundasın."
Onları üzgün görmek beni mahvediyordu. Hayatı ölüm acısıyla yaşamış bir insan, ölmemişken kendisi için boşuna dökülen gözyaşlarını görmeye nasıl dayanırdı?
Neşter biraz sürtmüştü, hain pislik nasıl bastırmıştı... Yara oluşmuştu, bu da inandırıcılığı artırmıştı. Kendi kuyunu kazdın Asfordçuk.
Yok yok, benim içim gidiyor, beni çıkarın buradan, diye mırıldandım. Morgun içinde bir oraya bir buraya gidiyordum.
"Arka kapıdan çıkabilirsiniz komutanım ama bir beş dakika bekleyin, etrafı kontrol edeceğiz," dedi çalışanlardan birisi.
Buz gibi donuk bir havanın olduğu morgda elimle yüzüme rüzgâr yaptım. Bu oda annemi, babamı hatırlatıyordu.
Karanlık bir yaşama konuk olan insanların yaşama sebebini gerçekleştirmek için öldü bilinmesine ihtiyaç varmış. "Alparslan, sözünde yine haklısın," dedim kendi kendime ve sonra dile getirmeye korktuğum şeyi düşündüm: O beni seviyor muydu?
Ölü bildiği kadını sevmemesini isterdim. Hızla bu hissi yuttum ve morgda bir ileri bir geri giderken kapı açıldı. "Hay aksi," diyecekken gelen kişinin doktor olduğunu gördüm. "Bu adam beni öldürecek gibi bakıyor, diğerleri ise kesecek gibi," diyerek güldü.
Komik olmamasına rağmen gülümsemeye ve gerilmemeye ihtiyacım olduğundan sakince gülümsedim. Yüksek ihtimalle dışarıdan bakan biri için akli dengesi yerinde olmayan birinin atacağı cinsten bir gülüştü.
Delirttim kendimi, bir bu eksikti.
Ne demişti Alparslan? "Ömrüm senin elinde huzurlu olduktan sonra ben hakkımı helal etmezsem şerefsizim." Hayır, yok öyle bir şey! Dostuz diye sus, aptal zihin sus! diyerek elimi yumruk yapmış, stresten ısırıyordum.
Hastanenin dışında zakkum ağaçları vardı. O kadar stres olmuştum ki zakkum bile yiyebilirdim. Yine de sabırla, derin nefesler alarak bu stresi bastırdım.
Dalında zakkum biten ağaç gibiydim şahsen; çok güzel, eşsiz ancak yiyene de eşsiz bir zehir veren türden.
Kaç İlay, kaç! Boş ver görevi, kaç ve git zakkum ye! Ne menekşesi, sen bir zakkumsun!
Diğer yanım konuştu: Sen bir menekşesin; zarif, güçlü, ezilmez... Alp'in menekşesi.
Bana Alp deme, sus! Zihnim bulanıklaştı ve stresten göz kapaklarım kamaşmaya başladığında kapı açıldı; soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Gelen kişi tanımadığım bir morg görevlisi olduğundan, başıma kapüşonumu ve bir maskeyi alelacele geçirdim.
Ürkekçe, üzerimdeki kapüşonlunun görevli kapüşonlusu olmasına şükrederek arkamı döndüm. Kapının arkasında Alparslan vardı. Normalde beni bir adımımdan tanıyacak Alparslan, yorgunluğun etkisiyle ve yaşama ihtimalime karşı yitirdiği umudu bir elbise gibi üzerine giymişti. Bir bekleme sandalyesinden kapıyı izliyordu.
Ve hızla, herhangi boş bir morg çekmecesini açtım; burnuma dolan kokuyla bir elimle burnumu tıkadım.
olmasa da morg çekmecesinde yoğun bir ceset kokusu hakimdi. Bir şeyi bırakıp çıkan adam kapıyı kapattığında, "oh" çekip çekmeceyi kapattım ve nefes aldım. Arka kapıdan, az önce beni bırakıp giden adam geldi.
Kapağa bakarak, sesli bir şekilde içimde tutamadan, "Allah rahmet eylesin, cenazeyi kaç ay beklettiniz?" dediğimde adam sırıtarak güldü.
"365 gün," dedi alayla. Sonra da hiç inandırıcı gelmeyen bir tonda, "Ciddiyim," dediğinde gülmeye olan açlığımla güldüm; ancak karnım kasıldığında, hafif kesik sızladı.
Dudaklarımdan inlemeye benzer kesik bir ses çıktığında bunu da durduramamıştım. Adam üzgün bakışlarını sunarak, "Adım Yiğit, merak edersen buralardayım. Arka kapıdan cenaze kaldıracaktık; aracın arkasına bin, karargahın önünde bırakacak," dedi. Arkası mı? Hiç de olmaz.
"Gerçekten ölmüşüm gibi davranıyorsunuz, cenazemi harbiden kaldırıyorlar," dediğimde güldüm. "Kendi karargahıma gidemem, yedek tesislere giderim. Bu tip durumlar için yedek tesislerde odam var ama hiç kullanmadım, berbat haldedir."
Sustum. Bu uzun cümlenin ardından bunalmışlıkla onu kapıya iteledim.
"Hastanede sekiz kişilik... Biri ben oluyorum. -Öldüysek bile timdeniz.- Bir tim var istihbaratçı ve benim yakalanmama ihtimalime Börte olsa yüzde 0,5 derdi," dedim.
"gidip ikinci kez kontrol et, diyorsun yani?" cevabını aldım.
"Evet, hadi." Dememle tepem attı çabuk ol be adam.
"O halde gidiyorum," dedi.
"Gitmezsen avucum kaşınıyordu, kaşırız," yanıtını ortaya salladım. Ciddi değildim, komutanlık kozunu ortaya atmıştım. Kafasıyla onay verip baktığında sıkıntı göremedi ama ben camdan bakan Lidya'yı gördüm. Türkiye'ye geldiğine göre sevgi kimliğindeydi; adımımı atmayıp oraya bakakaldım.
Küçük meleğim efkarlı, bana üzülüyordu. Gülümseyip onun başını çevirip camdan yok olmasıyla ön koltuğa bindim.
Kalkan cenaze arabası ile giderken son bir kez arkama baktım. Yıkık bıraktığım tim ve Umay... Hastanenin dört duvarı hariç ne görebilirdim? Yarama kendim tuz basıyordum. Üstünde durmasam, düşünmesem ne kaybederdim?
"Ruhunu," dedi içimden bir ses.
Sustum ve yolu izlemeye koyuldum.
...
Hayat keşkeler diyarıdır ve bu keşkeler ile baş etmek olabildiğince zor. Ben hayatımda keşkelerden kaçmayı çok denedim ama çoğunda kabak bana patladı. Hissizlikle ellerim yavaş yavaş beze gitti ve tozlanmış komodini temizlemeye başladım.
Evin temizliğini bitirmiş bulunmaktaydım; elimdeki bezi narince kovaya bıraktım ve tekli koltuğa kendimi adeta fırlattım.
Bu yorgunlukla nasıl baş edebilirim? Belki timi bir daha hiç göremeyeceğim, Umay'a sarılamayacağım... Bir daha onlara ne zaman sarılabilirim ya da gerçeği öğrendiklerinde affedebilecekler miydi beni? Yoksa şu an sadece kafasında kuran bir ahmak mıydım? Of, hiçbir şeyi bilmiyorum, of of...
"Tamam, sakin ol İlay, sakin," dedim ağzımın içinde ve kalkıp mutfağa yöneldim. Bir kahve her şeyden iyi gelecekti, hem de her şeyden.
Çünkü benim için her şey birçok şeydi; ölümdü, savaştı, kayıptı, intikamdı... En önemlisi fedakarlık ve vazgeçişlerdi. En önemlisi her zaman en zoruydu; zor sevdiklerim içinse bana kolaydı.
Bana kolay olan ruhuma zordu çünkü kişiliğime tersti. Ancak inadım ruhumu eziyor ve sevdikleri için defalarca fedakarlık yapıyor, vazgeçiyordu benliğimden.
Cenaze saatine belki dakikalar kalmıştı ancak bana henüz bilgi gelmemişti. Gelmemesi iyiydi; görürsem vicdanım kabarırdı. Kahve için cezveyi çıkardığımda bildirim geldi. Ne iyi işti!
Sana attığım konumda cenaze kalktı. Alparslan ve tim bitap düşmüş haldeler. Onları izlemek istersen on beş dakika uzaklığındalar; evinin önüne kılık değişmen için gerekli makyözleri gönderdik. Eğer onları izlemek istemiyorsan bir buçuk saat içinde karargahta üstlerin katına gel, ikinci görevini alacaksın
Kimin attığına baktığımda Bozkurt Albay'ın olduğunu görmem beni biraz daha ürküttü. İlk görevden zor toparlanacak gibiydim; cenazeye gidersem kendimi hiç toparlayamazdım. Yine de o ortamı görmek isteyen kibirli bir yanım da vardı sanki. Çocuk yanım ise yıllardır mezarlıklardan kaçıyordu. Annem ve babamın mezarlığına hiç giremezdim korkudan; sürekli Muğla'ya, onların öldüğü yazlığa giderdim. Mezarlığın kapısına kadar giderdim ancak içeri giremezdim, bir şey tutardı beni.
Derin nefesleri art arda aldığımda, "Bu senin formalite cenazen İlay," dedim sadece. "Git ve gör, git ve gör."
Nefeslerimin yoğunluğu ve baskısında zonklayarak ağrıyan başım, son iki gündür tutan migrenimdendi. Elimle ilaçların olduğu poşetten bir ağrı kesici ve su alıp düşünmeden içtim.
Hangi ara Lavaboya gidip hızla yüzümü ne ara yıkadığımı hatırlamıyorum. Kapı çaldığında kurulamadan sadece kapıya yöneldim. Kapı deliğinden baktığımda bir makyör ve bir stilist olduğunu tahmin ettiğim, bana fotoğrafı gönderilen iki abla geldi.
Kapıyı açtığımda abla, "İlay olmalısın," dedi. "Evet," dediğimde içeri izin alarak adım attılar. Tamamen tanınmamam odaklı bir makyaj yapacağını söylemişti. Bir cümlesinde, "Eşsiz gözlerin var, ilk bunları değiştirmeliyiz. Haki yeşili gözleri olan birini ilk kez görüyorum," dediğinde, benden "Bir numarası yok," cevabını almıştı. "Senin gözlerine dokunmazsak direkt tanırlar," gibi cümleler ise ağzından düşmedi. İsmini sorduğumda Sevda olduğunu söyledi.
Gözlerime kahverengi bir lens taktığında, lenslerden ürken birisi olarak gerildiğimi zor gizledim. Nasıl taktığına hayret ederek kendime başka bir şekilde bakmıştım. Havalar biraz rüzgarlı olduğundan boğazlı ince, siyah bir body ve uzun, siyah kareli bir etek; altına ise bir çift topuklu bot vermişlerdi. Bir peruğu saçıma taktıklarında kahverengi saçlı, kahverengi gözlü birisi olmuştum. Peruğun gerçek saçtan yapıldığını ve bu yüzden gerçekçi olduğunu duyduğumda kadını "İyi mi?" diye uzunca süzmüştüm. Bana ters bir renk fondöten kullanarak ten rengimi koyulaştırıp farklı bir kişi gibi görünmeme sebep oldular ve benim tarzıma karşı bir tık abartı makyajla bana zıt birisi olmuştum.
Bir eşarbı apar topar başıma atıp mezarlığa adımladığımda, üstümden tır geçmişçesine kötü oldum ve adımımı geri kendime çektim.
Elimdeki siyah çantayı daha da sıktım; sıktığım sadece çantam olmadı, dişlerimi de sıkmıştım. Bu acının içinde nasıl oraya gidebilirdim? Annem, babam can çekişip kanlar içinde ölmüşken mezarlığa nasıl gidebilirdim? Babam annesi tarafından sayılmazken, cenazesine torununu koymayan kadın ve benim bu ahmak gururum varken, ölmedikçe bu toprağa nasıl gidebilirdim?
Babamın ve annemin mezarını sadece cenaze günü görmüştüm. "Ben gelirsem uğursuzluğumu mezarlarına da saçarım," diyerek günlerce babamın mezarına almamıştı babaannem. Şimdi o da yoktu ama girmek istemiyordum. Evsiz, ailesiz, yurtsuz kalan torununu, yeğenini eve almayan insanlar; yetimhaneye mahkum eden insanlar beni annemin, babamın yanına da koymamışlardı. Bıçaklayan bendim sanki! Oyun oynamayı ben istemişim, bu yüzden ölmüşler gibi savunmaları vardı. Oysa ölen, ölüm günü gelince ölürdü. Ben isterdim ki hayatım huzurla dolsun; eceliyle ölmüşlerdi en azından.
Gurursuzluk bedenimi bilakis sardığında, bunun vakarıyla bezenmiştim adeta. Dayanmak güçtü; yine de adımımı attığımda "Yapamam," dediğim, günlerce kendimi yitirdiğim bir şeyi daha başarmıştım. Bozkurt'un bana neden "Bu görev seni güçlendirmek ve korkularını yitirmek için," dediğini anlamaya başladığım noktadaydım. O insanları neden saymıştım? Hayatıma katkısı olmayan, yeri olmayan...
Gurursuzluk bedenimi bilakis sardığında, bunun vakarıyla bezenmiştim adeta. Dayanmak güçtü; yine de adımımı attığımda "Yapamam," dediğim, günlerce kendimi yitirdiğim bir şeyi daha başarmıştım. Bozkurt'un bana neden "Bu görev seni güçlendirmek ve korkularını yitirmek için," dediğini anlamaya başladığım noktadaydım. O insanları neden saymıştım? Hayatıma katkısı olmayan, yeri olmayan...
Mezarı kazan iki kişi vardı: Kuzey ve İstiklal. Yerde ağlayan Umay vardı; yanına "İyi ki onları yan yana getirdim," dedirten Serhat ona destek oluyordu. Alparslan ben sandığı cenazeyi taşıyor, Lidya hüzünle bakıyordu. Rıdvan ve Songül hüznü dillerde yaşasa da hayat insanı olgunlaştırır, gözyaşlarını kuruturdu. Onlar da hayattan kırk beş sene görmüşlerdi; gözyaşlarını kurutan hayatları, benim cenazemde bile ağlamalarına izin vermemişti. Ancak biraz bile tanıyorsam, üzülmüştü Songül.
Börte içli ve sessiz bir şekilde kendi köşesinde ağlıyordu; göründüğünden duygusaldı her zaman. Ben olsam ağlar mıydım gizli? Belki? Bilmiyordum.
Alara ise kendince kazılan mezara bakıyordu. Eliyle yüzünü sildiyse de gözünden yaş geldiğini o an anladım. Eriyen buz kütlem benim...
Geriye kalanları tanımıyordum; bir tek imam olduğunu net anlayabildiğim adam dışında, diğerlerinin de gassal falan olduğunu düşündüm.
Cenaze kabre yaklaştırılıp yere indirildiğinde, cenazeyi kaldırıp sakinlikle mezara koyan Alp'ti. Yüzünde üzüntünün bin hali vardı denilebilirdi, biraz da sorgulama... Başını kaldırdığında gözünden akan gözyaşını görmek, onu silme dürtümü elimi sıkarak dindirmeme sebep oldu. Cenazeyi koyduktan sonra bir iki dakika toprağa baktı Alp. Cenazeyi kıbleye çevirip üzerini tahta ile kapattıklarında ilk toprak atan Kuzey'di. Cenaze defnedildikten sonra imam, ben sandıkları herhangi bir kıza telkin vermeye başlamıştı.
***
İlay Sarıkaya küçüktü henüz. Otopsi sonuçları çıkmış, cenazenin defnedilmesine dakikalar kalmıştı. İlay elinde çubuk, caminin kapısının önünde yere anne ve babasının adını yazıyordu. Bir kadın geldi ve o isim yazan toprağa bastı. İlay o kişiyi itebilecek kuvvete sahip değildi; içli içli içini çekti sadece.
"Annemin adına basma babaanne," dedi küçük kız. Babaannesi kibirle ve suçlama arzusuyla çenesini sıktı çocuğun. "Annenin cesedi senin yüzünden çıkmış, umurunda mı? Benim gelinim senin pis oyunların yüzünden öldü," gibi suçlamalarla yine İlay'ın üzerine geliyordu. İlay düşünüyordu; gerçekten onun yüzünden mi ölmüştü? Onun yaptığı bir suç muydu bu? Ailesini öldürmemişti ki o; silahlı adamlar belki de adam öldürmüştü annesini, babasını. O neden öldürecekti? Son mutlu anı kaosla bitmişti küçük İlay Sarıkaya'nın.
Yine de babaannesine şans vermek istemişti İlay. Susmuş ve çubukla isimleri tekrar yazmaya başlamıştı. "Bu, babanın ve annenin mezarını göreceğin son an," dedi hırlayarak babaannesi. "Bu cenazede durup gördükten sonra bir daha girmemen için bekçiyi uyardık," diyerek soludu ardından.
Uyarılar neye tabiydi? İlay annesini ve babasını görmek için canını istese verirdi o an. Ama bekçi tarafından çocuk yaşta tokat yiyince bekçi tutuklanmıştı; kız ise korkmuş, bir daha girmek istememişti. Büyümüştü, yine girmek istemiyordu.
Anne ve babasının cenazesinde İlay onları toprakla bir görmeye dayanamamış, çökmüştü. Ağlıyordu, kimse bakmıyordu. "Topraktan gelmişler," demişti bir teyze dayanamayıp. "İnsanlar topraktan yaratılırlarmış, bak geri toprağa gittiler." Teyze İlay'a destek verir gibi saçını okşayıp çekildi. İlay ise hüzünle iç çekti ama o nasihatten sonra gözyaşları akmadı. Mezara baktı, ikinci kez büyüdü. Bu kez sonu yetişkinlik olmadı; yaşlandı, yaşlandıkça duyguları köreldi.
Körelen duygular bıçaktı; biraz keserdi, öldürürdü ruhu. Ruh, nefse kurban giderdi.
Nefse kurban giden en büyük duygu aşktı; insanlar korkardı aşktan. Oysaki aşkı nefse kurban etmek yerine nefsini bastıranlar da vardı. Nefsini bastıran acı çok çeker, disiplinli olur, kalbini kötülüğe kapatırdı. O insanlar içindeki aşkını, sevdiğini geçtim, kendine bile söyleyemez; bir menekşe uzatır ve o menekşeyle, "Ben sana söyleyemiyorum, sen anla, beni sev," derdi.
Aşk da bir savaştı; savaşmak için elinin silah tutmasına gerek yoktu, kalbin zaten senin silahındı.
Ölü bilinen bir yaşam; ışığı kırık bir kalp, akmayan bir nehir, piyanistsiz piyano, yapraksız ağaç gibiydi.
İlay için hayat ölüm, ölüm ise yaşam gibiydi. Ölümden sonrası için yaşar, dünyayı sevmezdi.
Hayatı sevmesine vesile olan dokuz kişiydi; o insanları bir çırpıda üzmüştü vicdan azabı sebebi...
Her şeyin bir sebebi olduğu gibi bunun da sebebi vardı. İlay'ın yaşama sebebi vatandı, intikamdı, Alparslan'dı, Umay'dı, ailesiydi, her şeydi. İlay bu yolda hepsinden önce yaşama sebebini arıyordu; nereden bilebilirdi?
***
Can çekişiyordu Alp; kalbi acımasızca atıyordu hâlâ. O ölüyken o neden yaşıyordu? Anlamsızdı hayat. "Önce intikam," dedi içinden. "Önce intikam... Söz verdiğin baban ve söz verdiğin menekşen için önce intikam!"
Herkes dağılmıştı. Ağlamaktan yorgun düşüp bayılan Umay'ı götürmüştü Serhat; Songül ise hamile olduğu için esen rüzgarlara dayanamamıştı. Alara ve Kuzey, aynı mezarlıktaki başka bakılmamış mezarlara çiçek dikmek istemişlerdi. Lidya ise görev için gitmişti.
"Menekşe," dediğinde ağacın arkasında gördüğü kadın siluetine bakmıştı. Başkası bir mezar için gelmiş olmalıydı, değil mi? "Neden gittin menekşe?" dedi Alp ve tutamadı kendini. "Ben seni seviyorum bile diyemedim be kızım! Ben açık bile konuşamadım. Ben sana her 'menekşe' dediğimde 'beni sev' dedim, sen duymadın kızım. Seni hayat çok üzdü, bir kere bile yüzünü güldüremedim; ben senin ona yanıyorum, ona üzülüyorum. Üzüldüğüm ölmen değil be... Ona da üzülüyorum kabul, ona da yanıyorum kabul ama İlay... Bir gün huzurla ölmeni isterken bir savaşın ortasında ölmen kalbimi kırıyor kızım. Her şeyim, menekşem, gülüm, papatyam, güzel olan her şeyim..."
"Yaktın beni, kalbimden başladın yakmaya. Hiç oluyorum şu an."
Gözyaşlarını tutamadı daha fazla. Daha fazla haykırmak istedi, bastırdı; akan gözyaşlarını bastırmadı. Alparslan'a babası demişti gözyaşlarının masumluk olduğunu: "Gözyaşın ne kadar çok olursa kalbin de o kadar temiz olur oğlum." Alparslan en az babası kadar temiz kalpliydi; bunu dile getirmez, bilmez, kalbinden geldiği gibi yaşardı. Sert mizacının içinde demir bir yürek vardı.
Damian Asford, oğlunu kurban ederken başarılı bir sonuç aldığı için mutluydu; bir kızı öldürmek bu kadar işe yarardı. En iyi avukatı tutup Türkiye'ye karşı oğlunu araklamak kalmıştı ancak işler istediği gibi gitmiyordu. Oğlu Eris Asford tutuklanmamış, devlet tarafından rehin alınmıştı; ülkeye zarar verdiği için Asford ailesinin ismi karalanacaktı. Nereden bilebilirdi turuncu saçlı bir kız ile başlayan bir eylem silsilesinin ortaya çıkacağını?
Hollanda'daki binasından ayrılmış, İngiltere'deki ana binasına gelmişti Damian. Turuncu saçlı bir kız ve arkasına topladığı bin kişi... Magazin acımasızca pankart açıyor, Damian Asford'u protesto ediyordu. "Ashford" soyadını bile, "özgün değil" diyerek "Asford"a çeviren bu adam kibrine yenilecekti. Kızı kınamıştı ancak eylem gitgide büyüyordu. Hindistan'da, Londra'da ve Hollanda'da da eylemler başlamıştı; hatta Türkiye'deki mağazaların camları taşlanmış, eczacılar işi bırakmıştı o gün.
***
Umay gibi dost olun size tost olamazlar dostu için eylem başlatan bir sanatçı kendisi ve çizdiği resimleri bile eylem olan birine bulaşmayacaktın damian
Buarada bu bölüm mecbudum fazla geçiş yapmaya azaltmaya çalışıyorum kusura bakmayın
Bysss
