13. bölüm · Sebebim Sensin

Biçare gönüllerden kopan isyan silsilesi

Ecrin Nisa Göktaş

Şarkı önerisi
Model- Ağlamam Zaman Aldı
Model- ölürüm daha iyi
***
Aptallıklarla dolu bir dünyada, hayatın yok olduğu bir yerde, belki de hiçliklerle yaşıyordum. Bilemezdim ki benim hayatımın mahvolacağını, yok olacağını bilemezdim.
Ben ki hiçlik mezarlığında raks eden menekşe... Ben ki hiçlik mahkemesinde hakimin düşman taraf olduğu menekşe... Ben ki duygusuz, düşüncesiz bir hayduttum.
"Nereden bilebilirdin ki görevi kabul ederken bu isyanın başlayacağını? Nereden bilebilirdin ki bu hayatın sana zindan olacağını? Nereden bilebilirdin İlay, nereden?" dedi bir ses. Sanki içimden bağırıyor, gürlüyordu; ancak ben dışıma kalın duvarlar örmüş, mahvolmuştum.
Kendimden yoksundum; belki de intikam olayına fazla kafayı takmıştım çünkü... Bilemiyorum, hayat bazen eşsiz bir cehennemdi; tek fark ruhum yanıyordu, bedenimden ziyade biçare gönlüm parçalanıyordu bir yerlerde.
Hayatın bitmesini istediğim noktadaydım ve sanırım bencilliğin bedenimde kol gezdiği bir noktada...
Bir bando takımı misali, hıçkırıklarımın tutturduğu melodi ile ilk kez bir sevdiğime bir şey olma korkusuyla belki saatlerce ağladım.
"Kalbi taşlaşan insanlar ağlamazmış, bilir misin İlay?" dedi babamın kulaklarımda çağlayan sesi. "Kalbi masumlukla donatılanlar ağlarmış. Sen ağla kızım, ağla... Ama bil ki kalbinden taşan bu iyiliği başkaları görmesin. Senin için mükafat olan bir şey, onlar için alay malzemesi olabilir. Öyle biriyle tanışırsan ise kaç, tamam mı kızım?" Ve öpmüştü yanaklarımdan bunu dedikten sonra,
Şimdi ise ne ağladığımda yanaklarımdan öpecek bir babam vardı, ne şefkatini masama bıraktığı meyve tabağından alacağım bir annem... Ne miras kalmıştı onlardan bana bir kardeş, ne de nail olmuştu yaslanacak bir omuz.
Belki bir gün...
Herhangi bir gün.
Belki de hiçbir gün...
Hayatın acımadığı yokuştaydım. Ölmek istiyor, yok olmak istiyordum; belki böyle olursa büyük bir yalanın altında ezilmezdim hem.
Umay isyan çıkarmıştı. Hem de Asford ailesinin evini bir grup azınlık —yani yaklaşık bin beş yüz kişi olduğu tahmin edilen bir kalabalık— çevrelemiş, camları kırıyordu. İçeri sızmak için müsait bir an olsa da habersiz iş yapamazdım. Asfordların ilaçları, kıyafetleri, ürünleri boykot edilmeye başlanmıştı ansızın. Belki de batma raddesine gelirdi, bilemeyiz... Camları taşlanıyor, yuhlanıyor, protesto ediliyordu.
Bu protestolar önlenmeye çalışılmıştı İngiliz polisleri tarafından, ancak nafile...
Kazanmak için bir şey feda etmeyenler hep yıkılırdı; feda edenlerin ise bir yanı buruk kalırdı ancak hep kazanırdı.
Her suçun bir sonu vardı; herkesin bir suçu olduğu gibi.
Ve bu suçu ortaya çıkarmak, dostunu kaybetme hüznü ile savaşan Umay'a vazife olmuştu; tıpkı ailesini kaybetme hüznü ile boğuşan, yaşı yedide takılı kalan ben gibi...
Keşke suçu ortaya çıkmayan herkes için bir Umay olsaydı ve o Umay, o suçu ortaya atıp herkesi bilinçlendirseydi... Keşke İlaylar bıktıkları hayattan kaçsaydı.
Ve bir İlay kaçarsa, bıktıkları hayatta uğursuz kayıplar da olmazdı. Herkes suçluydu, Suçları susturmak zordu, bunu Umay gibi direnişçiler başaracaktı. Sen direnirdin ve direndikçe sen sus diye uğraşırlardı; zamanla bu durumdan bıkarlar ve suçlar ortaya çıkardı. Zamanla ise suçlu susar ve sessizlik mezarlığında kaybolurdu.
Hayat bir mezarlıktı, anne karnı bir mezarlıktı, her yer bir mezarlıktı... Korkusundan saklanacak delik aradığınız ölüm bir nefes kadar uzağınızdaydı; ancak insanlık ölümün yakınlığını unutup hayatını gaflete ve kötülüğe ayırmıştı.
Ve benim kardeşim, ben ve geriye kalan tüm tim, hayatımızı bu gaflete feda etmiştik.
Bir nefes kadar yakın olan ölümü bile bile hayatımızı gaflete ve kötülüğe karşı savaşarak geçirmeye adamıştık ve dönmeyecektik. Gerek ömrümüz, gerek onurumuz, gerek benliğimiz, gerek zevklerimiz gitti... Ancak insanların alacağı her bir nefese kıyasla, on kişinin alacağı nefes neydi ki? Bir dünya için, faniler için kendimi feda etmiştim.
Kendimizi faniler için feda etmiştik; bundan gocunmazdım, hayatım boyunca da gocunmayacaktım.
Bugün şaşırdığımı düşündüğüm tek konu bu değildi açıkçası. Alparslan bana aşıktı, şüphesiz aşıktı; kulaklarım yanlış duymamışsa kesin aşıktı. Ve benim ona öldüğümü söylerlerken, ne kadar üzülmesini istemesem de herkesten katbekat üzülecekti. Benim ona hissim var mıydı? İçimdeki bu hissin ismi miydi aşk? Yoksa aşk, birine ait hissetmek miydi? Aşk neydi?
Hayır, onunla dost kal İlay. İnsanlara verdiğin tek şey yalan ve kırık bir kalp...
Sen kim, aşk kim? Sus be kızım...
Cümlelerim sessiz odada yankı yaptığında dilimi dudaklarımda gezdirerek kalktım, telefonuma gelen mesaja baktım.
Asena mesaj atmıştı: "Görev iptal. İsyan olduğu sürece gizli çalışamazsın."
Asena mesaj atmıştı: "Görev iptal. İsyan olduğu sürece gizli çalışamazsın."
Yeni mesaj uyarısı tekrar ekranda belirdi.
"Artık kurt ailesine kavuşabilecek ancak ailen görev uğruna binaya sızmış. Şu an tehlikeli ve aralarında en az dikkat çekecek sensin; zor durumda kaldıklarında görünebilirsin."
Gördüğüm mesajlar, içimde belki onca zaman sonra umudu filizleyen bir tohumdu.
Aşk mıydı bu? Umudu kaybetmemek için kaçacaktım. Savaş mıydı? Savaşırken sevdiklerimi unutmayacaktım.
Benim aşkım bir erkeğe, bir insana olamazdı çünkü ben nefes alan bir robottum. Benim aşkım korkuyaydı... Korku salmak istiyordum düşmanıma.
Hızla dolabıma ilerlemiştim. Bir çelik yeleği içime giyip bir adet genişleyen ve hareket imkanı sunan siyah kalem eteğimi, üstüne beyaz bir tişörtü ve siyah gömleği almıştım. Üstüme apar topar geçirdiğimde, muhtemelen karargaha gitmeliydim.
Makyaj masama oturduğumda saçlarımı tarayıp saç spreyi ile diplerinden yapıştırdım; yeni neslin "sleek bun" dediği atkuyruğu saçı yapıyordum.
Saçlarımın uçlarına bukleler halinde şekil verdikten sonra, fondöten kullanmayı sevmediğim için günlerdir uykusuz gözaltlarımı kapatıcı ile kapatıp bronzerımı dağıttım. Dudak kalemimi dudaklarıma sürüp bordo rujumu da eklemeyi unutmadım; acil durum makyajı!
Eyeliner çektikten sonra allık sürüp makyajımı bitirdim. Siyah halka küpelerimi taktım ve hazırda duran çantama rujumu ve allığımı atıp telefonumu ve kabanımı aldım. Üstüme, ruhsatlı olan silahımı kemerime takmıştım ve daha fazla oyalanmadan çıktım.

(Tek fark tişörtün siyah olması.)
***
Vardığımda girmeden, adımlarımı atmadan duraksadım bir saniye. Belki görevi hiç kabul etmesem biri kusursuz bir şekilde halledecekti bu işi; benim aptallığımdı.
Susturmak için sesleri başımı ovdum ve sinirimi topuklarıma yükleyip siyah topuklularım ile sertçe ilerledim.
Keşke, keşke, keşke, keşke, keşke, keşke... Sadece keşke. Bıkkınlık geldi, bitkinlik geldi, yorgunluk geldi. Düşünmekten bıkkınlık geldi. Keşke düşünmeden yaşasaydım. Susmuyordu aklım, susmuyordu ruhum; şu an bile düşünüyordum. Hafif karargahın giriş merdivenine çıktığımda, şifreli kapının şifresini girip içeri girdim.
Hızla timin olduğu odaya girdiğimde ne Börte vardı ne başka biri. Klavye başında oturup tim ile etkileşimde olan Songül'ü gördüğümde içim kıpır kıpır oldu.
Songül sese arkasını dönüp baktığında, "ben galiba hormonlar yüzünden birinizi İlay'a benzettim," dediğinde güldüm.
"Hamile hanım, bebeği fazla mı üzdük yokluğumuzda? Tabutumu kaldırışınızı izledim," dedim.
Gülümsedim ve belki de her gülümsememde olduğu gibi buruktu; belki de o burukluğu saklamak için gülüyordum, kendim bile bilemedim.
"Beni öldü sandığınız için üzgünüm, gizli görevdeydim," dedim sakince. "İsyandan sonra görev iptal oldu ama bunu diğerleri bilmemeli, Songül. Benden Asena bir şey daha istedi."
Sakin bakışları sönen Songül, kulaklığa doğru, "Gerçekten hormonlarmış, Ceyda'yı İlay sandım, şaka gibi," dedi. "Bir dakika, Asena arıyor, döneceğim." Kulaklığı çıkardı ve bana döndü.
"Sen yaşıyorsun..." dedi sakinliği şaşkınlığa dönerken. "Neden yaptın? Nasıl oldu? Ne görevi? İptal olduysa anlatabilirsin, değil mi?"
"Anlatamam, her şeyin bir zamanı var Songül," dedim kendimce. "Ama bunu bir sen bil, tamam mı? Ben sana bu kulaklığı vereceğim, benim telsizime bağlı. Bundan sana ulaşırım, anlaştık? Diğerlerini korumam gerekli. Bana Asena tarafından iletilen Z3 bölgesinin kameraları lazım. Lidya ile iletişim kur ve ona ulaş, kim nerede bilmeliyim." Nefes alıp verdim cümleden sonra. Bir savaş çıkacaktı, büyük bir savaş.
"Soru sorma hakkına dahi sahip olamamak üzücü. Devletim için bir şey demeyeceğim ama yine de anlatacağını umuyorum," dedi hafif sinirle. "Çocuğum belki günler sonra doğacak ama ortalık kan gölü," dedi mırıldanarak.
"Üzülme, öğreneceksin ama zamanı bildirilmedi bebeğim," dedim ve gülümseyerek ekledim: "Çocuğun varken kendini ortalığa atma, tamam mı?"
Başını salladı, duygusallaşmıştı. Hamilelikten olduğu netti. Benim sert olan Songül’ümün de gözleri dolmuştu, kıyamadım.
Odaya tok adım sesleri geldiğinde beklediğim biriydi. Bozkurt ve Asena... Songül’e destek vererek ayağa kaldırdım ve kendim de ayağa kalktım.
Ayağa kalkmama Asena’nın istifini bozmadan bir sandalyeye uzanması ve sürükleyerek yanımıza getirmesi bir oldu.
"İlay, bakıyorum ilk tanığını seçmişsin." Gülümsedi. "Ne yazık ki ortadan kalkmalı," dediğinde kendimi düşünmeden iki canlı Songül’ün önüne attığımda Asena gülmeye başladı.
Ve bu, kaşlarımı çatmama sebep oldu.
"Seni denedim, rahat ol."
Bozkurt eşinin arkasından geldi ve omuzlarına elini koydu. "Aferin asker," dediğinde başımı salladım. Bozkurt devam etti;
"Şimdi planı acil uygulamalıyız. Songül, sen de bilmelisin; İlay Asford Malikanesi’ne girecek. Ancak Asford Malikanesi bildiğiniz gibi sarılmış, bu da dış tedbiri artırdıkları anlamına geliyor. Ancak bu kadarla sınırlı değil; iç tehlike önlenmesi için içerisi de korunmakta," nefes alıp devam etti.
"Ve İlay, burada başkalarını korurken bu kez gerçekten canından olmanı istemiyorum. Zorda kalmadıkça kimse seni görmesin," dedi gerekli bir sakinlikle.
Ona zıt bir stresle, ukde bir, "Çünkü..." dedim.
"Çünkü bilinmezlik sığınaktır," dedi Songül benden önce ve elime uzanıp tuttu. "Bilinmez ve sessiz olursan ne düşündüğünü anlamaları imkansızdır. Bir Allah bilir, bir de sen bilirsin."
***
Pankart açmış dönüyordu Umay. Turuncu saçlarının her tutamından inat akıyor, hiçbir şey onu edindiği vazifesinden döndürmüyordu.
Karşısında gördüğü koca bir yığın korumaya karşı bile bir inat ve bir insanlıkla başa çıkabiliyordu.
Elindeki pankartta "Çocukluğumu isterim, sarışınımı isterim, can hakkımızı isterim. Bir ilaç uzağındaysa ölüm, ilaç kullanmanın mantığı ne?" yazıyordu.
Dönüyordu da dönüyordu Umay. Konağı çevrelemiş, Asford’ları sıkıştırmışlardı. Asford’ların batmasına ramak kalmıştı.
Ancak Umay günlerce uyumamış, yemek yemeyi reddetmişti.
Arkadan birisi Umay’ı dürttü. "Al bu kruvasanı ye, açlıktan bayılmanı istemiyoruz," diyerek kruvasan ve meyve suyu uzatmıştı.
Gülümseyerek reddedecekken yanında beliren bir korumayı beklemiyordu elbette. "Yiyecek, teşekkürler," diyen koruma kılığındaki Serhat’tı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diyerek pankartı daha çok kaldırdı Umay.
"Sana bakıyorum," dedi ve güldü. "Görevdeydim, ondan böyleyim. Sen geldin geleli görevlere az gidiyordum, malum, alışkın değilsin."
"Ay, bana ne görevinden! Neden adamın yemeğini aldın?" diyerek diklendi Umay.
"Sus be kızım, üç gündür şu hurra kalabalığın sesini dinliyorum zaten."
"Ya sabır, ya sabır!" dedi Umay diklenerek. "Adam vermek istemese vermezdi" dedi serhat olası bir huysuzlukla.
"Bayılacaksın ve bayılırsan kaldırmam, haberin olsun."
Umay omuz silkerek baktı burun kıvıran adama. "Kaldıran çok olur, merak etme."
Bu sefer ya sabır çeken Serhat’tı. Umay ise gücüne gitmek istemişti. Yüzünü yüzüne o kalabalıkta yaklaştırıp, "Ne o, yoksa kıskandın mı?" dedi gülerek.
Serhat başını kaldırıp bir o yana bir bu yana bakarken Umay güldü.
"Oysa ben ambulanstan bahsetmiştim."
Serhat bu kez dayanamadı ve tıslayarak güldü. "Ambulans..." Güldü. "Doktor yani."
Sonra bir anda susup, "İyi tamam, ne kıskanacağım," dedi.
Umay pankartı kaldırıp daha çok bağırdı:
"Özgürlük, bir yaşama karışmayana kadardır!"
İngilizcesinin iyi olduğunu fark edip gururla baktı Serhat. Sonra ise tekrardan korumaların arasına döndüğünde, Umay kruvasanı kaldırıp ısırdığını Serhat’a işaret etti.
Umay daha çok bağırdı: "İlay Sarıkaya için özgürlük! Free life!"
Tabii bu isyan tek bu da değildi. Avrupa’da birçok ülkede Aria markası boykot ediliyordu. Hastalar ilaçlarını başka markalardan almaya başlarken doktorlar reçete bile yazmıyordu. Markanın mağazalarının camları taşlanıyor, her ülkede, her fabrikasında birer isyan kopuyordu.
İspanya’daki kıyafet mağazaları kapanmıştı tamamen.
Türkiye’de mağazaların tamamı temizlenmişti.
Hindistan ilaç sanayi fabrikalarını kapatmaya başlamıştı, Çin butikleri kapatmaya, Kore ise ilaç mağazalarını tek tek kapatmaya...
İngiltere ve Hollanda’da da direkt bitmişti mağaza; Doğu ve Batı bir olmuş, markayı çökertmeye çalışıyordu.
Küçük, turuncu saçlı bir cadının başlattığı bu isyan, koskoca bir markanın çöküşüne sebep olmuştu.
***
"Yaklaşık yirmi bir dakikadır içerideyim. İstiklal ve Alara’yı net görüyorum ancak Alparslan biraz uzakta. Börte ve Kuzey ise bir şifreye ulaşmaya çalışıyor gibi."
Olan biteni telsize bildirdiğim cümlelerin ardından gizlice bir korumayı daha düşürdüm.
"Anlaşıldı," diyerek mesaj geldiğinde gülümsedim ancak görmek istemediğim bir manzara karşımdaydı: Bir hizmetçi, elindeki çakıyla Alparslan’a yaklaşıyordu. Yüksek ihtimalle bir suikastçıydı
Hızlıca duvar diplerinden oraya ilerledim ve adımlarımı sert attım. Uzaktan gören biri için belki sapsarı saçların beyaz tenimin üzerinde raks ettiği ve 'güzel' statüsüne koyulacak biriydim; ama yakından bakan biri için hep fedakâr ve bencil biri olarak tanınırdım kesin.
Ve umarım şu an Alparslan’ı kurtaracaktım.
Umarım şimdi önleyecektim görevden çok kendi uğruma istiyordum.
Tamamlayamadığım o ukde çünkü zihnimde yankılandı ve hislerim dudaklarımdan fırlamaya hazırlandı "çünkü ben" sessizlik bir savaştı "Alp'i seviyorum" dudaklarımdan dökülen bu itiraf gerçek olamayacak kadar sahte ama gerçek olacak kadar hoştu ve benim kadar zor bir insana yaşamak için yeni bir sebep, bir nefes, bir kolaylıktı.
"Sebebim sensin, Alparslan."
***
Bitti
Bende bittim bb.