Sebebim Sensin kitap kapağı

5. bölüm / 16

Sebebim Sensin

Bir Kâbus Gibiydi Yaşamak

Vaveyla Yazarı: Ecrin Nisa Göktaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: Bir Kâbus Gibiydi Yaşamak

Anlamamazlıktan gelmiştim. Tekrarladı: "Ne o, dilini mi yuttun fındık kurdu?"

Türkçe konuşmuştu ve ben rol yapmalıydım. Elimi saçıma götürüyor gibi yapıp kulaklığı çalıştırdım.

"What are you talking about?" (Ne diyorsun sen be?)

"Speak English!" (İngilizce konuş!)

"I only know English. What does İlay even mean?" (Ben İngilizce konuşabiliyorum. İlay da ne demek?)

O da İngilizce devam etmişti: "Ne o, fındık kurdu, yoksa Türkiye'den kovuldun mu?"

Güldüm. "Ne Türkiye'si? Ben Türkiye'ye hiç girmedim ki."

"Ah, demek karıştırdım," dedi alayla. "İlay..." Duraksadı ve gülümseyerek sordu: "İsim?"

Gözlerimi devirdim. "Jane."

"Madam Jane, öyle mi? O hâlde söyleyin Sayın Jane; neden bir Türk'ün binasındasınız ve galadaki tek tanımadığım, popüler olmayan isimsiniz?"

Güldü. "Aslında gizli işiniz askerlik falan... Havalı aslında, tıpkı benim gibi."

Kaşlarımı çattım. "Seni budala! Kocam birazdan odama gelir, seni görünce ne hesap vereceğim?"

Buna kahkaha attı. "Numara yapma İlay, her şeyin farkındayım."

"CV'mde sektöre yeni atılanlardan olduğum yazmıyor mu? Bay Damian Bey'in toplantısına katılmıştı annem, onun yerine buradayım budala." Güldüm. "Damian Bey'in sizin gibi budala bir oğlu olması talihsizlik olmuş."

Gerildim ama belli etmedim. Beyaz çarşaflı yatağa ve komodinlere baktım, sonra cama. Gözlerimi görürse maskem düşer gibi hissettim. Sonra ona döndüm ama o maskeyi düşürmedim.

Yalancıyı kandırmak için çarşaf gibi yalana sarıldım. Normaller ne yapardı? TV'de teori kuruyorlardı.

"Sadece açık artırmada annemin istediği o tabloyu almaktı ve öldü."

Ve evet, Jane Smith de ölmüştü ve annesi Caroline da. Ama orada bulunan tek ceset annesinindi çünkü kızın cesedi yakılmıştı. Lidya bizim için oraya sızmıştı. Maalesef ki Jane için dua etmiştim ve elimden hiçbir şey gelmemişti.

"Şimdi de o kara lekeler tablosunu almaya çalışıp annemin vasiyetini yerine getireceğim."

Ölen kızla çok benziyordum, bu benzerlik ürkütücüydü.

Ve iki adım geriledim. "Güvenliği çağırmadan çık odamdan, budala Asford!"

Sonunda aramayı birisi açmıştı. "Neler oluyor?" diyen Alp'ti.

"Kocam buraya gelecek diyorum, beni rezil edeceksin budala Asford, çık odamdan!"

Kulaklık cızırdadı ama o bunu arkamdaki TV'den duymadı, ilk defa bir spiker işime yaramıştı.

"Yemedik odanı. Jane olmadığına yemin edip kanıtlayamam ben senin."

"Sus ve çık! Sen inanmadın diye Jane olmamazlık yapamam ben. İsmimi mi değiştireyim, ne istiyorsun?"

"Bana bak, çıkmazsan polisi ararım!"

Ve kapı açıldı, Alp içeri girdi. Lucian Smith ve Jane Smith denen kız aslen Fransız'dı ve telefonla Fransızca konuşarak girdi:

"Oui, cette série de diamants est une série spéciale." (Evet, bu elmas serisi özel bir seri.)

Galiba dil şov yapmam gerekecekti:

"Mon cher époux, cette Éris a fait irruption dans ma chambre, quelle honte !" (Sevgili kocam, bu Eris odama daldı, ne büyük utanç!)

"Problem sizsiniz," dedi, "Türksünüz, buna eminim ve bizden bilgi çalmak istiyorsunuz, kesinlikle bunu istiyorsunuz," diye sayıklayarak ellerini başına koyup sızlana sızlana nefes verdi. "Oysa kocası varmış, benim gibi bir bebek yüzlü beyefendiye değil de bu dağ ayısına kaldı," dedi Türkçe.

Son kozunu oynadı ama Alp gram takmadı ve Fransızca, "Anlamıyorum beyefendi," diyerek tanımladı, "Odamdan çıkın, karımdan uzak durun."

Eris eliyle tamam işareti yapıp çıktı. İnanmadığına emindim ama idare ederdi.

Eris çıktıktan sonra Fransızca gevelendi. Ben de Fransızca sakinlikle ilgili öğüt verdim. Birkaç dakika geçince Türkçe devam etti:

"İyi misin?"

"Sorun yok," diyerek içini rahatlattım, "rol yaptım."

Nefes vererek... Ayağımdaki topuklular pek benlik değildi ve elbise de öyle. Biraz daha ben gibi olmak istiyordum. Umay bana görev için gala bavulu hazırlamıştı ve dolabı açtım.

Elbise de giyeceksem kendi tarzımda olabilirdi ama bu kadın kırmızı, siyah ve beyaz giyinmeyi çok severmiş. Bu yüzden bordo ve kırmızı detaylara sahip kraliyet elbiseleri ile doldurmuştum çantamı.

Aslında elbiseleri severdim ama annem de çok giyerdi. İçimde onlar hep yaşasa da dışımdaki suçluluk elbise giymeyi bana yakıştırmıyordu. Şimdi siyah dantel detayları olan, su kadar berrak görünen kıpkırmızı bir elbise vardı dolapta. Elime alıp aynada üzerime oluyor mu diye göz kararı baktım.

Simsiyah danteller bir kemer gibi zikzaklar çiziyordu elbisenin belinde ve yerlere değiyordu. Elbise yerlere doğru genişliyordu, fiziği belli eden çok güzel bir elbiseydi.

"Sana çok yakışır," dedi Alparslan arkamdan.

Ona gülümsedim.

"Umarım."

Gözüme çarpan siyah dantel eldivenler ve siyah topuklulardı. Elbisenin yanında aşırı sade kalsalar da bir kontrast oluşturuyordu.

"Banyoda deneyeceğim, bekle Alp, tamam mı?" dedim gülerek. "Alara'ya haber ver, anlar böyle şeyleri az çok."

Dudakları yarım bir gülüş sundu ve başıyla onaylayıp Alara'yı aramaya koyuldu. Ben ise banyoya girip elbiseyi giydim ve elbisenin soğuk saten havası tenime değdiğinde rahatlama hissiyle doldum. Göründüğünden rahat ve hareketli bir elbiseydi, uzun siyah dantelli eldivenler dirseklerime kadar uzanıyordu.

Topukluları da giyip çıktığımda Alara gelmişti.

Ve içeri girdiğimde Alara, "Mükemmel olmuşsun!" diyerek çığlık attı. Bu sefer arayan farklı bir numaraydı, bir o kadar tanıdık ve yüzüme gülücük kondu.

Arayan İstiklal'di. Alparslan, "Kim?" diye sorduğunda, sadece "kızıl kafa" demem yetti.

"Karpuz kırmızısı" diye diye gezerdi; saçlarını kırmızıya boyatmıştı ve kırmızı rengine hayrandı.

Normal bir asker olsaydık böyle bir samimiyet içerisinde olmazdık, eminim. Görev bitince bu istihbarat ekibini nasıl dağıtacağız, onu düşünmek bile istemiyorum.

"Naber çitlenbik?" diyerek açmıştı telefonu.

Kıkırdadım.

"Elbise deniyordum gala için, sorun ne?"

Alaycı ses tonundan anlıyordum ki keyfi yerindeydi.

"Az önce Eris Asford'la karşılaştın ve elbise mi deniyorsun? Hiç İlay Sarıkaya hamlesi değil bu."

Güldü. "Asford cadısı sana sihir yapmış prenses."

"Bu kadar hızlı haber alacağını düşünmemiştim, kızıl surat."

Bu sefer telefonu hoparlöre verdim.

"Biz de deriniz!" diyen sesine gülen Alara'ydı. O sırada odama gelen üçüncü isim ise Kuzey'di; "O kim?" der gibi başıyla işaret verdi. Alara, "Kızıl kafa," dedi.

"Yani Songül ablaya söyledim," diyerek dağıttı düşüncesini. Genelde düşününce devrik cümleler kurardı.

"İlay komutanım iyi, öyle değil mi?" dedi. Çok severdi beni; ciddiyetime rağmen seven nadir isimlerdendi.

"İyiyim, sorun yok," dedim ama Alparslan cevaplamadan rahatlamayacağını biliyordum.

"İyi, İlay rol yaptı ama Eris inanmadı gibi," dedi Alp.

Arkadan Kuzey güldü. "Komutanım, kimse sizin rol becerinize yaklaşamaz, kusura bakmayın da... Size inanmadıysa..."

Onu dürten Alara'ydı.

"Yalaka, konuştukça batıyorsun."

Kuzey kaşlarını kaldırdı. "Ne alaka şimdi?"

"Her neyse, dağılın artık. Güvenliği artırın. Hadi, siz koruma olmayacak mısınız? Gidin, sızın artık. Geç bile kaldınız."

Arkama döndüğümde aynada elbiseye değil; anneme benzeyen saçlarıma ve babamla aynı olan gözlerime baktım. Onlardan mirastı.

"Hadi görüşürüz İstiklal."

Herkes odadan çıkmıştı. Kendimi yatağa bırakıp boylu boyunca uzandım; televizyonu kapatıp telefonumdan bir şarkıyı tuşladım.

"Allah'ım, yardım et," diye geçirdim içimden. Vatanım hakkında düşünmekten başka da bir şey yapmadım.

────୨ৎ────

Eris artık kafasında bir şeyleri oturtmaya başlamıştı. İlay Sarıkaya rol yapıyordu, bunun başka bir izahı yoktu. Babasının emriydi bu, yıkamazdı bu düzeni; eğer başaramazsa babası Eris'i yaşatmazdı.

Ama en kötüsü odasına gelen mektuplardı. Annesini takip eden bir tetikçi vardı. Oysa ona neydi İlay'dan? Ama söz konusu olan annesiydi.

Ama yine de Jane denen kadını araştırdı; gerçekten de gördüğü kıza aşırı benziyordu, üzerindeki kıyafet bile benziyordu.

Ve korumaları, bilgilerin olduğu yere doldurmuştu; yaklaşık on iki tane koruma olmalıydı. Ama Eris'in bilmediği şey, Kuzey'in de Mark kılığında içeri sızmış olmasıydı.

Eris, Damian Asford'un yanına gitmeye çalışırken duvar köşesinde telefona bakan gördüğü sima, karşılaşmak isteyeceği son isimdi.

Oysaki abisi Luke'un yanında olmalıydı. Bu kızla neden iki gündür karşılaşıyordu? İnatçı kişiliğinden nefret ediyordu.

Sadece geçecekken kız kafasını kaldırdı ve telefonu trençkotunun cebine atarak Eris'e doğru ilerledi. Ağzının içinde lanet okudu Eris.

"Abin çok içiyor Eris. Dün kucağımda bayıldı ve taşıyamadım. Haklıydın, kim bilir hangi kızla takılıyordu."

Karşısında Lidya'nın ona haklılık payı vermesini elbette beklemiyordu. Güldü Eris.

"Hep öyleydim küçük, ama sen daha yeni kabullenmişsin."

Alayla ilerleyecekken tuttu onu Lidya.

"Abin ile konuşmanı istiyorum, öbür türlü onu boşarım."

Güldü Lidya. Eris'i oyalıyordu çünkü Damian Asford on beş dakika sonra dört saatlik bir toplantı silsilesi ile uğraşacaktı.

"Baban ile olan aile ilişkimiz bozulursa ne olur biliyor musun?"

Kız gülümsedi, Eris ise yanıtladı:

"Hisselerin ikide biri gider ve kazanç oranımız oldukça etkilenir."

Güldü Lidya tekrar.

"Bir nevi düzen bozulur diyelim. O yüzden o hazır ayıkken git ve Luke ile konuş."

Ve yeniden duvar kenarına ilerledi.

"Düzen" denen kelimeden nefret etmeye başlamıştı Eris.

Abisi ile konuşmadan önce karşısındaki kızı incelemişti. Garip bir kızdı; siyah dalgalı saçları vardı, etek giymeyi seven ama genelde rahat giyinen bir kızdı. Şu an karşısında ten rengi trençkotu, yeşil mini eteği ve beyaz sıfır kollu gömleği ile duruyordu. Ayaklarında siyah uzun topuklu botları vardı.

"Sürtük," diyerek ilerledi yanından.

Abisinin yanına girdi ve uzun konuşmadan sonra babasını aradığında toplantıda olduğunu öğrendi.

Büyük bir hiç...

────୨ৎ────

Hazırlanmam için vakit çoktu. Güzel bir kahvaltıdan sonra giyinip makyajımı usulca yapmıştım. Jane fotoğraflarda nasılsa, artık tıpkı öyle görünüyordum.

Alparslan'ı gördüğümde gözüme fazlaca yakışıklı gelmişti ama bu hissi hızla yutmuştum. Asıl amacım hep görevdi ve bu tarz şeylerle uğraşamazdım.

Koluna girip arabaya binmiştim. Yol boyunca çıt çıkarmadım; bana verdiği müzik çalar kulağımdaydı, bakışlarım ise yolda. O ise yarım gülüşü ile hem araba kullanıyor, ara ara bana bakıyor ve kendince şarkı söylüyordu.

Daha sonra gala sahasına yakın bir yerde koluna bir saat takmıştı ve ses kaydedeceğine emindim.

Kırmızı halılar ile süslenmiş ortamda basın fink atıyor, içeriye abartılı elbiseleri ile kibir kokan insanlar giriyordu... Baş ağrısı.

Öyle bir baş ağrıtıyorlardı ki etrafı dolduran kabarık bir sis vardı; o baş ağrısı ile beraber samimiyetten uzak uzun bir sis duvarı örüyordu önüme.

O aptal sis duvarları bir lastik gibi geriliyor ve bana fırlatılıyordu sanki geçmişimi eğer bu insanlar çaldıysa, bu şaşaa beni yok etmek dışında hiçbir şey yapmıyordu. Beni yok eden her şey, onların mezarını kazıyordu. Ben yok oluyordum; yok oldukça insaniyetim, onların insafsızlığını da yanına alıyor, o arzuyla genişliyordu.

"Yoruldum ulan, yoruldum! Ölüm sevdanız hayatımı aldı, katiller..."

Belli etmemek için ifadesizlik maskesi takarken yanımda siyah jeep'i kilitleyen Alp'in koluna girdim ve düşünceleri susturmak için dişlerimi sıktım, dudaklarımı kemirdim. Ama hiçbir hissimi bağıramadım; her düşüncem ve kelimem bu an içinde kaldı.

Alparslan sadece gözlerime baktı, yutkunarak güldü, adem elması kavislendi.

"Onlar buralarda tıkınıp dururken ve eğlenip kibir büyütürken..." Sesindeki bir saniyelik titremeyi duydum; onu tanımayan birisi bunu anlamayabilirdi. "Benim babam kanser hastası, ilaç içti ve bu aptallık babamı yok etti. Mezarına çiçek koyup Fatiha okumak, intikam dışında ne gelir elimden?" dedi.

Haklıydı, ne gelirdi elden? Hiçbir şey.

"Babam öleli beş sene oldu İlay, ben dayanamıyorum." Güldü. "Annem yok zaten."

Bu sefer bana döndü ve iki elimi de tuttu, gözlerime baktı.

"Sen on dokuz senedir nasıl yokluklarına dayandın?"

Göz bebeklerimi havaya kaldırıp ağlamamak için dişimi sıktım ve döndüm.

"Dayanamıyorum ki zaten."

Gözlerim acıdı ama ağlamadım, dayandım.

"O hâlde ne yapacağız biz bu acıyla İlay? Yok, ölüyorum her saniye, her an... Ne yapacağım? Ne yapacaksın?"

Ve ekledi: "Söyle bana."

"Buraya yan yana gireceğiz. Ya öleceğiz ya da yaşayacağız ama sonunda hırpalanmış olacağız, farkındayım. Ama bu süslü hayatı, masumiyetimi çalanlara, hayatımı rüyadan kabusa çevirenlere geçireceğim ve onların bu aptal hayatı mezar olacak."

"Kibrit senin elinde," dedi gülerek, "ama barut benim."

Acı, aptallık... Her şeyi köşeye almam gerekiyordu. Elini bırakıp koluna girdim, adım attım ve kırmızı halıdan içeri yürüdüm.

Gala alanı sapsarı, altın rengi duvarlarla bezenmişti. Her yerde kokteyl masaları, uzun kırmızı koltuklarla donatılmış açık artırma alanı, bar, sahne, uzun dev bir ekran ve bembeyaz mermerlerle süslenmişti. Roma güzellemesi net belliydi; her yerde Yunan mitolojisi figürleri vardı. Çirkin gelirlerdi hep gözüme. Burun kıvırarak, onlara olan nefretimle yüzüme yalandan bir kibir taktım.

Bu yalancı kibir, bu salak magazin tayfayı kandırmaya yetmişti. Kameralar bana döndüğünde Alp koluyla yüzümü kapadı; klasik ünlü hareketleri...

"Smith" soy isimli 58. masa bize ayrılmış olmalıydı. Etrafta bir problem var mı diye ilgisiz bakışlarla tetikteydim. Daha sonra masayı bulduk ve oturduk.

İleride fark ettiğim şey, koruma dolu bir alandı ve minik bir tabela... Yüzüğümdeki kamerayı çalıştırıp telefonumu açtım. Ekranı yakınlaştırıp fotoğrafını çektiğimde gördüğüm şey, "Recorder" yazısı ve köşede parlayan "Kuzey"di. Gülümseyip fotoğrafı gizli sekmeye attım.

"L'enregistreur se trouve là-bas, au nord, là où se trouvent ces gardes, monsieur Lucian." (Recorder orada, kuzeyde, şu korumaların olduğu yerde Bay Lucian.)

"Madame..."

Fransızca değil, İngilizce devam etmişti. "Madame" kelimesini tadar gibi söylemişti:

"Hoş iltifatlarınız beni etkiliyor açıkçası. Onayladım ve sevdim bu durumu."

Güldü.

Şifre basitti, beni anlamıştı ama Alparslan rol konusunda benden iyiydi, laf yoktu. İleride simsiyah, pullu, jilet gibi elbisesiyle Lidya ve Luke'u gördüm. Aramızda çok mesafe vardı ama Lidya, Luke'un arkasından bana göz kırpmıştı. Alp de bunu görmüş olacak ki İngilizce, "Çok süslü ve güzel insanlar var aramızda, sönük kaldık sanırsam," dedi.

Gülümsedim. İleriden bakan birinin gözünde flört ettiğimiz bile düşünülebilirdi ki umurumda da değildi düşünceleri; şüphe etmemeleri yeterliydi.

Damian Asford'u en büyük masanın başında, oğulları da yanında otururken gördüm. Lidya'nın başı dikti. İnatçı kızım benim...

Damian'ın oğullarının bir köle ya da bir kullan-at peçeteden farkı yoktu bence Damian için. Gözündeki kibir, onun mezarıydı zaten; benden önce şöhret onu öldürmüş olmalıydı, belliydi.

Bu demek değildi ki güçsüzdü. Dünyada belirli ilaç türlerini satan tek firmanın sahibiydi. Narsist olduğu netti ama bu kadarla sınırlı değildi; pırlanta ve takı alanında da ilerlemişti. İki adet şirketi, dokuz ortaklığı vardı, dosyama çalışmıştım. Model bir oğul öne sürmüştü. Dünyaca ünlü "Aria" isimli ilaç markasının kurucusuydu.

Tekstil ve butik alanında üç adet daha şirketi olduğunu biliyordum ama bu kadar büyük ve donanımlı değildi; yine ismi Aria'ydı. Tuhaf olan, ölülere atılan imzaların "A" ve "R" harfinden oluşmasıydı.

Yine de bunlar kanıt değildi, buraya kanıt için sızmıştım.

Damian resmi bir konuşma yaptığı için basın içeriye gelmişti ama odak Damian'daydı. Arada bize döndüğü için büyük kadehteki limonatayı kafama diktim.

"Beni seven ve markamdan alışveriş yapan insanlar çok şey kazanıyorlar." Kibirle burun kıvırdı. "Ben bu sektörde olmasaydım çok şey kaybederlerdi."

Bu tok sesi salonda yankılandı. Sonra kısa bir gürültü koptu ve Damian konuşunca gürültü sustu:

"İnsanlığın refahı adına iyi bir örneğim ve bugün oğlum Eris sayesinde bu organizasyonu yapma kararı aldım. Kendisi bir yardım programı düzenlemekte. Belirli isimlere bağış yapacağız, bunu da burada duyurmak istedik."

Ekranda bir görüntü oynadı. "A" ve "R" yazılı büyük imza her şeyden önce göründüğünde düşecek gibi oldum ama Alp elimi tutup destek oldu.

Bir halt vardı, bir halt vardı... Kafamı kaşıdım, düşündüm, anlamaya çalıştım ve hatta Time'a üç kez uyarı mesajı gönderdim. Fransızca devam ettim:

"Bir problem var, Bay Lucian."

"Families to help" (Yardım edilecek aileler) başlığı çıktı. Sonra bir tanıtım reklamı girdi; "A" ve "R" yazılı bir yüzük tanıtımı... Sonra ise isimler çıkarken başta benim ailemin isminin olması garipti:

"Mehmet Sarıkaya ve Sayegül Sarıkaya çifti."

Nefes alıp elimi kalbime bastım, ruhumu dizginlemeye çalıştım. Yüzümle ruhum farklı konuşuyordu şu an. Lidya bile şaşkın bakıyordu. Eris ise bakışlarını bana çevirdi. Elimi indirip ekrana gururla baktım.

Eris güldüğünde, "Ailem," dedim ama fısıldamamı sadece Alp duydu.

Hızla başımı çevirdim.

"Dans et benimle."

İnsanlar Damian sustuktan ve video bittikten sonra dans etmeye başladılar. Recorder bölgesine en yakın yer dans alanıydı ama benim oradan kanıt toplamama gerek bile kalmamıştı, listenin fotoğrafı yeterli kanıttı. Ama yine de o defter olayı bir saçmalıktı; yakacaksa o an yakardı. Tuzak vardı... Tuzak, tuzak, tuzak! Ama neydi?

"Börte, acil durum. Gerekli ses kayıtları ve videoları atıyorum," dedim ve yüzüğümle çektiğim her şeyi, Alp'in saatindeki ses kayıtlarını Börte'ye attım.

Songül'ün sesi geldi:

"Net bir tuzak var."

Börte mırıldandı: "Bence hâlâ senin İlay olduğunu düşünüyor."

Alparslan sessizce, "Onaylıyorum Madame," dedi.

Alara ise sevgilisinin yanına giderek, "Bana bak Mark," demişti; kulaklıktan net duyuluyordu. "Benim içerideki nöbetim bitti." Kusursuz bir İngilizcesi vardı.

Alparslan'ın elini tutup elbisenin uzun eteğini kaldırdım.

Dans pistine eteklerimi sürükleyerek ilerlerken ileri doğru dönüp Alparslan'ın elini havada tuttum. Beni kendi etrafımda döndürdü; herkes aynı anda yaptığı için ortaya hoş bir görüntü çıktı. Sonra adımlarımı onunla senkronize bir şekilde attım. Elleri belimde, ellerim boynunda raks ediyordu... Bu şekilde kendi etrafımızda birkaç kez döndük. Sonra ellerini tutarak iki adım geriledim ve kendi etrafımda döndüm.

Gözüm Eris'e dokunduğunda, av avcıyı anlamıştı o an. Kendisi aptallıkla bende bir kusur ararken, Alp beni kendine çekip geriye yatırdı. Birkaç göz bize döndüğünde, Lidya gülümsüyordu.

Daha sonra herkes gibi partnerini havaya kaldırıp havada döndürmesi daha güzeldi... Annemi ve babamı o sahnede görmeseydim ve intikam hissi ile yoğrulmasaydım, huzurum ile kalabilirdim.

İşte iyi niyetim şu anda kurumuştu. Yedi yaşındaki küçük çocuğun, yirmi yedi yaşındaki kadının ve içimdeki yaşlanan ruhun nefreti kalmıştı.

Tik, tak, tok... Ölüm zamanı geldi.

"Ben lavaboya ilerleyeceğim, tamam mı? Toparlanmalıyım. Birisi canına susamış olsa gerek."

Ve müzik sustu. Eğilerek birbirimizi selamladıktan sonra lavaboya ilerledim ve ilerideki merdiven altına girip bekledim.

"Millet, tenha bir alan buldum."

Sahne arkasına sızıp Eris'e gerçek yüzümü göstermek güzel olabilirdi. Güldüm... Psikolojim bozulmuştu, o karamsar çocuk geri gelmişti sanki. Ekipten onay aldım ama almasam da yapacaktım. Kulaklığı kapatıp direkt sahne arkasına, bizim bilgisayarlara bağlı bir dinleme cihazı atacaktım. Küçük çantamdan onu ve minik tabancayı çıkardım.

Lidya, Eris'i yukarıya göndermek ile meşguldü; ben ise ilerleyip odalardan birine girdim ve makyaj odası olduğunu fark ettim. Bulduğum makas ile eteğimi kesme girişiminde bulundum. Çünkü bana engel olacaktı, hareket etmemi zorlayacaktı.

Daha sonra başka bir odaya girdiğimde bir kişi vardı. Susturucuyu silaha geçirip o aptal korumayı öldürdüm... Kuzey bulunduğum odaya girmişti.

"Defter burada."

"Aç ama uzaktan."

Dediğimi yapıp defteri uzak mesafeden açtı. Önce bir açık kamera gördük, bizi çekmiyordu. Elimi kameraya farklı bir hizadan yaklaştırıp yere attım ve ardından topuklu ile üstüne bastım ve yazan yazıyı okudum:

"Fare kapana düştü."

Ve kapı açılma sesiyle irkildim. Giren Damian'dı ve oğlu Eris... Arkasında Alparslan vardı zannımca. Kalbine yakın bir yerden silah tutuyorlardı. İnleyerek geriye kaçtım.

"Ne?" Sustum. "Aptal Eris, aptal, aptal!"

Güldü canice: "Hayatını ilk elinden alışım değil bebek."

Ve cam kırıkları...

cam kırıkları bu sefer eline değil, kalbine batmıştı ve elinden o kırıkları atacak bir müdire yoktu.
────୨ৎ────

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

287okunma 93beğeni 15yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18