7. bölüm · Sana Rağmen Hala Karadeniz

Bölüm 7: Toprağa Bırakılan Ninni

🖤⚓ 🌊

Pikap Koçari’nin virajlı yollarına tırmanırken Gezep, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak yola dikti gözlerini. İçinde bastırmaya, susturmaya çalıştığı devasa bir ses vardı... Öyle çığlık çığlığa bir ses ki, tek bir kelimesi bile yıllardır kurdukları düzeni tepe taklak edebilirdi. Yanı başında oturan ve "Benim diğer adım Deniz..." diyen kız, geçmişin o sönmüş sanılan küllerini tek bir nefeste alevlendirmişti.

Diğer yandan Evra, Gezep’in ciddiyetle Koçari’ye doğru sürmesi üzerine, ayağı üzerinden çevirdiği o ufak numarayı söylemekle söylememek arasında gidip geliyordu. Aslında sadece Gezep’in gitmesini engellemek, ondan bir iki laf alabilmek için bu yola başvurmuştu; ayağı gayet iyiydi, hiçbir şeyi yoktu.

Evra, sarsılan arabanın içinde boğazını temizleyip söze girdi:

"Aslında Koçari’ye gitmemize hiç gerek yok gibi... Ben gayet iyiyim."

Gezep’in aklı hâlâ "Deniz" isminin açtığı o derin kuyudaydı. Dudaklarının arasından anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı ama ne söylediğini kendi bile anlamadı.

Evra vites kutusunun yanındaki ellerine bakıp derin bir nefes aldı.

"Yani diyorum ki... Ben sen buraya gelesin diye o kadar numara çevirdim, şimdi Koçari’ye gelemem. Babam duyarsa yine olay çıkarır."

Gezep, gözlerini bir an bile yoldan ayırmadan sert bir edayla mırıldandı:

"Sıkıyorsa çıkarsın."

Evra pes etmiş gibi sırtını koltuğa yasladı.

"Ayağım iyi... Yaralanmadım ben. Yani burkulmadı bile."

Gezep yola bakmaya devam ederek:

"Ne diyeysun?" dedi durgun bir sesle.

Evra kaşlarını çatıp dikkatle adamın profiline baktı. Gezep’in o hırçın, neşeli, laf hazır cevap halinden eser yoktu.

"Sen iyi misin? 'Deniz' dediğimden beri bir rengin şaştı senin," dedi Evra, ortamdaki havayı dağıtmak için hafifçe gülerek.

"Yoksa eski aşkının adı falan mıydı?"

Gezep, o her zamanki takılmalarının aksine ciddiyetini hiç bozmadı, derin bir sessizliğe büründü.

Evra: "Duymuyor musun? İyiyim diyorum, Koçari’ye kadar gitmemize gerek yok..."

Gezep nihayet bakışlarını yoldan çekip kıza dikti, kaşları çatıldı:

"Ula ne kadar konuşaysun da!"

Evra pes ederek ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı:

"Yahu ben hiç sakatlanmadım diyorum! Yalan söyledim."

Gezep ayağını aniden frene bastı. Pikap, dağ yolunun kenarında toz kaldırarak sarsıntıyla durdu. Gezep hışımla dönüp kıza baktı:

"Ula nasıl sakatlanmadun?!"

Evra mahcup ama hafif bir gülüşle:

"Pembe yalan..." dedi.

Gezep’in gözlerinden şimşekler çaktı. Direksiyona bir vurup başını geriye attı:

"La havle la havle... Rum kızı, sen ne isteysun tam olarak benden?!"

"Sorularıma cevap istiyorum," dedi Evra net bir sesle.

Gezep derin bir nefes verdi: "Ha da ne önemli sorularmış be! Sor bakayım, sor da... konağa gidelim orada sor."

Evra: "Yok, konak olmaz. Babam yine basar konağı."

Gezep hayretle kıza baktı:

"Bence sen akıllı bir kızsın ha... Bunu bile bile ne kadar önemli soruların var da beni Furtuna'ya kadar getirteysun?"

Evra etrafındaki karanlık dağlara bakıp gülümsedi:

"Oturmaya bir yer falan yok mu etrafta? Orada konuşsak..."

Gezep bir an duraksadı. Gözleri yolun hemen kenarında, Furtuna ile Koçari sınırının kesiştiği o dik kayalığın eteğine kaydı. Ağaçların arasına saklanmış, ahşapları rüzgardan sararmış eski bir kulübe vardı orada. Hicran’la ilk karşılaştıkları, yağmurdan kaçıp sığındıkları, o deli sevdalarının gizli mabedi olan kulübe... Gezep’in gözlerinin önünde birden koca bir mazi canlandı. Şakakları zonkladı.

Gezep sesini çıkarmadan kapıyı açtı:

"İn."

Evra yavaşça pikaptan indi. Gece ayazı yüzüne vururken etrafına bakındı. Kırık dökük, tahtaları yıpranmış ama büyüleyici bir kulübeydi burası. Dışında taşların üstüne koyulmuş iki eski ahşap sandalye duruyordu.

Evra: "Burası neresi? Hiç kimse yaşamıyor mu burada? Rahatsız etmeyelim kimseyi..."

Gezep kulübenin kapısına bakarak fısıldadı sadece:

"Benim..."

Evra şaşkınlıkla adama döndü. Gezep devam etti:

"Ara sıra gelirum... Oturur, ıhlamurumu demler, dağları izler giderim."

Evra gülümsedi: "Çay içmez misin hiç?"

Gezep’in yüzü gölgelendi:

"Furtunalıların olduğu, Furtuna’dan geçen hiçbir şeyi içmem. Ama sen istersen demlerim saa."

Evra başını iki yana salladı:

"Gerek yok. Sen ne içiyorsan ondan yap, ben de bakayım tadına."

Gezep iç çekerek gülümsedi. Mazi kokan kulübenin etrafına baktı. Eskisi kadar sık gelmiyordu buraya... Belki de içindeki o ilk günkü yangın yerini durgun bir kor tabakasına bıraktığı içindi. Ama ne zaman başını alıp kaçmak istese, adımları hep bu kulübenin kapısına çıkardı.

Dışarıdan pek sağlam görünmese de çatısı hâlâ korunaklı olan kulübenin içine girdi Gezep. Raftaki bakır çaydanlığı alıp dışarıdaki kaynaktan doldurduğu suyla közlerinin üzerinde ıhlamuru demledi. İki buğulu bardakla dışarı çıkıp sandalyelerden birine oturdu, diğerini Evra’ya işaret etti.

Gezep bardağını elinde gezdirerek:

"Anlat bakayım rum kızı... Senin derdin ne?" dedi.

Evra konuşmaya başlamadan önce Gezep, kızı daha dikkatli incelemeye başladı. Karanlıkta parlayan gözleri, çenesinin duruşu, konuşurken ellerini kullanışı... İçindeki o devasa şüpheyle soruyordu kendine: Bana benziyor mu? Evra bir an kaşlarını çatıp yukarı kaldırdığında Gezep’in içi cız etti. Kaşını kaldırışı benziyor sanki ha... diye geçirdi içinden.

Gezep ıhlamurundan bir yudum alıp boğazını temizledi:

"Konağa gitmemek için o kadar ısrar ettin... Aleyna duysa kızacak bana, çok sevmişti seni."

Evra içtenlikle gülümsedi:

"Ben de onu çok sevdim. Ama olmaz böyle... Babam yine gelebilir konağa, olay çıkarır."

Gezep alayla bıyık altından güldü:

"Korkan var sanki ondan! İkide bir 'gelecek' deyip duraysun. Geleceği varsa göreceği de vardır."

Evra adama doğru eğildi:

"Niye bu kadar kinlisin babama? Bak, soracağım sorulardan biri buydu işte."

Gezep bakışlarını dağlara çevirip kestirip attı:

"Rum gavuru işte... Ne olacak?"

Evra pes etmedi:

"Hayır... Ben o gün konaktaki bakışlarınızı gördüm. Ben sana daha önce babamın adını hiç söylememiştim. Hadi diyelim öyle sağda solda duydun... Niye duyasın ki? Ne alakanız var sizin geçmişten?"

Gezep bardağından bir yudum daha alıp yalanını söyledi:

"İş meseleleri... Eski hesaplar." Sonra gözlerini kıza dikti: "Bu kadar numara çevirmen, kendini yollara vurman sadece bunun için miydi?"

Evra başını arkaya yatırıp karanlık gökyüzüne baktı:

"Sadece o da değil... Bilmiyorum. Nedense iyi geliyor buralar bana. Bir şeyler çekiyor beni buraya, sanki ait olduğum yer burasıymış gibi..."

Gezep gözlerini kıstı. İçindeki o şüphe yudum yudum artıyordu ama kendi zihninde bile bu ihtimale kapıları kapatmaya çalıştı.

"Ne zaman istersen gel da... Kapımız açık saa."

Evra, kulübenin menteşesinden sarkmış, kırık dökük kapısına bakıp tutamadı kendini, neşeyle gülmeye başladı:

"Burası kesin açıktır zaten! Kapı tutmuyor ki!"

Gezep kızın bu neşeli haline dayanamayıp hafifçe kıkırdadı. İçindeki o şair uyandı birden, gür sesiyle bir mani patlattı:

"Kapısı kırıktır ama,
Yüreği geniştir buranın!
Gelen canı baş üstüne,
Kadrini bilene buranın!"

Evra gülmeye devam etti. Sonra merakla kulübenin yıpranmış tahtalarını süzdü:

"Madem burayı bu kadar seviyorsun, niye tamir etmedin ki? Ben Atina’dan geleli günler oldu ama gördüğüm kadarıyla herkes sizi tanıyor. Yaptıracak paran da vardır... Niye böyle kırık dökük bir yerde oturuyorsun?"

Gezep’in yüzündeki gülümseme yavaşça dondu. Ihlamur bardağını dizlerinin arasında tutup derin bir iç çekti. Sesi dağların uğultusuna karıştı:

"Bazen kırık olan tek şey kulübe olmuyor doktor hanum... Kalbimiz de kırık olabiliyor. İnsan bazen... Kırık bir kulübede, kendi kırık kalbinin parçalarını toplamaya çalışır. O kulübeyi doğrultursan, içindeki o kırık mazi de kaybolur gider sanırsın..."

Gezep’in gözleri daldı. Başını yavaşça kulübenin karanlık iç kısmına doğru çevirdi. Zihninde o yağmurlu gün canlandı yine... Saçlarından sular damlayan, kucağındaki yavru hayvanla gözlerinin içine dimdik bakan gencecik Hicran... Sonra burada, bu ahşap duvarların arasında geçirdikleri o gizli, sevdalı günleri...

Evra, adamın bu kadar derinlere daldığını görünce elini Gezep’in görüş alanına doğru salladı:

"Bu kadar dediğin şeyin bir anlamı olmalı... Burada kesin büyük bir aşk hikayesi yaşandı."

Gezep yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki hüznü silkip atmak istercesine boğazını temizledi:

"Senin işin yok mudur ula? Doktor değil misin sen, git hastalarınla ilgilensene da!"

Evra da gülümsüyerek ayağa kalktı:

"E sen de kalbin kırık diyorsun... Belki de benim düzeltebileceğim hastalardan birisindir?"

Gezep bu zeki, hazırcevap kıza bakıp gururla karışık bir tebessüm etti. Sesi yine o bildik Karadeniz neşesine büründü:

"Senin düzeltebileceğin şey değil o doktor hanım! Hem benim kalbim kırık falan da değildir ha!"

Gezep hemen arkasından bir mani daha salladı:

"Tabip gelir yaramı sarar,
Merhem tutmaz bu derin yarar!
Koçari’nin yüreği taştan,
Onu ancak eceli arar!"

Evra kahkahayı basarak başını salladı:

"Tamam tamam, teslim oluyorum! Söz veriyorum bir daha doktorluk taslamayacağım sana."

İkisi de gecenin karanlığında, Furtuna ile Koçari’nin tam sınırında, aralarındaki o gizli bağdan habersiz ama birbirlerinin varlığıyla ısınarak gülümsediler.

Şarkı: E Asiye

Sağlık ocağının kapısından çıkarken kendi kızına "Ben de biraz hava alayım..." derken dudaklarından süzülen o cılız yalan, yıllardır ciğerlerinde biriken acının ağırlığı altında ezilip gitmişti. Çünkü Hicran, nefes almaya değil; her yıl aynı vakitte adımlarının kendiliğinden gittiği, her vardığında nefesinin kökten kesildiği o karanlık durağa gidiyordu.

Patikadan yukarı, dağın en ıssız, çam ağaçlarının gökyüzünü kapattığı o dik yamacına doğru tırmandı. Rüzgar tenini üşütüyordu ama içindeki yangının yanında bu Karadeniz ayazı bir hiçti. Yıllardır zihninde kurduğu barajlar, Atina’da sürdürdüğü o sessiz sürgün, Asaf’ın gölgesinde yaşadığı o sahte hayat... Hepsi bu patikanın sonunda, o nemli toprağın kokusunu aldığı an birer birer yıkılıyordu.

Sonunda o kuytu köşeye vardı. Etrafı sararmaşotlarla kaplanmış, köylünün bile unuttuğu, gözlerden uzak o kimsesiz mezarlığın tam ortasında durdu.

İki adım daha attı... Ayakları birbirine dolaştı, dizlerinin bağı çözüldü.

Mermeri yoktu bu mezarın. Başında, üzerinde ne bir isim, ne bir doğum ne de bir ölüm tarihi yazan silik, yosun tutmuş tek bir dikili taş vardı sadece. İsimsiz bir mezardı bu. Dünyanın varlığından bile haberdar olmadığı, kimsenin uğramadığı, unutulmuş bir topraktı. Ama Hicran için... Hicran için dünyada atıp atan tek kalbin, yıllardır dinmeyen o sızılı çığlığın tam gömüldüğü yerdi.

Devamını okumadan bir tahmin edin sizce kimin mezarı?

Hicran, o soğuk taşın dibine dizlerinin üstüne kapaklandı. Üzerindeki hırkasını fırtınaya aldırış etmeden toprağın üzerine serdi, sanki altındaki can üşüyormuş gibi bir telaşla... Yıllardır kalbinde taşıdığı o devasa kırgınlık, aklındaki o darmadağınık sorular ve Atina’da bir zindan gibi yaşadığı yıllar, elleri o ıslak toprağa dokunduğu an birer birer eridi.

Tırnaklarını toprağa geçirdi Hicran. Yüzünü, kokusunu doya doya alamadığı, ninniler söyleyerek büyütemediği o kara toprağa doğru eğdi. Boğazından fırtınaları durduracak güçte bir hıçkırık koptu ama sesini Karadeniz’in uğultusuna gömdü.

Ellerini toprağın üzerinde nazikçe, sanki bir bebeğin saçlarını okşar gibi gezdirdi. Dudakları titredi, gözlerinden süzülen yaşlar toprağı ıslatırken, yıllardır ciğerini yakan tek bir kelime döküldü ağzından:

"Oğlum..."

Rüzgar bir an durdu sanki. Zaman o ıslak toprağın üzerinde dondu.

"Oğlum..." diye fısıldadı bir kez daha, sesi geceye karışan pürüzlü bir ağıt gibiydi.

"Ben geldim... Annen geldi yavrum."

Hicran, başını o isimsiz taşın soğuk yüzüne yasladı. Yıllar önce kolları arasından sökülüp alınan, öldü denilen, kokusuna doyamadığı, kimselere anlatamadığı ve yokluğunun altında her gün yeniden öldüğü o evladının, o küçücük nefesinin yasını tutuyordu. Gezep'in ördüğü duvarlar, Karadeniz’in bitmeyen düşmanlığı, geçmişin ağır sırları... Hepsi bu ıslak toprağın üzerinde anlamsızlaşıyordu. Hicran’ın asıl nefessiz kaldığı yer, tam olarak burasıydı.