1. bölüm · Sana Rağmen Hala Karadeniz
Bölüm 1: Geçmiş Kapıyı Çaldığında
Şarkı: Kazım Koyuncu - Gelevera Deresi
Yirmi yıl… Dile kolay, koskoca yirmi sene. Lafın gelişi yirmi diye bahsederler ama yirmiden bile fazla. Söylerken bile insanın nefesi daralıyor, göğsünün tam ortasına geçmek bilmeyen ağır bir sızı çöküyor. İster yıllar geçsin ister asırlar, bazı siluetler zihnin kuytularından sökülüp atılamıyor; insan onları unutmak, hayata devam etmek için kendini ne kadar paralarsa parasın, nafile. Çünkü kalp, gerçekten sevdiğini hafızasından söküp atamazdı. Hele ki o sevgi, zamanla göğsünü yakacak, ruhunu küle çevirecek bir nefrete dönüşecek kadar derinse…
Bazı acılar zamanla hafiflerdi belki, ama bazıları yalnızca susmayı öğrenirdi. İçten içe kanar, ama ses çıkarmazdı. Yirmi yıl boyunca her sabah o geçmeyen sızının üzerine uyanmak, her gece aynı tanıdık çehrenin hayaliyle hesaplaşmak ne demek, bunu ancak kalbini o patikada bırakanlar bilirdi.
Yıllardır birbirine büyük bir düşmanlıkla bakan iki köyün, Koçari ile Furtuna’nın arasındaki o eski yol hâlâ aynıydı. Yazın kavurucu tozuyla kaplanan, kışın geçit vermez bir çamura gömülen dar, engebeli patika… İki yamacı birbirine bağlamaktan ziyade, onları inatla birbirinden uzak tutuyor gibiydi. Köylüler mecburiyetten o yolu adımlıyordu belki ama yürürken bile karşı tarafa ait tek bir ismi ağzına almaya, o dağlara bakmaya cüret eden çıkmıyordu. İki köyün arasına çekilen o görünmez sınır, aslında yirmi yıl önce iki gencin hayatını ortadan ikiye bölen o büyük kırılmanın ta kendisiydi.
Oysa bir zamanlar, o tozlu patikanın tam ortasında durup birbirine sonsuzluk sözü veren, Furtuna Deresi'nin hırçın uğultusunu sevdalarına şahit tutan iki genç vardı.
Gezep…
Ve Hicran.
Birbirlerini sevmekten başka hiçbir günahları yokmuş gibi başlayan hikâyeleri, bir gün ansızın, bıçakla kesilir gibi yarım kalmıştı. Bu büyük masalın nasıl bittiğini artık kimse fısıldamıyordu bile. Zaman geçmiş, insanlar kendi derdine düşmüş, o büyük sevdadan geriye sadece sessiz bir enkaz kalmıştı.
Ama Gezep biliyordu. Ya da kalbindeki o dinmeyen, onu içten içe kemiren öfkeyle, bildiğini sanıyordu...
Hicran, yıllar önce Gezep’le yolları ayrıldıktan kısa bir süre sonra, aceleyle aslı buralara, Trabzon’un eski topraklarına dayanan bir Rum’la evlenip Furtuna’yı terk etmişti. Önce doğup büyüdüğü şehirden, sonra da memleketten tamamen uzaklaşmış; sığınacağı yeni limanı Yunanistan’da bulmuştu. Gurbette kendine yeni bir hayat, acısız yeni bir düzen kurmuş gibi görünüyordu. Kendine yabancı bir gökyüzü seçmiş, geçmişin izlerini o uzak topraklarda gömmek istemişti.
Ama insan bazen başka bir ülkenin gölgesinde, yabancı bir dilin kelimeleri arasında bile geçmişinin gölgesinden kaçamıyordu. Yanındaki yabancı, içindeki o tanıdık sızıyı susturmaya yetmiyordu. Ne o lüks hayat ne de sığındığı güvenli liman, Furtuna’nın o nemli havasında bıraktığı gençliğini unutturabilmişti ona.
Tam da bu yüzden, o uzak gurbet toprakları Hicran’ı hiçbir zaman tamamen yutamamıştı. Yıllar içinde, bazen yanında kurduğu yeni ailesiyle, bazen de kimselere görünmeden tek başına, birkaç ayda bir mutlaka Trabzon’un o sisli havasını solumaya geri dönerdi. Kimi zaman gizli saklı, gece karanlığında adımlardı o yolları; kimi zaman da açık açık, meydan okur gibi basardı Furtuna’nın toprağına. Koçari’nin adını bile anmazdı belki, oraya hiç adım atmazdı ama her birkaç ayda bir onu bu topraklara çeken, Furtuna’ya diz çöktürerek bağlayan kapkara bir sırrı vardı... Göğsünün tam ortasında, kimsenin bilmediği, dokunmaya bile cüret edemediği, kökleri o toprağın derinliklerine gömülmüş gizli bir yas, çözülmez bir düğüm taşıyordu. O sırrın ağırlığı olmasa, hangi insan her defasında canını yakan bir cehenneme gönüllü geri dönerdi ki? Her gelişi, o düğümü biraz daha sıkıyor ama koparmaya gücü yetmiyordu.
Gezep ise…
Zamanı o patikada durdurmuş gibiydi. Ne evlenmiş, ne de hayatına başka bir kadının gölgesini düşürmüştü. Kendini o konağa, o tütün tarlalarına hapsetmiş; kalbinin kapılarını yirmi yıl önce üzerine sürgülemişti. Hicran’a dair kulağına çalınanlar, yıllardır kahve köşelerinde, tütün tarlalarında kulaktan kulağa fısıldanan birkaç kuru cümleden ibaretti:
"Hicran bir Rum’la evlenmiş."
"Çok da mutluymuş, bey gibi yaşıyormuş orada."
Hepsi buydu.
Oysa Gezep, o fısıltıların çok daha ötesini biliyordu.
Çünkü Hicran’ın o gelinliği giydiği günü kendi gözleriyle görmüş, o kuşağı bağlanırken uzaktan uzağa seyretmişti. Hicran’ın ruhu bile duymamıştı bunu. Gezep, yıllar önce gizlice sızmıştı o gurbetteki düğünün kalabalığına. Belki onu başka bir adamın elini tutarken görürse, içindeki o sevginin tamamen ölüp gideceğini, kalbinin o an duracağını sanmıştı. Belki de canı o an o kadar yanmıştı ki, hayatta kalabilmek için nefret etmenin, kin tutmanın daha kolay olacağını düşünmüştü. İnsan kalbi garipti; sevgiden öleceğini anladığı an, nefret sığınağına kaçardı.
Haksız da sayılmazdı.
Nefret ediyordu Hicran’dan.
Ya da yirmi yıldır her sabah aynaya baktığında kendini buna inandırıyor, bu yalanla besliyordu içindeki o yangını.
Ve Gezep, kalbindeki o eski yaranın artık kabuk bağladığını, canını yakmadığını düşünerek, sadece nefes alıp vererek yaşamaya devam etmişti.
Ta ki o güne kadar...
O sabah konakta her şey alışıldık ritmindeydi. Mutfaktan yükselen neşeli sesler, taze demlenmiş çay kokusu, kaşıkların şıngırtısı... Ama Gezep’in üzerinde garip bir huysuzluk, içinin derinliklerinde adını koyamadığı tekinsiz, dumanlı bir his vardı. Sanki hava basıktı, sanki dağların arkasından bir fırtına kopup gelecekti de göğsü daralıyordu. Yine de sofradakilere renk vermedi; her zamanki gibi masadakilerle şakalaşmaya başladı.
Esme ile Adil’in o bitmek bilmeyen tatlı atışmalarını izlerken keyfi yerine gelir gibi oldu, dayanamayıp aralarına girdi. Adil şakadan kaşlarını çatıp Gezep’e söylenince, Gezep hemen masanın başköşesinde oturan Amirum dayıya döndü:
"Amirum dayı, kurban olayım bak şunlara. Sabahtan beridur didişiyler, sonra kabak dönüp dolaşiyi bizim başımıza patlayi."
Esme elindeki çay bardağını tabağına tıkırdatarak kaşlarını kaldırdı, o hırçın ama anaç sesiyle:
"Gezep, sus daa! Bak vallah kaşınaysun, karışma bizum işümüze." dedi.
Tam o sırada, Adil ve Esme’nin on sekiz yaşındaki deli dolu kızları Aleyna, babasının arkasından dolanıp Gezep’in omzuna muzipçe vurdu. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle amcasının tabağına bir zeytin fırlattı:
"Gezep amca, sen de her şeye karışma daa! Annemle babamın aşkını ne böleysun?"
Gezep, amca deyince canını vermeye hazır olduğu yeğeninin bu neşeli hallerine dayanamayıp güldü, uzanıp Aleyna’nın kulağını hafifçe çekti, gözlerinin içi parladı:
"Bak sen şu fırlığa! Kız Aleyna, babanın tarafını tutma bana, uçarım vallah o sarı saçlarına!"
Masada oturan, Adil’in kız kardeşi Fadime de dayanamayıp lafa girdi. Elindeki çay kaşığını bardağına vurarak Gezep’e göz kırptı:
"Gezep abi, sen boş ver onları, gel sen benim tarafıma. Bunlar takım kurmuş birbirini kollayi zaten, biz ikimiz kaldık konakta."
Gezep, Fadime’ye dönüp başıyla onayladı, içindeki o dumanlı hava ilk defa dağılır gibi oldu:
"Ha yürü be Fadime’m! Bak görsünler bizum ortakluğumuzu."
Hepsi neşeyle gülmeye başladı. Ardından herkes kendi işine gücüne bakmıştı. Aradan yaklaşık iki saat geçmişti. Konakta sakinlik hâkimken, İlve ve Aleyna küçük bir iş için araba ile konaktan çıkmışlardı. Gezep, Adil ve Esme ise çardakta oturmuş, taze çaylarını yudumluyorlardı.
Gezep tam muzipçe Adil’e takılmaya devam edecekken cebindeki telefonun sesi çardağın sessizliğini böldü. Ekrandaki "Aleyna'm" yazısını görünce şaşırdı. Daha yeni çıkmışlardı, birkaç saat bile olmamıştı yanından ayrılalı. Gezep telefonu kulağına götürür götürmez, henüz ses gelmeden göğsüne ağır bir taş oturdu. Çünkü bazı insanların nefes alış verişi, daha tek bir kelime etmeden içindeki o korkuyu ele verirdi.
"Amca…"
Aleyna hıçkıra hıçkıra, hıçkırıklarında boğulur gibi ağlıyordu. Gezep’in yüzündeki o taze gülümseme bir anda dondu, oturduğu yerde çelik gibi dikleşti. Onun bu ani, sert hareketini gören Adil ve Esme de ellerindeki çatalı bıçağı bırakıp gözlerini Gezep’in yüzüne diktiler. Esme’nin içini bir anne korkusu kaplayıverdi o an, elleri titremeye başladı.
"Ne oldu Aleyna? Konuş daa, ne bu halün, ne ağlaysun?!"
Karşı taraftan gelen ses, genç kız nefes alamıyordu:
"İlve halam… Amca, İlve halam kaza yaptı! Arabanın önü gitti… Furtuna’dayız…"
O an sanki zaman durdu, dünyadaki bütün sesler çekildi. Gezep, ikiz kız kardeşinin adını ve kazayı duyunca gözü döndü. Sandalyesini arkaya doğru öyle sert, öyle büyük bir öfkeyle itti ki, ahşabın zeminde çıkardığı o tiz gıcırtı çardakta yankılandı.
"Ne deysun sen Aleyna?! Ne kazası ula?! İlve cin gibi kızdur, araba kullanmayı ondan iyi bilen mi var buralarda? Nasıl oldu, de bakiym baa! Sen iyi misun? Can parçam, İlve’m nasıl, iyi midur?!"
Aleyna ağlamaktan konuşmakta, nefes almakta zorlanıyordu, sesi kesik kesikti:
"Ben… Ben iyiyim amca, bana çok bir şey olmadı ama halam baygın! Yalvarırum çabuk gelun, Furtuna Sağlık Ocağı’ndayız! Babama da haber et, hemen gelun, ne olur!"
Gezep’in beynine kan sıçradı, gözleri öfkeden dumanlandı. Karşı köyün, o yirmi yıldır lanetlediği Furtuna’nın adı içindeki bütün eski hesapları uyandırmıştı:
"Aleyna’m, o Furtunalılar sizi orada nasıl bıraktı daa?! Çıldırtacak mısınız adamı? Kendi başınıza mısınız orada, kimse yok mi?!"
"Yok amca, yalnız değiliz... Bir Rum doktor var burada, sağ olsun o ilgileniyi bizimle, bırakmadi bizi, halamı içeri aldılar."
Gezep daha fazla soru sorup vakit kaybetmek istemedi. Göğsünü yarıp çıkacak gibi çarpan kalbini sakinleştirmek için derin bir nefes aldı, dolan gözlerini parmaklarıyla sertçe, acıtırcasına ovuşturdu.
Esme ve Adil endişe ve korku içinde ona bakıyor, ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyorlardı. Esme, kızının adını Gezep’in ağzından duyduğu andan beri tir tir titriyordu, korkuyla Adil’in koluna yapıştı. "Ne oldu, kim kaza yaptı? Kızım mı?!" diye peş peşe çırpınarak sorunca, Gezep konuşacak dermanı, o kara haberi verecek gücü kendinde bulamadı. Yutkunarak telefonu Adil’in eline tutuşturdu.
Adil cihazı kaptığı gibi kulağına götürdü. Karşı taraftan kızının feryadını, İlve’nin durumunu duyunca Adil’in de yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Bir yandan Aleyna’yı sakinleştirmeye çalışırken bir yandan durumun ciddiyetini anlamaya çalışıyordu. İlve’nin ve biricik kızının Furtuna’da kaza yaptığını, görümcesinin baygın olduğunu duyan Esme’nin dizlerinin bağı o an çözüldü; hıçkarak kendini sandalyeye bıraktı, elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı. Yıllar önce Furtuna’da bıraktığı o karanlık anılar bir kâbus gibi çöktü üzerine; içi tir tir titriyordu.
Gezep ise çoktan kapıya fırlamış, öfkeden ve korkudan titreyen elleriyle ayakkabılarını giymeye koyulmuştu bile. Adil telefonu kapatıp hızla Gezep’in arkasından kapıya fırladı, ceketini telaşla sırtına geçirirken seslendi:
"Hadi Gezep, ula dur bekle beni, beraber gideyruk! Kardeşimiz, kızımız oradadır daa!"
Gezep arkasına bile dönmeden, bağcıklarını hırsla sıkarken sertçe kesti dostunun önünü, sesi buz gibiydi:
"Sen gelmiyorsun Adil. Burada kalacaksun."
Gezep, yeğeni Aleyna ve ikizine rağmen dostunu, yani aslında yengesi Esme’yi ve ailesini korumak istiyordu. Esme’nin Furtuna’da bıraktığı o acı geçmiş yüzünden oraya bir daha adım bile atmak istemediğini, oraya giderse o eski yaraların Esme’yi de Adil’i de mahvedeceğini çok iyi biliyordu. Kardeşinin ve yeğeninin acısıyla içi cayır cayır yanarken bile, sevdiklerini koruma derdindeydi o koca gövdesiyle.
"Ben gidip kardeşimi de kızını da alıp geleceğum. Sen burada dur, Esme’nin ve konağın yanında kal."
"Ula nasıl olur Gezep?! İlve bizim de canımızdur, Aleyna benim kızımdır, yalnız bırakamayız oni orada, yüreğim çatlayi!"
"Yalnız kalmayacaklar, ben varım yanlarında! Ama dayımoğlu, sen baa burada kal. Esme için. Tamam midur?!"
Adil, Gezep’in gözlerindeki o geri adım atmaz, dünyayı yakmaya hazır kararlılığı görünce çaresizce başını salladı:
"Tamam... Tamam kardaşım, sen git. Ama ben her araduğumda o telefonu açacaksun, meraktan çatlatma bizi burada. İlve’den de Aleyna’mdan da tez vakitte hayırlı haber et baa."
Gezep, gözlerine hücum eden o sıcak yaşları saklamak için başını öne eğdi. Yıllardır ağlamamıştı, kalbi bir taş gibi nasır tutmuştu; şimdi de koyuveremezdi kendini. Sıkıca dişlerini sıktı, güçlü durmaya çalışarak Adil’in omzuna vurdu, "Merak etme" der gibi başını salladı. Ceketini hızla üstüne geçirdi, silahını beline yerleştirdi ve bir daha asla ayak basmayacağına dair kendi kendine yemin ettiği o uğursuz Furtuna yoluna doğru yürümeye başladı.
Çünkü insan bazen en büyük nefretine, en çok sevdiği insanlar yüzünden geri dönmek zorunda kalırdı.
Furtuna Sağlık Ocağı’nın önü ana baba günüydü. Köylüler toplanmış, herkes aynı anda bağırıp çağırıyor, Koçarilerin arabasının burada ne işi olduğunu tartışıyordu. Havaya kesif bir öfke ve dedikodu kokusu sinmişti. Gezep’in arabadan indiğini gören birkaç kişi panikle geri çekildi. Ama gözü dönmüş bazı Furtunalılar hâlâ onun yolunu kesmeye, diklenerek onu içeri bırakmamaya çalışıyordu.
Gezep’in sabrı çoktan taşmıştı; gözlerindeki o delice parıltıyla cebinden çıkardığı el bombasını havaya kaldırdı. Sırf o pimi çekme ihtimali bile koskoca kalabalığı bir anda buz kestirmeye yetti. Herkes geriye doğru kaçıştı; Gezep’in deliliğiyle, gözünü kırpmadan dünyayı yakacağıyla meşhur olduğunu bu bölgede bilmeyen tek bir kul yoktu...
Ama Gezep’in gözü o an ne bombayı görüyordu ne de etrafındaki insanları. Doğrudan içeriye, o soğuk, ilaç kokan binaya doğru adımladı. Kapıdan girer girmez elindekini hızla beline sakladı.
Koridorun sonuna doğru ilerlerken, kapısı ardına kadar açık kalmış o odayı gördü önce.
Sedyede acı içinde yatan ikiz kız kardeşini... İlve’yi...
Beyaz sargıların arasından sızan o taze, kırmızı kanı…
Hemen yanındaki sandalyede başını ellerinin arasına almış, korkudan tir tir titreyen sarı fırtınası, yeğeni Aleyna’yı…
Sonra başını yavaşça biraz daha kaldırdı. Kardeşinin başında duran beyaz önlüklü genç kızı gördü.
Ve onun hemen yanında dikilen, kızıl saçları omuzlarına dökülen, o beyaz tenli kadını... Yıllar önce kalbini de gençliğini de göğsünden söküp alan sevdalısı Hicran’ı...
Gezep’in adımları bir anda yavaşladı, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu.
Sanki görünmez, zalim bir el, koskoca yirmi yılı tek bir saniyenin içine sıkıştırıp göğsüne balyoz gibi bastırmıştı. Yirmi yılın hesabı, tek bir saniyede gözlerinin önüne serilmişti. Kalbi, yirmi yıldır ilk kez kaburgalarını kıracak kadar sert vurdu.
Hicran başını kaldırdığı anda göz göze geldiler. O bakışlardaki derinlik, o eski, tanıdık, sönmeyen sızı...
Ve sanki koca dünya bir anlığına sustu.
Gezep gerçekten nefes almayı unuttu.
Çünkü tam karşısında duran kadın, yirmi yıldır her sabah aklına gelen, nefret ettiğini sandığı o kadının ta kendisiydi.
Hicran değişmişti; yüzünün hatlarına yılların yorgunluğu, gurbetin kahrı, o dinmeyen gizli yas sinmişti.
Gülümsemeyi çoktan unutmuş insanlara benzeyen bir hâli vardı artık. Ama gözleri… O gözler hâlâ aynıydı. İnsan birini gerçekten yüreğinden sevmişse, aradan asırlar geçse bile o bakışı unutamazdı. O yeşil gözler, yirmi yıllık yalanları tek bir saniyede darmadağın etmeye yetmişti.
Gezep’in boğazı düğüm düğüm oldu. Bir zamanlar o gözlere baktığında kendini evinde, dünyadaki en güvenli limanda hissederdi. Şimdi ise aynı gözler, içinde yıllardır kabuk bağlamış o devasa yaranın kapağını tek bir bakışla yeniden açıyor, içeriye kezzap döküyordu.
Hicran’ın da nefesi göğsünde takılı kaldı. Çünkü bazı insanlar gerçekten unutulmazdı; insan sadece onlarsız nefes alıp vermeyi, yalandan yaşamayı öğrenirdi. Gezep’e baktığı o ilk saniyede gençliğini gördü bir an. Koçari yolunda elini sımsıkı tutan o deli kanlıyı… Sağanak yağmurun altında kendisine dünyayı unutturarak sarılan o güzel adamı… Sonra yıllar yeniden simsiyah, aşılmaz bir duvar gibi aralarına girdi.
Acılar.
Suskunluklar.
Ve o yarım kalan, paramparça olan hikâye…
Hicran gözlerini kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. Çünkü Gezep, hâlâ sadece bakışıyla bile insanın içini titretmeyi, ruhunu darmadağın etmeyi başaran o adamdı.
Gezep ise iradesini zorlayarak, dişlerini birbirine vurarak bakışlarını yavaşça Hicran’dan kaçırdı. Yanındaki genç doktora döndü. Gezep burada onunla karşılaşmayı asla beklemiyordu ama Hicran onun er ya da geç geleceğini çok iyi tahmin etmişti.
Saatler Önce
Hicran, tekrar Furtuna’ya geri gelmişti. Bu defa yanında Yunanistan’da büyüyen dünyalar güzeli, gözbebeği kızı Evra da vardı. Evra, üstün zekâlı bir kız olduğu için akranlarından çok önce okula başlamış, üst üste sınıflar atlayarak tıp fakültesini dereceyle ve inanılmaz genç bir yaşta bitirmişti. Yaşıtları henüz üniversite sıralarında kaybolmuşken, Evra çiçeği burnunda dahi bir doktor olarak Furtuna’daki ilk görev günü için sabırsızlanıyordu.
Hicran, kızının bu topraklara böylesine büyük bir başarıyla, o lekesiz beyaz önlüğüyle dönmesini buruk, gözleri nemli bir gururla izliyordu. Dünyanın öbür ucuna da kaçsa, bir gün buraya geri döneceğini biliyordu ama sıradan bir kaza vakasıyla kapıdan girecek o hastanın onu doğrudan geçmişin enkazına fırlatacağını nereden bilebilirdi?
Sağlık ocağının kapısı büyük, hoyrat bir gürültüyle açılmıştı. Gökhan, kucağında baygın, yüzü kanlar içindeki İlve’yle içeri dalmış, hemen arkalarından da üstü başı toz içinde, hıçkıra hıçkıra ağlayan Aleyna girmişti. Gökhan nefes nefese, deliler gibi bağırıyordu:
"Hicran! Hemen sedye... Sedyeyi getur çabuk!"
Hicran telaşla sedyeyi yanaştırmıştı. Ancak Gökhan kızı sedyeye yatırıp yüzündeki saçlar açılınca Hicran’ın yüzündeki bütün kan çekildi, kalbi duracak gibi oldu. Bu kız, yirmi yıldır yüzünü görmediği o tanıdık çehrenin, Koçarilerin kızı İlve’ydi!
"İlve... Ula İlve’ye ne oldu Gökhan?!" diye bağırdı Hicran, içindeki eski dünya bir an sarsılarak.
Gökhan ellerini çaresizce, suçlulukla saçlarının arasından geçirirken, Aleyna hıçkırıklar içinde göğsüne vurmaya, ağlamaya başladı:
"Senun yüzünden oldu! Hep senun yüzünden kaza yaptuk!" diye ağlıyordu genç kız, kazanın şokuyla Gökhan’ı kastederek.
Gökhan ise duyduğu o ağır suçlulukla tamamen kayıtsız kalmış, başını öne eğmişti. Hicran yutkundu, içindeki o devasa şoku bastırmaya çalışarak, sağlık ocağında göreve yeni başlayan o dahi doktor kızı Evra’ya seslendi: "Evra! Koş kızım, yetiş!"
Günümüz
Evra, tam o sırada İlve’nin serumunu kontrol ediyordu. Dağılan sarı saçlarını yorgun bir nefesle kulağının arkasına itti.
Gezep ise hâlâ Hicran’ı hiç tanımıyormuş, o odada koca bir gölgeymiş gibi davranmaya, kendini tutmaya çalışıyordu. Bakışlarını genç doktora, Evra’ye çevirdi. Birkaç saniye boyunca genç kızı büyük bir dikkatle, süzerek inceledi. İçinde tarif edemediği, göğsünü sıkıştıran garip bir aşinalık hissi uyandı. Kızın kaşlarını çatışında, o mağrur, dik duruşunda, hatta o derin sessizliğinde bile ona birini hatırlatan, canını acıtan çok tanıdık bir şey vardı. Kendi kanından, kendi canından sızan o ikizlik, o bağ içini titretmişti ama bir türlü adını koyamadı, konduramadı.
Sesini olabildiğince toparlayarak, o her zamanki sert, otoriter tonuyla konuştu:
"Kardeşumi kurtaran doktor sen misun?"
Evra başını sakince kaldırdı. Karşısındaki bu heybetli, öfkeli ama gözlerinde asırlık fırtınalar kopan adama bakarak, net bir sesle cevap verdi:
"Ben sadece görevimi yaptım."
Gezep birkaç saniye sustu. Başını hafifçe eğerek Evra’ya doğru bir adım yaklaştı, ses tonu ilk defa yumuşadı:
"Allah razı olsun."
Bu kez sesi az önceki o hırçın sertliğinden arınmış, gerçekten yüreğinin en derininden gelmişti.
"Borçlu kaldım saa doktor hanım. Bi can borcum oldu saa."
Evra’nın yüzünde hafif, insanı rahatlatan sımsıcak bir tebessüm belirdi:
"Görevim," diyerek tekrarladı o tatlı sesiyle.
Gezep tam minnetini belirten başka bir ağır cümle kuracaktı ki, odanın köşesinden Hicran’ın titreyen ama buz gibi otoriter sesi yükseldi. Hicran, kapı aralığında Doktor Oruç’un gölgesini görünce Evra’ya dönerek konuştu. Söylediği o tek bir kelime, Gezep’in içindeki bütün eski dünyayı tek bir hamlede yerle bir etmeye yetti:
"Evra kızım gel… Oruç geldi, o ilgilenur hastayla artık."
Hicran'ın tek amacı hemen oradan uzaklaşmaktı. Gezep’in gözleri bir yıldırım hızıyla yeniden Hicran’a döndü. Beyni, kulakları sadece tek bir kelimeye takılıp kalmış, orada kilitlenmişti. Kızım... Yirmi yıldır gurbet ellerde kurulan o hayatın, başka bir adamdan olan o çocuğun gerçeği yüzüne çarpıyordu.
Önce şaşkınlıkla, koca bir nefret ve acıyla Hicran’ın yüzüne baktı; ardından gözlerini yavaşça yeniden Evra’ya, o gencecik kıza çevirdi. Yüzündeki o taş gibi sert ifade yerini yavaş yavaş büyük, sarsıcı bir depreme bıraktı. Sanki zihninde yıllardır eksik duran, o bir türlü oturtamadığı koca parça büyük bir gürültüyle yerine oturmuş, canını almıştı. Gezep’in nefesi daraldı, boğazından döklen kelimeler adeta havada asılı kaldı:
"...Kızım derken?"
Bu kez sesi az önceki gibi gür, dağları yıkan cinsten çıkmamıştı. Daha çok, dünyası başına yıkılmış, tamamen afallamış, kalbinden vurulmuş bir adamın çaresiz fısıltısı gibiydi. Yirmi yılın birikmiş tüm hesabı bu iki kelimenin altında ezilmişti.
Hicran ilk başta cevap vermedi. Sadece derin, yirmi yıllık bir kederle Gezep’in gözlerinin tam içine baktı. Gezep’in bakışları ise gayriihtiyari yeniden Evra’nın yüzüne, o dikkatle baktığı taze hatlara kaydı. Dudaklarının kenarına acı, zehir gibi, kendini imha eden bir gülümseme yerleşti. Evra’ya bakarak, sesindeki o gizli sarsıntısıyla sordu:
"Tanıyi musun sen bu Furtunaliyi, Rum kızı?"
Evra kaşlarını iyice çattı, anlam veremiyordu. Odadaki bu ağır, nefes aldırmayan havanın, bu eski ve kanlı hesaplaşmanın ne olduğunu, annesiyle bu yabancı adam arasında dönen o görünmez savaşı hiç ama hiç anlamıyordu.
Hicran zorlukla, dudaklarını titreterek hafifçe gülümsedi ve yirmi yılın ardından Gezep’e, o büyük sevdasına ilk resmi sözünü söyledi. Yaklaşık bir saattir aynı odada, aynı havayı soluyorlardı ama birbirlerine tek kelime dahi etmemişlerdi. Şimdi ise o hesaplaşmanın perdesi açılıyordu:
"He… Bu Furtunalinun kızı kurtardi senun kardeşuni."
O cümle, Gezep’in göğsünün tam ortasına, tam kalbinin üzerine zehirli bir ok gibi saplandı. Bir an gerçekten soluğu kesildi, tek bir kelime bile edemedi, dünya etrafında döndü. Çünkü hayat bazen insanı öyle bir sınıyor, öyle amansız bir yerden vuruyordu ki; yıllarca nefret ederek, kendini yalanlarla avutarak yaşamaya çalıştığı o kadının kızına can borçlu bırakıyordu onu. Yirmi yıl boyunca büyüttüğü o nefret duvarı, o gencecik kızın şifalı ellerinde bir anda un ufak olmuştu.
Gezep’in elleri yanlarında istemsizce, parmak boğumları beyazlayana kadar yumruk oldu. Evra’nın aslında Hicran’ın kızı olduğunu öğrenmek, içinde dindirilemez fırtınalar koparmıştı.
Öfke miydi bu?
Geç kalmışlığın, o gurbet ellerin getirdiği amansız bir çaresizlik mi?
Yoksa elinden kayıp giden o koskoca yirmi yılın, yaşanmamış gençliğin ezici ağırlığı mı?
Gezep o büyük sarsıntıyı dışarıya vurmadı, o heybetli dik duruşunu Furtuna’nın ortasında bozmadı. Başını hafifçe yana eğip alaycı, meydan okuyan bir tavırla güldü. Ama o gülüşün arkasında sönmeyen bir yangın, dipsiz bir kor acı vardı.
Hicran daha fazla bir şey söylemedi, sadece derin, dipsiz bir sessizlikle başını salladı... Şimdilik bu kadar yıkım ikisine de yetmişti.
