6. bölüm · Sana Rağmen Hala Karadeniz
Bölüm 6: Tatlı Bela
Şarkı - Denizde Karartı Var
Gece boyunca başını yasladığı ahşap korkulukta, vadiye çöken o serin Karadeniz rüzgarının altında sızıp kalmıştı Evra.
Güneş, Karadeniz’in o dumanlı dağlarının ardından yavaşça sıyrılıp altın sarısı ışıklarını konağın ahşap balkonuna düşürdüğünde uyandı. Yüzünü gökyüzüne dönüp derin bir nefes aldı. Karadeniz uyanıyordu, tıpkı Evra’nın zihninde uyanmayı bekleyen o karanlık sorular gibi... Üzerindeki ağırlığı silkeleyip üstünü başını düzeltti, hafif boynu tutulmuştu ama umursamadan kahvaltı için konağa doğru adımladı.
İçeri girdiğinde mutfaktan yükselen taze çay ve sıcak ekmek kokusu avluyu sarmıştı. Asaf, masanın baş köşesinde jilet gibi duruşuyla oturuyordu. Evra’nın içeri girdiğini görünce, Trabzon’da kalma fikrindeki ciddiyetini hissettirmek ve kızının direncini kırmak istercesine bakışlarını Fatih’e çevirdi:
"Buralarda satılık ev var mı?" dedi, her kelimesine üstünlük taslayan bir eda yükleyerek. "Sonuçta buraya taşındık sayılır değil mi? Hep otelde kalacak değiliz ya."
Evra, babasının kendisini damardan vurup sinirlendirmeye çalıştığını anladığı an dudaklarında meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Babası onu pes ettirmek için bu hamleyi yapıyordu ama bu durum Evra’nın tamamen işine geliyordu. Burada kalmalıydı. Zihnini kemiren o soruların cevabını almadan Atina’ya dönmeye niyeti yoktu.
"Buraya yakın bir yer seçelim bence baba," dedi Evra, babasının gözlerinin içine bakarak. "Hem yabancılık çekmeyiz, değil mi?"
Hicran, kızının bu beklenmedik hamlesi karşısında ne yapacağını şaşırdı. Bakışlarını tabağına dikip susmaktan yana hakkını kullandı; tek bir kelime etse ortalığın yine karışacağını biliyordu.
Fatih hemen lafa atıldı:
"E bizim evin tam karşısında var ya! Orayı niye almaysunuz?"
Asaf çayından bir yudum alıp başıyla onayladı:
"İyi fikir. Bugün halledelim o işi."
Fatih "Hallederiz enişte" der gibi başını sallarken, masanın diğer ucundaki Oruç ve kardeşi İso da sessizce tüm konuşmaları dinliyordu. Zarife’nin ise yüzü anında düşmüştü. Gözlerindeki o huzursuzluğu saklayamadan Asaf’a sert, uyarıcı bir bakış attı.
Kahvaltı bittikten ve herkes masadan kalkıp dağıldıktan sonra masada sadece Asaf ve Zarife kaldı.
Asaf, Zarife’nin üzerindeki o dik bakışları hissedince rahat bir edayla arkasına yaslandı:
"Ne? Neden öyle bakıyorsun Zarife?"
Zarife sesini kısıp hışımla Asaf’ın üzerine eğildi:
"Aklını mı kaçurdun ula sen?! Burada kalmak ne demek? Ben seni bu yüzden mi aradum?!"
Evet... Asaf’a haberi uçuran, Fatih değil, Zarife’nin ta kendisiydi.
Asaf’ın yüzündeki o umursamaz gülüş dondu. Sesi tehlikeli bir tona büründü:
"Hicran’ın burada, o herifin yakınında yalnız kalmasına izin vermemi beklemiyorsun herhalde?"
Zarife sinirle başını salladı:
"O zaman Hicranı da, Evrayı da al ve git buradan! Bak, bileysun... Eğer o geçmiş kapısı bir açılırsa, o sırların altında hepimiz kalırız!"
Asaf soğuk bir kararlılıkla cevap verdi:
"Öyle bir şey olmasın diye kalacağım zaten."
Zarife "Büyük yanlış yapıyorsun" anlamında başını iki yana salladı. Asaf ise kadının bu uyarısını hiç umursamadan masadan kalkıp gitti.
Günün diğer yarısında Asaf ve Fatih ev işleriyle uğraşırken, Evra ve annesi kasabadaki sağlık ocağına gitmişlerdi. Hicran, kızının moralsizliğini fark edip elini tuttu:
"Kızım, asma da yüzünü..."
Evra derin bir iç çekti.
"Nasıl asmayayım anne? Rezil oldum adamlara... Babam resmen evi bastı, olay çıkardı."
Hicran şefkatle gülümsedi.
"Emin ol onlar senin hakkında öyle düşünmüyorlardır."
Evra duraksayıp annesine döndü.
"Sen de istemiyordun oraya gitmemi. Neden anne? Sıkıntı Koçari köyü olması mı, yoksa direkt Gezep Bey mi?"
Hicran’ın yüzü bir anda gerildi. İstemeden sesini yükselterek çıkıştı:
"Ha da ne Gezep’miş be! Bize ne kızım onlardan?!"
Evra kaşlarını çattı.
"Ben bir şeyi de anlamıyorum..."
Hicran kızının lafını bıçak gibi kesti:
"Bir şeyi de anlamayıver kızım, olmaz mı?! Her şeyi kurcalamak zorunda mısın?!"
Evra susup başını öne eğdi ama içinden o yemini etti: Her şeyi bir gün anlayacağım... Ve yapacağı ilk şeylerden biri yeniden Koçari’lerle konuşmak olacaktı. Çünkü içten içe biliyordu; kalbini sızlatan o görünmez bağın da, babasıyla annesi arasındaki o karanlık sırrın da kökleri o köye dayanıyordu.
Sağlık ocağına vardıklarında, annesi bir hastaya bakmak için yan odaya geçince Evra bunu fırsat bildi. Cebinden telefonunu çıkarıp Aleyna’yı aradı.
Telefon daha ikinci çalışta açıldı. Aleyna’nın cıvıl cıvıl sesi duyuldu:
"Alo? Doktor hanım! Valla çok merak etmiştik seni!"
Evra mahcup bir sesle gülümsedi:
"Aleyna... Gerçekten çok özür dilerim. Benim yüzümden dün akşam çok tatsız bir durum yaşandı, zor durumda kaldınız."
"Aaa! Öyle şey olur mu hiç doktor hanım? Senin ne suçun var? Biz seni düşündük asıl, iyi misin?"
Evra tam "İyiyim" diyecekken, telefonun arkasından Gezep’in o hırçın ama gür sesi duyuldu. Gezep, Aleyna’ya sesleniyordu:
"Kız kimle konuşaysun öyle?"
Aleyna: "Doktor hanım aradı amca."
Gezep bir an duraksadı. Sesi hafifçe büküldü, içindeki o saklamaya çalıştığı derin meraka engel olamayarak sordu:
"İyi miymiş bakayım doktor kız?"
Aleyna telefona dönüp: "Sordum amca, iyiymiş," dedi.
Evra hattın diğer ucunda bu konuşmaları duyunca kalbinde tuhaf, tarifi imkânsız bir sıcaklık hissetti. Bir babanın evladına göstermediği o koruyucu, derin ilgiyi Gezep’in sesinde duymak içini cız ettirdi.
"Aleyna..." dedi Evra aceleyle. "Rica etsem telefonu Gezep Bey’e verir misin?"
Aleyna telefonu Gezep’e uzattı:
"Amca, senle konuşam istiyor."
Gezep telefonu kulağına götürürken boğazını temizledi. O sert, mağrur Koçari duruşunu takınmaya çalışarak:
"İyi misin doktor kız?" dedi.
"İyiyim Gezep Bey..." dedi Evra.
"Tekrar çok özür dilerim, benim yüzümden..."
Gezep lafını kesti:
"Sıkıntı yoktur. Sen iyiysen gerisi mühim değil."
Evra bir an cesaretini topladı. Zihnindeki sorulara ulaşmak için Gezep’e tutunması gerekiyordu.
"Gezep Bey... Acaba diğer sözünüzü de tutar mısınız?"
Gezep kaşlarını çattı, şaşırmıştı:
"Hangi sözü?"
Evra hafifçe gülümsedi:
"Bana pikabı kullanmayı öğretecektiniz..."
Gezep bir an ne diyeceğini bilemedi.
"Ben ne zaman öyle bir söz verdum da? Hadi öğretmek sıkıntı değil de... Babanın aynı şeyi düşündüğünü hiç sanmayrum. Baban öğretir sana."
Evra’nın dudaklarından acı bir fısıltı döküldü: "Öğreteceğini hiç sanmam... Hiç kullanabildiğini de sanmıyorum."
Gezep derin bir nefes verdi:
"Evet öğreteyim desem ne olacak? Koçari’ye nasul geleceksun? Baban oradayken adım attırmaz sana."
Evra anında yanıtladı:
"Sen Furtuna’ya geleceksin..."
Gezep adeta telefona gürledi:
"Abarttın ha! Yapamam oni! Adım atmam Furtuna’ya!"
Evra pes etmedi:
"İkizin için gelmiştin ama..."
Gezep’in sesi ciddileşti:
"O hayat memat meselesiydi doktor kız."
Evra fısıldadı:
"Bu da benim için öyle..."
Gezep uzun, derin bir nefes aldı. İçindeki o Karadeniz dalgaları, bu kızın tek bir cümlesiyle kıyıya vurup duruluyordu sanki. Ama o iki köy arasındaki düşmanlık, geçmişin ağır yükü omzunu büküyordu.
"Gelemem..." dedi Gezep, sesi bu kez yumuşacık ama çaresizdi.
"Hadi, Aleyna’ya veriyrum telefonu. Önemli bir şey olursa numaram vardır, ararsun doktor kız."
Gezep telefonu hemen Aleyna’ya geri verdi.
Evra, telefonun diğer ucunda kalan o sessizlikle baş başa kaldığında tüm umudu tükenmiş gibi hissetti.
Ama umut, Evra’yı her zaman ayakta tutan en güçlü kaleydi. Ne olursa olsun umudunu hiç yitirmeyen insanların safındaydı Evra; pes etmek onun kitabında yazmazdı. Akşama kadar sağlık ocağının çevresinde dönüp durdu, zihninde kırk tane tilkiyi dolandırdı ve sonunda bir yol bulmuş gibi gülümsedi.
Babasının ev işleriyle uğraşacağını, Furtuna konağının tam karşısındaki o eski taş evi satın almak için mülk sahibiyle pazarlığa oturacağını biliyordu. Fatih’e atışır gibi atılan birkaç zararsız mesajla her şeyi öğrenmişti: Asaf ve Fatih akşama kadar orada kalacak, iş uzayacaktı. Bu durum Evra’nın tamamen işine geliyordu.
Akşama doğru hava kararmaya, Karadeniz’in o meşhur moraran alacakaranlığı vadiye çökmeye başladığında eve gitme vakti gelmişti. Evra annesine döndü:
"Anne... Ben biraz hava alsam olur mu? Düşüneceğim."
"Neyi düşünüceksin kızım?"
"Atina'ya dönmeği."
Hicran şüpheci bakışlarını kızına dikti. Gün boyu Atina’ya dönmemek için direnen, fırtınalar koparan kızı nasıl olmuştu da bir anda "gitmeyi düşüneceğim" diyordu? Ama ısrar etmedi, altını kurcalamadı. Çünkü bu akşam Hicran’ın da gideceği başka bir yer, yıllardır içinin için için yandığı, kimselere söyleyemediği o sızılı durak vardı.
Annesi yanından ayrılır ayrılmaz Evra planını devreye soktu. Cebinden telefonunu çıkarıp haritadan konumu inceledi. Her ince hesabı yapmıştı; geriye sadece bir tek şey kalıyordu: Gezep’i kandırmak ve buraya getirmek.
Evra derin bir nefes alıp aniden hızlı hızlı koşmaya başladı. Taşlı yolda topuklarını vura vura, ciğerleri patlayacak raddeye gelene kadar koştu. Nefesi tamamen kesilip sesi hırıltılı bir hale gelince telefonundan Gezep’i aradı.
Gezep, numarayı tanımasa da ekrandaki yabancı numarayı hemen açtı:
"Alo! Gezep’tir, buyurun?"
Evra, nefes nefese kalan sesini güya düzene sokmaya çalışıyormuş gibi panik dolu bir tonda konuştu:
"Bana... Bana yardım etmen lazım! Peşimde birileri var!"
Gezep oturduğu sandalyeyi hışımla geriye itip anında ayağa kalktı. Yüzündeki o sakin ifade yerini dehşet bir endişeye bıraktı:
"Ula kim?! Konum at hemen! Telefonu kapatma sakın! İyi misin doktor hanum? Kim ula onlar?!"
Gezep daha konum ekrana düşmeden cebinden anahtarı kaptığı gibi dışarı fırladı. Evdekilerin "Nereye da Gezep?!" sorularını havada pikabına koştu.
Evra, onun geleceğini anlayınca yüzünde galip bir gülümseme belirdi ama telefonda çaktırmayarak, koşmaya ve korkmuş gibi yapmaya devam ederek canlı konum attı.
Gezep direksiyonu kırıp gaza yüklenirken telefondan bağırdı:
"Doktor hanım! Kim onlar diyeyrum sana?!"
Evra: "Bilmiyorum... Tanımıyorum!"
Gezep: "Tamam, korkma sakın, geleyrum tamam mı? Beş dakikaya oradayım!"
Evra hafifçe şaşırdı; içinden "Beş dakikalık yol değil ki burası..." diye geçirdi ama bozuntuya vermedi. İnadını pekiştirmek için patikada koşmaya devam ederken aniden telefonu Gezep’in yüzüne kapattı. Gezep arkasından defalarca arasa da açmadı. İnandırıcı olmak zorundaydı; yoksa o inatçı Koçari’nin Furtuna topraklarına adım atmayacağını çok iyi anlamıştı.
Yolda ise Gezep âdeta eceline susamış gibi gaza basıyordu. Bir gözü telefon ekranındaki o kırmızı konum noktasında, bir ayağı gazda, elleri direksiyonda ecel teri döküyordu. Dediği gibi yapıp, normalde on beş-yirmi dakika sürecek yolu tam beş dakikada yardırıp Furtuna sınırına girmişti. İçten içe buraya son gelişinin olmayacağını biliyordu... Belki de sonu olacaktı...
Gezep pikabı acı bir fren sesiyle yolun sağına çekti. Toz bulutunun arasında patikada nefes nefese koşan Evra’yı gördü. Pikaptan bir fırlayışı vardı ki, belindeki tabancayı çıkardığı gibi kıza doğru koştu.
"Kim peşindekiler?! İyi misin sen?!" diye gürledi Gezep, gözleri av arayan bir avcı gibi etrafı tarayarak.
Evra durup ellerini dizlerine dayadı. Gezep’in sorusuna tamamen alakasız, şaşkın bir cevap verdi:
"Beş dakikaya nasıl geldin sen?!"
Gezep hem endişe hem de şaşkınlık ve öfkeyle baktı kıza:
"Ula ne dakikası da! Adamlar kim, neredeler?!"
Gezep hâlâ durumun farkında değildi, namluyu karanlığa doğru doğrultuyordu.
Evra panikle ellerini salladı, heyecandan dili tutulup aniden Yunanca bağırmaya başladı:
"Katévase to óplo! Den ypárchei kanénas!" (İndir şu silahı! Kimse yok!)
Gezep kaşlarını çattı, elindeki silahı indirip boş boş baktı:
"Ula ne diyeysun, anlamayrum ki?! Kaçtılar mı ne oldu?!"
Evra hemen Türkçe’ye döndü, derin nefesler alarak:
"Hayır hayır! Yani yok diyorum, kimse yok!"
"Nasıl yok ula? E o zaman dediğim oluyor, kaçtılar işte!"
Evra ellerini iki yana açıp, sanki bir çocuğa anlatır gibi tane tane ve komik hareketlerle gösterdi:
"Hayır Gezep Bey... Hiç. Yoklar. Hiç olmadılar!"
Gezep bir an duraksadı.
"Anlamayrum ula, ne diyeysun?"
Evra durmadan koşmanın verdiği nefessizlikle göğsü körük gibi inip kalkarken gerçeği itiraf etti:
"Peşimde kimse yoktu... Sen buraya gel diye yaptım."
Gezep’in yüzündeki o 'dünyayı kurtaran kahraman' ifadesi bir anda dondu. Anladığını belirten şaşkınlık, yerini kızgınlığa bıraktı.
"Ula bu işin şakası mı olur he?!" diye bağırdı. "Ula o zaman neye koşaydın saatlerdir?!"
"İnandırıcı olsun diye..."
Gezep gözlerini devirdi:
"He, kendine eziyet ettin yani?!"
Evra ellerini beline koyup:
"Başka türlü gelmezdin!" dedi.
Gezep elindeki silahı beline sokarken sabır çeker gibi başını salladı:
"La havle la havle... Deli misin kızım sen?! Bir şey oldu sandım, aklım çıktı ula!"
Evra hafifçe gülümsedi:
"Ama geldin... 'Asla gelemem' dediğin Furtuna’ya geldin işte."
Gezep o anın endişesiyle nerede olduğunu hiç fark etmemişti bile. Etrafına bakındı; dik kayalıklar, Furtuna’nın o meşhur çam kokusu... Gerçekten de adım atmam dediği topraklardaydı.
Evra yavaş yavaş kendine gelip rahat nefes almaya başlayınca sordu:
"Neden buraya gelmemekte bu kadar katısın ki?"
Gezep ters ters baktı:
"Sen de burada kalmak için çok inat edeysun, ben sana soruyor muyum?! Ha..." Gezep aniden aydınlanmış gibi duraksadı. "Harbiden, ne diye kalaysun ki sen burada?"
Evra gözlerini devirip Yunanca mırıldandı: "Páli gyrenis to théma se ména..." (Konuyu yine bana döndürüyorsun...)
Gezep: "Ne? Ne diyeysun yine? Bak senin Türkçe çok iyiydi, koşmaktan unuttun herhalde konuşmayı!"
Gezep etrafına bakındı, oturacak adamakıllı bir yer göremeyince üzerindeki deri ceketini çıkardı. Yerdeki tozlu, ıslak taşların üstüne serip eliyle işaret etti:
"Otur bir dinlen, nefesini al bakayım da... Ne demek isteysun, anlat dinleyrum."
Gezep Evra’nın oturmasını beklerken kaşlarını çatıp parmağını kıza doğru salladı:
"Sakın 'Pikap öğrenmek için yaptım' deme bana, inanmam ha! O kadar da aptal değiliz herhalde!"
Evra, taşın üzerindeki cekete yavaşça otururken nefesini toparlamaya çalışıp tebessüm etti.
"Çok zekice..."
"He, benimki zekice ama senin yaptığın katıksız delice!" dedi Gezep, ellerini beline koyup kıza yukarıdan bakarak.
"Deli misin kızım sen da?!"
Evra bacaklarını kendine çekip dizlerine sarıldı. Gözlerini Gezep’e kaldırarak fısıldadı:
"En azından bir şeyi daha öğrenmiş oldum..."
Gezep kaşlarını havalandırdı:
"Neyi?"
"Gerçekten başım belada olsa geleceğini..."
Gezep göğsünü kabartıp o tanıdık edasıyla çıkıştı:
"Ne sandın da?! Sadece lafta dediğimi mi? Can borcum var sana, unutmam dediysek unutmayız!"
Evra gözlerini kısıp iğneleyici ama tatlı bir tonla sordu:
"Ha... Yani o can borcu olmasaydı gelmezden, öyle mi?"
Gezep bir an duraksadı. Vadiye doğru bakıp derin bir nefes verdi, sesi bu kez hırçınlığını yitirip Karadeniz’in o katıksız mertliğine büründü:
"Yine gelirdim... Kim olsa gelirdi."
Evra’nın yüzündeki gülücük anında dondu. Bakışları yerdeki ıslak taşlara kaydı. Dudaklarından dökülen kelimeler, gecenin ayazından daha soğuk bir gerçekliği fısıldıyordu:
"Babam gelmezdi..."
Gezep şaşkınlıkla kıza baktı.
Evra başını kaldırıp derin bir iç çekti:
"Sen böyle söyleyince fark ettim de... Herkes gelse bile babam gelmezdi. Doğrusu... Ben başım belada olsa babamı aramazdım bile."
Gezep’in göğsüne bir taş oturdu sanki. İçindeki o sebebini kestiremediği, ama yüreğini sızlatan derin şefkati umursamamaya çalıştı. Kızın bu kimsesiz hali, onun o kocaman babalık zaafını tam ortasından vurmuştu. Boğazını temizleyip ortamdaki o ağır hüznü dağıtmak istercesine, hafifçe sırıtarak konuştu:
"Beni arayabilirsin... Ne zaman başın sıkışırsa ararsın, geleyrum. Ama bak, şimdi can borcum ikiydi; birini şu an kullandın, kaldı bir!"
Evra, Gezep’in kendisini güldürmeye çalıştığını anladığı an dayanamadı, kırgın yüzünde taze bir tebessüm açtı.
"Bu sayılmaz bir kere! Belada falan değildim ben."
Gezep elini havada sallayarak takıldı:
"Sen kendin belasun da! Anasının kızısın işte..."
Evra kaşlarını çatıp hafifçe gülerek itiraz etti:
"Hiç de bile! Annem çok sakindir bir kere..."
Gezep, olayın komikliğinden ve gecenin bu tuhaf büyüsünden sanki kafası hafifçe uyuşmuş gibi kıkırdadı.
"Eskiden öyleydi o bela... Hem de ne bela! Beterin beteriydi..."
Evra’nın gözleri anında kısıldı. Şüpheci bakışlarını Gezep’e dikip sordu:
"Sen nereden biliyorsun annemin eskiden nasıl olduğunu?"
Gezep’in gülüşü dudaklarında asılı kaldı. Bakışlarındaki o hırçınlık, yerini derin ve kırık bir maziye bıraktı. Gözleri aniden gecenin karanlığında kayboldu; zihni bir anda yıllar öncesine, Hicran’la ilk karşılaştıkları o sırılsıklam yağmurlu güne gitti...
--------------------------------------------------------------
Yıllar önce... Hicran'ı gördüğü o ilk gün...
"Kızım bela mısın sen bana?! Dön köyüne da!" diye bağırmıştı Gezep, üzerindeki ıslak parkayı düzeltirken.
Genç Hicran ise kucağındaki sırılsıklam olmuş keçiyi göğsüne bastırıp dik dik bakmıştı Gezep’in gözlerine:
"Olmaz da! Şu hayvancığı burada tek başına mı bırakayım yani?!"
Gezep başını göğe kaldırıp sabır dilenmişti:
"La havle la havle..."
----------------------------------------------------------------
"Gezep Bey?"
Evra’nın uzanıp koluna hafifçe dokunmasıyla Gezep irkilerek iradesini topladı.
Evra elini salladı:
"Hey... Burada mısın? Dünyadan sana, huu!"
Gezep bir an silkelenip aniden şimdiki zamana, o sert gerçekliğe geri döndü. Karşısında oturan bu kız; tutamadığı ellerin, yaşayamadığı bir maziyle birlikte eski aşkının kızı olduğu gerçeği zihninde bir kez daha aydınlandı. Şakaklarındaki damarlar sızladı.
Gezep hemen toparlanıp mesafesini koydu. Yerdeki ceketine baktı;
"Ceket kalsın, hava serin" dedi önce, ardından;
"Hadi neyse Rum kızı..." dedi, sesi yine o bildik mesafeli, hırçın tonuna bürünerek. "İyisin, iyi olduğuna göre bana elveda! Ben Koçari’ye dönecem."
Arkasını dönüp pikabına doğru yürürken, arkasında bıraktığı o cevapsız sorularla baş başa kalan Evra bir iki adım attı ama aniden dengesini kaybedip:
"Offf" diye bağırdı.
Gezep gecenin sessizliğini bölen o sesi duyar duymaz refleksle belindeki silahı çıkarıverdi. Hışımla arkasına döndüğünde, namlunun ucunda vurulacak bir düşman değil, yerdeki ıslak taşların üstüne kapaklanmış Evra’yı gördü. Kız, acıyla yüzünü buruşturup elini bileğine bastırıyordu. Gezep namluyu hemen aşağı indirip silahı beline tıkıştırarak kıza doğru koştu.
"Ula iki dakikada nasıl düştün da?! İyi misin doktor hanum?!"
Evra dişlerini sıkarak gözlerini yumdu:
"Ayağım... Çok fena acıyor."
Gezep eğilip hiç tereddüt etmeden kızın kolunun altına girdi, yükünü kendi üzerine alarak doğrulmasına yardım etti. Sesindeki o sert, hırçın ton tamamen silinmiş, yerini telaşlı bir merhamete bırakmıştı.
"Gel belalu kız gel... Doktora gidelim hemen, duramaysun ayakta."
Evra acının arasında hafifçe kıkırdadı:
"Ben doktorum zaten..."
Gezep kaşlarını kaldırıp başını salladı:
"Terziler kendi söküğünü dikemez doktor hanum! Yürü bakayum yavaşça."
Evra her adım atışında acıyla karışık sesler çıkarınca Gezep’in içi sızladı. Kızın ağırlığını tamamen kendi gövdesine verdi. O sırada Evra, yerdeki koyu gölgeyi fark edip:
"Ceketini unuttun..." dedi fısıltıyla.
Gezep, kızı bir an bile dengesiz bırakmadan eğildi, yerdeki deri ceketi kaptı.
Havada birkaç kez hafifçe sallayıp tozunu temizledikten sonra, tıpkı üşümesin diye çabaladığı küçük bir kız çocuğuyla ilgilenir gibi nazikçe Evra’nın omuzlarına geçirdi. Ardından onu incitmeden pikabın yolcu koltuğuna bindirdi, kapıyı kapatıp kendi tarafına geçti.
Motor gürültüyle çalışırken Evra, başını koltuğa yaslayıp sordu:
"Nereye gidiyoruz?"
Gezep direksiyonu kırmadan tek kelime etti:
"Koçari’ye."
Evra geçen gün o konakta kopan fırtınayı, babasının savurduğu tehditleri hatırlayınca hafifçe duraksadı.
"Orada ne işimiz var?"
Gezep: "İkizim İlve doktor sayılır."
Evra yorgun bir tebessümle:
"Meslektaşımmış, ne güzel... Ama bence hiç gerek yok. Annem de hemşire sonuçta, bence sen beni doğrudan eve bırak."
Gezep yola bakarak söylendi:
"Bilmez miyim, çok iyi bilirim hemşire hanımı! Ama bu kadar Furtuna havası yeter bana, boğuyor burası adamı."
Evra derin bir iç çekti:
"Geçen gün olanlardan sonra benim Koçari’ye gelmem pek mantıklı değil zaten. Artık gördüğün kadarıyla temelli taşındık buraya."
Gezep bu cümleyi duyduğu an parmakları direksiyonda kilitlendi. İstemsizce ayağı frene kaydı, pikap asfaltın ortasında acı bir zımparalama sesiyle durdu. Hızla Evra’ya döndü:
"Ne demek temelli taşındık?!"
Evra, Gezep’in bu aşırı ve aniden patlayan tepkisi karşısında gözlerini kıstı. İçindeki o şüphe büsbütün alevlenmişti.
"Neden bu kadar rahatsız oldunuz ki?"
Gezep yakalanmışlığın verdiği hırçınlıkla toparlanmaya çalışarak gaza bastı, pikabı yeniden yola soktu:
"Ne rahatsız olacağım ula?! Baban olacak adamdan hazzetmiyorum o kadar! Rum kızı, her şeyi kurcalaysun, her şeyi soraysun bela musun nesin?!"
Evra bu hırçın Karadeniz adamının hallerine bıyık altından güldü: "Rum kızı, doktor hanım, belalı... Sırada ne var? İsmim dışında her şeyi dediniz."
Gezep de engel olamadığı hafif bir gülüşle başını salladı:
"Ha da senin ismin iyi güzel hoş da... Ben buralıyım da, dilim dönmey öyle yabancı isimlere."
Evra başını cama yaslayıp fısıldadı:
"O zaman Deniz diyebilirsin..."
Gezep’in direksiyondaki elleri bir anda kaskatı kesildi. Boğazına koca bir taş oturdu sanki. Arabanın içi buz gibi bir sessizliğe büründü. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu.
"Deniz mi?.." dedi, sesi pürüzlü ve titrekti. "Niye?.."
Evra, adama bakmadan gözleri karanlık yola dikilmiş halde cevap verdi:
"Benim adım Deniz Evra Avramis aslında... Annem ilk adımı Deniz koymuş ama babam Atina’da hep Evra dediği için öyle kaldı. Zaten genelde bir tek annem Deniz der bana."
Gezep arabayı sürmeye devam etti ama ruhu o andan, o pikabın içinden çekilip gitti... Zihni gürültüyle geçmişin o en masum, en can yakan sayfasına sürüklendi.
--------------------------------------------------------------
Yıllar önce... Karadeniz’in o çırpıntılı, mavi sularının kıyısında, dalgaların kayalara vurup köpürdüğü bir vakit. Süleyman ile Hicran, kıyıdaki ahşap takanın yanında oturmuş, birbirlerine naz yapıp atışıyorlardı.
"Ula Hicran, ne bakaysun öyle dalgalara bön bön?" der Süleyman, yerden aldığı yassı taşı denize doğru sektirerek.
Hicran gülümseyerek rüzgarda savrulan saçlarını kulağının arkasına itti:
"Deniz çok güzel da Süleyman... İnsanın içindeki bütün fırtınayı alıyor."
O sırada kıyıda koşturan, eteği çamura bulanmış küçük bir kız çocuğu belirir yanlarında. Küçük kız elindeki deniz kabuğunu göstererek yanlarına sokularak tatlı tatlı gülümser.
Süleyman dizlerinin üzerine çöküp çocuğun yanağından makas alırken:
"Bak sen şu tatlılığa.. Ne kadar tatlu bir şey ya, senin adın ne bakayum?"
Küçük kız neşeyle cıvıldamıştı:
"Adım Deniz..."
Ardından çocuk ailesine doğru koşarak uzaklaştığında Süleyman, başını kaldırıp Hicran’ın gözlerinin içine bakar. O an ikisinin de yüreğinde aynı yangın, aynı hayal filizlenmişti. Süleyman ayağa kalkıp Hicran’ın yanına dikilir, Karadeniz'in o sonsuz maviliğine bakarak derin bir nefes çeker içine:
"Hicran..." diye fısıldar Süleyman, sesi sevdadan titreyerek. "Bizim de bir gün bir kızımız olursa... Adını Deniz koyalum mı? Tıpkı bu deli dolu Karadeniz gibi dursun, senin gibi baksun..."
Hicran başını Süleyman’ın omzuna koyup fısıldar:
"Deniz... Deniz olsun Süleyman... Bizim denizimiz olsun."
----------------------------------------------------------------
Gezep’in gözlerinden bir damla yaş durdu ama akmasına izin vermedi, onu karanlığa ve yolun gürültüsüne gizledi. Kalbi, göğüs kafesini delercesine çarpıyordu. Hicran... O sözü unutmamıştı. Onu terk edip giden, başka bir adamın elinden tutup Atina’ya giden o kadın; kızına, Gezep’le hayalini kurdukları o ismi vermişti.
Gezep direksiyonu öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Yanında oturan, bu genç kıza baktı göz ucuyla. Deniz... Kendi kuramadığı yuvanın, yaşayamadığı sevdadan geriye kalan tek canlı şahidiydi yanı başında oturan kız. İçindeki o sızı büyüdü, büyüdü ve göğsüne tam oturup nefesini kesti.
