2. bölüm / 5
Şah Matİkinci Hamle
Bölümler 5Şu an: İkinci Hamle
- 1 İlk Hamle933 kelime
- 2 İkinci Hamle881 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Beklenmeyen Ortaklık668 kelime
- 4 Açmaz1.196 kelime
- 5 Gambit952 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ağır meşe kapı arkamdan kapandığında, kumarhanenin o boğuk gürültüsü bıçakla kesilmiş gibi geride kaldı. İçerisi, dışarıdaki gösterişli sefalete inat, yoğun bir tütün ve eski kâğıt kokusuyla yıkanmıştı. Duvarlardaki koyu renk ahşap kaplamalar, masanın üzerindeki yeşil abajurlu lambanın cılız ışığını yutuyor, odayı loş ve tekinsiz bir mahkeme salonuna çeviriyordu.
Kumarhanenin sahibi, masasının arkasındaki yüksek arkalıklı deri koltuğunda oturuyordu. Beni gördüğünde yüzündeki o korumaya muhtaç panik hali bir anlığına silindi, yerini kibirli bir küçümsemeye bıraktı. Karşısında bir tetikçi ya da konseyin cellatlarından birini beklediği çok açıktı; on yedi yaşında, ıslak montunun içinde ufak tefek görünen bir kız çocuğu görmek onu rahatlatmıştı.
Güç sahibi erkeklerin en büyük hatası buydu: Tehlikeyi sadece namlunun ucunda ya da iri cüsselerde ararlardı. Zekânın anatomisini bilmezlerdi.
"Sen de kimsin?" diye sordu. Sesi, gücünü yeniden toplamak isteyen bir adamın sahte dikliğiyle yankılandı. "Yanlış odaya girdin küçük kız. Burası senin oyun oynayacağın bir yer değil."
Cevap vermedim. Adımlarımdaki ritmi bozmadan masaya doğru ilerledim. Sırtımdaki küçük sırt çantasını omzumdan indirip masanın kenarına bıraktım. Hareketlerim o kadar sakin, o kadar ölçülüydü ki, adamın yüzündeki o yapay rahatlık dalga dalga çekilmeye, yerini tekinsiz bir şüpheye bırakmaya başladı. Arkama dönüp kapının ağır pirinç kilidini yavaşça çevirdim. Tık.
O küçük metalik ses, odadaki havanın basıncını bir anda değiştirdi.
"Sana bir soru sordum," dedi, bu kez sesi daha pürüzlüydü. Elini belli etmemeye çalışarak masanın altındaki gizli alarm düğmesine doğru kaydırdı. Parmaklarının masanın altındaki ahşap oyuğa dokunduğunu gölgelerin hareketinden anladım.
"Boşuna güç harcama," dedim sakince. Sesimdeki mutlak soğukluk odadaki havayı daha da üşüttü. "Masanın altındaki düzeneğe giden kabloyu, mutfak katındaki ana panodan yarım saat önce kestim. Şu an o düğme, ölü bir plastik parçasından fazlası değil."
Adamın parmakları olduğu yerde dondu. Göz bebekleri hızla büyüdü. İlk kez kontrolün tamamen elinden kayıp gittiğini hissettiğini görebiliyordum. Bir satranç tahtasında, şahın etrafındaki kaleler ve filler birer birer düştüğünde yaşanan o çaresiz uyanış anıydı bu.
"Ne istiyorsun?" diye sordu, bu kez diklenmeyi bırakıp gardını alarak. "Para mı? Kasanın şifresini verebilirim. Kimse duymadan çekip gidersin."
"Ben buraya kumar oynamaya gelmedim," dedim. Masanın önündeki deri koltuklardan birine oturmak yerine, tam karşısında, masanın hemen ucunda durdum. "Ben buraya bir borç tahsil etmeye geldim."
"Ne borcu? Seni tanımıyorum bile!"
"Beni tanımıyorsun," dedim başımı hafifçe yana eğerek. "Ama yedi yıl önce, bu şehrin arka sokaklarındaki o köhne dairede bıraktığın kadını tanıyorsun. Günlerce süren o işkenceleri, onun yalvarışlarını... Ve en sonunda, cansız bedenini bir çöp konteynerinin yanına bırakıp, polislere 'aşırı doz' süsü vermek için ödediğin o rüşvetleri de biliyorsun."
Adamın yüzündeki son renk de çekildi. Dudakları aralandı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Geçmiş, unuttuğunu sandığı o kirli geçmiş, tam yedi yıl sonra karşısına on yedi yaşında bir kızın gözlerinde dikilmişti. "Sen..." diye fısıldadı. "Seni kim gönderdi? Polis misin?"
"Polis olsaydım," dedim, çantamın fermuarını yavaşça açarken, "şu an elinizde bir bardak suyla, avukatınızı çağırma hakkınız üzerine konuşuyor olurduk. Ama ben adalet için gelmedim. Ben hesabı kapatmaya geldim."
Çantadan çıkardığım ince, şeffaf bir dosya poşetini masanın üzerine bıraktım. İçinde eski gazete kupürleri, o geceye ait adli tıp raporunun asıl nüshaları ve adamın susturduğu tanıkların listesi vardı. "Yıllarca herkesi parayla satın alabileceğini sandın. Ama unuttuğun bir şey var: Bazı insanlar sadece sırasını bekler."
Adam delicesine bir hamleyle masanın üzerindeki telefona uzanmak istedi. Ancak ben ondan üç hamle öndeydim. Sağ cebimdeki sustalı bıçağın namlusu, saliseler içinde açıldı ve metal masanın üzerine, tam elinin birkaç santim uzağına sertçe saplandı. Çıkan keskin sesle adam irkilerek elini geri çekti.
"Zamanın daralıyor," dedim gözlerimi kırpmadan.
Tam o sırada, odanın ağır dış kapısının arkasından gelen ayak sesleri kulaklarımıza ulaştı. Adımlar aceleci değildi. Koridorun zemininde yankılanan sert, ritmik kösele sesleriydi bunlar. Birileri buraya hedefi gözeterek, ne yaptığını bilerek geliyordu.
Kumarhane sahibinin gözlerinde ani bir umut ışığı belirdi. Gelenlerin kendi korumaları olduğunu sandı. "Geldiler..." diye mırıldandı, yüzüne iğrenç bir sırıtan ifade yerleşirken. "Bitti küçük kız. Buradan çıkışın yok."
Ben ise sadece kapıya baktım. Bu adımları tanıyordum. Az önce kumar salonunun köşesinde, palmiyenin gölgesinde elindeki kadehe dokunmadan bekleyen o yabancının adımlarıydı bu. Avını köşeye sıkıştırmış bir kurdun sakinliğiyle yürüyordu.
Kapı kolu yavaşça aşağı indi. Kilitli olduğu için zorlandı.
İşte o an, hayatımın ilk büyük kumarını oynamak zorunda kaldım. İçeri girecek olan adamın niyeti neydi bilmiyordum; belki de bu adamı canlı istiyordu, belki ondan alacağı bir bilgi vardı. Ama benim bu adamın nefes almasına tahammülüm yoktu. Yanlış bir hesaplama, tüm oyunumu mahvedebilirdi.
Kararımı vermem bir saniyemi bile almadı. Baskı altında soğukkanlı kalabilmek benim en büyük silahımdı.
Sustalıyı masadan kaptığım gibi, kumarhane sahibinin dehşet dolu bakışları arasında hamlemi yaptım. Odadaki sessizlik, kesik bir nefes ve masanın üzerine devrilen ağır bir bedenin sesiyle bozuldu. Her şey saniyeler içinde bitmişti. Tahtadaki ilk piyon devrilmişti.
Çat.
Kapının kilidi zorlanarak açıldı ve kapı içeriye doğru esnedi. Eşikte, siyah takım elbisesiyle o yabancı duruyordu. Bakışları önce yerdeki kanlar içindeki bedene, ardından elindeki bıçağı henüz cebine koymamış olan bana kaydı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de öfke vardı. Sadece derin, analitik bir merakla beni süzdü.
Koridorun uzak ucundan nihayet güvenliklerin bağrışmaları ve telsiz sesleri yükselmeye başladığında, ikimiz de birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk.
Sessizliği koruyarak arkamdaki dar servis kapısına doğru geri çekildim. Beni durdurmak için hiçbir hamle yapmadı. Sadece izledi. O an anladım ki, o da en az benim kadar yalnız ve en az benim kadar tehlikeli bir oyunun içindeydi.
Servis merdivenlerinden aşağı hızla inerken, arkamda bıraktığım o cesetten çok, kapı eşiğindeki adamın o karanlık bakışlarını düşünüyordum. Oyun henüz bitmemişti. Aksine, karşımdaki oyuncu ilk hamlemi görmüştü ve şimdi sıra ondaydı.
Bölüm etkileşimi
