4. bölüm / 4
Rüya/yarı texting❀4.Bölüm❀
Bölümler 4Şu an: ❀4.Bölüm❀
- 1 ❀1.Bölüm❀2.252 kelime
- 2 ❀2.Bölüm❀4.205 kelime
- 3 ❀3.Bölüm❀980 kelime
- 4 ❀4.Bölüm❀5.603 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan bir erkek yüzünden her şeyini hiçe sayar mıydı?
Sayardı.
Ama bu, bir erkeğin varlığından çok, onun gölgesine yüklenen anlam yüzündendi. İnsan bazen sevilmeyi, bazen kurtulmayı, bazen de yaralarını susturacak bir sesi arar. O sesi bir bedende bulduğunu sanınca, aklını susturur, kendini feda etmeyi erdem zanneder.
En çok da kendinden vazgeçtiğini fark etmez. Çünkü vazgeçiş, bir anda olmaz. Yavaş yavaş olur. Her şeyini verdiğini sanırsın, oysa verdiğin, senden geriye kalan son parçalardır.
Sonra bir gün, aynaya baktığında tanımadığın biri bakar sana. İşte o an anlarsın, bir erkek yüzünden değil, kendini koruyamadığın bir an yüzünden her şeyini hiçe saymışsındır.
O erkek yüzünden hayallerinden vazgeçersin, bir zamanlar seni ayakta tutan düşleri susturursun. Hayatından vazgeçersin, günlerin anlamını, gecelerin yönünü kaybedersin. Geleceğinden vazgeçersin, yarını planlamaz, bugüne razı olmayı öğrenirsin. Ailenden vazgeçersin, seslerini uzaktan duyar, ama onların sıcaklığına yaklaşamazsın.
Ama en çok da kendinden vazgeçersin.
Kendi sesini kısarsın önce. Sonra itirazlarını. Ardından sınırlarını. Bir gün bakarsın, ben dediğin şey, onun istediği kadar yer kaplayan bir gölgeye dönüşmüş. Sevmek sandığın şey, aslında yavaş yavaş yok olmaktır.
İnsan, kendinden vazgeçtiği an kaybeder her şeyi.
Aptal bir duygu yüzünden hayatını bir anda tepetaklak edersin.
Değmeyecek bir aşk için
Bir anlık körlük sanırsın önce, geçer zannedersin. Oysa o duygu, içini kemiren bir sabra dönüşür. Kendini ikna edersin, kalbini susturmak yerine aklını suçlarsın. Çünkü vazgeçmek, sevmekten daha zor gelir.
Değmeyen bir aşk insanı bağırta bağırta yıkmaz. Sessizce yapar bunu. Fark ettirmeden çalar senden. Zamanını, neşeni, gururunu. Sonra da sana kırık bir "keşke" bırakır.
Ve günün sonunda anlarsın. Aşk her şeyi yakıyorsa, adı aşk değildir. Bir duygu seni kendinden ediyorsa, masum değildir.
İnsan bazen birini kaybetmez. Kendini kaybettiği yerde uyanır.
°❀⋆.ೃ࿔*:・°❀⋆.ೃ࿔*:・
Alarmım çaldığında zaten uyanıktım. Gece boyunca uyumamış, Yağız'la konuşmuştum. Gözlerim ne haldeydi Allah bilirdi ama hiç olmadığım kadar mutluydum. Yağız'la birçok ortak noktamız olduğunu öğrenmiştim. Mesela; gitar çalmayı severdi, bense gitarla çalınan müziklere hayrandım.
Bir şarkının ortasında durup bak burası çok güzel demesini sevdim. Parmaklarının tellere dokunuşunu anlatırken sesinin değişmesini. Ben dinlerken, odanın sessizliği bile ona eşlik ediyordu.
Aynı şarkılarda durup aynı yerlerde iç çektiğimizi fark ettim. Gülüşlerimiz benzerdi, biri başlattığında diğeri yarım bırakmıyordu. Zaman kavramı erimişti, gece sabaha karışmıştı.
“Çillerini saklama.” dedi, uykulu çıkmıştı sesi. Erkenciydi aslında ama ilk kez benle konuşmak için uyumamıştı.
“Neden?”diye sordum yataktan kalktığımda
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra gülümsediğini hissettim, görmeden bile. “Saklanmaya değmeyecek kadar güzeller.” dedi. “En azından bu gün saklama.”
Aynanın karşısında durup yüzüme baktım, çillerim her zamanki yerlerindeydi ama ilk kez yabancı gelmiyorlardı. “Peki.” dedim, fark etmeden gülümseyerek. Telefonum kulağımdaydı hala ama gözlerim aynadaki yansımamdaydı.
Gerçekten saklamayacak mıydım? Yoksa yeniden hiç olmamış gibi yaşamaya devam mı edecektim?
“Okula gitmekte kararlı mısın hala?” sorduğunda masamın üzerindeki tarağa uzandım.
“Mecbur.” dedim isteksizce. “Devamsızlıklarım çok. Biraz daha kalırsam evdekiler beni sanayiye verecekler.” devamsızlıklarım benim boyumu bile geçmişti. Yani ne diye sabah saatlerine okulu açarsın ki. Uyusanıza. Okula değil de şafak operasyonuna gidiyoruz sanki. Elimize bir silah vermedikleri kalmıştı.
Tarağı saçlarımda gezdirirken kendi kendime homurdandım. Geceden kalma mutluluk, sabahın bu saçma gerçeğiyle kapışıyordu. “Bu kadar devamsızlığı neye borçlusun?”
“Uyumaya.” dedim en net şekilde.
“Uykuna bu kadar mı düşkünsün.”
“Belli olmuyor mu zaten?” dedim imayla. Yüzümdeki o sırıtışı aynaya bakmadan bile görebiliyordum. Ben niye şimdi pişmiş kelle gibi sırıtıyırdum? Okul çantama doğru ilerlemiştim hızlıca. Çantam yerdeydi. Açık. İçi karmakarışık. Defterlerin köşeleri kıvrılmış, kalemler birbirine girmiş, tam bir ruh hâli özeti. Eğilip fermuarını çekerken iç geçirdim. İnsan sevmediği bir yere bu kadar düzenli gitmeye çalışınca, hayat da onunla dalga geçiyor.
“Oluyor da olmasına,” diye mırıldanmıştı. “Bu gece uyumadın. O yüzden şaşırdım doğrusu.”
“uykum yoktu. ”dedim yalandan. İt gibi uykum vardı da senin sesini biraz daha duyabilmek içim uyumadım diyebilmedim.
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yalan olduğu belli olmuştu. Uykum yoktu cümlesi, en uykulu hâlimle söylenebilecek en kötü bahaneydi zaten. İnsanın sesi ele verir ya bazen, benimki resmen ihbar hattı gibiydi.
Başımı eğdim, fermuarı sonuna kadar çektim. Sanki çantayı kapatırsam konu da kapanacakmış gibi. Olmadı. İçimde kalan cümleler çantaya sığmadı.
İt gibi uykum vardı aslında. Gözlerim yanıyordu, beynim pamuk gibiydi. Ama senin sesin. işte o, uykudan daha ağır basmıştı. Onu demedim. Diyemezdim.
“İnandım.” demişti. İnanmadığı gün gibi ortadaydı halbuki.
“Ciddi misin?”
“Hayır.”
“O zaman niye yalan söyledin?” merak ediyordum.
“Sen yalan söyledin diye.”
Odadan sesler geldiğinde annemin uyandığını anlamam zor olmamıştı. Göt korkusu işte. “Okuldan geldiğimde konuşuruz.”
“Tamam.” uykulu sesle.
“Görüşürüz.”
“En kısa zamanda görüşeceğiz, çilli.”
Telefonu kapattığımda annemin silüeti tam kapının yanındaydı. İçeri girdiğinde şaşırdığı yüzünden okunuyordu. “Kıyamet kopacak.”demişti hemen.
Güldüm. İlk kez kendim kalkmıştım ve bu asırda bir olan bir şeydi. 9 yıl boyunca hiçbir güç beni kendi isteğimle erken saatte uyandıramamıştı.
“Anne,” dedim gözlerimi devirerek, “abartmasan mı biraz?”
“Normalde seni yataktan vinçle kaldırıyoruz,” dedi. “Bugün kendin kalkmışsın. Ben de doğal olarak endişelendim.”
“Bir kere oldu diye kıyamet mi kopuyor?”
“Kızım,” diye güldü, “sende bir şey bir kere oluyorsa ya çok iyidir ya çok kötüdür. Ortası yok.”
İçimden güldüm. Haklıydı da. Ben ya hiç yapmazdım ya da abartırdım. Arası yoktu gerçekten. Çantamı omzuma geçirirken başımı iki yana salladım.
“Rahat ol,” dedim. “Taş falan yağmaz.”
Annem yüzümdeki o gülümsemeyi görünce, “Hem gel sen bakayım şöyle.” diyerek yanına çekmişti beni. “Ateşin mi var senin?” elini alnıma koyduğunda bir kez daha gülmüştüm. “Yok, yok. Kesin bir şey olmuş. Hadi hazırlan doktora gidiyoruz.”
İlk kez okula giderken güldüğümü görmüştü, normalde hep somurtarak giderdim okula. Anneme sarıldığımda yüzümü boyun hizzasına gömdüm. Kokusu çok güzeldi. “İyiyim ben anne. Alt tarafı tersimden kalktım sadece. Ateşim falan da yok.”
Annem ikna olmamıştı tabii. Bir insan evladı bu kadar sebepsiz gülüyorsa ya hastadır ya da başına bir şey gelmiştir, onun dünyasında başka ihtimal yoktu. Elini yanağımdan çekmedi. “Sen böyle gülmezsin sabahları,” dedi kaşlarını çatarak. “Bir yerin ağrıyor mu?”
Başımı iki yana salladım. “Yok.” dedim aceleyle. “Okul falan dinlemem gider yatarım bak. İnadım inat, bilirsin anne.”
Annemle arkadaş gibiydik. Ona istediğim her şeyi anlatabilirdim, ama bazılarını götüm yemezdi. Nasıl arap bir dayıya yazdığımı söyleye bilirdim ki?
Annem on bir yaşında kendi annesini kayb etmişti. Bu yüzden hep güçlü dururdu, ağlamayı da susmayı da erken öğrenmişti. Belki de, yaşayamadığı çocukluğunu bende yaşatmak istemişti. Bu yüzden ev işleri yaptırmazdı çünki daha on bir yaşındayken evin tek kadını haline gelmişti. Dört erkeğe bakmak zorunda kalmıştı, onlara yemek yapar, evi çekip çevirirdi.
Dedem üzerine titrerdi annemin. Son nefesine kadar annemin yanında olmuştu. Ama koskoca 25 yıllık ayrılığın sonunda, kendi gül kokan karısının yanına gitmişti.
Bazı kadınlar çocukluğunu yaşayamaz, başkalarının hayatını ayakta tutmakla büyür. Annem küçük yaşta kadın oldu, ben onun yanında çocuk kalabildim.
Güç, annemin seçimi değildi, ona çok erken verilmiş bir roldü.
O ağlamayı sustuğunda öğrendi, ben susmamayı ondan öğrendim.
Bir ev, bazen on bir yaşında bir kız çocuğunun omuzlarında durur.
Dedem hayatta annemin yanındaydı, ölürken de sevdiği kadının. Bazı ayrılıklar çeyrek asır sürer ama kavuşma bir ömür eder.
Annem annesiz büyüdü, beni annesiz bırakmamak için. Onun yaşayamadığı çocukluk, benim hatıram oldu.
Ben bu kadını yerdim. Yeminle dünyaya bir kez daha gelsem yine annem olmasını isterdim. Bazılarının en büyük şanssızlığı ailesiyken, benim en büyük şansım ailemdi.
Bunu düşündüğümde içimden taşan o sıcaklık, sabahın bütün soğukluğunu bastırıyordu. Herkes annesini sever derler ya, benimki sevmenin ötesindeydi. Güven gibiydi. Liman gibiydi. Dünyanın her yerinde fırtına kopsa, dönüp dolaşıp sığınabileceğim tek yerdi.
Beni benden iyi tanırdı. Yalanımı sesimden yakalar, susuşumdan gerçeği çıkarırdı. Üzerime gelmezdi ama bırakmazdı da.
Herkes ailesini kader diye taşır sırtında. Kimisi yük diye, kimisi yara diye. Benimkisi ise şanstı.
Benimkisi sessiz bir şanstı üstelik. Öyle gösteriş yapmazdı, kimseye anlatılmazdı. İçten içe çalışırdı. Düştüğümde kaldıran bir el gibi, konuşamadığımda susup yanımda duran bir omuz gibi.
Başkaları ailesini anlatırken sesleri sertleşirdi, kelimeler dikenli olurdu. Ben anlatırken yumuşardım. Cümlelerim bile incelirdi sanki. Çünkü bilirdim. Ne yaparsam yapayım, nereye gidersem gideyim, arkamda beni tutan bir yer vardı.
“Hadi, şimdilik inanmış gibi yapıyorum.”katır inadımı biliyordu kendileri. “üzerini değiştir hemen. Kahvaltı yap sonra.”
İtiraz edeceğim an, “Kahvaltı yapmadan gidersen okulu falan unut. Öyle gitmiyorum diye de sevineyim deme, uyumana müsaade etmem, çalışırsın akşama kadar.”demişti gözlerime baktığında. Bir de bana keçi inatlı diyordular. Annemden geçmiş işte.
“Beş dakikan var.” Beş dakika. Onun zaman anlayışıyla benimkisi asla uyuşmazdı zaten. Benim için beş dakika, evrenin yeniden yaratılması kadar uzun, onun içinse göz kırpmasıydı.
Saatime baktım. Daha çok erkendi. 7:00 yeni olmuştu, bense 6:30 da uyanmıştım. Bundan önce de olan beş alarmım daha vardı çünki yatarsam uyanmasını bilmezdim. Hiçbir güç beni erken saatte o yataktan kaldıramazdı o zaman. O yüzden on alarmım vardı. Ve tabiki hiç birine uyanmazdım, annem uyandırırdı.
Yeniden o absürt formayı giyerek, çantamı yerden almış oturma odasına gitmiştim. Annem sofrayı baştan aşağıya donatmıştı resmen. Sanki evden ben değil de açlıktan çıkmış bir ordu uğurlanacaktı. Tabaklar yan yana dizilmiş, tencerelerin kapakları aralık bırakılmıştı. Annem masanın bir ucunda ayakta duruyor, eksik bir şey var mı diye gözleriyle sofrayı bir daha kontrol ediyordu.
“Hadi, geç otur.” dedi.
“Anne kıtlıktan çıkmadım be. Hani çok yiyorum da bu kadar da değil ya.” nolmuş yani doymak bilmiyorsam.
“Çok konuşmadan ye şunları,yoksa geç kalıcaksın.”
Gözlerimi anneme dikip hafifçe omuz silktim. “Geç kalmam, ama sanki açlıktan çıkmışım gibi davranıyorsun ya.”
Annem başını salladı, hafifçe gülümsedi. “Hadi başla bakalım, zaman daralıyor.”
Sandalyeye oturup ilk lokmayı ağzıma götürdüm, daha sonra birkaç tane daha. Yediğim gibi evden fırlamıştım çünki erken kalkmama rağmen yine gecikmiştim. Okulun boş koridorunda sadece ben vardım. Sınıf kapısının yanına geldiğimde kapıyı tıklatmadan açıp sınıfa girmiştim. Edebiyat dersiydi ve öğretmen yoktu.
Şaşırdık mı?
Hayır.
İçeri girdiğimde bana neşeyle selam veren, Esin ve Nur'a gülerek karşılıklı selam vermiştim.
Sınıftakilerin bakışların umursamadım bile. Çokta sikimdeydi yani. “Kalk, kalk, kalk.” dediğimde sıranın yanındaydım.
“Önce gelen oturur, tatlım.” demişti Feride imayla. Tahmin edersiniz ki yine hoca yoktu. Okulda ne vardı da hoca da olsun?
Çantamı sıraya koyarak, “Şunu kafana bir geçiririm o zaman tamamen oturursun yere.” demiştim tehditkar bir ses tonuyla. Duvar kenarı bir namustur. Orada ben oturmalıydım.
Feride gözlerini devirdi ama kalkmadı. Bilerek yapıyordu, o da biliyordu ben de. Sıraya yarım yamalak yayılmış, sanki tapulu malıymış gibi kolunu duvara dayamıştı. Dudaklarının kenarında o sinir bozucu gülümseme. “Banane kızım. İlk sen gelseydin, sen otururdun. Şimdi uslu uslu otur bakalım yerine.” dedi.
“Duvar kenarı, Feride. Namustur, kutsaldır. Kimseye veremem.”
“Otur diyorum. Sana anlatacaklarım var diyorum.” demişti teker teker. Şerefsiz yine beni yaralı yerimden vurmuştu.
Dedikoduya bayılırdım.
Montumu bile çıkartmadan oturmuştum, az önceki konuşmaları hiçe sayarak. “Noldu lan?” sesimdeki merakım mavi gözlerime de yansımıştı. “Yine ne boklar yedin?”
Montum üstümde, çantam dizlerimdeydi ama ruhum çoktan ona dönmüştü. Dirseğimi sıraya dayadım. “Feride,” dedim uyarır gibi, “eğer bu sıradan bir saçmalıksa kalkar giderim. Duygularımla oynama.”
“Şu 12'ci sınıflar var ya.”
“eeee.” dedim devam etmesi için.
“Okul çıkışından sonra okulun arka tarafında görülmüşler.”
Tam bir hayal kırıklığıydı. “Bize ne bundan, Feride?” harbi bize ne. “Görülmüşlerse görülmüşler işte. Bunda büyütülecek ne var.”
Daha sonra sesini biraz daha alçattı. “Asıl bomba ne biliyor musun?”
“Ne? Allah aşkına tek seferde söyle. Kalbim kaldırmıyor artık.”
“Güvenlik kamerasına yakalanmışlar.” sanki mümkünmüş gibi gözlerimi biraz daha açmaya çalıştım. “Bildiğin yemişler birbirlerini.”
“Oha. Çüş.”
“Aileleri şimdi müdürün odasında diye duydum.”
“Nerde edep. Nerde adap. Nerde insanlık. Nerde görüntüler.” son söylediğim şeye kadar çok ciddiydi ki onu dememle birlikte at gibi kişnemişti.
Bir normal de bulmaz ki beni anasını satayım. Hep otistik. Hep otistik.
Şimdi buna gülmemek ayıp olurdu. bende tam olarak eşşek gibi anırarak ona karşılık verdiğimde artık tüm sınıfın gözleri üzerimizdeydi. Rezillik.
Hata.
Büyük hata.
Karizmam yerle bir olmuştu o an. Hani böyle deprem olur da bina kat kat çöker ya, aynen öyle. Ne coolluk kalmıştı, ne gizem, ne de ağır abla havası. Sıfır. Eksiye düşmüş bile olabilir.
Sınıf susmuştu.
Biz susmamıştık.
Nefes nefese kaldığımızda Esin arkasını dönerek bize anlamsız gözlerle bakmıştı. “Sonunda delirdiniz.”
“Olabilir,” dedim omuz silkerek, hâlâ gülüşümü toparlayamamışken.
“Geç bile kalmıştık,” dedi Feride, son noktayı koyar gibi.
Sınıf yavaş yavaş normale dönerken ben sırama yaslandım. Karizmamın enkazından geriye ne kalmış diye düşündüm. Cevap netti.
Hiçbir şey.
O sırada sınıfın kapısı açıldığında içeri giren tanıdık yüzle karşılaştım. Kenan falliği. Siyah saçları her zamanki gibi elektirik çarpmış gibi havadaydı. Kahve rengi gözlerinin altı ise uykusuzluktan morarmıştı. Teker teker tüm erkeklerle selamlaştıktan sonra bizim sıraya doğru ilerlemişti sırtındaki çantasıyla.
“ooo.” dedim coşkuyla. “Hayırdır reis? Sen buraların yolun bilir miydin?” götelek okul ne bilmezdi. Haftada 2 gün falan gelirdi sadece.
Kenan dudak kenarını yukarı kıvırdı. O uykusuz ama pişkin gülümseme. “Özledim lan,” dedi. “Dedim bir uğrayayım, bakayım hâlâ aynı deliler mi.”
Feride yerinde oturarak göz devirmişti. “Hiç zahmet edipte gelmeseydin ya. Sensiz daha iyiydik sanki.”
“Belli,” dedi etrafa bakarak. “Çok huzurlu görünüyorsunuz.” Bakışı yine bize kaydı.
Ben ağzımı açacaktım ki Esin benden önce davrandı. “Az önce eşek anırması temalı bir performans izledik,” dedi gayet ciddi bir sesle. “Sanat eseri.”
Kenan kaşını kaldırdı. “Kaçırmışım,” dedi. “Yazık. O anı görmek için nelerimi vermezdim.”
Yerimde biraz daha küçüldüm. Karizma enkazının üzerine bir de Kenan gelmişti kepçeyle eşeliyordu resmen.
Çantasını sıraya fırlattığında sol tarafımızda olan sırada oturarak bize dönmüştü. “Sen daha kendi önünü göremiyorsun.”dedim imayla.
“Ben önümü göremiyorsam,” dedi sakince, “sen bayağı körsün o zaman.” miyopsam nolmuş yani? Suç mu?
“Sanane be. İster görür, ister görmez. Sanane.”çıkışan Feride olmuştu. Kenanla anlaştıkları görülmemişti henüz. Bunlarda böyle gerizekalıydı işte.
Kenan Feride'nin yüzüne aynı gülümsemeyle baktı çünki alışkındı. “Bu kadar sinirlenme,” dedi Feride’ye. “Sesin yükselince haklı olmuyorsun.”
Feride bir an durur gibi oldu. Sonra kahkaha attı, ama gülmekten çok meydan okumaktı bu. “Bak sen şu özgüvene,” dedi. “Büyümüşte konuşmayı öğrenmiş.”
Kenan cevap vermedi. Oturduğu yerden aniden kalkarak karşıma geçtiğinde şaşkınca yüzüne bakmıştım. “Ne bakıyorsun lan?”
Tek eli havalandığında işaret parmağını yanağıma dokundurmuştu. Yüz ifadesi anında değişmişti. “Bu ne lan?” diye sormuştu.
Kaşlarımı çattım. “Ne olcak, yüzüm.”
“Onu anladık.” diye çıkışmıştı. “Yüzdeki şey ne?”
“Yüzüm işte. Yüzümde ne olabilir başka aptal?”
Omuzlarımı saran el bir hışımla beni kendine döndürdüğünde, “Çillerin. Çillerin görünüyor.” demişti Feride.
Kenan beni kendine döndürdüğünde bu kez onunla göz göze geldim. “Senin çillerin mi vardı lan?”
“Evet.”
“Ne zamandan beri?”
“Valla kendimi bildim bileli çilliyim ben.”
“Şerefsiz piç.” yüzünü buruşturmuştu Kenan. “Kaç yıllık arkadaşız. Daha şimdi mi söylenir bu.”
“Mal kendin söylüyorsun ya kaç yıllık arkadaşız diye.” dedim hemen. “Sen nasıl fark etmedin?”
“Sen söylemesen ben nasıl fark edeyim?”
“Sen fark etmesen ben neden söyleyeyim. Arkadaşım değil misin? Bir zahmet fark et sende.”
“Demek bütün bu yıllar boyunca yüzünde mini yıldız haritasıyla geziyormuşsun.”
“Yeni mi uyandın astronot,” dedim. “Bir de teleskop alaydın.”
Bir kez daha Feride beni kendine döndürdüğünde artık midem bulanıyordu. Üzerine kusucaktım o olucaktı. “Ay yeter. Yeter diye bağırıcam valla.” sesimi yükselttim sitemle.
Nur da arkasını dönerek iyice yüzümü incelemişti.“Makyajla mı yaptın?”diye sormuştu.
He. Makyajla yaptım. Hocalar ağzıma sıçsın diye bir de makyajla çil yaptım. “Sence Nur? Makyajla yapsam böyle mi olurdu?”
Feride bile beklemiyordu böyle bir şey yapacağımı. Çillerim konusunda hassas olduğumu biliyordu. “Yok. Sihirle yaptı. O yüzden daha önce fark edemediniz.”
“Feride haklı. Bir anda gökten indi yüzüme.”ben bile dalga geçiyordum kendimle. Bununla daha bir çok soru yöneltilmişti bana ama hiçbiri beni rahatsız eden cinsten değildi. Aksine gülüp eğlendik.
Ama gülüşüm Hatice'nin gelişiyle yüzümde soldu. “bak sen bizim çirkin ördek yavrusuna. Çirkin olması yetmiyormuş gibi birde o iğrenç çillerini gösteriyor millete.”
“Sende olmayanlar sana batmaya devam ediyor anlaşılan.”sesim iğneleyiciydi.
“Ne saçamlıyorsun sen be!” sesini yükselttiği an sınıfın bakışları bize döndü. O meşhur sınıf sessizliği.
Yüzüme en masum gülümsememi kondurdum. “Kendin olamıyorsun ya, canım. Ancak başkalarını eleştirerek kendini tatmin ediyorsun. O da sadece senin egonu doyuracak kadar oluyor maalesef. Karakterini düzeltecek kadar değil.” kendimi bu yelloza yedirecek değildim. İyi başladığım güne sıçmasını izlemeyecektim herhalde.
Kenan herkesi gaza getirerek, “Ooooo...” demişti coşkuyla. “Evet sayın seyirciler, Rüya'dan çok ağır bir darbe gelmiş bulunmakta. Bakalım karşı taraf ne cevap verecek.”
“Kes sesini.” Hatice o tiz sesiyle bağırdığında Kenan yüzünü buruşturmuştu. Allah aklından almış sesine vermiş yeminle.
Feride ve ben yerimizde yayılırken, Esin boş gözlerle etrafa bakıyordu. “Ne karakter dersi veriyorsun sen ya?” dedi Hatice, küçümseyici bir kahkaha atmaya çalışarak. “Kendini bir şey sanmaya başlamışsın. İki çil çıktı diye kraliçe mi oldun?”
Ben bir şey söylemeden Feride ayağa kalkmıştı. Bu sınıfın en uzun kızı oydu, anladığınız gibi Hatice de onun yanında küçük kalmıştı. “Ailene acıyorum.” demişti aynı küçümseyici tonla. “Onlar gibi asil bir ailenin, senin gibi yalaka ve şımarık bir kızı olduğu için.”
Sustuğunda devreye ben girmiştim. “Valla, aileni tebrik ediyorum. Çok sabırlı insanlar. Ben olsam 1 saniye bile dayanmaz kapı dışarı etmiştim seni.” daha sonra el çırptım yavaşça. “Taktir ettim doğrusu.”
Sözlerim ağırdı. Evet. Kabul ediyordum ama haketmedi de değil. Geçen yıl ailesini trafik kazasında kaybeden kızı ailesinden vurmuştu. Vicdanı yoktu bu kızın. O nasıl en hassas noktadan vurabiliyorsa bizde vururduk. Çünki o başka türlü anlamazdı.
Klasik okul zorbasıydı işte. Ama etrafında tek bir kişi yoktu. Sarı saçları, kahverengi gözleri vardı. Ne çirkin, ne de tam güzel dene bilirdi.
Hatice’nin dudakları titredi. Gözleri doldu dolacak gibiydi ama ağlamaya da cesaret edemiyordu. Çünkü ağlarsa haklı çıkmayacaktı, susarsa ezilecekti. Arada kaldı. En sevmediği yer.
“İkiniz birleşmişsiniz bana mı saldırıyorsunuz?” dedi, sesi çatallaşmıştı.
“Estağfurullah.” dedim hemen. “Biz sen miyiz ki öyle bir şey yapalım?”
Arkadan Fatih'in sesi gelmişti. “Rüya alır diyenler el kaldırsın.” kendisi de elini kaldırmıştı. Eski sınıfımızdan olan erkeklerin çoğu el kaldırırken, sadece anlaşabildiğimiz kızlarında el kaldırdığın görmüştüm. Feride ve Kenan da onların içindeydi tabi.
Daha sonra elini aşağı indirerek, “Hatice alır diyenler ellerini kaldırsın.” az öncekiler haricinde olanlar ellerini kaldırmıştı. Piç tayfa da onların içindeydi. Ama az öncekinin yarısına bile yetememişti. Hatice sevilmeyen biriydi ama şimdi işin içinde rekabet vardı.
O el kaldırmalar var ya, insanın yüzüne tokat gibi inen cinsten.
Hatice önce Fatih’e baktı, sonra havada asılı kalan ellere. Gözleri tek tek sayar gibiydi. Saydıkça yüzü gerildi, çenesi kilitlendi. Fatih sırıtıyordu. Bilerek yapıyordu, belliydi.
“E tamam,” dedi Kamil,umursamaz bir sesle. “Sonuçlar ortada.”
“Bu adil değil,” diye mırıldandı en sonunda. Sesi neredeyse duyulmuyordu. “Hepsini kandırdın sen! Adil değil. Onlar senin tarafındaydı zaten!”
Ayağa kalktığımda kaşlarımı çatarak boş bakışlarımı üzerinden çekmedim.
“Sonunda kafayı yedirttiniz kıza.” gülerek konuşan Rüstem'di.
“Gerizekalı mısın kızım sen?” dedim üstüne basa basa. “Herkes kendi seçimini yaptı. Kimseyi de senin gibi zorlamıyoruz, illa bizi sevmesi için.”
“Yine yapmışsındır sen yapacağını. Sürtünmüşsündür yine erkeklere. O yüzden senin tarafındalar. Bende seni bir şey bilirdim.”
Bardağı taşıran son damlaydı artık. Öne fırladım bir hışımla. “Senin o dilini kopartırım bak!” diye bağırdım öfkeyle. Yaklaşamadım. Kenan önümde durmuştu. “Çekil! Çekil de onu kendi nefesinde boğayım!”
İki eliyle omuzlarımdan tutmuştu, gözleri gözlerimin içindeydi. “Yeter!” dedi dişlerini sıkarak. “Değmez. Sakın.”
Arkamızdaki sıranın şiddetle geri itildiğini duymuştum. Feride de öne atılmıştı ama onu da Alp durdurmuştu. “Senin gibi sürtüğe mi kaldı onun ahlakını sorgulamak! Daha kendi ahlakına sahip çıkamıyorsun!”
Bırak dercesine kenanın gözlerine baktım ama bırakmadı. Erkekler araya girmişti. Başka zaman olsa kenardan izlemekle yetinirdiler.
Hatice küçümseyici gözlerini Alp'e çevirmişti. “Sen de mi kaşınıyorsun? Herkes bana karşı birleşmiş!”
Sare öne çıktı, sesi soğuktu ona karşı. “Bırak şunu, Hatice. Senin tarzın bu. İnsanları aşağılamadan kendini gösterebileceğin bir yol var mı sence?”
Narin dudaklarını büzmüştü. Görüş hizzamdaydı onlar. “Senin yaptığın sadece gürültü. İnsanları ezmek kolay geliyor sana, değil mi?”
Fatih omuz silkerek araya girmişti.
“Tamam, Hatice. Yeter artık. Sakin ol. Ama şu an yaptığın tamamen saçmalık.”
Alp daha sert çıkşmıştı.“Senin bu kendini beğenmiş tavrın yüzünden kimse sana tahammül edemiyor!”
Emine ise her zamanki gibi Hatice'nin tarafındaydı. Ne de olsa ondan bir farkı yoktu. “ahlaktan falan konuşuyorsunuz da, hepiniz bir olmuş kızın üzerine yürüyorsunuz.”
Feride iyice deliye dönmüştü artık. “Onu savunan da onun gibi olmasaydı en azından.”
“Bana bak-” Feride'nin üzerine yürümeğe kalktığında Esin bağırmıştı. “İyice panayıra döndü sınıf. Geçin yerlerinize.”
Leyla araya girdi hemen. “Hatice, kimse sana tapmıyor. Bu kadar egonu şişirmeye gerek yok.”
Kenan ona doğru döndüğünde, “Defol git yerine. Bir daha da bir kızın ahlakına laf etmeye kalkarsan seni bu sefer biz bile alamayız onların elinden.” demişti tehditkar bir ses tonuyla.
“Size alın diyen oldu mu? Onlar gibi sizde varoşsunuz.” dediğinde iyice cinlerim tepeme çıkmıştı.
“Bak hala konuşuyo yüzsüz gibi. Yolarım kızım seni. Baban bile gelse seni elimden hiç kimse alamaz.” işaret parmağımı ona doğru sallamıştım sinirle.
Alp de araya girdi, bedenini aramıza siper etti. “Bitti,” dedi net bir sesle. “Kimse kimseye dokunmuyor.”
Kamil sırasından doğruldu. “Hatice, sus artık. Kendini daha fazla rezil etme.” daha sonra o üç sürtüğe baktı. “Meryem, Ayşe, alın şunu burdan yoksa hepimiz disiplini boylarız.”
Sınıfın kapısı bir anda açıldığında hepimiz irkilmiştik. Şom ağızlı eşşek. Nöbetçi hoca gelmişti işte. Sınıfa girdiğine, hepimizi birbirimize girmiş halde bulmuştu. “Noluyor burda! Ne bu gürültü? Sesiniz ta aşağı kata kadar geliyor!”
Beklemediğim bir anda Selim konuşmaya başlamıştı. “sadece oyun oynuyorduk, hocam.”
“Böyle oyun mu oynanır. Hemen geçin yerlerinize. Çabuk!” lafını ikiletmeden herkes kendi sırasına dağılmıştı. Feride yeniden duvar kenarına geçmişti.
Hoca sınıfta ağır adımlarla dolaşmaya başladı. Sesini alçaltmadan, her birimize tek tek bakarak konuşuyordu. “Böyle gürültü yapılır mı?” dedi, kaşlarını çatarak. “Hepinizin sesi koridorlarda yankılandı. Sınıfta kavga mı ediyorsunuz, oyun mu oynuyorsunuz, ne bu?!”
Esin sınıf başkanı olduğu için o konuşmaya başlamıştı. “Özür dileriz, hocam. Bu kadar gürültü yaptığımızın farkında değildik.”
Hoca kaşlarını daha da çattı, sesi iyice yükseldi. “Özür mü? Özür kelimesi burada hiçbir şeyi değiştirmez! Herkesin birbirine saygısı yok, kimse kural tanımıyor!” hoca bir sus ya. Hiç hazz etmezdim bu hocadan. Her şeyi abartırdı.
Ölsün ya. Ölsün.
Ellerini önünde kenetledi, Esin. “Dediğiniz gibi, hocam. Tekrar etmeyeceğiz.” dedi sessizce.
Hoca bu cevaptan tatmin olmamış gibi burnundan soludu. “Tekrar etmeyeceğizmiş!” diye çıkıştı. “Burası kahvehane değil! Siz lise öğrencisisiniz, sokak ağzıyla konuşamazsınız!”
Sınıfta çıt çıkmıyordu. Fatih başını öne eğmişti ama dudaklarının kenarında zor bastırılan bir sırıtma vardı.Rüstem kollarını bağlamış, tavana bakıyordu, belli ki azarın yarısını bile üzerine almıyordu.
Feride dişlerini sıkmıştı, susmak için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi.
İşte o an kulaklarımıza işleyen o zil sesiyle hepimiz derin bir nefes vermiştik. Kurtarıcımız. Birkaç şey söyledikten sonra sınıftan çıkmıştı hoca. Yani çokta sikimdeydi.
Sınıf yine boşaltılırken biz üç kişi pencerenin dibinde bulduk kendimizi. “Sen beni niye tutuyorsun be mal!” diye bir fiske vurdum Kenan'ın omuzuna. “Bir ağız tatıyla yırtamadım şunun ağzını.”
Kenan kaşlarını kaldırdı, sesini alçalttı. “Yırtacaktın da ne olacaktı? Disiplin, sicil, sonra bir de ailesi. Ohh, ohh. Değer mi lan o kıza?”
Feride pencereye yaslanmıştı, kollarını göğsünde bağlamış. “Değmez,” dedi net bir sesle. “Ama susmak da değmezdi. Tokadı yapıştıramadım ya içimde kaldı o.”
Kenan sırıtmasını gizlemeye tenezzül etmedi. “Yalnız el kaldırma işi efsaneydi,” dedi. “Yüz ifadesi var ya, ömür boyu unutmaz.”
Ben burnumdan soluyarak güldüm.
“Orası terapi gibiydi zaten,” dedim. “Bir tokat atamadım ama sınıf attı sağ olsun.”
Feride başını iki yana salladı. “Yine de kendini tutmayı başardın helal, valla.” dedi. “Ben olsam çoktan saçına yapışmıştım.”
Kenan pencereye yaslanıp kollarını arkada bağladı. “İkiniz de manyaksınız.” dedi keyifli bir tonla.
Aklıma gelen dedikoduyla Kenan'a döndüm hızla. “lan, onu bunu boş ver de, bir olaylar oldu.” dedim heyecanla. “Elin ağzında kalır. O derece yani.”
Kenan'ın meraklı bakışları anında beni buldu. “Noldu kız?”
“Şu 12'ci sınıflardan iki kişiyi basmışlar.”
“Nasıl? Nerde? Ne zaman?” diye sordu ard arda.
Feride koluma vurmuştu. “Sana anlatma dedim ya.”
“Anlatmazsam ölürdüm, Feride. Yaşayamazdım.”
Kenan hemen araya girmişti. “Sorularıma cevap versene.”
“İşte gizliden sevişirken yakalanmışlar. Oğlanın kızı eve atmadığı kalmıştı bi.” dedim açıkça. Sonunu birazcık abartmış olabilirdim.
“Ne diyosun? Oha. Olaya bak.”
“Sen ne hemen artistiğe başladın be. Zaten sen yaymadın bunu tüm okula.” Feride'nin cümlesi bittiğinde Kenan'a baktım. Vay oe. Bana bile söylememiş ha. Yazıklar olsun.
“Kenan var ya çok oe adamsın.” dedim sitemle.
Hiç alınmamıştı bile. “Sende çok oç bir insansın.”
Oe küfürdü belki ama biz onu onurlu evlat diye düzeltmiştik. Oç ise onurlu çocuk demekti. Ne kadar da yaratıcıydık ama.
Sınıf kapısından içeriye yine gecikmiş olan Duru ve Eylül girmişti. “Selam.” diyerek çantasıyla beraber yanıma gelmişti Eylül.
“Ooo, selam portakal kafa.” dedim aynı neşeyle. Onlar sınıfımıza bu yıl gelmişti daha ama beklentimizin çok üstünde biriydiler. Öyle egolu falan değil çok cana yakın kızlardı.
Eylül Feride ile sarıldıktan sonra yerlerimize geçmiştik çünki zil çalmıştı. Burda teneffüs 2 dakika falan sürerdi genellikle. Matematik dersiydi. Herkes sınıfa geldikten sonra son olarak hoca gelmişti. “Epstein olayını duydunuz mu?” diye sordum hemen.
Duru karşısındaki fizik kitabına umutsuz bir bakış attı. “Maalesef duydum. Nasıl bir cani ya bu böyle.”
Feride duvara yaslandığında hoca tahtada bir şeyler anlatmaya başlamıştı. “O ne ki?” diye sordu Feride.
“Harbi bilmiyor musun lan?” dedi Kenan şaşkınca.
“Kızım tüm dünya bu olayla çalkalanıyor. Sen nasıl bilmiyorsun.” demiştim.
“Sizin gibi telefonla yatıp kalkmıyorum herhalde. Her olayda en son benim haberim oluyor.” karşılık vermişti Feride.
Kenan başını iki yana salladı. “Lan kızım, Jeffrey Epstein işte. Zenginlere kız ayarlayan sapık herif.”
Feride kaşlarını çattı. “Ne alaka? Kim bu tam olarak?”
Ben sesimi biraz alçalttım, hoca arkasını dönmüş tahtaya bir şeyler yazıyordu. Şimdi bir de onun tiz sesini duymak istemiyordum. “Amerikalı milyarder. Küçük yaşta kızları istismar ettiği ortaya çıktı. Bir sürü ünlü, siyasetçi, zengin adamla bağlantısı varmış.”
Duru kitabı kapattı artık, tamamen bize dönmüştü. “Adam tutuklandı,” dedi. “Sonra hapiste ‘intihar etti’ dediler.”
“Bence ölmemiştir ya. Çünki çok saçma bir şey. Bir anda gündem oluyor daha sonra hiç olmamış gibi davranılıyor.” araya giren Eylül olmuştu. Kafasını biyoloji test kitabından kaldırmıştı sonunda.
Eylül söylediklerinde haksız sayılmazdı. Yani çok absürt bir olay olurdu. “Bence bu işin altında başka bir şey var.” dedim sakince.
Feride tek kaşını kaldırmıştı. “Ne gibi?” diye sormuştu. Siyaset konuşmaktan pek hazz etmezdi.
Kenan kendi sandalyesini bizim sıraya doğru yakınlaştırdığında diğerlerine doğru eğildim rahat duyabilmeleri için. “Yani sizce de garip değil mi? Yıllar önce olan bir şeyi aniden gündeme getirdiler. Daha önce de bir kadın sosyal medyaya düşmüştü. 'İnsan eti yiyorlar' diye bağırıyordu ama kimse onu ciddiye almamıştı.”
Eylül gözlüğünü düzelterek bana baktı. “Rüya haklı ya. Bende görmüştüm o video'yu kadına şizofren damgası vurdular daha sonra ortalıkta görünmedi.”
Kenan yine ortalığın içine sıçarak, “Kesin o kadını da akşam yemeği niyetine yemişlerdir.” demişti.
“Salak mısın sen?” dedim hemen, dirseğimle böğrüne geçirdim hafifçe. “Her şeyi komediye vurma. Bir gün komediyi sana vururlar, feleğin şaşar.”
Duru yüzünü buruşturdu. “Gerçekten kayboldu mu o kadın, yoksa sadece internet abartısı mı?”
Omuz silktim. “İnternette böyle olaylarda bir sürü komplo dönüyor. Gerçek bilgiyle uydurma birbirine giriyor.”
Eylül başını salladı. “Evet ama o davada da gariplik çoktu. O yüzden insanlar şüpheleniyor.”
Feride hâlâ tam konuya girememişti. “Ben hâlâ şuna takıldım,” dedi. “Bu kadar güçlü insanın adı geçiyor da kimse doğru düzgün ceza almıyor mu?”
Kenan bu kez daha ciddi bir tonla konuştu. “Güç dediğin şey bu işte. Paran varsa duvarlar daha kalın.”
“Aslında şöyle bir şey de olabilir.” demiştim ellerimle oynarken. “Dünyada bir savaş başlatmak için harakete geçmişler. O yüzden Epstein olayını gündeme getirerek sadece kendileri için yaptıkları işin üzerine şeffaf bir örtü çekiyorlar.”
“Yani düşünsenize olmayacak bir şey değil. Ülkeler daha düşmanından kendini korumaya çalışırken bir de iç savaş başlatıyorlar. Başkasına gerek kalmadan o ülke zaten kendi kendini yok edebilir. Karşıdan gelecek ilk darbeyle de tamamen çöker.” diye devam ettim.
Kenan kaşlarını hafifçe çattı. Yani mantıkken düşünürsek, olmayacak gibi değildi. İnsan sarrafı bunlar her şeyi yaparlar. “Sen çok film izliyorsun.” dedi Feride, ama sesi önceki gibi dalga geçer tonda değildi. “Ama mantıksız da değil.”
Kenan düşünürken çenesini kaşıma huyuna yine başlamıştı. “Tarihte ilk defa mı yapılıyor sanki? Bir skandalı başka bir şeyin üstünü örtmek için kullanmak, ya da tam tersi. Büyük bir şey olurken insanların dikkatini başka yöne çekmek.”
Eylül araya girdi. “Ama iç savaş çıkarmak öyle düğmeye basınca olacak bir şey değil ki. Halkın zaten bölünmüş olması lazım. Kıvılcım hazır olacak ki yangını hemen başlata bilsinler.”
“Şu aklınızı derslerde kullansaydınız şimdiye gay pavyonu açmıştık.” bu muhteşem zeka tabi ki Feride'ydi.
Kenan bir an durdu. Gözlerini Feride’ye dikti. “Gay pavyonu mu?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Ben vizyonu daha büyük düşünmüştüm. Direkt dünya yönetimine taliptik biz.”
Feride omuz silkti. “Sen daha sınıf temsilciliğini kazanamadın, dünya ne alaka?”
Kenan başını iki yana salladı. “Bizim akıl çalışıyor da derslerde mesaiye gelmiyor. Problem o.”
Feride hiç bozmadan, “Çünkü dersler bizim zekâ seviyemizin altında.” demişti.
Gay pavyonu bizim en büyük hayalimizdi. Yani düşünsenize hepsi erkek ama size bulaşan yok, yavşayan yok. Hepsi kendi halinde takılıyorlar siz de onları izliyorsunuz. Hem eğleniyorsunuz hem de izliyorsunuz.
Hoca aniden bağırınca Feride ve ben önümüze dönmüştük. “Kenan hemen geç yerine.” demişti hoca. Yine başladı bizim mesai.
Kenan ise her zamanki gibi ağırdan aldı. Sandalyeye yarım yaslanmış hâlde hocaya baktı. O yüzündeki alaycı gülümseme bir saniye bile kaybolmamıştı. “Hocam ben zaten yerimdeyim.” dedi, sesi sakin ama meydan okur gibiydi. Olanları sırıtarak izliyorduk. Kenan'ın nasıl yüzsüz olduğunu biliyorduk çünki. Hoca ne söylese onda bir etkisi olmazdı.
Hoca iki adım atarak sıraların arasına girdi. Ayakkabısının sesi sınıfta yankılandı. “Ben senin nerede olduğunu çok iyi biliyorum Kenan. Geç. Yerine.” çocuk disipline gitmeden akıllanacak gibi değildi.
Oturduğu sandalyeden kalktığında kendi sırasına yerleştirmişti sandalyesini. Tam geçerken yine dayanamadı. “Bu kadar bağırmaya gerek yoktu hocam.” dedi. Valla yoktu. Ama hocanın aklı yerinde değil. Yaşlılık hali tabi.
Hoca durdu. Yavaşça arkasını döndü. “Ders benim dersim.” dedi net bir şekilde. “Kurallar da benim kurallarım. Bir daha uyarmayacağım.”
Kenan yerine oturdu ama o gülümseme hâlâ yüzündeydi. Kalemini eline alıp masaya ritmik şekilde vurmaya başladı. Feride başını hafifçe yana eğip bana doğru fısıldamıştı. “Var ya bir gün kesin kovulacak bu.”
Hoca tahtanın yanına geldiğinde bize doğru bakmıştı. “Siz dördünüz konuşmayı kesin.” demişti.
Kaşlarımı çatarak, Kenan gibi ben de ağzımı tutamamıştım. “Biz konuşmadık hocam.” demiştim.
Hoca ona laf yetiştirmemden hiç hoşlanmazdı zaten.
Gözlüğünü burnunun ucundan yukarı itti. “Ben mi konuştum? Hepiniz susuyorsunuz da ben mi konuşuyorum?” yok baban konuştu.
Sınıfın içinden birkaç kişi kıkırdamaya yeltendi ama hemen sustular. Feride ayağıma bastı. “Sus.” der gibi.
Ama iş işten geçmişti. Sustur şimdi susturabiliyorsan. “Hocam gerçekten konuşmadık.” dedim bu sefer daha sakin bir tonla ama geri adım atmadan. “Sadece-”
“Yeter.” dedi elini kaldırarak. “Ben sizi görüyorum. Ders başladığından beri susmak bilmediniz.”
Kenan arka sıradan hafifçe güldü. O lanet olası kısa, alaycı gülüş. Hoca sesi duymuştu. “Kenan!” diye sertçe çıkıştı. “Çok komik bir şey varsa gel, burada anlat. Hep birlikte gülelim.”
Kenan sandalyesine yaslandı. “Yok hocam. Siz daha iyi anlatıyorsunuz.”
Duru böyle şeylerde sessiz kalmazdı çünki herkes konuşurken bir bize takıyordu kafayı. “Hocam bir tek biz konuşmuyoruz ki. Herkes konuşuyor.” yürü be kızım.
Eylül de Duru'ya destek vermek için konuşmaya başlamıştı. “Evet hocam. Diğerleri de konuşuyor ama siz bir tek bize bağırıyorsunuz.” konuşmak ne kelime be. Bir ara arkada tekvando bile yapmaya başlamıştılar.
Saadet hocanın öfkesini yüzünden okunuyordu. “Diğerleri kendini dağdan atsa siz de mi atacaksınız?” diye sorduğunda ellerimi göğüsümde birleştirerek oldukça rahat bir şekilde, “Evet.” dedim. Banane amk onlardan.
Hatice'nin o tiz sesi bir kez daha kulaklarımı doldurmuştu. “Hocam onlar yüzünden dersime odaklanamıyorum. Çok ses çıkarıyorlar.” dersi sana sokar o anki sesini sana dinletirdim.
Hoca masaya kalemi bıraktı. “Beşiniz de ayağa kalkın” Tereddüt etmeden ayağa kalkmıştık beşimiz de.Sınıfın havası bir anda değişmişti. Bazıları meraklı meraklı bakıyor, bazıları ise gözlerini kaçırıyordu.
Noldu yani şimdi? Ayağa kalktık madalyon mu aldın? Başın göğe mi erdi?
“Ders bitene kadar ayakta kalacaksınız. Ve bu günki konuların hepsini siz teker teker işleyeceksiniz.” hah, şimdi oldu işte. Duru'ya baktı sonra. “Sen. Tahtaya gel.”
Duru'nun arkamızdan çıkarak tahtaya doğru gidişini izledik. Tebeşiri eline aldığında ilk önce tahtadaki denkleme göz gezdirmişti.
Ne yazdığı bir görebilseydim.
Yavaş yavaş soruyu çözmeye başladığında biz onu izliyorduk sadece. Götelek hoca ise arkada çıkan kargaşayı önemsemeden sadece bize odaklanmıştı. Gözlerimi kısarak baktığımda bu denklemi bir yerden hatırlıyor gibi olmuştum.
Tabi ya. İki bilinmeyenli lineer denklem sistemiydi. Bir ara hoşuma gittiği için dinlemiştim bunu.
Duru yavaş yavaş sona yaklaşmıştı. Tahtanın önünden çekildiğinde yüzündeki rahat gülümsemeyi görmüştüm. Her zamanki gibi yine çözmüştü soruyu. Duru ve Eylül bizim gibi değildi. Aksine derslerinde iyiydiler. Darısı bizim başımıza.
Bizim sıradaki adımımız nefesimizi tutmak ve öğretmenin tepkisini görmekti. Götelek Hoca kısa bir bakış attı, başını hafifçe salladı ve sadece. “Doğru. Güzel iş.” dedi.
Bakışı bana kaydığında içimden dua etmek yerine ona olan muhteşem küfürlerimi ediyordum. “Sen geçebilirsin yerine.” demişti Duru'ya. “Rüya sıra sende.”
Sıra ananda diyemedim.
Umutsuz bakışlarımı bizimkilerde gezdirdim. “Hocam o şimdi yapamaz. Cahil sonuçta.” Emine'ye baktığımda sabır niyetine bir nefes verdim.
“En azından sadece cahil diyorlar bana.” daha sonra üzülmüş gibi yaptım. “Mazallah. Ya senin gibi 'bu gün de başkasının koynundan çıktı' diye konuşsaydılar.” söylediklerimde gram yalan yoktu.
“Kesin sesinizi.” diye çıkışmıştı hoca. Diğer taraftan çocukların sessizce tezahüratı beni gülümsetmişti. Kaşınan oydu. “Rüya hemen tahtaya.”
Daha fazla sorun çıkartmadan tahtanın önüne gitmiştim. Amk götünüzden uydurduğunuz şeyleri ben neden çözeyim. Daha kendi sorunlarımı çözemiyorum.
“Başla.” dediğinde tahtaya baktım sadece. Matematiği bulanı sikeyim.
Bir kaç saniye daha baktığımda sınıf kapısı tıklatıldı. Kesin müdür. İçeri rehber hocası ve iki erkek girmişti. Noluyo lan.
Safir hoca, “Kusura bakmayın hocam dersinizi böldük.” demişti her zamanki siyah topuklu ayakkabılarıyla ilerlerken. Ben dahi hepimizin odağı o iki çocuk olmuştu.
“Ne kusuru hocam. Buyrun.” demişti Saadet cadalozu.
“Merhaba çocuklar, kısa bir konuşmamız olacak. Sadece birkaç dakikanızı alacak.” dedi yumuşak ama otoriter bir ses tonuyla. Daha sonra yanında olan çocuklara döndü. “Başka okuldan sınıfınıza transfer oldular. Daha yeni geldikleri için bu günlük sadece tanış diye burdalar. En kısa zamanda sınıfa alışacaklarını umuyorum.”
Esmer tenli, siyah saçlı çocuğa baktım. Sanki onda tanıdık bir hava vardı ama neydi bilmiyordum. Tahtada olduğum için yüzlerin daha net seçiyordum. Kahverengi gözleri ve sol gözünün altında olan bir ben. Sanki özenle oraya koyulmuş gibiydi.
Diğeri ise kumraldı. Gözleri yine kahverengiydi. Ama kendinden emin bir gülüşü vardı. Burnu hafif kemerli olması gözlerimden kaçmamıştı. “Siz geçin çocuklar. İyi dersler hocam.” Safir hoca sınıftan çıktığında meraklı gözler ikisinin üzerindeydi.
“İlk olarak hoş geldiniz çocuklar. Kendinizi tanıtın, sonra istediğiniz yere geçin.” demişti hoca.
Esmer olan çocuk gözleri ilk benim yüzümde gezinmişti, sonra yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Neydi şimdi bu? Niye gülümsemişti?
Elleri cebinde bir şekilde, “İsmim Yağız. Yağız Erdem. 16 yaşındayım. Sınıf tekrarım olduğu için bu sınıfa geldim.” dediğinde beynimden vurulmuştum.
İsmi Yağızdı! YAĞIZ!
Sesi, ismi aynıydı. Bu oydu. Manyak söylediğini yapmıştı. Ama beni nasıl tanımıştı? Bu sınıfta olduğumu nerden biliyordu?
“Sinan Tekin. 16 yaşındayım. Aynı sebepten dolayı burdayım. Gelecek sefere sınıf atlama dileğiyle yeni okuluma başlıyorum.” demişti kumral olan. İsmi Sinanmış. Kulağa hoş geliyor.
“Geçin çocuklar.”
Yağız bana baktı, ben de ona. Göz göze geldiğimiz o an, kelimelere gerek yoktu, her ikimiz de ne söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Konuştuk, konuşamadık, ama bakışlarımız, tüm sessizliği dolduruyordu.
Gülümsedi bana. O gülümsediğinde gözünün altına olan beni, göz gamzesinin tam ortasındaydı. Göz gamzesinin çukurunda açan bir çiçek gibiydi adeta.
Dünya yalnızca bizdik, iki sessiz gemi, Bakışlarımız dalgalar gibi birbirine çarparken, hiçbir kelimeye ihtiyaç yoktu. Çünkü gözlerin, sözcüklerin bile ulaşamadığı bir dil konuşuyordu.
Göz gamzesinin çukurunda açan o minik çiçek. Bir baharın ilk tomurcuğu gibi, kalbimin kıyısında nazikçe titredi. Gülüşü, güneşin suya değdiği an gibi parlaktı. Ve ben, o parlaklıkta kaybolmayı arzuladım.
Zaman ağır aksak aktı, her anı bir ömür kadar uzun, Ve her bakışın içinde kaybolan bir ben vardı. Adını söyleyemediğim, sadece hissettiğim bir sızı. Ama o sızı, tarifsiz bir güzelliğin adıydı.
Bölüm etkileşimi
