❀2.Bölüm❀

Vaveyla Yazarı: Deniz ✰

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: ❀2.Bölüm❀

“Rüya, Rüya.” diyordu annem beni sarsarak. “Beş dakika daha anne.” gözlerimi açmadan yorganı kafama kadar çekmiştim.

Ama annem pes edecek gibi değildi. Yorganın ucunu bir hamlede indirdi. “Beş dakika dediğin şey, yarım saate dönüşüyor senin dünyanda,” dedi gülerek. “Kalk artık, geç kalacaksın.”

Yastığa yüzümü gömdüm. Uykuyla uyanıklık arasında, sanki rüyamdan koparılmış gibiydim. “Söz. Sadece beş dakika.” Annem kapıya doğru yürürken arkasını dönüp bana baktı. O bakışı tanıyordum, “beş dakika”nın aslında bir yalan olduğunu bilen bir bakıştı.

“Tamam,” dedi iç çekerek. “Babana söyleyeyim de senin için de bilet alsın. Ne de olsa burda okula gitmiyorsun, orada gitmeye devam edersin.” dediğinde yataktan ayağa nasıl fırladım ben bile bilmiyordum. Bir aydır evde dönen bir şey vardı. O da yurt dışına gitmekti. İstemiyordum, daha ingilizce de, “Hello” demeyi yeni öğrenmişken bir de farklı ülkeye mi gidecektim. Altıma sıçarım ben orda.

Annem gitmek istemediğimi biliyordu. O yüzden ordan vurmuştu beni. Gözlerim yarım yamalak açılmıştı. “Anne saçmalama,” dedim telaşla. “Ben burayı daha çözemedim, orayı nasıl çözeceğim?”

Annem kollarını göğsünde birleştirmiş, kapı eşiğinde bana bakıyordu. Yüzünde o tanıdık ifade vardı, hem ciddi, hem de beni köşeye sıkıştırdığını bilen bir gülümseme. “Burada okula gitmiyorsun ama orada devam edersin,” dedi sakin bir tonla. “Dünyanın sonu değil.”

“Ben gelmek istemiyorum,” dedim bu kez daha net. “Burda kalıcam ben.”

“Bunu daha sonra konuşuruz. Şimdi hazırlan, okula geç kalıcaksın.” demişti odadan çıkarak. Hiçbir şey söylemedim, arkasından öylece bakakaldım. Yatağın kenarına oturdurduğumda, gözlerim yerdeki tavşanlı panduflara kaydı.

Hani olur ya bir şey yapmalısın ama sen bir yere takılıp kalmışsın. İşte benim yaşadığım şey de oydu. Nedeni yoktu gözlerim panduflarda takılıp kalmıştı, öylece hayatı sorgulamıştım.

“Rüya, yemek yiyecek misin?” annemin bağıran sesin duyduğumda kendime gelerek ayağa kalkmıştım. “Hayır, anne.” diye karşılık vermiştim. Şu sıralar sabahları yemek yemekten nefret ediyordum çünki hemen midem bulanıyordu. Okula adım attığım an açlıktan gebereceğimi biliyordum ama elden bir şey gelmiyor. Öyle düşündüğünüz gibi yemekten nefret eden biri değildim, yemek konusunda seçiciydim. Evet, ama sevdiğim yemek olduğunda 10 tabak bile yerdim. Midem de sanki kara delik varmış gibiydi. Yedikçe doymuyordum ama tıka basa dolu oluyordum.

Geç kalacağımı bildiğim için, daha doğrusu 5 dakika daha uyuyabilmek için akşamdan çantamı hazırlamıştım. Perçemlerimi fön tarağıyla şekillendirerek kulağımın arkasına sıkıştırmıştım bozulmasınlar diye. Şaşıracaksınız ama baya güzel oluyorlar.

Okul formamı üzerime geçirdikten sonra saçlarımı taramıştım. Her zaman düzleştirmekten vazgeçmemiştim hala. Bağımlılık gibi bir şey olmuştu bende. Kirpiklerimi kıvırıp rimel sürerek odamdaki işimi tamamlamıştım. Benden olsa yüzümün her yerine makyaj yapardım çünki kendimi güzel hiss etmiyordum.

Telefonu elime aldığımda saate baktım. 7:45'ti. İşte şimdi sıçmıştım. Salona gittiğimde dünden sandalyeye geçirdiğim motumu alarak bir çırpıda giyinmiştim. Ayakkabımı giyinmek için kapının önüne geldiğimde, “Yemek yiyip öyle gitseydin.” demişti annem.

Ayakkabılarımı giydiğimde doğrulup çantamı tek omuzuma atmıştım. Bilirsiniz işte cool girl olmanın yolları. “Geç kaldım zaten anne. Müdür de beni kahvaltı diye yiyecek.”

Kapıyı açıp dışarı çıktığımda hızla yürümeye başlamıştım. Evim okula çok yakındı o yüzden servise gerek yoktu. Yürüyerekte gidebilirdim. Yakın olmasa bile servisle gitmezdim çünki nefret ediyordum. Yürümekten de nefret ediyordum ama servisin içindekilerden daha çok nefret ediyordum.

Okulun bahçesine geldim, istiklal marşı falan derken sınıflara çıkmıştık. Çantamı hemen duvar tarafa attığımda Feride'den önce davranmıştım. “Avucunu yalarsın.” dedim gülümseyerek.

“Kaç gündür sen oturuyorsun, Rüya. Kalk şimdi sıra bende.” demişti yanıma gelerek, montunu çıkarırken.

Duvara yaslanmıştım. “Yoo.” dedim rahatça. “Ben öyle bir şey hatırlamıyorum. Hem önce gelen yeri kapar. Sen önce gelseydin sen otururdun.”

Derin nefes alarak yanıma oturmuştu. Sıraya sığmayınca, sırayı öne doğru ittirmişti. “Esin, sırayı öne çeksene. Sıkıştık burda.” demişti. Oturduğu yerden bir kendi sırasına bir de bizim sıraya baktı. “Öndekilere söyle onlar çeksin, bende sıkışıyorum.” demişti Esin.

Her sabah Esin'e sövmeden derse başlayamıyoruz da. Feride sırayı öne ittiğinde mecbur öne kaymıştı biraz. “Laftan alamayınca böyle olur işte.” demişti Feride ayağını ayağının üzerine atarak.

Ben de mecburen duvardan biraz ayrılıp sıranın kenarına ilişmiştim. Feride memnun olmuş gibi yerleşirken, dirseğini bilerek mi bilmeyerek mi bilmiyorum ama kaburgama dayadı. “Azıcık kay ya,” dedim dişlerimin arasından.

“Kayacak yer mi bıraktın?” diye karşılık verdi, yüzüme bile bakmadan. Bana diyene bak be.

Esin arkasından oflayarak çantasını ayağının dibine itti. “Valla var ya,” dedi, “bir gün bu sınıfta birini sıradan düşüp sakat kalmış halde bulurlarsa şaşırmayın.”

“İnşallah o ben olmam,” dedim.

Feride sırıttı. “Korkma, sen düşmezsin. Duvara monte olmuşsun zaten.”

Sınıf yavaş yavaş doluyordu. Kapı her açıldığında içeri girenlerin sesi, sandalyelerin gıcırtısı, arka sıralardan gelen kahkahalar birbirine karışıyordu. Cam kenarından soğuk hava vuruyordu ama içerisi garip bir şekilde bunaltıcıydı. Feride montunu sıranın arkasına asmaya çalışırken mont bir an kafama düştü.

Bir bu eksikti. Öylece kaldım, ne bir haraket ettim, ne de montun düşmesi için bir şey yaptım. Hayatı sorgulamak için mükemmel bir andı. Gülerek montu kafamın üstünden alıp asmıştı.

“Pardon,” dedi hâlâ gülerek, sanki kafama mont değil de pamuk şekeri düşürmüştü. Ben montun ardından boş boş baktım. “Sorun değil,” dedim. “Zaten sabah sabah hayata tutunmaya çalışıyordum. Üzerine biraz da mont travması iyi geldi.”

Esin arkadan kahkahayı patlattı.

Feride bana yan gözle baktı. “Dram kraliçesi yine sahnede.”

“Ben drama yapmıyorum,” dedim sakin sakin. “Hayat bana yapıyor.” bu benim suçum değildi ki.

Zil çalmadan önce sınıf bir anlığına sessizleşti, sonra yine aynı uğultu. Tahtanın önünde biri tebeşirle anlamsız şekiller çiziyordu. Esin arkasını dönüp bize baktı. “Bugün kesin yoklama alır,” dedi fısıltıyla.

Feride gözlerini devirdi. “Her gün aynısını diyorsun.”

“Bir gün haklı çıkıcam ama.”

Yoklama ayağına her gün okula gönderiyorlardı. Adalet miydi şimdi bu?

Etrafa göz gezdirdiğimde yine o fallik ex ve çetesinin pencere kenarında olduğunu gördüm. Bir de şu erkek manyağı üç kız. Pencere kenarında oturuyorlardı, o sorun değildi de erkeklerin olduğu tek sıraydı orası. Ve içlerinden biri benim 3 yıllık yakın arkadaşımdı. Tahmin ettiğiniz gibi şimdi benim ex'e yavşıyor. Tek bende olsa neyse de, diğerleri de bizim ortak arkadaşımız olan Nur'un exine de yavşıyorlar. Yüzüne karşı gülen, arkasından konuşan tipler var ya onlardı işte.

Birbirleri hakkında çok iç açıcı şeyler söylemeseler de yine de tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Üçününde kahpelikte ellerine su döken olmaz.

Matematik hocası sınıfa girdiğinde herkes ayağa kalmıştı, bazıları dışında. O bazılarının arasında bizde vardık. Hocanın sözü pek geçmezdi. Çantayı açtığımda elim titreyerek telefonu açmıştım. Dünden beri elime telefon almıyordum korkudan. Ne yazacağımı bilmiyordum.

Whatsapp'a girdiğimde kaydedilmemiş numaraya girdim. Parmaklarım ekranın üstünde asılı kaldı. Yazı yazma çubuğu boştu, ben de öyleydim. “Ne yazılır ki?” diye düşündüm.

Hiçbir şey yazmasam daha mı iyiydi? Yazarsam, yazdığım her kelime bir şeyleri başlatır mıydı, yoksa daha çok mu karıştırırdı?

Feride defterini açmış, kalemini tıklatıyordu. Esin arkamızdan bir şeyler fısıldadı ama tek kelimesini bile duymadım. Gözüm ekrandaydı. O boş sohbet ekranı, garip bir şekilde üstüme geliyordu. Sanki benden bir karar bekliyordu.
Hocanın sesi tahtadan yankılanıyordu. “Geçen derste ne yapmıştık?”

Sınıftan cılız bir cevap geldi.
Benim dünyamda ise tek bir soru vardı, Yazmalı mıyım?
Ekranı kilitleyip çantaya atmak istedim. Unutmak, yok saymak, hiçbir şey olmamış gibi davranmak. Ama parmağım geri tuşuna gitmedi. Aksine, klavyeye dokundu. Bir harf yazdım. Sonra sildim. Bir nokta koydum, onu da sildim. Yazdıklarımın hepsi bana fazla geliyordu.

“Rüya,” dedi Feride fısıltıyla, “telefonu sakla, hoca bakıyor.”
Başımı hafifçe salladım ama telefonu indirmedim. Çünkü tam o sırada, ekranın üst kısmında o küçük yazı belirdi.

Yazıyor…

Boğazım düğümlendi. Bir anda her şey hızlandı. Sınıf, tahta, hoca, Feride. Hepsi arka plana düştü. Ekrandaki üç nokta sanki bilerek uzatıyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu artık.

Mesaj geldi.

Kısa. Basit.

+90554******: Günaydın

Cevap yazmadım hemen. Okudum, bir daha okudum. Sanki kelime değişecekmiş gibi baktım ekrana. Matematik hocası tahtaya bir şeyler yazıyordu, tebeşirin sesi sinirimi bozuyordu. “Günaydın,” yazdım sonunda. Göndermeden önce durdum. Sonra gönderdim. Parmağımı ben kontrol etmiyordum sanki, kendi kendine haraket ediyordu. Olan oldu. Gönder tuşuna basmıştım.

Feride bana baktı. “O mu yazdı?” dedi sadece dudaklarını oynatarak.

Başımı salladım. “Ne yazıcam?” dedim belki fikir verir diye. Feride bir an yüzüme baktı, sonra sanki çok önemli bir konuşma yapacakmış gibi bana doğru biraz eğildi. “Naneleri yerken bana mı sordun canım?” demişti.

“Evet. Sana sordum.”

“Ha, iyi bok yedin. O zaman işin rengi değişir hocam.” düşünmeye başladı sonra.

“Hiçbir şey,” dedi fısıltıyla. “Yani, çok bir şey değil. Ne çok hevesli ol, ne de buz gibi. Tam ayarında bir şey yaz.”

“Nasıl bir ayar bu?” diye mırıldandım.

“Mesela,” dedi, gözlerini kısarak düşündü. “Kısa ve net. ‘Nasılsın?’ falan.”

“Çok mu istekli durur?”

“Hayır,” dedi. “İnsani durur. Sen zaten insansın, hatırlatayım.”

“Bak şimdi insan olduğumu bilmiyordum.” Ekranı açtım. Yeni mesaj gelmişti.

+90554******: Dün yazmanı bekledim

+90554******: polisler yakaladı diye düşünmeye başlamıştım

Sen: Ne o merak mı ettin?

+90554******: yalan yok. Ettim.

İçimde bir şey sıkıştı. Merak etmişti. Bu kelime, bütün savunma duvarlarımı zorladı. Feride ekrana bakmaya çalıştı ama telefonu hemen kendime çektim. “Ne diyor?”

“Merak etmiş,” dedim kısaca.

Feride kaşlarını kaldırdı, dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. “Bak sen,” dedi. “Direkt söylemiş. Helal valla. Benimki olsa şimdi bana trip atıyor olurdu.”

“Ne bak sen’i ya,” dedim, ama sesim sandığımdan daha cılız çıkmıştı. “altı üstü bir kelime işte.”

“altı üstü bir kelime diyip geçmemek gerek.” diye fısıldadı. “Merak ediyorsa, kafasında yer etmişsin demektir.”

Telefonu tekrar elime aldım. Mesaj oradaydı, değişmeden duruyordu. Matematik hocası tahtaya dönmüş, anlata anlata kendinden geçmişti. Sayılar havada uçuşuyordu ama benim gözüm ekranda sabitlenmişti. Klavyeyi açtım.

Yazdım.

“Niye?”

Sildim.

“Ben de…”

Sildim.

Feride dirseğiyle hafifçe dürttü. “Yazmayacaksan kapat telefonu,” dedi. Matematik hocası arkasını dönüp sınıfa baktı. “Konuşanlar, lütfen dışarı,” dedi ama sesi tehditten çok ricaya benziyordu. Kimse ciddiye almadı. Ben telefonu sıranın altına biraz daha indirdim. Hoca sus Allah aşkına. Şurada önemli bir şey düşünüyoruz.

Feride sabırsızca, “Ya yaz ya da kapat telefonu,” dedi. “Beni strese sokuyorsun.”

“Stresi sana sokmadığıma dua et.”

Sen: niye merak ettin?

Gönderdim.Bu sefer kalbim, telefonu titretecek kadar hızlı atıyordu. Ekranı kilitleyip sıranın içine koydum ama elim geri çekilmedi.

“İki saattir bunu yazmak için mi düşündün lan?” demişti Feride, telefonun içine girecekmişcesine bakarken.

“Başka ne yazacaktım? Gece seni bekledim ama sen gelmediğin için sana küsüm mü deseydim?”

“Bak bunu yazsaydın daha iyi olurdu. Ne öyle 'merak mı ettin, bok mu yedin' konuşmaları.”

Dakikalar geçmedi yine. Birkaç saniye sonra telefon titredi. Bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum. İçimdeki sıkışma büyüdü. Ekranı açtım.

+90554******: daha merak ettiğim çok şey var, gizemli kız

+90554******: mesela adın gibi, yüzün gibi. En önemlisi ise.

Yazıyor...

+90554******: sesin gibi

Cevap yazıcakken matematik hocası adımı söyledi.“Rüya, sen söyle bakalım.”

Kafamı kaldırdım. Tahtaya baktım. Hiçbir şey bilmiyordum. Sınıftan hafif bir gülüş yükseldi. “Neyi hocam?” dedim. Olm biz bu konulara ne zaman geçmiştik.

“Bu gün kahvaltı da ne yediğini.” demişti sinirle karışık alaycı bir tonla. “Senin dikkatin nerde kızım? İki gündür dersi dinlediğin yok.”

“Şey, hocam yetiştirmem gereken konular vardı da. Onları yapıyordum ben de.” diye gevelemiştim ağzımın içinde.

Saadet hoca bizim sıraya doğru birkaç adım atmıştı. Puştlar başka zaman olsa konuşmaya devam ederlerdi, şimdi hepsi susmuş bizi izliyordu. En ön de ise o puştların başı exim vardı. “Göster bakalım yaptığın ödevlerini de biz de görelim.” demişti cadı kılıklı hoca.

“Aha sıçtın.” dedi Feride sessizce. Sıçtığımı bende biliyordum.

“Hocam şimdi gösteremem.” dedim hızlıca.

“Nedenmiş o?” diye sordu.

“Çünki yok hocam.”

“Nasıl yok?”

“Evde unutmuşum.”

Sınıftaki herkesin gülme sesini duymuştum ama en başta Feride'nin tavuk gibi gıdaklayan muhteşem kahkahası gelmişti kulaklarıma. Şerefsiz her zaman şerefsizdir. Göt beni savunmak yerine gülüyordu.

“Demin bahsettiğin ödevin nerde kızım?” demişti saadet hoca.

“Hocam, şimdi ben defteri unutunca hepsini kafama yazıyorum.” dedim sakince. “Eve gidince zorlanmayayım diye.” sıranın üzerinde ne bir kitap vardı, ne de bir defter.

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun kızım?”

“Yok hocam. Estağfurullah.”

Feride hala gülüyorken, bende kendimi zor tutuyordum gülmemek için.“Otur yerine. Yarın kitap, defterin olmazsa müdürün yanına gidersin.” bok giderim.

“Tamam, hocam.” yerime oturduğumda ilk işim telefonu elime almak olmuştu. “azıcık ders çıkart be bu olanlardan.” demişti Feride.

“Çokta sikimdeydi ya onun dersi.”

Sen: fazla merak iyi değildir, aslanım

O anki duyguyla aynen bunu yazmıştım. Feride'nin kafama vurduğu hafif tokatla, başım öne doğru gitmişti beklemediğim için. “Kafana sıçayım. İnsan böyle mi flört eder, odun kafalı.”

+90554******: bırak iyi gelmesin

+90554******: belki sen iyi geleceksindir

Yutkundum. Öyle bir yutkunma ki nerdeyse nefes alamayacaktım. Yüzümdeki gülümsemeyi bile fark etmemişti. Feride, “Oha.” dedi coşkuyla, o anda zil çalmıştı. Bense hala aptal gülümsememle telefondaki o mesaja bakıyordum.

“İyi gelmek,” diye mırıldandım kendi kendime. “Ben kime ne zaman iyi gelmişim ki?” Feride bunu duymamıştı tabi ki de.

“Çocuk yürümüyor, uçuyor resmen kızım.” demişti telefonuma bakarak.

Yazı yazıp sildim. Bir cümle kurdum, sildim. Sonunda sadece şunu yazabildim.

Sen: belki de aksine. Sana iyi gelmezsem?

+90554******: dünyanın sonu değil ya

+90554******: herkes herkese iyi gelmek zorunda değil

+90554******: şimdi söyle bakalım karamsar kız.

+90554******: ismin ne?

Sen: Rüya

Sen: ya senin edebiyat bey?

+90554******: hmm

+90554******: Rüya demek

+90554******: söylesene Rüya

+90554******: kabus getirenlerden misin yoksa gerçekleşmeyecek kadar güzel olanlardan mısın?

Sen: sana hangisi lazımsa

Sen: ister yanlış yap, kabusun olayım

Sen: ister güven ver, cenneti ayaklarına sereyim

+90554******: hayat zaten kabustan farksızken, biz neden cenneti yaşamayalım?

+90554******: senin kabusun bile bana cennetten farksız olur

2 dakika önce görüldü.

5 dakika önce görüldü.

7 dakika önce görüldü.

Yazmak istedim, yazamadım. Elim gitmedi ne yazacağımı bilemedim. Zil çalmıştı, edebiyat öğretmeni gelmişti. Bense elimdeki telefona bakakalmıştım. Feride ise uyumayı seçmişti.

+90554******: Yağız

+90554******: ismim, Yağız

Sen: hmm

Sen: sen de ismin gibi yağız mısın?

+90554******: öyleyim desem kendimi övmüşüm gibi olur

+90554******: ismim gibi yağız mıyım bilmem ama

Yazmadı. Gerisi gelmedi.

Sen: ama ne?

+90554******: aması yok

Sen: var

+90554******: yok

Sen: nasıl yok?

+90554******: yok işte

+90554*****: öylesine yazdığım bir şey

Sen: okulda mısın?

+90554******: hayır

Sen: tatil mi?

+90554******: hayır

Sen: o zaman izinlisin

+90554******: onada hayır

Sen: ulan, ne kadar hayır dedin be

Sen: mahkeme de değilsin ya

Sen: kendini savunmak için hayır diyorsun

+90554******: okumuyorum

Sen: neden?

+90554******: bana göre okul yok

Sen: nasıl bir okul arıyorsun paşam?

+90554******: şöyle oyun konsolları olan, istediğimiz zaman eve gidebildiğimiz, öğretmenlerin olmadığı bir okul

Sen:oldu paşam

Sen: saray da ister misiniz yanında?

Sen: ve ya rahat etmeyecekseniz evinizi okula taşıyalım

Sen: ne dersin?

+90554******: Allah derim

+90554******: başka ne diyebilirim ki

+90554******: sen hangi okulda okuyorsun?

Sen: ne o gelecek misin yoksa?

+90554******: bilmem

+90554******: gelmemi ister miydin?

Sen: yok

Sen: yani öyle değil

Sen: yani gelmeni isterim de buraya gelmeni istemem

Sen: neyse ya boş ver

+90554******: tamam sakin ol

Sen: hem sen neden sordun bir anda?

+90554******: öylesine

+90554******: konusu açılınca sormak istedim

Sen: İzmir Atatürk lisesi

+90554******: ne?

Sen: okuduğum okul işte. Sordun ya az önce

Cevap vermesini bekleyemedim, çünki Hatice telefonuma boylanarak, “Kimle konuşuyorsun öyle?” sorunca kapatmak zorunda kalmıştım.

“Bundan sana ne? Hesap mı vericem sana?” demiştim. Feride başını sıradan kaldırdığında Hatice'yi gördüğü gibi yüzü düşmüştü.

“Sakin ol şampiyon.” diyerek ellerini teslim olur gibi havaya kaldırmıştı. “Sadece, böyle gülerek kiminle konuştuğunu merak ettim.”

Feride'yle göz göze geldiğimizde derin bir nefes almıştı. “Senin amacın ne Hatice? Kime gülüp gülmeyeceğini sana mı soracak?” demişti Feride, sinirle. O bahsettiğim üç kız vardı ya, bu Hatice onlardan bile daha beterdi. Bir ara onun yüzünden ebeveynlerimiz kavga etmişlerdi. Feride'yle gizli saklı konuşmak mecburiyetinde kaldık.

“Yanlış bir şey mi söyledim ben ya?” demişti pişkin pişkin.

“Senden daha büyük yanlış mı olur?” dedim hemen. “Hadi elinden bir kaza çıkmamış defol git. Sabrımında sınırı var iki de bir karşımıza çıkıp duruyorsun”

“Defol kendi sırana. Biraz da onlara yalakalık yap.” Feride tekrar başını sıraya koyduğunda, öğretmen karşısındaki kitabı okumakla meşguldü.

“Bu ne biçim konuşma şe-” lafını bitirmesine müsade etmedim. “O iki gramlık beynini de benim patlatmamı istemiyorsan siktir git.” demiştim.

Gözleri bir an sağa sola kaçtı, sanki sınıftan bir destek arıyordu ama kimse ona bakmıyordu. Herkes kendi defterine, kitabına gömülmüş gibi yapıyordu, ama kulaklar bizdeydi, bunu hissediyordum.
Hatice dişlerini sıktı, sesi kısık ama zehirli çıktı. “Ne var ya, şaka yaptık diye bu kadar büyütüyorsun?” dedi.

“Mizah anlayışında senin gibi sorunlu.” dedim, önüme dönecekken pencere kenarında oturmuş bizi izleyen exi gördüm. Adı yere batasıca. Gözleri kör olasıca. Adını söylemeye gerek bile yok, zaten zihnimde bir lanet gibi yankılanıyordu.

“Sorunlu mu?” dedi sonunda, sesi hâlâ kısık ama artık zehirli değil, daha çok meydan okuyordu. “Sen kimsin de bana mizah anlayışımı sorguluyorsun?”

Ayağa kalkacağım an Esin'in sesiyle olduğum yerde kaldım. “Hocam, Hatice'nin size bir sorusu var da.”

Hatice kısa bir an için afallamıştı. “Ne? Ben mi?” dedi.

Öğretmen ise kitabından başını kaldırmadan kısa bir bakış attı. “Ne sorusuymuş bakalım, Hatice?” dedi, sesi ciddi ama meraklıydı.

“Hiç, hiç bir şey hocam.” dedi toparlamaya çalışarak. “Esin yanlış alamış beni.”

Gözlüklerini indirdiğin de yerinde olmayan Hatice'ye baktı hoca. “Aklınızca siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?” demişti ciddi bir ifadeyle. “Hem sen neden yerinde değilsin. Hemen yerine geç. Çabuk.”

Hatice, bir bana bir Esine baktı sinirle. Hoca bile bunu fark etmişti. “Duymadın mı beni? Sırana geç çabuk.” diye tekrarladı hoca.

“Hocaya duyuldu mu atıyorsun sen.” elimle ağzımı kapattım ayıplarmış gibi. “Ne kadar da terbiyesizce.” Feride'nin kıkırtısın duyunca bende gülmüştüm. Hatice aynı bakışları atarak yerine geçtiğinde gülümseyerek Esin'e döndüm. “Helal kız sana.”

“eee. Herkeste yerine bilecek bir zahmet.” diyerek göğüsünü kabarttı. “Burda sınıf başkanı varken onun neyine sizin üzerinize yürümek.”

Güldük üçümüzde. Feride gözlerini kapatmış olsa da, kulakları fil kulağını andırır gibi açık bir şekilde bizi dinliyordu. Maşallah kime çektiyse artık. “Yürü be. Gözüme girdin bak.”

Telefonum yeniden titrediğinde ekranı açıp bakmıştım. Yağız da yazmıştı ama bizim grup ta yazmıştı. İnstaya girdiğimde o mistik grup ismine sahip olan 'hıyar topluluğu' grubuna girdim.

Candenir:
Yarın buluşalım mı?

Nehirmiş:
Yarın olmaz. İşim var benim

Wtf_kenn:
Sigara alırsanız gelirim

Bulutluruya:
Zıkkımın kökünü iç

Wtf_kenn:
Bak gelmem ona göre

Candenir:
Çokta sikimde

Candenir:
@Nehirmiş: sen onu takma. Bana alıcaksın dimi?

Nehirmiş:
para yok

Bulutluruya:
Sallama be, bir sende para yok, bir de şu araplarda

Wtf_kenn:
Harbi lan

Wtf_kenn:
Daha geçen o piçe para verdiğini duydum

Bulutluruya:
Oha. Göt satmış bizi

Candenir:
Kime vermiş?

Bulutluruya:
Neyi?

Rabiaruhu:
LDBLDLDHDNSLKDJDKKD

Bulutluruya:
Ama öyle. Aklıma ilk o geldi

Bulutluruya:
KDHLDLDHDNLDLDHDN

Nehirmiş:
Sapıklar

Candenir:
Lan parayı diyorum

Bulutluruya:
Kesin parayı diyordur

Wtf_kenn:
Alp'e vermiş diyorlar

Candenir:
Vay şerefsiz

Candenir:
Biz burda götümüzü yırtalım 3 kuruş için

Candenir:
Kız gitsin piçin eline saydırsın paraları

Rabiaruhu:
Amma boş yaptınız ya

Rabiaruhu:
Kız vermek istemiyor işte

Bulutluruya:
Onu bunu boş verin de

Bulutluruya:
Ne zaman buluşuyoruz?

Nehirmiş:
Yarın ben gelemem

Candenir:
O zaman bir sonraki gün

Wtf_kenn:
Benim futbol'a bakmam gerek

Wtf_kenn:
Sikseniz gelmem

Candenir:
Bir deneyelim istersen ha, kenan?

Candenir:
Bakalım geliyor musun, gelmiyor musun

Bulutluruya:
Aboo

Bulutluruya:
@everyone aramıza yeni arkadaş geliyor hayırlı olsun gençler

Rabiaruhu:
KFNDŞDHDMLDKDND

Nehirmiş:
Bence kesin kız olur

Rabiaruhu:
Yok lan

Rabiaruhu:
Erkek olur bence

Bulutluruya:
Kesin uzaylı olur

Bulutluruya:
Ha şuraya yazıyorum

Wtf_kenn:
Lan siktirin gidin başımdan

Wtf_kenn:
Can siktirme ebeni

Candenir:
Neyse o zaman 2 gün sonra

Bulutluruya:
Olmaz

Nehirmiş:
Neden?

Bulutluruya:
Çok önemli işim var

Candenir:
Senin önemli işin mi varmış?

Bulutluruya:
Tabi ki olm💅🏻

Wtf_kenn:
Neymiş o önemli işin

Bulutluruya:
Uyumak

Rabiaruhu:
MDBLDJDBDMJDBDN

Rabiaruhu:
Kesinlikle çok önemliymiş

Candenir:
Siktir git. Bende diyorum ne diyecek

Nehirmiş:
O zaman 3 gün sonra

Bulutluruya:
Olmaz

Nehirmiş:
Şimdi hangi önemli işin çıktı?

Bulutluruya:
Ferideye uygun değil

Wtf_kenn:
Bok gideriz

Wtf_kenn:
Sizden bir bok olmaz

Candenir:
Siktirin ben oyun oynamaya gidiyorum

Telefonu yerine bıraktığımda Feride'yle ben gülüyorduk. “Nasipse 2 yıl sonra görüşürüz artık” demişti aynı gülüşle.

“2 yıl az bile.” dedim alaycı bir ses tonuyla. “10 yıl falan sonra görüşürüz en fazla.”

Feride kahkahasını tutamayınca dirseğiyle koluma girdi. “Abartma kızım, on yıl ne? O zamana kadar evlenir barklanırız belki.” dedi, gözlerini devirerek.

“Sen evlenirsin.” dedim omuz silkerek. “Ben hâlâ burada, bu sıralarda takılı kalırım. Öyle koca derdi falan da çekmem ben.”

“Bak büyük konuşuyorsun sonra hatırlatırım sana bu sözlerini.”

“Hatırlat lan. Hatırlatmasan şerefsizsin. Bak bakalım evleniyor muyum, evlenmiyor muyum.”

Tam o sırada zil çaldı. Gülüşmelerimiz yarım kaldı ama yüzümüzdeki sırıtma inmedi. Sınıfın içerisinde yürürken Feride kulağıma eğildi. “Bak gör, on yıl sonra bu günleri özleyeceğiz.”

“Yok ya.” dedim hemen. “Ben sadece seni özlerim. Gerisi çöp.”

Bir an durdu, yüzüme baktı. Gülüşü yavaşladı ama gözleri hâlâ parlaktı. “Bak bunu yaz bir yere.” dedi. “Günün birinde açıp okursun.”

“Bu günleri hatırlamam bile. Kaldı ki verdiğim sözleri hatırlayayım.”

Erkekler sınıftan çıkmıştı her zamanki gibi. Pencerenin önüne geldiğimizde kalorifer peteğine yapışmıştık. Feride kaşlarını kaldırdı, sözüm hoşuna gitmemiş gibi ama alınmış da değildi.
“Yalancısın.” dedi sakince. “Boktan anılarımızı bile hatırlarsın.”

Gülümsedim. “Onlar ayrı tabi. Hiç unuturmuyum merdivenlerde 2.80 yere yapışmanı.” o an yine gözümün önüne geldiğinde başımı farklı tarafa çevirip gülmüştüm.

“Şerefsiz.” dedi ama gülüyordu. “O merdivenler kaygandı tamam mı? Hem sen de oradaydın, tutmadın.”

“Tutacaktım.” dedim savunur gibi. “Ama zamanım olmadı” Camdan dışarı baktı, bahçede dağılan erkeklere.

Feride gözlerini devirdi. “Yalan.” dedi kısaca.

“İftira atma.” dedim hemen.

“Herşeyi bu kadar unutmaya meraklıysan.” dedi gözlerini camdan ayırmayarak. “Beni de unutur musun?”

“Seni unutmak ne mümkün, be.” dedim coşkuyla. “Bir tek seni hatırlarım.”

Feride bu kez cevap vermedi. Camdan yansıyan yüzüme baktım, dudağının kenarında belirsiz bir gülümseme vardı ama gözleri ciddiydi. “Büyük konuşma.” dedi sonunda. “Herkes birilerini unutur.”

“Ben herkes değilim.” dedim düşünmeden.

Zil çaldığında hepimiz yerlerimize geçmiştik. Sınıf yavaş yavaş doluyordu. Selim ise o göt gülüşüyle Fatih'le konuşarak içeri girmişti. “Şuna bir büyü yapamadım ya.”dedim iç çekerek. “Yanarımda ona yanarım”

“Benim tanıdığım bir büyücü var, ona söylersen yapar.” dedi alaycı bir tonla. “Ama çarpılırsan benlik değil.”

“Çarpılırsam seni de yanımda götürürüm.”

“Şerefsizsin var ya.”

“Cehennemin girişin de, zebaniler bizi mızraklarla bekliyor.” dedim gülerek. “Mızrağı bize sokup gezdirmeseler iyidir.”

Feride kahkahayı patlattı, ama kahkahanın yarısında eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı. “Kes sesini ya, bir şeyi kırk kez söylersen olurmuş.” diye fısıldadı, gözleri gülmekten kısılmıştı.

“Elimden ne gelir,” dedim omuz silkerek, “hayal gücüm geniş. Zebanilerle samimiyet kurmuşluğum var.”

Esin aniden arkasını dönerek bize bakmıştı. “Vampir köylü oynayalım mı?” demişti.

Sınıfa baktığımda hocayı görememiştim. “Kimler oynuyor?” diye sordum.

“Henüz benle beraber üç kişi.”

“beş kişiyle oyun mu oynanır?” diye söylenmeye başlamıştı Feride.

“Diğerlerine de sorucam. Beş kişi olmayız.” dedi Esin.

“Kabul. Ben oynuyorsam Feride'de oynayacak.” Feride'nin bakışları beni bulduğunda gülümsedim sadece. Esin sesini yükselterek, “Vampir köylü oynayan var mı?” diye bağırmıştı.

Çoğu kabul etmişti. Birkaç dakika içerisinde yanımızda toplanmıştılar. Tabi bunların arasında Selim de vardı. Esin kağıtları hazırladığında, kağıtları avucunun içerisinde karıştırmıştı. Bize uzattığında Fatih, “İlk ben.” diyerek kağıdı almıştı.

Kağıdımı açtığımda ilk kez şansım yaver gitmişti. Vampirdim. “O zaman ben anlatmaya başlıyorum.” demişti Sare. “tamam” dedik hepimiz bir ağızdan.

“Herkes kağıtlarıyla tanış olduğuna göre hepiniz gözlerinizi kapatın.” bir iki saniye durdu. Gözlerimi kapatmıştım. “Herkes gözlerini kapattığına göre, vampirler gözlerini açıp tanış olsunlar.”

Gözlerimi açtığımda, Leyla ve Selim'le göz göze geldim sırasıyla. Yerimde kıpırdanmamaya çalıştım. “Vampirler tanış olduğuna göre gözlerinizi kapatın.” dedi Sare. “Herkes gözlerini açsın.”

Onlarla birlikte açtığımda herkese baktım sırayla. Şüphe çekmemeliydim. İlk turu başlatmak için, “Herkes gözlerini kapatsın.” demişti. Gözlerimizi kapattık yeniden. “Vampirler gözlerini açarak birini öldürsün.”

Leyla'ya baktım Selim'le göz göze gelmemek için. Barmağıyla Narin'i işaret edince başımı salladım. Ona dokunduğunda gözlerimizi kapatmıştık. “Vampirler birini öldürdüyse gözlerini kapatsın ve hepiniz gözlerinizi açın.”

“Diğer taraftan ses geldi.” dedim hemen gözlerimi açar açmaz.

“Kim öldü?” diye sordu Sare.

Narin, “Ben.” dediğinde ilk turdan elendiği için dudak bükmüştü.

“Esin vampire benziyor. Kesin o.” demişti Fatih.

“Nerem vampire benziyor benim.” kalemliğini Fatih'in kafasına attığında kahkahayı basmamız bir olmuştu. “Salak. Asıl sen vampire benziyorsun.”

Fatih başını kaşıyarak, “Lan şaka yaptım.” diye homurdandı ama yüzü kızarmıştı.

Esin kollarını bağladı, zafer kazanmış gibi,“Bak işine.” dedi. “Bir daha bana vampir dersen bu sefer defteri atarım.”

Feride herkesin yüzüne bakarak anlamaya çalışıyordu vampirin kim olduğun. “Ozan çok sessiz duruyor. Genellikle ağzı kapanmazdı ama şimdi vampir olduğu için susuyor.”

Ozan afallamıştı. “Ne alaka ya?” dedi. “İlk turdayız diye konuşmuyorum, suç mu bu?”

“Bahane üretme.” diye araya girdi Fatih, fırsatı yakalamıştı. “Sessiz kalan hep vampir çıkıyor.”

Ne kadar saçma bir genelleme olmasına rağmen, insanların kafasında yer etmeye başlamıştı bile. Ozan’ın yüzü gerildi. Sandalyede hafifçe doğruldu. “Lan herkes sustu bir ara, niye bana patlıyorsunuz?” dedi. “Konuşsam bu sefer de ‘fazla konuşuyor, rol yapıyor’ diyeceksiniz.”

Sare tekrar söze girdi. “Tamam, yeter. Oylayacağız. İsmini söylemek isteyen söylesin.”

“Ozan.” diyen Fatih ve Feride olmuştu.

“Fatih.” demişti Esin ve Leyla.

“Sare.” demiştim ben.

“Esin.” demiştiler aynı anda, Alp, Selim ve Kamil.

Son olarak, “Selim.” dedi Rüstem ve Sare. Helal be. Bulmuşlardı.

“En çok oy alan kim oldu?” diye sordu Feride.

“Esin olması gerek.” demişti Rüstem.

“Vampir değilim ben. Vampir olsaydım ilk o kirpi Fatih'i öldürürdüm ama yapmadığıma göre değilim.” diyerek kendini savunmaya geçti Esin.

Fatih oturduğu yerden biraz kıpırdanmıştı. “Bak o konuda çok haklı. Ama strateji değişikliği yaparak tüm okları başkasına da çevirmiş olabilir.”

Derin bir nefes aldım. “Bir şey soracağım.” dedim. Sesim beklediğimden daha net çıkmıştı. “Esin vampirse neden kendini bu kadar öne atsın? Susup izlese belki kurtulurdu.”

Bir iki kişi hmm diye mırıldandı.

Sare kollarını göğsünde birleştirdi, dudaklarını büktü. “Bence Esin değil.” dedi direkt. “Bu kadar öne planda olmak vampir işi değil. Vampirler genellikle saklanır.”

“Benim kararım kesin.” dedi Selim.

“Bizim de öyle.” demiştiler, Alp ve Kamil.

“Eleyin lan beni. Ama çok pişman olacaksınız.”

“Esin elendi.” dedi Sare. “Rolün neydi?”

“Köylü.” diyerek kağıdını sıraya koydu.

Rüstem arkasına yaslandı, küfreder gibi güldü. “İlk turdan köylü yedik.” dedi. “Güzel başladık.”

Feride saçlarını kulağının arkasına attı, gözlerini devirdi. “Harika ya.” dedi. “Daha başlamadan sıçtık.”

“Sakalımız yok ki sözümüz dinlensin.” diye mırıldandım kendi kendime.

“Herkes gözlerini kapatsın.” dedi tekrar Sare. “Vampirler gözlerini açıp birini öldürsün.”

Gözlerimizi açtığımızda onların yüz ifadesini görür görmez gülmemek için zor tutmuştuk kendimizi. Esin'in yanında oturan Kamil'i işaret ettim. Esin yapacaktı bunu. Ama etmez olaydım. Kafasına öyle bir tokat atmıştı ki sesi sınıfın içerisinde yankılanmıştı. Bu sefer kendimizi tutamadık gülmeye başlamıştık.

“Vampirler gözlerini kapatsın ve yeniden herkes gözlerini açsın.”

Feride öne doğru eğildi, elleriyle ağzını kapatmaya çalıştı ama nafileydi, kahkahası bütün masayı sarıyordu. Alp ve Selim gözlerini kısarak birbirlerine bakıp gülmeye başladılar, ama her biri kendi gülüşünü gizlemeye çalışıyordu.
Ben ise kahkahalar arasında neredeyse nefes alamaz hale gelmiştim.

Kamil kafasını tuttuğunda, “Kim vurdu lan bana!” demişti sinirle.

“Ben vurdum. Oh olsun sana.” demişti Esin.

Kamil Esin’e döndü, hâlâ kafasını ovuşturuyordu. “Sen zaten elenmiştin!” dedi. “Ne vuruyorsun lan?”

“Siparişle öldürüldün.”

“Lan bu oyun mu, ring mi belli değil.” dedi Rüstem, gözlerinden yaş gelmişti.

Feride gülmeye devam ediyordu hala. “Kamil, geçmiş olsun ama çok hak ettin.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18