6. bölüm · Rüyanın Ötesi
BÖLÜM 6 — Gecenin İçinde Kaybolurken
Kamyonet karanlık sokaklardan kıvrıla kıvrıla ilerlerken şehir yavaş yavaş arkamızda kaldı. Binaların ışıkları seyrekleşti, sokak lambaları azaldı. Her virajda, her sarsıntıda Savaş’ın omzuna biraz daha yaklaştığımı fark ediyordum. Ama geri çekilmiyordum. O da en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermiyordu.
Sanki aramızda görünmez bir anlaşma vardı.
Sessiz… ama net.
Rüzgâr saçlarımı savuruyor, yüzüme çarpan soğuk tenimi hafifçe yakıyordu. Gecenin ayazı kemiklerime işlemeliydi belki ama içimde başka bir sıcaklık vardı. Kalbimin attığı yerde toplanan, yavaş yavaş yayılan bir sıcaklık. Soğuk ona ulaşamıyordu.
Yan taraftaki kızlardan biri bize doğru eğildi.
“Daha önce böyle bir şey yaptın mı?” diye sordu.
Sesinde korkudan çok alışkanlık vardı. Sanki bu geceler onun için sıradanlaşmıştı.
Başımı iki yana salladım.
“Hiç.”
Bu kelime ağzımdan çıkarken ne kadar doğru olduğunu hissettim. Sadece bu “macera” değil… bu hisler de ilk kez yaşanıyordu.
Güldü. Kısa, rahat bir gülüş.
“Korkma,” dedi. “Alışıyorsun.”
Alışmak…
Bu kelime içimde bir yerlere dokundu. Sanki bu gecenin bir devamı olacakmış gibi.
Tam o sırada Savaş hafifçe başını bana çevirdi. Hareketi çok küçüktü ama dikkatliydim; kaçırmadım. Gözleri karanlıkta bile netti. Sanki ışık ona uğramadan önce gözlerinde duruyordu.
“Korkarsan söyle,” dedi.
Sesi...
İlk kez duyuyordum.
Bir fısıltı gibiydi ama zayıf değildi. Derin, sakin ve tuhaf bir şekilde güven veren bir ton. Ne emrediyordu, ne de teselli ediyordu. Sadece oradaydı.
“Neden?” diye sordum.
Kelimeler ağzımdan dökülürken kalbimin hızlandığını hissettim. Bu soruyu sormak bile bir adım gibiydi.
Bakışlarını benden ayırmadı.
“Çünkü,” dedi, “korktuğunu saklayan insanlar en çok kendine zarar verir.”
Cümle kısa değildi…
Ama ağırdı.
Bir an konuşamadım. İçimde bir şeyler yer değiştirdi. Sanki biri, kimsenin bakmadığı bir yere ışık tutmuştu. Korkunun sadece zayıflık olmadığını, saklanınca daha tehlikeli olduğunu söyleyen biriyle ilk kez karşılaşıyordum.
Biri bana ilk kez bu kadar net bir şekilde…
“Seni görüyorum,” der gibi bakıyordu.
Kamyonet aniden yavaşladı, sonra sertçe durdu. Fren sesi karanlığın içinde yankılandı. Hepimiz refleksle öne doğru savrulduk, kasanın demiri gıcırdadı.
“Geldik!” diye bağırdı birisi.
Sesindeki heyecan, gecenin sessizliğini parçaladı.
Herkes birer birer aşağı atladı. Toprak zemine düşen ayak sesleri, kuru yaprakların hışırtısına karıştı. Ben inerken dengesizce adım attım; ayağım kasanın kenarına takıldı.
Tam düşecekken…
Bileğimde bir sıcaklık hissettim.
Savaş’tı.
Elini bileğime koymuştu. Çok sert değil… ama gevşek de değil. Düşmemi engelleyecek kadar güçlü, varlığını hissettirecek kadar net bir tutuştu.
O an nefesim kesildi. Zaman yine yavaşladı.
Gözlerim istemsizce ona kaydı.
Sonra yumuşakça bıraktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Hiçbir şey eklemedi.
Ama o temas…
İçimde kaldı.
Bileğimde değil.
Daha derinde.
Karşımızda karanlığa gömülmüş geniş bir orman uzanıyordu. Ağaçlar sık ve yüksekti; dallar birbirine karışmış, gökyüzünü neredeyse tamamen örtmüştü. Uzakta, fosforlu bantlarla işaretlenmiş bir parkur vardı. Bantlar rüzgârla hafifçe sallanıyor, karanlıkta sönük sönük parlıyordu.
Kimse acele etmiyordu.
Bağıran yoktu.
Koşan yoktu.
Telaş yoktu.
Her şey yavaşça, kendi ritminde ilerliyordu. Sanki bu gecenin bir temposu vardı ve herkes farkında olmadan ona uyuyordu.
Ve ben…
O ritmin içine girdikçe, Savaş da sanki o ritmin merkezine yerleşiyordu. Etrafımdaki her şey değişkendi ama onun varlığı sabitti. Ne olacağını bilmiyordum. Parkur neydi, bu “macera” neye dönüşecekti, gecenin sonunda kim olacaktım…
Ama bildiğim tek bir şey vardı:
Bu gecede yalnız değildim.
Ve bu, her şeyi değiştiriyordu
