3. bölüm · Rüyanın Ötesi
BÖLÜM 3 — Açık Kapının İçine Gizlenen Gerçek
İkinci katın sol tarafında tek bir kapı açıktı.
Çatlak kapının arasından, belli belirsiz bir ışık süzülüyordu. Ne kadar zayıf olursa olsun, karanlığın içindeki tek sıcak renkti.
Arkamızdaki gölgeler yaklaşmadan önce…
“İçeri,” dediler.
Bu kelime, duvarlardan sekip üzerimize çarpan bir zorunluluk gibiydi.
Kaçamayacağımızı, itiraz edemeyeceğimizi, etmeyi düşünsek bile sonuçların çok kötü olacağını anlatıyordu.
Adımımı içeri attığım anda sıcak bir hava yüzüme çarptı; evin içi sanki uzun süredir kapalı kalmış gibi ağır kokuyordu. Bir an nefesimin daraldığını hissettim.
Salon dağınıktı.
Hatta sadece dağınık değil, düzensiz ve aceleyle terk edilmiş bir yer gibiydi.
Bir sandalye devrilmişti, yerde sekerek düşmüş gibi yamuk duruyordu.
Masada yarım bırakılmış bir oyun vardı; kartlar açık, taşlar dağıtılmış, biri hamlesini yarıda kesmiş gibi.
Sanki birileri bizim geldiğimiz dakikanın hemen öncesine kadar buradaydı.
Sanki bizi görmüş, bir şeylerden korkmuş ve kaçmış gibi.
Kalbim, olaylar dinmiş olsa bile düzensiz atmaya devam ediyordu.
Derinlerde bir yerde, içimde keskin bir his bağırıyordu:
“Burada bir şey olacak. Hem de büyük bir şey.”
Korku, bedenimde hâlâ sıcak bir dalga gibi dolaşıyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra beş erkek içeri girdi. Ayak sesleri bile odanın havasını değiştiriyordu.
Yüzlerini hâlâ tam seçemiyordum; karanlığın içinde gözleri daha belirgin, ifadeleri daha sıradışı görünüyordu.
Ne olduklarını bilmiyordum.
Neden bu evde olduğumuzu bilmiyordum.
Bize ne yapacaklarını ise daha hiç bilmiyordum.
Ardından iki kız daha geldi. İlk anda tuhaf bir hisle irkildim.
Onları rüyamdan tanır gibi olmuştum.
Gerçek hayatta tanımadığım hâlde yüzlerinde bir “tanıdıklık” vardı. Sanki çok uzun bir zaman önce bir yerlerde karşılaşmışız da, kim olduğumuzu unutmuşuz gibi bir his.
Ama orada, o evde, o yabancı insanların arasında dururken bile… onların varlığı garip bir şekilde içimi rahatlattı.
Korku azalmadı, ama yalnızlık hissi bir anlığına aralandı.
Ve o anda bıçaklı olan, aniden, abartılı bir şekilde kahkaha attı.
“Ya tamam, bu kadar korkmayın. Şakaydı.”
Bıçağı elinden bıraktı.
Masaya çarptığında plastik bir tok ses çıkardı.
Bıçağın sahte olduğunu işte o an fark ettim.
Dizlerimin boşaldığını hissettim.
Kalbimin bütün ağırlığı bir anda ayaklarımdan aşağı yuvarlanıyormuş gibi oldu.
Bir şey söylemek istedim…
Kızmak, bağırmak, “Bu nasıl bir şaka?” diye haykırmak…
Ama yapamadım.
Kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Yaşadığım korku, adımlarımdan bile hâlâ silinmemişti.
Sadece derin ama titrek bir nefes aldım.
Tam o sırada onu gördüm.
Kapının hemen yanında, gölgenin bir parçası gibi duran, hiç konuşmayan biri vardı.
İlk bakışta fark edilmezdi. Odadaki herkes ses çıkarıyor, hareket ediyor, bakışlarını üzerimize dikiyordu… ama o, hiçbir şey yapmıyordu.
Sadece izliyordu.
Gölgelerin içinden ayırt ettiğimde kalbim bir an duracak gibi oldu.
Uzundu… ince bir yapısı vardı.
Simsiyah saçları ensesine kadar uzanıyordu.
Gözleri karanlıktı, ama soğuk değil. Derin. Sanki içine baksan, orada bir şey görürdün. Ama ne olduğunu anlayamazdın.
Kıyafetleri tamamen siyahtı.
Siyah tişört… siyah pantolon… siyah bileklik…
Hatta ayakkabıları bile sessizdi, tabanı ışık bile yansıtıyormuş gibi temizdi. Kulağındaki küçük küpe tek parlayan şeydi.
Ama asıl dikkatimi çeken o olmadı.
Asıl dikkatimi çeken varlığıydı. Odanın içinde bir sürü insan vardı ama duruşu, sanki bütün sessizliği emiyor, bütün ışığı kendine çekiyor gibiydi.
Ve bakışı…
Göz göze geldiğimiz anda içimde bir şey kıpırdadı.
Anlatması zor bir his.
Ne tam korku…
Ne tam merak…
Ne de ilk görüşte tanıma hissi…
Hepsinin ortasında, yabancı ama tanıdık bir sızı gibi. İsmine bile o an ulaşamıyordum. Aklım karışıktı, kalbim hızlıydı. Ama yine de bir yerden biliyordum.
O—
Savaş’tı.
Ve o an bunu dile getiremesem bile…
Yaşadığım gecenin gerçek anlamda onunla başladığını hissettim.
