4. bölüm · Rüyanın Ötesi

BÖLÜM 4 — Savaş’la İlk Bakış

Ceren Fidan

Savaş’a bakmaya cesaret ederken, aynı anda bakmamayı da istiyordum.
Gözlerim istemsizce ona kayıyor, sonra sanki yakalanmışım gibi geri çekiliyordu. Ama her geri çekiliş, içimde daha derin bir sıkışma bırakıyordu. Gözleri üzerime her değdiğinde, göğsümün ortasında tanımlayamadığım bir ağırlık oluşuyordu; ne tamamen korkuya benziyordu, ne de bildiğim bir heyecana.

Kaçmak istiyordum.
Ama aynı zamanda… orada kalmak.
Sanki iki ayrı ben vardı ve ikisi de farklı bir yöne
çekiliyordu.

Bir süre sonra etrafımdaki insanlar bulanıklaşmaya başladı. Konuşmalar, kahkahalar, sandalye gıcırtıları… Hepsi arka planda bir gürültüye dönüştü. Ev doluydu ama ben yalnızdım. Daha doğrusu, yalnız değildim.
Sadece ben ve o kalmıştık.
Ama Savaş hiçbir şey söylemedi.
Hiçbir mimik yapmadı.
Bakışlarını üzerimde gezdirirken yüzünde tek bir duygu bile yakalayamıyordum.
Sonra ev bir anda hareketlendi. Diğerleri gülmeye başladı; biri mutfağa yöneldi, biri masadaki oyunla ilgilenmeye çalıştı, biri devrilen sandalyeyi düzeltti. Sesler yükseldi, ortam canlandı. Biraz önceki o boğucu korku yerini tuhaf bir gevşemeye bıraktı.
Ama bu hareketliliğin içinde Savaş değişmedi.
Hâlâ aynı yerdeydi.
Aynı duruş.
Aynı sakinlik.
Sanki evin içindeki bütün kaos, onun etrafında dolaşıp ona hiç dokunmadan geçiyordu. Zamana ait değilmiş gibi… bu ana ait değilmiş gibi.

Kuzenim yanımda hafifçe kıpırdadı ve kulağıma eğildi.
“İyi misin?”
Bu sorunun cevabı o kadar karışıktı ki, hangisini söyleyeceğimi bilemedim.
Değildim.
Ama kötü de değildim.
Korkmuştum, evet. Hâlâ biraz korkuyordum. Ama korkunun altından başka bir şey yükseliyordu. Daha önce hiç hissetmediğim, adı olmayan bir şey. Sanki içimde iki duygu çarpışıyor, birbirini itiyor, birbirini büyütüyordu.

Bir yanım “eve gidelim” diye bağırıyordu.
Diğer yanım ise bu yabancı çocuğun bakışlarını bir kez daha yakalamak için sessizce bekliyordu.
Savaş duvara yaslanmıştı. Bir ayağını diğerinin üstüne atmış, ağırlığını tek tarafına vermişti. Elleri cebindeydi. Duruşu umursamaz gibiydi; sanki buradaki hiçbir şey onun ilgisini çekmiyormuş gibi.
Ama biliyordum.
O da beni izliyordu.
Bakışlarının üzerimde olduğunu doğrudan görmüyordum belki, ama hissediyordum. Gözlerimin kenarında, derimin altında, kalbimin ritminde… Oradaydı.
Bir an için başımı kaldırdım.
Göz göze geldik.
Bakışlarını kaçırmadı.
Ne gülümsedi…
Ne kaşlarını çattı…
Ne de yüzünde en ufak bir ifade belirdi.
Sadece baktı.
Bu bakışta soru yoktu.
Yargı yoktu.
Ama açıklanamaz bir fark ediş vardı.
Ve ben o anda içimde bir kıpırtı hissettim.
Kalbimde değil.
Daha derin bir yerde.
Bir insanı ilk kez gerçekten fark ettiğin yerde.
O andan sonra zaman yavaşladı. Sesler daha uzaktan gelmeye başladı, hareketler ağırlaştı. Birkaç dakika önce yaşadıklarımız… merdivenler, bıçak, korku… hepsi sanki başka bir zamana aitmiş gibi uzaklaştı.
Artık beni korkutan şey yaşananlar değildi.
Asıl korkutan şey…
Bir an sonra bakışlarını benden çekmesi ihtimaliydi.
Çünkü fark etmiştim:
Onun gözleri üzerimdeyken, her şey daha az korkutucuydu.
Ama o bakış kayarsa… bu gecenin ağırlığı tekrar üzerime çökecekti.
Ve içimde, hiç tanımadığım bir yerden sessiz bir düşünce geçti:
“Lütfen bakmaya devam et.”