1. bölüm / 3
Pusula hırsızıGİRİŞ
Bölümler 3Şu an: GİRİŞ
- 1 GİRİŞ1.980 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 1. Swallow's End limanı4.603 kelime
- 3 2. Derin kuyular5.015 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
---
*Giriş*
Herkese merhaba! Okuyacağınız bu kurgu benim ilk kitabım. Uzun zamandır zihnimde canlanan fakat bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım bu hikayeyi, yalnızca gerçeklikten biraz olsun kopup kurgularda kaybolmak istediğim için yazıya döküyorum.
Ben hayal ederken ve yazarken çok heyecanlandım ve eğlendim. Sizlerin de seveceğine eminim. İyi okumalar! 🔑
---
Aethelgard Krallığı'nda yeni bir gün doğmak üzereydi. Yerel halk, her gün olduğu gibi yine güneş doğmadan önce kalkmış, günlük koşturmacalarına başlamıştı bile.
Saraya giden taşlı yolda sakin adımlarla ilerliyordu genç adam. Kendini bildi bileli burada yaşamıştı. Gözlerini sarayda açmış ve gözlerini açtığından beri tek bir amaç uğruna yetiştirilmişti.
*Aethelgard Krallığı'nı ve halkını korumak.*
Çevre kasabalara bırakılan yetim çocuklar saraya getirilir ve çeşitli amaçlarla yetiştirilirlerdi. Genç muhafız da onlardan biriydi.
İri cüssesi, uzun boyu ve ifadesiz suratıyla oldukça dikkat çeken ve saygı duyulan bir muhafızdı. Henüz çocukken bile yaşıtlarına göre daha iri olan cüssesi muhafızların dikkatini çekmişti. Daha o zamanlarda en iyilerden biri olacağı üzerine bahse girmişlerdi. Eğitimi tamamlanmadan sınır savaşlarına katılmış, çoğu kez yaralansa da oldukça iyi iş çıkarmıştı. Küçük yaşında derin yaralar almasına rağmen pes etmeden savaşmaya devam etmesi, Kral Aaron'ın da gözünden kaçmamıştı.
Onu ortak eğitimden alıp krallığın yegane varisi olan oğlu Anthony'nin baş muhafızı olarak yetiştirme kararı almıştı. O günden beri Troy ve Anthony çok yakın iki dost, hatta kardeş gibi büyümüş, birbirlerine derin bir dostlukla bağlanmışlardı.
Troy saraya yaklaşırken zihninde canlanan anılarla adımlarını biraz daha hızlandırdı.
Bu sabah artık kral olan dostu onu çok acil bir şekilde görüşmeye çağırmıştı. Bu çağrının sınırdaki saldırılardan dolayı olduğunu öngörmüştü genç adam, fakat durum hiç de sandığı gibi değildi.
Troy taht salonunun önüne geldiğinde, kapının iki yanında bekleyen muhafızlar ona saygıyla selam verip iki yana çekilmişlerdi. Troy onları başıyla selamlayıp beklemeden içeri girdi. İçeride oturan yetkililer ayağa kalkmış, tıpkı kapıdaki muhafızlar gibi onu saygıyla selamlamışlardı. Troy bazılarından küçük olsa da savaş deneyimi ve başarıları hepsinden fazlaydı. Bu nedenle oldukça saygı duyulan ve korkulan biriydi.
Troy gözlerini masanın başındaki yerinde oturmuş, bütün dikkatini önündeki haritalara vermiş olan dostuna dikti. Çatık kaşları ve gergin duruşu durumun vehametini ele veriyordu.
Masaya doğru ilerleyip kendisine ayrılan sandalyeye oturdu. Anthony kafasını kaldırıp dostuna kısa bir bakış attı. Bu kısa bakıştan bile birçok anlam çıkarmıştı Troy; işler yolunda gitmiyordu ve tehlike hızla yaklaşıyordu.
Anthony kafasını tekrar kaldırdı ve bu sefer masada oturan diğer muhafızlara ve görevlilere baktı. Duruşunu dikleştirip söze başladı:
"Durum nedir?" diye sordu ve yeni gelişmelerin aktarılmasını bekledi. Sesi otoriter ve netti.
Sınırdaki birliklerden sorumlu olan muhafız Drew duruşunu dikleştirip söze başladı: "Son bir ayda iki kez daha saldırıya uğradık. Sınırda yaralanan askerler revirde tedavi altına alındı." Saçları kırlaşmaya başlamıştı fakat yeteneklerinden ve gücünden bir şey kaybetmemişti.
Anthony sıkıntıyla nefes aldı. "Peki ya saldıranlar?"
Drew, kendisine yöneltilen soruyla bir an başını eğer gibi oldu çünkü neredeyse bütün saldırganlar öldürülmüştü. Sağ yakalananlar ise bütün işkencelere rağmen konuşmamışlardı.
"Saldırganlardan sağ kalanlar sorgulanıyor efendim, fakat henüz bir şey öğrenemedik."
Anthony tekrar Troy'a baktı. Sessiz bir bakışma geçti aralarında fakat onlar çok şey konuşmuştu.
İkisi de saldırıyı gerçekleştirenin kim olduğunu biliyordu.
*Morvath.*
Noctherra, kuzeydeki karanlık dağların eteğinde yer alan zifiri bir krallıktı. Kral Morvath'ın hükmü altındaydı ve Morvath hiç de dost canlısı bir hükümdar değildi. İradesi ve ruhu kötülüğe yenik düşmüş, adeta bir iblise dönüşmüştü.
Topraklar bölündüğünde topluluklar ve ırklar birbirinden ayrıldığında Morvath şiddetle karşı çıkmış ve toprakların bir arada, tek bir hükümdarın emri altında olması gerektiğini savunmuştu.
Diğer krallar ise bu fikre karşı çıkmış, kendi topraklarında söz sahibi olmak istemişlerdi. Morvath'ın düşüncesine göre milyonlarca insan ve farklı ırklar bir arada yaşayabilir ve kendisi de onlara hükmedebilirdi.
Fakat ortada gözle görülür bir gerçek vardı ki o da farklı ırktaki insanların ve varlıkların hiç durmadan bir üstünlük savaşı içinde olmalarıydı. İşin içine kara büyücüler ve cadılar girdiğinde ise içinden çıkılamaz hale gelmişti. Tam da bu yüzden asırlar önce topraklar birbirinden ayrılmış, devasa krallıklar kurulmuş ve ırklar birbirinden tamamen ayrılmıştı.
Fakat Morvath'ın güce ve hükmetmeye olan açlığı hiçbir zaman bitmemişti. Öyle ki kendisi de bir zamanlar insan olmasına rağmen asırlardır yaşıyordu ve bu da akıllara kara büyüyü getiriyordu.
Anthony tekrar söze başladığında artık masadakilere bakmıyordu, tamamen önündeki sınırların çizildiği haritaya odaklanmıştı.
"Sınırlardaki birlikleri artırın. Her ihtimale karşı tetikte olun, tekrar bir saldırı ihtimaline karşı sınırların ötesine gözcüler yerleştirin."
Drew kendine verilen emirleri can kulağıyla dinledi ve hemen ardından onayladı: "Emredersiniz efendim."
Diğerleri sessizdi, onlar da krallarından gelecek emirleri bekliyorlardı fakat Anthony daha fazla konuşmadı ve çıkmaları için eliyle işaret verdi.
Masadaki herkes oturdukları yerlerinden kalkıp kralı selamladıktan sonra hızlı adımlarla taht salonunu terk ettiler.
İşte şimdi Kral Anthony sadık dostu ile yalnız kalmış, yüzündeki kral maskesini çıkarmıştı. Birbirlerinin yanında otoriteye ihtiyaç duymazlardı.
"Bu saldırıların Morvath'ın işi olduğunu biliyorsun."
Troy cevap vermedi, masanın üzerindeki şarap dolu kadehe uzanıp birkaç yudum içti. Daha kahvaltı bile yapmamıştı ve o yemek yemeden kafasını toplayamazdı.
"Bu saldırılar Morvath gibi biri için fazla basit, sence başka bir planı mı var?" Troy sözünü bitirdiğinde Anthony de kadehine uzanmıştı. "Emin değilim. Onun gibi bir iblisin aklından neler geçtiğini tahmin etmek imkânsız fakat bildiğim bir şey varsa o da anahtarın peşinde olduğu."
Troy'un kadehini kaldırdığı eli havada kalmıştı.
*Anahtar.*
Neroveth Geçidi'ni açan yegane şey o anahtardı. Neroveth'in kapısı direkt olarak Araf'a açılıyordu; ölümle yaşam arasında sıkışan bütün ruhların kıyamete kadar barındığı diyar. Bunlar bütün halkların arasında yalnızca birer efsane olarak anlatılırdı. Fakat bütün krallar ve hükümdarlar bu gerçeğin farkındaydı. Eğer kapı açılır ve Araf'taki ruhlar serbest kalırsa, kapıyı açan kişi tarafından bütün ruhlara hükmedilirdi. Morvath tam olarak bunun peşindeydi. Anahtar asırlardır Aethelgard Krallığı'nda oldukça sıkı önlemlerle korunmuştu. Aethelgard'da büyünün kullanıldığı tek yer, anahtarın gizlendiği yerdi.
Efsanelere göre bir zamanlar henüz topraklar ayrılmamışken bütün ırklar Aethelgard'ın çatısı altında yaşardı. Kadim büyücüler ve cadılar halkın aleyhine büyü yapmaz, aksine insanlığın refahı için çabalarlardı. Fakat aralarından birinin karanlığa yenik düşüp ölüleri dirilterek ordu kurmaya çalışması sonucu bütün güven duvarları yıkılmış, adeta kıyamet başlamıştı.
Diğer kadim büyücüler yıllarca ölüleri yok etmek için uğraşmış fakat bunu başaramamışlardı. Aralarından en güçlü ve köklü olan büyücü Sarooph, ölüleri yok etmenin tek yolunun onları Araf'a kilitlemek olduğunu keşfettiğinde diğerleriyle birlikte harekete geçtiler ve kayıp topraklarda kadim büyü çemberini oluşturup bütün güçlerini kullanarak diriltilen ölüleri Araf'a kilitlemeyi başardılar.
Büyü çemberi işe yaramış ve diriltilen ölülerin ruhu Araf'a kilitlenmişti fakat kadim büyücüler artık yoklardı. Onların yok olduğu yerde geriye yalnızca büyülü anahtar kalmıştı. Nasıl yok oldukları ya da nereye kayboldukları hakkında kesin bir cevap olmasa da teoriler, onların da ölü ruhlarla beraber Araf'a hapsolduğu üzerineydi.
Ve bu önemli anahtar asırlardır Aethelgard Krallığı'nda kimsenin bilmediği gizli bir yerde saklanıyordu. Ta ki on beş yıl önce anahtar çalınana dek.
Troy bütün bu efsaneleri zihninden tekrar tekrar geçirirken Anthony ayağa kalkmış ve dışarının oldukça net göründüğü balkona çıkıp uçsuz bucaksız toprakları izlemeye koyulmuştu. Güneş doğmaya başlamıştı ve insanlar hiç durmadan oradan oraya koşturuyorlardı. Zavallı halkın hiçbir şeyden haberi yoktu. Ant oldukça gergindi çünkü eğer Morvath anahtara ulaşırsa kopacak olan kıyameti tahmin bile edemiyordu.
Troy elindeki kadehten bir yudum daha almadan masaya geri koymuş, hemen ardından o da ayağa kalkıp balkona yönelmişti.
"Ant, anahtarı bizden önce bulmalarına izin veremeyiz!" Sesi kararlı ve netti. Çatık kaşlarının altındaki koyu renk gözlerini karşısındaki dostuna dikmiş, ondan cevap bekliyordu.
Anthony sıkıntılı bir nefes alıp söze nasıl başlayacağını tarttı, sonrasında fazla düşünmeden lafa girdi: "Anahtar on beş yıl önce Aethelgard'dan çalındı ve biz hâlâ onu bulamadık. Şanslıyız ki Morvath da henüz anahtara ulaşamadı."
Troy duyduğu şey karşısında ne diyeceğini bilemedi. Yıllardır Aethelgard'dan çalınan büyülü anahtarı arıyorlardı fakat henüz izine rastlayamamışlardı.
"Her yerin altını üstüne getirdik ama hiçbir yerde bulamadık. Nerede olabilir bu lanet anahtar?"
Ant tekrar sıkıntılı bir nefes aldı ve umutsuz gözlerle arkadaşına baktı. Yalnızken ona hep Ant derdi, ismini kısaltırdı. "Sorun da bu, sanki yeryüzünden tamamen silinmiş ve başka bir evrene gitmiş gibi."
Troy ne diyeceğini bilemiyordu. Aramadıkları yer, gitmedikleri büyücü kalmamıştı fakat hiçbir büyücü anahtarın üzerindeki koruma büyüsünü kıramamıştı.
Ant sıkıntıyla baktı dostuna, konuşmaya başladığında sesi hüzün kaplıydı: "On beş yıl önce saldırı günü babam bizi tekrar sınıra gönderdiğinde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezmiştim. Güya oradaki saldırıları önlememiz için görevlendirmişti bizi ama her zamankinden daha gergindi. O günkü hâli hâlâ gözlerimin önünde. Saray'a saldırı olacağını biliyordu fakat bize hiçbir şey söylemedi."
Acıyla gözlerini yumdu Ant. Eğer babası Kral Aaron olacaklardan bahsetseydi ne Anthony ne de Troy sınıra gitmeyi asla kabul etmezlerdi ve belki de babası hâlâ yaşıyor olurdu. Çoğu zaman bu düşünce Ant'ın içini kemiriyordu.
Troy derin bir nefes almıştı fakat aldığı nefesin ciğerlerine ulaştığından emin değildi.
"Sence baban neden bize olacaklardan bahsetmedi?" Bu soruyu yıllardır kendisine soruyordu genç muhafız.
Ant tekrar derin bir nefes aldı. Son zamanlarda bunu sık sık yapıyordu. Yüzüne düşen koyu kumral saçlarını sıkıntıyla arkaya doğru attı, tekrar arkadaşına dönüp konuşmaya başladı: "Bilmiyorum. Belki de bizim de öleceğimizi düşündü ve bizi korumak istedi, emin değilim. Babam pek çok şeyi öngörebilir ve aynı anda çok fazla şey düşünebilirdi."
Bu sefer sıkıntıyla soluklanan Troy olmuştu. "Peki ya şimdi ne olacak?" Troy soruyu sorarken bile büyük bir kıyametin eşiğinde olduklarını biliyordu.
Ant söze başlamadan önce uzun sayılabilecek bir süre arkadaşını izledi. Troy bu bakışı garipsemişti. Arkadaşı bugün çok farklı bakıyordu ona, sanki bir kararın eşiğindeydi ve işin içinden çıkamıyordu. Onu en son ne zaman böyle gördüğünü düşündü ama fazla düşünmesine gerek kalmamıştı çünkü onu en son babası Kral Aaron öldüğünde böyle görmüştü.
"Babam öldüğünde ikimiz de çok genç ve toydık. Kral olmadan önce iyi yetiştirilmiş olsam da babam öldüğünde koca bir boşluğun içine düşmüş gibiydim ve sen olmasan belki de benim için işler hiç de iyi gitmeyecekti." Ant büyük bir minnetle baktı dostuna, aynı bakışlarla karşılık verdi Troy.
Troy kısa bir süre duraksadı, ardından: "Ben olmasaydım bile işin içinden çıkardın dostum."
Ant burukça gülümsemişti yalnızca. Ardından uzun sayılabilecek bir süre sadece karşısındaki adamı izledi, dostunu.
Troy bu bakışların anlamını biliyordu, yollarının yakın zamanda ayrılacağını anlamıştı çünkü onların çoğu zaman konuşmaya dahi ihtiyaçları olmazdı, sadece bakışlarından bile yüzlerce kelime geçerdi ve yalnızca onlar okuyabilirdi.
Troy arkadaşının orman yeşili gözlerine baktı uzunca bir süre. Ona her baktığında sanki Kral Aaron'u görüyordu. Anthony babasının kopyası gibiydi; aynı gözler, aynı saçlar ve yüz hatları.
Annesi Kraliçe Loryn ile tanışamamıştı çünkü annesi Loryn, Ant henüz üç yaşındayken amansız bir hastalık yüzünden hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Kral Aaron ikinci bir evlilik yapmamış ve bütün hayatını Anthony'e adamıştı.
Troy bakışlarını dostundan çekti ve balkondan görülen eşsiz orman manzarasını izlemeye başladı. İçten içe huzursuz olsa da bunu yapması gerektiğini biliyordu. Güneş yükselmeye devam ediyordu. Birbirlerinden başka güvenecek kimseleri yoktu. Bu kadar hayati bir konuda birbirlerinden başka birine güvenmek şeytanla dans etmek olurdu.
"O anahtarı bulmamı istiyorsun değil mi?"
Ant yalnızca başını sallayabilmişti.
"Peki nereden başlamam gerekiyor? Her yere baktık ama anahtara dair hiçbir iz yok." Hâlâ arkadaşına bakmıyordu.
Ant ellerini balkondan çekip gömleğinin cebine uzattı. Daha önce hiç kimsenin görmediği eski saf altından bir pusula çıkardı. Pusulanın üzeri eski dilde yazılar ve işaretlerle doluydu.
Troy pusulayı incelerken Ant ona doğru uzatmıştı: "Bu pusula anahtarın kaybolma ihtimaline karşı yapılmış, yapımında anahtarınkiyle aynı büyüler kullanılmış. Bu yüzden yönü hep anahtarı işaret eder. Anahtarın enerjisi yıllar önce koruma büyüsü ile saklanmış, bu yüzden pusula onu bulamıyordu fakat birkaç gün önce pusula hareket etmeye başladı. Anahtarın üzerindeki büyü yenilenmediği için zayıflamış olmalı. Yönü henüz net olarak göstermese de anahtarın varlığını hissetmeye başladığı kesin." Derin bir nefes alıp umutsuz gözlerle arkadaşına bakmayı sürdürdü Ant.
"Pusulanın sende olması gerekiyor. Sen yaklaştıkça daha iyi yol gösterecektir. Troy, tıpkı pusula gibi Morvath da anahtarı hissetmeye başlamış olabilir. Çok dikkatli olmalısın." Ant sözünü bitirdiğinde Troy hâlâ pusulayı inceliyordu, hiç böyle bir pusula görmemişti.
Bir süre daha pusulayı inceledikten sonra gömleğinin cebine koydu ve tekrar arkadaşına döndü. "Yine de nereden başlayacağımı bilmiyorum."
Ant gözlerini arkadaşından çekip tekrar ormanı izlemeye koyulduğu esnada konuşmaya başladı:
"Nereden mi başlayacaksın? Tabii ki hırsızların yuvası olan Sallow's End'den."
---
Ant geri kalan detayları anlatırken Troy can kulağıyla dinlemişti onu. Günün sonunda ise ertesi sabah yola çıkmak için gerekli olan planlar yapılmış, lazım olan diğer şeyler hazırlanmıştı. Bu tehlikeli yolculukta Troy tamamen yalnızdı. Tek başına altından kalkmak zor olsa da başka kimseye güvenemezlerdi. Morvath'tan önce anahtarı bulmak zorundaydı fakat bu iş onun için hiç de kolay olmayacaktı. Çünkü gideceği yerde bekleyen davetsiz misafir, planlarını bozmak için hazırdı.
Bölüm etkileşimi
