4. bölüm / 4
Pusula hırsızı2. Derin kuyular
Bölümler 4Şu an: 2. Derin kuyular
- 1 GİRİŞ1.980 kelime
- 2 1. Swallow's End limanı4.603 kelime
- 3 2. Derin kuyular5.015 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. Han'da kıyamet4.618 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Han'daki odasında yatağın üzerinde otururken aklını kaçırmak üzereydi genç adam. Nasıl çaldırabilmişti o pusulayı?
O küçük hırsızın yalancı hareketlerine nasıl kanmıştı öyle?
O titrek hırsızın acemi ve korkak olduğunu sanmıştı fakat o Troy'un aklıyla oynamıştı. Ama ona gösterecekti, o küçük hırsızı eline geçirdiğinde ona pusulayı çalmak neymiş gösterecekti.
Troy gece boyunca yağmurun altında pusula hırsızını aramıştı fakat sanki saniyeler içinde buhar olup uçmuştu.
Ant, onu buradaki hırsızlar hakkında uyarmıştı fakat Troy insanların ondan korkup yanına yanaşmayacaklarını düşünmüştü. Öyle de olmuştu, Aethelgard'dan Sallow's End'e tam bir haftada ulaşmıştı ve bu bir hafta boyunca birçok köyden ve kasabadan geçmişti. Geceyi geçirdiği her Han'da insanlar ondan korkmuş, hırsızlar yanına yaklaşamamıştı. Taki dün geceki kız pusulasını ve altın paralarını çalana kadar. Evet altın kesesinin çalındığını dün gece Han'a geri döndüğünde farketmişti ve kendisinin bile bilmediği bütün hakaretleri ve lanetleri küçük hırsızın üzerine yağdırmıştı.
Saatler sonra bütün hiddetiyle Han'a geri döndüğünde resmen kıyameti kopartmıştı. Patrick korkudan tezgahın altına saklansada Troyun gazabından kurtulamamıştı. Keskin kılıcın ucunu boynunda hissettiğinde dili çözülmüş ve herşeyi bir bir anlatmıştı.
Adı Roxanna'ydı ve buralara uzun zaman önce gelmişti. Geçimini buradaki birçok hırsız gibi yan kesicilikten sağlıyordu. Troy'un bütün tehditlerine rağmen evini bilmediğini söylemişti Patrick. Yalan söylediğini biliyordu elbette.
Patrick kurtulmak için Rox'u nerede bulacağını da söylemişti, okadar korkmuştu ki ihtiyacı olmayan bilgileri bile ağlayarak sıralamıştı.
" Yarın akşam tüccar gemileri limandan ayrılıyor, bu Rox ve diğerleri için kaçınılmaz bir fırsat. Onların aralarında dolaşıp son gemi kalkana dek çalabildiği bütün değerli eşyaları çalacaktır. " Demişti Patrick.
Demek bu akşam limanda olacaktı küçük hırsız. Yumruklarını o kadar sıkıyordu ki parmak boğumları beyazlamıştı adeta. O kızı yakaladığında kesinlikle kurtuluşu olmayacaktı.
-Roxanna- Bu ismi geceden beri yüzlerce kez zihninden geçirmişti genç adam. Küçük kahverengi gözlerini defalarca kez düşünmüştü.
Halbuki gözleri nekadar da güzeldi. Acaba yüzünün tamamı nasıl görünüyordu? Yüzünde ki peçe olmasa belki daha net görebilirdi.
Kafasını sallayıp kendine gelmeye çalıştı, hırsızın nasıl göründüğü umurunda bile değildi. İlgilendiği tek şey pusulasını geri almaktı. Alacaktı da ne pahasına olursa olsun. Daha fazla sinirlerine hakim olamayacağını anladığında kalkıp üzerini giyindi. Gece boyunca gözüne uyku girmemişti. Eğer o pusulayı geri alamazsa anahtara giden tek şansını da kaybetmiş Olurdu ve bu isteyeceği son şey bile değildi. Anahtar 'ın Neroveth geçidi'ne ulaşmadan saklanması gerekiyordu aksi takdirde kıyametin kopması kaçınılmaz son du.
En iyisi dışarı çıkıp o küçük hırsızı aramaya devam etmekti. Yoksa oturduğu yerde öfkeden delirecekti.
🧭🧭🧭
Elimdeki küçük havluyla kısa saçlarımı kurularken kıyafetlerim sırılsıklam olmuştu. Sabah gölerimi Elodie'nin tiz çığlığıyla açmıştım.
Bir an dün geceki askerin kulübeyi bastığını sansamda gerçek bambaşkaydı.
Yağmur yağıyordu ve Elodie'nin dışarıya serdiği kıyafetler ıslanıyordu. Kıyafetler için yağmurun altına atılmıştık ve sonuç olarak hem biz hem de kıyafetler sırılsıklam olmuştuk.
Elodie küçük şöminenin içine birkaç odun daha attığın da biraz olsun ısınabilmiştik.
Kulübemiz çokta küçük sayılmazdı ikimize fazlasıyla yetiyordu fakat pek sevdiğim söylenemezdi. Çatısını sağlamlaştırmıştık, artık akıntı sorunu yaşamıyorduk. Küçük bir şömine de yaptırmıştık salona ve o da ısınma ihtiyacımızı karşılıyordu. Yinede burayı hiç sevmiyordum, ne bana nede Elodie'e layık değildi. Bizde diğer leydiler gibi güzel evlerde yaşayabilirdik, tüccarlar ve gösteriş budalası zenginlerden çaldıklarım bize fazlasıyla yeterdi. Fakat sevgili dostum bir türlü bu kulübeden ayrılmak istemiyordu. Bu kulübe onun ilk eviydi, bundan önce yaşadığımız yer bir malikane olsada biz orada yalnızca aciz hizmetçilerdik ve çoğu zaman ahırda yada kilerde uyuyorduk. Şimdi ise kendi odalarımız ve yataklatımız var. Bu bile sevgili dostum için çok büyük bir nimetti.
Elodie ile on iki yaşındayken tanışmıştım. Ben henüz on yaşındayken bir gece ansızın evimize saldırmış, babamı öldürmüşlerdi. Annem ise beni apar topar ormana kaçırıp büyük bir ağacın gövdesine saklamıştı ağlamamam ve olduğum yerden çıkmamam için beni tembihledikten sonra farklı bir yöne doğru koşmaya başlamıştı.
O gün okadar korkmuştum ki babamın yalvarışları, annemin ise korkmuş çığlıkları ve sonrasında babamın karnına giren keskin kılıç, annemin ise kalbine saplanan sivri ok hala zihnimin karanlık kuytularındaydı. Ailemi kaybettikten hemen sonra apar topar tüccarlara satılmıştım. Elimde kalan tek şey annemden kalan işlemeli, eski küçük sandığımdı. Son hatırladığım annemin ve babamın cesetlerinin başında bulunmayı beklediğimdi.
Ortalık sessizleştiğinde annemin cansız bedenini çaresizce kulübemize kadar taşıyışımdı ondan sonraki iki günün nasıl geçtiğini hatırlamıyordum bile. Kasabalılar beni bulmuş, annem ve babamın cesetlerini kulübenin bahçesine çıkarıp yakmışlardı. Alevleri izlerken beynim ve hislerim donmuş gibiydi, ne ağlayabilmiştim nede herhangi bir tepki verebilmiştim. Anılar kafamın içinde kesik kesikte olsa en çok canımı yakanları net bir şekilde hatırlıyordum.
Kasabalıların hakkımda söyledikleri kötü sözler ara ara kulağıma doluyordu ama çok geçmeden düşünmemeyi başarıyordum.
Tüccarların yanında iki yıl köle gibi çalıştırıldıktan sonra bir malikaneye hizmetçi olarak satılmıştım. Aslında o pisliklerden birinin parasını çalmasaydım satmayı düşünmezlerdi. Sattıkları gece bana attıkları dayağı ise asla unutmamıştım.
Gönderildiğim malikanede hizmetçi bir çocuk daha vardı çok sessiz ve korkak bir kız çocuğu Elodie.
Elodie'nin anne ve babası benimkinin aksine hayattalardı ve kızlarını bile isteye hizmetçi olarak çalıştırıyorlardı. İki yıl boyunca anne ve babasının gelip onu almalarını beklemişti fakat hiçkimse gelmemişti. Onu tanıdıkça koruma içgüdülerim devreye girmiş, çünkü oldukça yalnız ve korkuyordu tıpkı annem ve babamı kaybettiğim geceki benliğim gibiydi. O her dayak yediğinde bana atılan dayaklar döl oluyordu zihnime ve benim canım acıyordu. Zamanla Tıpkı bir kız kardeş gibi sahiplenmiştim onu o da beni.
İki yıl boyunca birbirimizle birçok iyi ve kötü anı paylaşmıştık. Ben ona ailemle geçirdiğim günleri anlatırdım oda bana buraya gelmeden önceki arkadaşlarını.
İki yılın sonunda gördüğümüz bütün eziyetlere rağmen malikanenin sahibinden çaldığımız birkaç pahalı takıyla kaçmayı başarmıştık.
Pahalı bir kolye karşılığında bir yük gemisinin deposunda Sallow's End'e kadar gelmiştik. Bir elimle annemin işlemeli küçük sandığını tutarken diğer elimle Elodie'nin elini sıkı sıkıya tutmuştum.
Şöminenin alevlerine bakarken hatırladığım anılarla zihnimin içinde kaybolmuştum sanki.
" Rox beni duyuyor musun? " Elodie elini gözlerimin önünde sallayıp bana sesleniyordu. Anılardan kopup gerçekliğe döndüğümde elindeki ekmek arası atıştırmalığı bana doğru uzatmıştı, içindeki yumurta ve domatesin kokusunu alabiliyordum. Bir fincan bitki çayı doldurup onuda bana doğru uzatmıştı. Sıcak çaydan bir yudum aldığımda tamamen ısınmıştım artık.
" Nereye daldın öyle? " Sorduğu soruya cevap vermeyip onun yerine konuyu değiştirmeye karar vermiştim.
"Dün sabah Oliv'e uğradım." Açtığım konu dikkatini çekmişti belliki, oturduğu yerden dikleşip yüzüme meraklı bakışlarla bakmaya başladı.
" Yaptığın büyü işe yaramamış, neyseki düşerken kafasını oldukça sert çarpmış, bu yüzden bütün gördüklerini rüya sanıyor. Yani ucuz kurtulduk "
Önce yüzü düşmüştü sanırım yaptığı büyünün işe yaramamış olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Sonrasında ise kafasını yukarıya kaldırıp " Ahh tanrım şükürler olsun. " Diye Tanrı'ya şükranlarını sunarken elimdeki ekmekten bir ısırık daha almıştım.
" Bu akşam yeni öğrendiğim birkaç şeyi denemek istiyorum, acaba yanımda olurmusun? " Çekinerek sorduğu soruya karşı bir an ne diyeceğimi bilememiştim.
" Bu akşam tüccarlar limandan ayrılıyor, orada olmam lazım. Ama erken dönmeye çalışırım tamam mı? " Sevinçle yerinde hareketlenmişti. Birşeyler deneyecek olmasına karşı çıkmadığım için rahatlamıştı.
" Tamam akşam için bol şans "
Elimde ki son lokmayı da bitirdiğimde, oturduğum yerden dışarıya doğru bakan küçük pencereden dışarıya dikkat kesildim. Yağmur dinmişti, buda elimdekileri satmak için harika zamanlamaydı.
"Sen neden hiç dışarı çıkmıyorsun? " Sorduğum soruya hazırlıksız yakalanmış gibi bir hali vardı. Ne zamandır dışarı çıkmadığını farketmiştim.
"Şey bilmem dışarı da yapacağım bir şey yok sanırım." Yüzüne şüpheyle baktım. Bi çocukla görüşmüyormuydu en son?
" O çocuk seni dışarı çıkarmıyormu artık? " Kimden bahsettiğimi biliyordu. Yüzü düşer gibi oldu fakat çok geçmeden hemen toparlayıp gülümsedi.
"Hayır mathew ile uzun zamandır görüşmüyorum " Adı mathew di demek, Unutmuşum.
" Öylemi, neden peki? Ondan hoşlandığını sanıyordum. " Belli etmemeye çalışsada üzgün olduğunu görebiliyordum.
" Bana uygun olmadığına karar verdim. Hepsi bu." Bu konuda konuşmak istemediğini anladığımda Daha fazla üzerine düşmemiştim.
" O halde üzerini giyin çünkü sende benimle geliyorsun. "
"Aslında evde kalıp kalan işleri yapsam daha iyi olacak. "
" İtiraz kabul etmiyorum cadı kız, sende geliyorsun" Ona cadı kız demem hoşuna gidiyordu ve kendini bir yerlere sığdırabiliyordu
Gülüşünü duyduğumda pelerinini alıp üzerine doğru attım. Suratına gelen pelerini havada yakalayıp giyerken peşime takılmıştı bile.
Elodie renkleri çok severdi ve bu yüzden rengarenk korseleri ve kıyafetleri vardı.
Odama geri dönüp eşya sandığıma attığım gümüş pusulayı, yüzüğü ve pahalı bilekliği alıp içeri geri döndüm. O mükemmel altın pusulayı şimdilik satmayı düşünmüyordum çünkü muhtemelen tüccarlar ve asiller çoğu paralarını kaldıkları Han'da harcamışlardı bu yüzden istediğim parayı veremeyebilirlerdi. O mükemmel ötesi altın pusulaya çok yazık olurdu. Onu ayrı saklamıştım. Annemden kalan küçük işlemeli sandığımın içine koymuştum.
Elodie ile birlikte kulübeden ayrıldığımızda bende pelerinimi giymiştim ve şapkasını yüzümü gizleyecek şekilde kafama geçirmiştim. Dünki paralı askerle karşılaşabilirdik. Beni tanımamalıydı, işimi şansa bırakamazdım.
Limana doğru ilerlerken Elodie koluma girmiş bana iyice sokulmuştu. Gerçekten çok güzel bir kızdı açık kumral saçları, kocaman mavi gözleri ve güzel yüz hatlarıyla masallardaki prenseslere benziyordu. Buda doğal olarak çoğu erkeğin bakışlarını onun üzerine çekiyordu. Çoğu erkeğin bakışlarında hayranlık olsada aralarında iyi niyet beslemeyenler de vardı. Elimi koluma giren elinin üstüne koyup sıktım, sessiz bir ' ben yanındayım ' mesajıydı bu.
Birden önümüze çıkan bedenle son anda çarpmadan durabilmiştik. Bu ahmağın derdi neydi böyle?
"Merhaba hanımlar size eşlik edebilir miyim acaba? " Adının Mathew olduğunu unuttuğum ve bu sabah Elodie'nin hatırlattığı oğlan tam karşımızda duruyordu.
İnce bedeni ve çokta uzun olmayan boyuyla çok bir çekiciliği yoktu açıkçası. Elodie tam olarak neresinden hoşlanmıştı acaba?
Sanırım kendi güzelliğinin farkında değildi. Ona en kısa sürede güzelliğinin farkına varması için uzun bir konuşma yapmalıydım.
Karşımdaki bedene bakarken yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutmuştum. Elodie'nin gerildiğini hissedebiliyordum. Elini biraz daha sıkıp destek olmaya çalışsamda karşımdaki herifin çekilmeye niyeti yok gibiydi.
" Elodie, uzun zamandır görüşmüyoruz nasılsın? "
Elodie'nin konuşmak istemediğini anladığımda ben konuşmaya başladım " Nasıl olduğu seni ilgilemdirmez liam! " Sırıtan suratı düşmüştü. " Adım mathew!! " Diye üzerine basarak konuşmuştu.
" Adının ne olduğuyla ilgilenmiyorum isaac! " Bende onun gibi üzerine basarak konuşmuştum ve adını bilerek yanlış söylemem onu öfkelendirmişe benziyordu.
" Adım mathew!! " Diye tekrar diretince " Herneyse ilgilenmediğimi söylemiştim. " Diyerek daha çok bozulmasını sağlamıştım. Öfkeden kızaran suratına bakarken aklıma dün gece handaki adam gelmişti. Sanırım onu gördükten sonra uzun bir süre hiçbir erkeğe erkek gözüyle bakamayacaktım. O iri bedeni uzun boyu ve koyu gözleri... Tanrının özenerek yarattığı insanlardan biriydi sanırım.
Mathew bana bakmayı kesip gözlerini Elodie'e çevirdi ve tekrar sırıtmaya başladı. Biraz daha sırıtırsa ağzına yumruğumu geçirecektim.
" Her zamanki gibi yine çok güzel görünüyorsun." Elodie hitaben konuştuğunda bakışlarımı arkadaşıma çevirmiştim. Oldukça gergin ve korkmuş görünüyordu, birazda iğrenme vardı ifadesinde. Aralarında ne geçmişti acaba?
Bunu sonra sorardım nasıl olsa şimdi karşımızda duran ve çekilmeye niyeti olmayan kurbağayı geçmeliydik. Elodie koluma biraz daha sarılıp çekingence konuşmaya başladı " Ben iyiyim, artık gitsek iyi olacak öyle değilmi Rox. " Anlaşılan kurbağa suratlı ahmak arkadaşıma zarar vermişti, yada bunu denemişti.
Mathew elini Elodie'nin koluna doğru uzatıp " Belkide yalnız konuşmalıyız ne dersin güzeli... " Lafını bitiremeden bileğini havada yakalamıştım. Hırsla bileğini sıkarken " Ondan uzak dursan iyi edersin Liam " Diye ikaz da bulundum. Hırsla bileğini elimden çekerken " Adım Mathew sürt... " Cümlesi yarıda kalmıştı çünkü çirkin ağzı yumruğumla buluşmuştu. Yumruğum çok sert olmasada başı yana doğru kaymıştı ve bir adım gerilemişti. Neyseki önümüz açılmıştı fakat biz yolumuza devam edemeden hızlıca dönüp Elodie'nin koluna yapışmıştı. Dudağından akan kanı boştaki eliyle silerken gözleri öfkeden kızarmıştı.
" Seni sürtük bunu ödeyeceksin! " Bir eliyle Elodie'yi çekiştirirken diğer elini yumruk yapıp bana doğru sallamıştı, yumruğundan arkaya doğru çekilip kurtulduğumda vakit kaybetmeden bacak arasına ayağımla vurmuştum. Biraz fazla sert vurmuş olacaktım ki acı bir inleme doldu kulaklarıma Elodie'yi tutan kolu gevşemiş, yerde iki büklüm olmuştu.
Elodie korkuyla arkama kaçarken, yerdeki kurbağa surat bana küfürler yağdırmaya devam ediyordu. Demek bu yüzden artık görüşmüyorlardı, çünkü Elodie'yi istemediği şeylere zorlamış fakat o kabul etmeyince ona zarar vermeye çalışmıştı.
Bir kaç adım atıp yerde kıvranan bedenine tepeden baktım. Elimle arkadaşımı işaret edip
"Bir kez daha ona zarar vermeye kalkarsan bu sefer o işe yaramaz erkekliğini kesip sana yediririm! Beni duydunmu kurbağa suratlı ahmak? "
Daha fazla beklemeden hızla ona arkamı dönüp Elodie'ye doğru ilerledim o hâlâ korkuyla bize bakarken kolunu tutup peşimde sürüklemeye başladım. Demek oğlanın biri ona zarar vermeye kalkmıştı ama o bana tek kelime etmemişti.
Limana giden adımlarımın yönünü değiştirip pazara giden yola doğru ilerledim iyice uzaklaştığımıza emin olduktan sonra durup çekiştirdiğim kızı sebest bıraktım.
Kollarımı birbirine bağlayıp arkadaşımdan cevap beklemeye başladım.
" Rox ben çok üzgünüm gerçekten, uzun zamandır görüşmüyorduk bir anda karşımıza çıkacağını bilemedim " Gerçekten çok üzgün ve endişeli görünüyordu. Bu haline daha fazla kıyamayıp asıl meseleye geldim " Sana ne yaptı? "
Gözleri dolmaya başlarken küçük burnunun ucu kızarmıştı " Şey... Benimle evlenmek istediğini söyledi ama eğer evleniceksek önce sevişmeliymişiz öyle söyledi. Bende kabul etmedim ve bunu istemediğimi söyledim, tabi o da çok sinirlendi ve... " Devamını getirememişti ağlamak üzere olduğunu anladığımda konuyu uzatmama kararı aldım, gerisini tahmin edebiliyordum zaten.
" Pekâlâ ağlama. Bir daha böyle bir şeye kalkışırsa benden gizleme Elodie, bana söylememen daha kötü sonuçlara yol açabilir. "
" Biliyorum, ben çok üzgünüm sadece çok utanmıştım. " Onu anlayabiliyordum daha önce hiçkimseyle böylesine bir ilişki yaşamamıştı. Korkması ve utanması çok normaldi. Onu kollarımın arasına alıp sardığımda beklemeden kollarını belime sarmıştı. Demek bu yüzden dışarı çıkma konusunda bu kadar isteksizdi, o sapık herifle karşılaşmak istemiyordu.
Biraz olsun sakinleştiğinde geri çekilip pazarın içine doğru ilerlemeye başladık. Oldukça kalabalık olan pazarın içinde ilerlemek fazlasıyla zor olsada aradığım yere varabilmiştik sonunda. Yaşlı Gabriel'in tezgahına yanaştığımızda bana parlayan gözlerle bakmıştı, ona hep güzel mallar getirirdim.
"Ahh Rox ne zamandır uğramıyordun, bana neler getirdiğini göster hemen. " Sabırsız hali beni güldürmüştü, ilgilendiği tek şey getirdiğim mücevherlerdi.
Cebime sakladığım eşyaları çıkarırken konuşmaya başladım" İşlerim vardı Gab, şunlara bir bak "
Tezgaha koyduğum değerli eşyaları incelemeye başlamıştı. Önce yüzüğü kaldırıp gözlerine yaklaştırdı biraz inceledikten sonra kenara ayırıp bu sefer gümüş pusulayı kaldırdı ince ayrıntılarına kadar incelerken iyice sıkılmıştım göz ucuyla Elodie'ye baktığımda tezgahta ki renkli rengarenk eşyaları incelediğini gördün okadar hayran bakıyordu ki görende bir sandık dolusu altın paraya bakıyor sanacaktı. Bakışlarımı tekrar yaşlı Gabriel'e çevirdim. Pusulayı incelemeyi bırakıp bilekliği almıştı onu da en ince ayrıntısına kadar incelemeye başladığı sırada Elodie yanıma yaklaşıp koluma dokunmuştu. Ona doğru döndüğümde yüzüme doğru kaldırdığı kolyeyi gördüm, oldukça güzel bir kolyeydi. Kırmızı taşlarla süslenmiş zarif ve asil duruyordu.
Bana yalvaran gözlerle baktığında cebimden çıkardığım para kesesini ona doğru uzattım. O kese gümüş paralarla doluydu dün gece cebinden aldığım tüccarın işleri iyi gitmiş gibiydi.
Elodie mutlulukla ellerini birbirine çarparken hızla elimdeki keseyi kapmıştı. Ben onun bu haline gülerken yaşlı Gabriel'de nihayet eşyaları incelemeyi bitirmişti. İçimden derin bir ohh çekerken tezgâha iyice yaklaştım.
" Ne diyorsun Gab oldukça iyiler değilmi? " Muzipçe sırıtan ifademe bakıp biraz düşündü, sonrasında cebinden iki kese para çıkarıp bana uzattı. Şakamı yapıyordu bu bunak bu eşyalar çok daha fazla ederdi.
Gülen suratım öfkeyle sarsılırken kaşlarımı çatmıştım " Alaymı ediyorsun Gab bu eşyalar en az üç katı eder. "
" Üç katımı? Şu pusulaya bak kenarında bir göçük var ve diğerleride sandığın kadar değerli değiller " Beni ikna etmeye çalışıyorsu fakat yalan söylediğini biliyordum. Gözüme sokmak istercesine kaldırdığı pusulaya daha dikkatli baktığımda gerçektende ufacık bir göçük olduğunu görmüştüm işin tuhafı bu yaşlı herif bunu nasıl görmüştü? En son gözlerim artık görmüyor diye yakınıyordu.
" Yinede yüzük ve bilezik oldukça pahalı, beni kandırmaya çalışma Gab! "
Beni ikna edemeyeceğini anladığında bir kese daha çıkarıp diğer ikisinin yanına koydu " Daha fazla veremem Rox beni de anlamalısın. " Duygu sömürüsüne başlayacağını anladığımda gözlerimi devirdim ve üç kese parayı alıp pelerinimin içine diktiğim derin cebe sakladım.
Elodie'de aldığı kolyenin parasını ödedikten sonra tekrar koluma girdi ve Gabriel'in tezgahından uzaklaşmaya başladık.
Akşam üzerine dek pazarın içinde dolaşıp zaman geçirdik Elodie birkaç renkli kumaş alırken bende çok beğendiğim işlemeli bir hançer ve bir çift bot almıştım. Havalar soğumaya başlamıştı ve önümüz kıştı artık. Aldıklatımızla eve dönerken oldukça yorulmuştuk.
Elodie'yi eve bıraktıktan sonra limana geri dönmüştüm çünkü akşam olmak üzereydi ve tüccarlar yola çıkmaya başlamıştı bile.
Beni izleyen bir çift siyah gözden habersiz limandaki insanların arasına karışmıştım. Peşimdeki tehlikeden bir haber tüccarları ve asilleri arıyordum. Çok geçmeden bir yük gemisinin önünde süslü kıyafetleri ve takılarıyla geminin kalkmasını bekleyen bir hanımefendi farketmiştim nekadarda güzel bir kadındı böyle. Sanırım o kraliyet askerinden sonra Tanrı'nın özenerek yarattığı insanlardan biride bu hanımefendiydi. Sessizce yanına yaklaşırken onu korkutmamaya çalışıyordum, pelerinimin şapkasını kafamdan indirirken daha az tehlikeli görünmeyi umuyordum. Buralarda hırsızların çoğunluğu erkekti kızların hırsızlık yaptığına çok nadir rastlanırdı. Keşke babam yaşasaydı diye düşündüm o bana bu işi çok daha iyi yapmayı öğretirdi, bildiklerimide ondan öğrenmiştim zaten.
Sessizce hanımefendiye yaklaşıp yavaşça omzuna dokunmuştum beklemediği bu hareketle yerinden sıçramıştı, Narin bir gülümseme sunarken onu da rahatlatmayı amaçlamıştım. " Merhama korkutmak istememiştim, birşeymi kaybettiniz? " Sakin ses tonum onuda rahatlatmıştı, bana güzel bir gülümsemeyle karşılık verirken konuşmaya başladı. " Sanırım para kesemi çaldırdım, buralarda çok fazla hırsız var. " Sitemle kurduğu cümle beni güldürürken surat ifademi sakin tutmaya çalıştım.
" Ah bu kahrolası hırsızlar, gerçekten bazen çok can sıkıcı oluyorlar. " Sitemine katılmam onu memnun etmişken elimi eline uzatıp avucumun içine aldım " Siz endişelenmeyin ben yanınızda durabilirim. " Güven veren sesime karşılık minnetle gülümsemişti. Gerçekten çok güzel bir gülümsemesi vardı onu soyduğum için bir an vicdan azabı hissetsem de fazla uzun sürmemişti.
" Ah çok teşekkür ederim, sizin gibi bir hanımefendi ile karşılaştığım için tanrıya minnettarım. " Ne yazıkki yanından ayrıldığımda okadarda minnettar olmayacaksın küçük hanım.
Yanında kaldığım birkaç dakika boyunca okadar çok konuşmuştu ki bir an onu soymaktan vazgeçeceğimi sandım. Neyseki uzun sürmedi ve gemi yolcularını da alıp yola çıktı. Gemiye binene kadar bana teşekkürlerini sunmaya devam etmişti. Ben ise ardında çok güzel bir yüzük gümüş bir bilezik ve inci bir saç iğnesiyle kalmıştım.
Elimdekilerle yetinmeyi tercih edip tanrıya içten bir gülümseme sunmuştum. Kapalı gökyüzüne bakıp gülümseyen suratıma bir damla yağmur düşünce tanrıya şükranlarımı sonraya ertelerken eve doğru yol aldım. Hava iyice kararmıştı insanlar artık evlerine çekilmeye başlamış ve bir kısım sarhoş hanın yolunu tutmuştu yine.
Pelerinimin iç cebine sıkıştırdığım para keselerimi ve eşyaları elimle yoklayıp hanın arka tarafına doğru yürüdüm. Eve varmak işin Han'ın arka tarafından dolanmam gerekiyordu, arka tarafa geldiğimde tam eve giden yola sapacaktım ki arkadan ağzımın üzerine kapanan kocaman bir el ve belime dolanan bir kolla arkaya doğru çekildim. Kim olduğunu ve benden ne istediğini bilmediğim kişi beni sertçe Han'ın arka duvarına yaslayıp resmen üzerime abanmıştı. Kalbim ağzımda atarken çırpınmaya çalıştım ama mümkün değildi çünkü karşımdaki iri cüsse bütün hareket alanımı yok denecek kadar kısıtlamıştı.
Beni kimin yakaladığına bakmak için bakışlarımı yukarı kaldırdığımda gördüğüm surat küçük dilimi yutmama neden olabilirdi. Bu oydu altın pusulanın sahibi. Bu sefer yüzünü ve bedenini saklayan bir pelerin yoktu bütün açıklığıyla gözlerimin önündeydi. Gözleri iki derin kuyu gibi dipsiz bucaksız bana bakarken ben merak ettiğim yüzünü incelemeye koyulmuştum çünkü eğer burada öleceksem kesinlikle merakımı gidermiş olarak ölmeliydim.
Tanrının onu özenerek yarattığını söylemişmiydim?
Keskin yüz hatları, hafif kemikli güzel burnu ve ince denemeyecek kadar dolgun olan dudakları... Gerçekten olağan üstüydü.
Ben onu incelemeye devam ederken bedenimi bırakmadan ağzımdaki elini çekmişti. Derin nefesler almaya çalışırken hâlâ onu incelemeye devam ediyordum. Karanlık yüzünden tam olarak göremesemde, gördüklerim bile fazlasıyla tatmin ediciydi.
Öfkeden deliye dönmüş gözleriyle bana bakarken kısa bir süre onunda beni incelediğini fark etmiştim.
Acaba o da beni mi merak etmişti?
Konuşmaya başladığında aklıma gelen bu düşünce mum ışığı gibi sönüvermişti.
" Sonunda elime geçtin seni küçük hırsız" Hırsla sarfettiği sözlerden çok sesinin keskin tonuna takılmıştım. Ne zamandır bir erkekle takılmamıştım hatırlamıyordum ama takıldığım oğlanlara erkek demek bile karşımda duran adama haksızlık olacakmış gibi geliyordu.
Derin nefesler almayı bıraktığımda kalbim hâlâ delirmiş gibi atıyordu.
Ya bu adam beni öldürürse ozaman Elodie ne yapardı. Tek başına bensiz ne kadar dayanabilirdi diye düşünmeye başlamıştım ki karşımdaki adam beni tekrar duvara bastırarak konuştu "Pusulam nerede? " Kısa ve net bir soru sormuştu ama ben bu sorunun altındaki ' pusulamı ver yoksa ölürsün ' imasını çok net anlamıştım.
Yalanın arkasına saklanmayı tercih edecektim. Korkmuş gibi görünmeye dikkat ederek " Ben hiçbir şey çalmadım! " diye kendimi savunmaya geçtim Sesimin titremesine özellikle dikkat ederken bu yalana inanmasını umuyordum fakat o hiçte inanmışa benzemiyordu.
Dudaklarından dökülüp gecenin karanlığına karışan histerik gülüşü de inanmadığının kanıtıydı.
Güzel gülmüştü.
" Pusulam nerede!? " Bu artık bir soru değil bir tehditti.
Kafamın içinde tehlike çanları çalmaya başlamıştı.
Pusulayı vermemem halinde başıma geleceklerden beni sorumlu tutuyordu ve bir nevi bana şans sunuyordu. Üstelik henüz bana zarar vermemişti buda birşeydi.
" Ben gerçekten neden bahsettiğinizi anlamıyorum bayım. " Saf kılığında kalmaya karar vermiştim fakat bu kararın arkasında fazla duramamıştım.
Sırtımı bu sefer canımı acıtacak şekilde duvara bastırdığında acı bir inleme dökülmüştü dudaklarımdan. Bir anlık pişmanlık görür gibi olmuştum koyu gözlerinde. Fakat hemen ardından konuşmaya başlaması dikkatimi dağıtmıştı yeniden
"Oyun oynamayı bırak seni küçük şeytan ve hemen pusulamı geri ver " Şeytan mı demişti o bana?
Pekâlâ buraya kadardı saf kılığı işe yaramadığına göre başka birşey düşünmeliydim, mesela kaçacak bir yol.
Tabii kocaman bedeni üzerimden çekilirse. O güzel pusulayı vermek istemiyordum fakat anlaşılan o ki başka çarem kalmamıştı.
Saf rolünü bırakır bırakmaz değişen bakışlarımı dikkatlice izlemişti. Hem şaşırmış hemde biliyordum der gibi bakmıştı. Bakışlarıda gözleri gibi derindi.
" Son kez soruyorum pusulam nerede? " Tekrar eden sorusuyla birlikte bakışlarımı gözlerine kaldırdım. " Beni bırakırsan söylerim. " Bırakmadı kaçmamdan şüpheleniyor olmalıydı. Haklıydıda beni bırakır bırakmaz kaçmayı düşünüyordum, fakat karşımdaki dağ gibi olan bedenine baktığımda kaçmam pekte mümkün görünmüyordu.
" Hadi ama koca adam yanı başımdasın nereye kaçabilirim ki? " Muzip bir ses tonuyla kurduğum cümle birkaç saniye sonra beni burakıp bir adım geri atmasını sağlamıştı. Gözleri hâlâ şüpheyle bakıyor bedeni ise her an kaçma ihtimaline karşı gergin ve tetikteydi.
" Bu pusula neden bukadar önemli? Koca bir kese altın paranıda aldım ama tek bahsettiğin pusula. Neden? " Başından beri merak ettiğim soruyu sormuştum nihayet.
Kısa bir an duraksasada fazla düşünmeden sertçe çıkışmıştı" Seni hiç ilgilendirmez küçük hırsız"
Sert sesi bunu sormamam gerektiğini yeterince açık bir şekilde belli etsede ben bu sorunun cevabını çok merak ediyordum ve ne olursa olsun öğrenmeyi kafama koymuştum. " Tamam pusulanı vereceğim. " Sözlerimle bir an rahatlamıştı sanki, sanırım satmış olabileceğim ihtimali onu fazlasıyla endişelendirmişti.
" Ama bir şartla geri veririm. "
Şart koşmam hiç hoşuna gitmemişti sadece bir adım ötemde ki koca bedeni gerilmişti. " Şart koşacak durumda değilsin küçük hanım. "
Küçük hanım. Bu kesinlikle kulağa küçük şeytandan daha iyi geliyordu. " Bak karnım acıktı ve evim buraya çokta yakın değil tamammı, hana gidip birşeyler yiyelim ve sonrada evime gidip pusulanı alalım. Bunu kabul edersen pusulanı veririm " Son anda aklıma gelen şeyle işaret parmağımı ona doğru kaldırıp "Ama paraları asla vermem! " O keseyi asla geri vermezdim.
Bir anda kınında duran keskin kılıcı çekip göğsüme dayadığında zaten duvara dayalı olan sırtım adeta duvarla bütün haline gelmişti. " Sana oyun oynamayı bırak dedim küçük şeytan. " Öfkeyle tekrarladığı sözleriyle iyice duvara sinmiştim tabi bunda göğsüme dayadığı keskin kılıcın da etkisi çoktu.
" Hey hey sakin ol koca adam bunu konuşarak halledebiliriz, tamammı? Hadi şu tatlı şeyi çek üzerimden. " Sevimli olduğunu umduğum korkak bir gülümseme sunmuştum ona belki bana acırdı.
İfadesiz yüzünden değişen birşey olmayınca işe yaramadığını anlamıştım. Ama şansımı tekrar denemekten de geri durmamıştım.
" Hadi ama bir adım ötemdesin ve göğsüme dayanmış keskin bir kılıç var nasıl kaçabilirim ki? " Şansımı fazla zorladığımın farkındaydım ama zaman kazanmak zorundaydım. Onu alıp evime götüremezdim zavallı Elodie kim bilir nasılda korkardı.
" Demek beni ciddiye almıyorsun."
Konuşurken kılıcı göğsüme biraz daha bastırmıştı artık canımı yakmaya başlamıştı.
" Hayır hayır..." Diye hemen savunmaya geçip söylediklerine itiraz etmeye başlamıştım. " Tabiki seni ciddiye alıyorum şu haline bak iri, kocaman bedenin, kaslı kolların ve güçlü... " Ne söylediğimin farkına vardığımda hemen boğazımı temizleyip toparlamaya çalışmıştım " Şey yani seni ciddiye almamak tamamen aptallık olur öyle değilmi? " Tanrım beni yaratırken keşke biraz sevimlilik verseydi, belki işe yarardı.
Suratından geçen anlık afallama dikkatimden kaçmamıştı fakat okadar hızlı toparlanıyordu ki çoğu ifadenin benim hayal gücüm olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Diretmeye devam edeceğimi anladığında sert bir nefes verip kılıcını indirmişti. Kılıcı kınına geri takarken kesin bir tonda konuşmaya başlamıştı " Eğer kaçmaya çalışırsan Tanrı'ya yemin ederim ki seni mahvederim! " Sert sesine rağmen yemek teklifimi kabul ettiği için ufak bir kutlama yapmıştım içimden. Belkide pusulayı tehlikeye atmak istemiyordu ve bu sefer kolay kolay kaçamayacağımın o da farkındaydı.
Birlikte Han'a girdiğimizde bedenimin ne kadar üşüdüğünü farketmiştim üzerimdeki pelerin beni yeterince ısıtmıyordu.
Kapının sesini duyan Patrick bize doğru dönmüştü ki arkamdaki bedene takılan gözleri yerinden çıkacakmış gibi açılmıştı. Korkudan rengi beyazlamıştı resmen, ne olmuştu da arkamdaki adamı görünce bu kadar korkmuştu. Tepkisini merak etsemde sormadım, tezgaha yaklaşırken ecel terleri döken adama doğru eğilip selam verdim " Merhaba Patrick Nasılsın? " Konuşmayı geçtim korkudan açılan ağzını bile kapatamamıştı.
Biraz olsun kendine gelebildiğinde kekeleyerek konuşmaya başlamıştı " S..siz am..ama bu nasıl olur? Tanrım seni öldüreceğini sanmıştım!! " Şaşırmıştım ne demek beni öldüreceğini sanmıştı.
" Dur dur ne? " Patrick hâlâ oldukça korkmuş ve şaşkın görünüyordu.
" Bu gördüklerime inanamıyorum. Tanrım umarım sadece kâbustur. "
Bir anda kafama dank eden gerçeklerle donup kalmıştım. Tabii ya Han'da koca adama birasını ben vermiştim ve pusulasını da burada çalmıştım. Elbette ki o da beni dışarıda bulamayınca buraya geri dönüp hesap sormuş olmalıydı. Patrick'in korku dolu ifadesine baktığımda sanırım Han'da küçük bir kıyamet kopmuştu.
"Ahh zavallı Patrick seni çok korkutmuş olmalı" Görünebileceğim en üzgün şekilde görünmeye çalıştım.
" Boğazıma bir kılıç dayadı! "
"Kulağa korkunç geliyor"
"Nekadar korkunç olduğunu bilemezsin, öleceğimi sandım. "
"Gerçekten çok cesursun Patrick"
"Bütün soğuk kanlılığımla tehlikeyi savuşturdum" Göğsünü kabartarek söyledikleri hiç inandırıcı değildi mıhtemelen ağlamıştı.
" Kendinle gurur duymalısın dostum. " Yinede onu bozmadan devam ettim.
" Ama artık korkmana gerek yok o çok dost canlısı biri " Elimle hemen arkamdaki koca bedeni işaret ettim.
" Bu kadar yeter ne yiyeceksen ye ve kalk " Sıkıntılı sesini duyduğumda gerilmiştim çünkü sırtıma fazla yakındı bedeninden yayılan sıcaklığı hissedebiliyorum. Bende daha fazla uzatmadım. En azından bedenimdeki korku tamamen dağılmıştı, niyetinin zarar vermek olmadığını anlamıştım çünkü eğer isteseydi bilgilerimi aldıktan sonra Patrick'i ve beni keskin kılıcından geçirebilirdi. Tek derdi pusulasıymış gibi görünüyordu ve sanırım geri vermeye karar vermiştim.
Lewis yine ortalıkta görünmüyordu. Partick'e dönüp isteklerimi sıraladım, gizemli adamımız içinde bir şeyler istemeyi ihmal etmemiştim tabi.
Sanırım kaçamayacağımdan emin olmuştu artık, arkamdan ayrılıp köşedeki yerine ilerledi. Arkasından bakarken " Hey, ödemeyecek misin? " Diye sordum niyetim onu konuşturmaktı. Pusulasını aldıktan sonra buralardan gidecekti ve belkide onu birdaha göremeyecektim, güzel yüzünü biraz daha inceleyebilirdim.
Bedenini bana dönmeden yalnızca kafasını çevirdi " Paramı alan sensin, sen öde" Tanrım yan profilide fena değildi.
Kimi kandırıyorum ben yan profili bile kusursuzdu. Bende yanında bataklık faresi gibi kalmıştım muhtemelen.
Söyleği şeyle yarım bir gülümseme yayıldı yüzüme, tekrar Partick'e dönüp parasını ödediğim yiyecekleri ve içecekleri alıp oturduğu masaya doğru ilerledim tam şuan kapıya doğru koşup kaçabilirdim fakat biliyordum ki daha ben kapıya ulaşamadan beni yakalardı.
Yiyeceklerle dolu tepsiyi masaya koyduğum sırada yüzümde bakışlarını hissetmiştim sessizce onun için aldıklarımı da önüne koydum. Kendi tabağımı ve şarabımı önüme aldığımda konuşmaya başladım.
" En azından teşekkür edebilirsin " Sesim imalı ve huysuz çıkmıştı bunu bende beklemiyordum.
" Çaldığın paramla bana yemek aldığın için sağol! " Cevap vermesini beklemiyordum fakat verdiği cevapla kendimi tutamayıp gülmüştüm. Bir an koyu gözlerinin gülüşüme takıldığına yemin edebilirim ama yine hızlıca toparlanıp yemeğine döndü fakat yemeden durdu. Neden yemediğini anlamıştım sanırım içine birşey koyup onu atlatmamdan şüphelenmişti. Haklıydı da.
Uzanıp yemeğinden bir parça alıp ağzıma attım ve şarap kadehini alıp gözlerinin içine bakarak yudumladım. Verdiğim mesaj gayet netti içinde hiçbir şey yoktu.
Yediğim ve içtiğim yerlerden tiksinmeden yemeğini yemeye başlamıştı oldukça acıkmış görünüyordu. Pusulasını kaybetmek iştahını kapatmıştı sanırım. Şimdi bulmuş olma ihtimaliyle rahatlayıp yemek yemeye başlamıştı. Guruldayan karnımı daha fazla bekletmeden bende yemeye başlamıştım.
" Eee hakkımda ne biliyorsun? " Sorduğum soruyla kafasını kaldırıp bana kısa bir bakış atmıştı neredeyse yemeğinin sonuna gelmişti, okadar hızlı yemesine şaşırmamam gerekiyordu sonuçta bir askerdi değilmi?
" Adını ve buradaki birçok kişi gibi hırsız olduğunu. " Birçok kişi gibi derken!? Ben hepsinden çok daha iyiyim tamammı.
" Senin pusulanı ve altın keseni çalmayı başaran bir hırsız! Bu beni diğerlerinden farklı yapar sanıyordum. " Huysuzca söylediklerim bir an onu güldürecek sanmıştım ama gülmemişti.
" Hakkını vermem gerek, kafan iyi çalışıyor. Fakat bu çocuk oyuncağı değil küçük hırsız. O pusula sandığından çok daha önemli. "
Hmm demek çok önemli bir pusula, iyide neden? Neden bukadar önemli ki? Acaba büyülü falanmıydı? Aklımdaki soruları sormamaya karar vermiştim çünkü cevap vermeyeceğini biliyordum.
" Peki senin adın ne? " Sorumla kalan yemeğinden kafasını kaldırıp bana bakmıştı, tek kaşını kaldırıp 'seni ilgilendirmez' bakışı atsada diretmeye devam etmiştim.
" Ne? Sen benim adımı biliyorsun hatta yaptığım işi bile! Benimde senin adını öğrenmeye hakkım var öyle değilmi? " Israrlarımdan çok sıkılmış gibi bir hali vardı.
" Troy "
Troy diye geçirdim içimden daha önce duymadığım bir isimdi. Güzeldi. Cevap vereceğini düşünmemiştim fakat daha fazla konuşmayayım diye söylemişti galiba. Yada belki bir daha karşılaşmayacağımızı düşündüğü için söyleyivermişti.
" Daha önce böyle bir isim duymamıştım, nerelisin Troy? "
Biraz daha soru sorup canını sıkarsam bu sefer pusulayı almayı beklemeden kılıçtan geçirecekti beni. Bana sus artık der gibi baktığında çenemi kapatmıştım bende.
" Yemeğini bitirdiysen kalk artık. "
Kalın sesini duyduğumda son kalan lokmamıda yutup ayağa kalktım zaman epey geç olmuştu. O yemeğini bitireli hâyli olmuştu fakat sessizce benimde bitirmemi beklemişti. bakışlarının ara ara kısa saçlarıma, yüzüme düşen perçemlere ve yüzüme kaydığını hissetsem de çaktırmadan yemeğimi yemeye devam etmiştim.
Sert olabilirdi fakat oldukça saygılı biriydi.
Ben önde o arkamda han'dan çıkarken sessizdik. O yine her an kaçacakmışım gibi tetikte ve gergin duruyordu.
Han'ın kapısından çıkarken karşıdan geleni görmemle elim ayağıma dolanacaktı neredeyse. Bir ay önce önemli miktarda eşyasını para karşılığı çaldığım avcıydı bu beni bulduğu yerde öldürmeye and içmişti. Çaldığım şeyler sıradan eşyalar değildi hepsi özenle yapılmış kılıç, hançer ve diğer savaş aletleriydi. Ne yapacağımı bilemezken Troy da benimle birlikte durmuş ve neden durduğumu sorguluyordu. Hızlı düşünmek zorundaydım, hızla Han'ın içine geri dönüp Troyu da peşimde sürükledim, sırtımı duvara yasladığım sırada Troy tam önümde kalmıştı. Neyseki büyük bir cüssesi vardı ve arkadan bakan biri beni göremezdi.
Neler olduğunu anlamak için etrafına kısa bir bakış attığında han'ın kapısı açılmış ve içeri avcı Gorg girmişti. Beni görmesin diye tanrıya dualar okumaya başladığımda Troy az çok neler döndüğünü tahmin etmişti.
Yüzündeki ' yine ne yaptın acaba? ' bakışı çok can sıkıcı olsada sesini çıkarmadan bana biraz daha yaklaşmış ve önümü tamamen kapatmıştı.
" Eğer beni görürse kesin öldürür ve sende pusulayı asla bulamazsın" Bu bir nevi beni ondan kurtar yoksa pusulayı unut demekti. Sıkıntılı bir nefes verdiğinde sanırım o da artık beni öldürmek istiyordu.
Avcı Gorg yanındakilerle birlikte Han'ın ortasına doğru ilerleyip oturduğunda bende saklandığım yerden yavaşça çıkıp kapıya doğru ilerlemiştim, Troy ise tam arkamdaydı. Kapıdan çıkıp Tanrı'ya teşekkürler sunacakken arkamdan duyduğum ses beni olduğum yere çivilemişti.
" Seni küçük sürtük, demek burada saklanıyordun ha? " İşte şimdi korkmaya başlamıştım. Çünkü sesini duyduğum kişi Avcı Gorg'tu.
🧭🔑
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Rox avcılardan nasıl kurtulacak?
Troy ona yardım edecek mi?
İnstagram hesabı : brvn_ gnsss
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bölüm etkileşimi
