4. bölüm / 4
PSYCHOPATHCinayet 2
Bölümler 4Şu an: Cinayet 2
- 1 Cinayet 1454 kelime
- 2 Karanlığın Başlangıcı1.521 kelime
- 3 Karanlığın Silüeti1.775 kelime
- 4 Cinayet 21.630 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Soğuk beton toz kokuyordu. Yer, koyu, genişleyen kan ile ıslaktı.
Ortada küçücük bir beden, hareketsiz yatıyordu. Başında Darcy.
Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Titreyen dudaklarından tek bir kelime dökülebiliyordu.
"Nora..."
Ardından derin bir sessizlik çöktü bodruma. O sessizliği yırtan şey ise bir kahkaha oldu. Kuru, çatlak bir kahkaha. Duvarlarda yankılanıp çoğalarak Darcy'nin üzerine geri geliyordu. Kendi ellerine baktı. Kana bulanmış ellerine.
"Sen... Sen yaptın," dedi. Sesi önce suçlayan, sonra yalvaran bir tondaydı. "Beni buna sen mecbur ettin."
Eğildi. Soğumaya başlamış, rengi solan yanağa dokundu. Okşar gibi. Gözlerinde pişmanlığa dair hiçbir iz yoktu, sadece donuk bir kararlılık vardı. Kulağına doğru eğilip fısıldadı:
"Sussaydın, bunların hiçbiri olmayacaktı."
O fısıltıdan sonra içinde bir şey koptu. Ayağa fırladı. Deli gibi, dar bodrumun içinde kendi etrafında dönmeye başladı. Nefesi düzensizdi. Gözü depoda duran sopaya ilişti.
Tekrar Nora'nın yanına döndüğünde artık Darcy değildi. Gözü dönmüş biriydi.
"Sen benim tek arkadaşımı elimden aldın!"
Diye bağırdı. Sesi bodrumda değil, sanki içinde bir yerlerde patlıyordu.
Sonrası uğultuydu. Her darbe, her haykırış birbirine karıştı. Her darbede kafası daha çok eziliyor , daha fazla kan akıyordu. Kopmaya yakın kanlı et parçaları ve akan beyaz sıvı yerdeki kana karışıyordu.
"Sussaydın olmayacaktı..."
"Sen benim tek ailemdin..."
Kelime kelime, nefes nefese kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu. Durmadan tekrar ediyordu, sanki kelimeler onu temize çekecekmiş gibi.
Sonra birden durdu.
Elindeki sopa elinden kayıp betona düştü. Çıkan ses, bodrumun bütün sessizliğini geri getirdi. Her şey bitmişti. Nora artık tanınmaz haldeydi. Darcy'nin üstü başı, elleri, yüzü, kan içindeydi. İki dizinin üzerine çöktü.
"Şimdi mutlu oldun mu?" dedi boşluğa. "Artık beni müdüreye söyleyemeyeceksin."
Önce soğuk bir kahkaha attı. Kahkahanın hemen ardından gelen, durduramadığı bir hıçkırık. Saçlarından süzülen bir damla, gözlerinden, yanaklarından süzülüp dudaklarına ulaştı.
Ve Darcy, o anda kanın tadını aldı.
Öylece kaldı. Tozlu, soğuk betonun ortasında, kan gölünün içinde tek başına.
Aradan üç gün geçmişti.
Nora'nın cezası bitmişti. Karanlık odanın kapısı açılmış, bedeni dışarı çıkarılmıştı. Fakat karanlık, kapının kapanmasıyla içeride kalmamıştı. Onunla birlikte çıkmış, üzerine sinmişti. Bir koku gibi, bir leke gibi.
O günden beri yataktaydı. Dizlerini karnına çekmiş, duvara dönük. Ne uyuyor, ne uyanıktı. Konuşmuyor, oynamıyordu. En yakınındakiyle bile — Darcy ile bile.
Darcy için bu, ikinci kez kaybetmekti. İlkinde Nora'yı elinden almışlardı. Şimdi ise Nora, kendi içinde bir yere kapanmıştı ve Darcy'nin anahtarı yoktu.
Yatağın kenarına oturdu. Elini, arkadaşının omzundaki kemik çıkıntısına koydu. O el ki kavgada yumruk olur, ip atlamada ip tutar, şimdi nasıl tutulacağını bilmiyordu.Sesini yumuşatmaya çalıştı. Hayatında hiç denemediği kadar.
"Nora," dedi. Fısıltısı bodrumun nemine karıştı. "Sana mutfaktan çaldım. En sevdiğinden. İki tane."
Avucunda erimeye başlayan iki sert şeker. Bir zamanlar dünyaları satın alabilecek kadar değerliydiler. Nora dönmedi. Bir yaprak kımıldamadı.
Darcy denedi. Bir kez daha, bir kez daha. Her sessizlik, omzuna konan elini biraz daha ağırlaştırdı. Sonunda kalktı. Şekerleri yatağın kenarına bıraktı. Orada öylece durdular, eridiler.
Aşağı indiğinde Hana oradaydı.
Hana. Onları ispiyonlayan. Müdireye giden. Nora'nın karanlığa atılmasının sebebi.
Darcy'de biriken her şey — üç günlük uykusuzluk, çaresizlik, terk edilmişliğin o çocukça ve vahşi öfkesi — bir anda Hana'nın yüzünde bir hedef buldu. Gözü döndü.
Bir anda yanındaydı. Hana daha ne olduğunu anlamadan, Darcy'nin parmakları saçlarına dolanmıştı. Hana çırpındı, direndi, tırnaklarını geçirdi. Fayda etmedi. Darcy daha güçlüydü. Güç, o evde hayatta kalmanın tek para birimiydi.
Onu sürükledi. Koridordan, kimsenin uğramadığı o kapıya kadar. Nora'nın çıktığı kapıya. Açtı. İtti. Kapı kapandı.
Yalvarışlar başladı önce. Sonra ağlamalar. Sonra sadece hıçkırıklar. Bütün bodrum, Hana'nın sesiyle doldu, taştı. Darcy arkasını döndü ve gitti. Duymamayı öğrendi.
Günler geçti. Hana'dan haber alınamadı. Kimse sormadı, soranlara "kaçtı" dendi.
Bulduklarında, kemikleri sayılıyordu. Açlıktan ölmek üzereydi. Beyaz çarşaflı adamlar gelip onu götürdüler.
Ve yağmurlu bir akşam.
Gökyüzü, sanki bütün birikmişini bu evin üzerine boşaltmaya yemin etmiş gibi yağıyordu. Bodrumun küçük, toprağa yakın penceresinden yağmurun çamurlu suyu süzülüyordu.
Nora ve Darcy oradaydılar. İlk kez günler sonra karşı karşıyaydılar.
"Bunu Hana'ya nasıl yaparsın?" dedi Nora. Sesi üç gün sonra çıkan ilk sesti. Karanlık odadan bile daha çatallıydı.
Darcy'nin içinde bir şey parladı. Kendini haklı görmenin o kör edici ışığı.
"Seni şikayet eden oydu! Onun yüzünden kapattılar seni o odaya! Ben cezasını kestim!"
"Şimdi senin ondan ne farkın kaldı?"
"Beni onunla bir mi tutuyorsun?"
Nora ona baktı. Uzun uzun. O bakışta Darcy'yi tanımıyordu artık. Karşısındaki, en yakın arkadaşı değil, o karanlık odanın bekçisi gibiydi.
"Sen kafayı yemişsin," dedi Nora. "Kusura bakma Darcy. Buna göz yumamam."
Kapıya yürüdü.
Darcy'nin bütün dünyası o kapı aralığı kadar küçüldü. Eğer o kapı açılırsa, her şey bitecekti. Müdire gelecekti. Onu da o karanlığa atacaklardı. Yalnız kalacaktı. Yine. Korku, öfkesinden daha hızlı davrandı. Koluna yapıştı. Tırnaklarını geçirdi.
"Nereye? Beni şikayet mi edeceksin?"
"Evet," dedi Nora. "Müdüre ye her şeyi anlatacağım."
O evet, bir ip gibi koptu.
Darcy, gitmesin diye, sadece tutunmak için çekti. Ama Nora'nın günlerdir yemeyen, ayakta durmaya mecali kalmayan bedeni o kadar hafifti ki...
Dengesi kaydı. Bir anlık bir sendeleme.
Ve yerde, yıllardır kimsenin kaldırmadığı, sivri bir taş.
Bütün olanlar, o kısacık anda oldu bitti.. Darcy'nin karanlığı işte o gün başladı.
______________________🍁____________________
Aldığı mesaj karşısında kanı donmuştu.
Etraftaki kalabalığı ne görüyor ne işitiyordu artık. Mikrofonlar, flaşlar, uzatılan ses kayıt cihazları... Hepsi uğultuya dönüşmüş, silinip gitmişti. Bakışları kalabalığı delip geçmiş, çok uzakta, apartmanların arasına çökmüş gölgeye takılıp kalmıştı. Adam sadece ona bakıyordu. Nefesi sıklaştı.
"Bayan Hazel, açıklama yapacak mısınız?"
"Gelen mesaj katille mi ilgili? Katili tanıyor musunuz?"
İkinci soru bir tokat gibi çarptı yüzüne. Hazel irkilerek muhabirlere döndü, dudakları aralandı ama dili damağına yapışmış gibi tek kelime çıkmadı. Başını tekrar o gölgeye çevirdiğinde ise adam yoktu. Duman olup uçmuş gibi, geldiği karanlığın içinde eriyip kaybolmuştu.
Kaçmak istedi. O kalabalığın, o soruların, o bakışların içinden sıyrılıp kaçmak.
Doğruca arabasına yürüdü. Şoföre tek bir kelime etti: "Wort Malikanesi."
Araba şeritleri bir bir yutarken Hazel düşüncelerinde boğuluyordu. Camı indirdi. İçeri dolan soğuk hava ciğerlerini yakarken, zihnine yapışan o cümleyi söküp atamıyordu. Mesajı defalarca okudu. Kısa süre sonra demir kapılar ardına kadar açıldı ve Wort Malikanesi tüm heybetiyle karşısındaydı.
Kapı açıldığında hiç tereddüt etmeden indi. Mermer basamakları koşar adım çıkıp kapıyı çaldı. Kapıyı annesi Isabella açtı.
Isabella kızını görür görmez kendini boynuna attı. Sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi, kemikleri sızlatacak kadar sıkı sarıldı.
"Tanrım sana şükürler olsun. Hazel, ne kadar merak ettim seni?"
Hazel de annesine sarıldı. Sesindeki yorgunluğu gizleyemiyor, ağlamakla ağlamamak arasında bir yerde duruyordu.
"B-ben iyi miyim? Bilmiyorum... Çok korkuyorum anne."
Isabella biraz geri çekildi. Avucunu kızının yanağına koydu, başparmağıyla usulca okşadı.
"Korkma güzelim. Biz senin yanındayız."
"Biliyorum... İyi ki varsın."
Birbirlerine sarılarak içeri geçtiler. Malikanenin uzun, yankılı koridorunu geride bırakıp, sarı ışıkların titrediği, elmas avizelerin tavandan salkım salkım döküldüğü büyük salona girdiler. Ortada maun bir masa, kahve tonlarında kadife koltuklar. Hazel kendini koltuğa bırakıp başını annesinin dizlerine koydu. Isabella hiçbir şey sormadan saçlarını okşamaya başladı.
Salonda ağır bir sessizlik vardı. O sessizliği bozan Hazel oldu. Başını kaldırmadan fısıldadı:
"Bugün eve polis geldi. Benden şüphe ediyor."
Isabella'nın saçlarını okşayan eli bir anlığına durdu. O duruş, Hazel'ın başını kaldırıp annesinin gözlerinin içine bakmasına yetti.
"Bu saçmalık da neyin nesi! Senin düzenlediğin gecede oldu diye katil sen mi oluyorsun yani?"
Hazel cevap vermedi. Sadece dolan gözlerle baktı.
"Polisi dava ederiz. Kimse benim kızımı böyle bir şeyle suçlayamaz!"
"Hayır, hayır... Böyle bir şey yapmanı istemiyorum. Ben hallederim."
Annesi itiraz edecekken Hazel ayağa kalktı.
"Nereye? Yemeğe kalmayacak mısın? Babanı daha görmedin."
"Cenaze bugün. Orada olmam gerekiyor. Zaten geç kaldım."
"Ama..."
"Gitmezsem dikkatleri daha çok üzerime çekerim. Bu şu an istediğim son şey."
Isabella yüzüne yorgun ama sıcak bir tebessüm yerleştirdi. Kızını kapıya kadar geçirdi, alnından öpüp sıkıca sarıldı. Kapı kapanıp da esen hafif rüzgar Hazel'ın yüzüne çarptığında, içerideki sıcaklığı unutmuş, yerini keskin bir kış soğuğuna bırakmıştı. Asıl savaş şimdi başlıyordu.
Cenaze evine vardığında yine aynı manzara vardı. Muhabirler arabayı çoktan çevrelemişti. Korumaların omuzları arasından sıyrılıp içeri girdiğinde, havadaki o kasvet ciğerlerine doldu. Koridor boyunca dizilmiş çelenkler, yere serilmiş simsiyah halı, her şeyi daha da boğucu kılıyordu.
Yavaş adımlarla ilerleyip salonun eşiğine vardığında içerisi insan kaynıyordu. Tam karşıda, siyah kurdele ile çerçevelenmiş kocaman bir fotoğraf. Yanında dev bir ekran. Ekranda adamın hayattayken yaptığı hayırlar, kurduğu vakıflar, sanki bir azizmiş gibi dönüp duruyordu. En köşede ise defalarca aldatıldığını bilmezmiş gibi, kocasının ardından hıçkıra hıçkıra ağlayan karısı.
Hazel başsağlığı dileyip bir mum aldı. Fotoğrafın tam karşısına geçti. İki eliyle tuttuğu mumu titreyen bir nefesle yaktı ve gözlerini kapadı. Dua etmiyordu aslında. Sadece karanlıkta kalmak istiyordu.
Tam o sırada yanında birinin varlığını hissetti. Duayı bozmamak için gözlerini açmadı. Derin bir nefes daha aldı. Gözlerini açtığında Eathen'di.
Hiçbir şey demeden önüne döndü. İkisi de aynı anda eğilip selam verdiler, sonra yanan mumları çerçevenin yanına bırakıp ayini tamamladılar.
Hazel tek kelime etmeden salonu terk edip koridora çıktığında, Eathen'in sesi sırtına bir bıçak gibi saplandı.
"Yine geç geldiniz Bayan Wort. Tıpkı olay günü geç geldiğiniz gibi."
Hazel derin bir nefes aldı. Öfkesini gizlemeden döndü. Sesi koridorda yankılandı.
"Ne istiyorsunuz benden? Neyin peşindesiniz?"
Eathen aradaki mesafeyi ağır ağır kapattı. O kadar yaklaştı ki, nefesi Hazel'ın yüzüne değiyordu. Gözlerini gözlerinin en derinine kilitleyip fısıltıdan daha sessiz bir sesle konuştu.
"Sadece cevapların peşindeyim."
"Size bildiğim her şeyi anlattım zaten."
"Benden gizlediğin şeyleri anlatmanı istiyorum."
"Gizlediğim bir şey yok benim."
"Var... Var gizlediğin çok şey var. Ve içimden bir ses bu sabah yaktığın tabloda buna dahil diyor."
Hazel'in kanı çekildi.
"Bana gerçekleri anlat, Hazel."
O isim. O ismi onun ağzından bu kadar yakından duymak...Hazel bir adım geri çekildi ve o an roller değişti. Korkan kız gitti, yerine Wort soyadını taşıyan kadın geldi.
"O zaman senin dilinden konuşayım," dedi dudaklarında acı bir tebessümle. "Beni suçlayacak bir kanıtın var mı? Yok."
Gözlerini Eathen'in gözlerinden ayırmadı.
"O zaman gerçek bir kanıt bulduğunda karşıma çıkarsın. Benden şüphelenmeyi bırak. Aradığın katil ben değilim."
Tam arkasını dönüp gidecekken, salondan gelen o tiz çığlık ikisini de dondurdu.
Eathen hiç düşünmeden sesin geldiği yöne koştu. Hazel bir an tereddüt etti. Gitmek ile kalmak arasında, korkmak ile merak etmek arasında asılı kaldı. Sonra yavaş, çok yavaş adımlarla salonun kapısına doğru yürüdü. Kapının eşiğinde durdu.
Ve gördükleri karşısında şok oldu.
Çerçeveli fotoğrafın önündeki mumlar devrilmişti. Ekrandaki hayırsever adamın görüntüleri gitmiş, yerine herkesin kanını donduran görüntüler gelmişti.
Bölüm etkileşimi
