4. bölüm / 4
PROTOTYPE: After Everything《Bölüm 4》 Yük
Bölümler 4Şu an: 《Bölüm 4》 Yük
- 1 《 Bölüm 1 》Koloni2.201 kelime
- 2 《 Bölüm 2 》Yeni Düzen2.742 kelime
- 3 《 Bölüm 3 》Geçiş2.554 kelime
- 4 《Bölüm 4》 Yük2.867 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konteynerin içinde zaman olduğundan daha yavaş ilerliyordu.
Kapılar kapatıldıktan sonra içeride kalan tek ışık, metal duvarların birleştiği yerlerden sızan ince çizgilerdi. Dışarıdaki projektörlerden biri her geçtiğinde bu çizgiler birkaç saniyeliğine beyazlaşıyor, ardından tekrar karanlığa gömülüyordu. Havanın içeride dolaşabileceği doğru düzgün bir açıklık yoktu. On kişinin nefesi, ıslak kıyafetlerin kokusu ve limanın tuzlu havası kısa sürede birbirine karışmıştı.
Kimse konuşmak istemiyordu.
Jarvis bunun nedenini anlamak için yüzlerine bakmak zorunda değildi.
Kalp atışları yetiyordu.
Tünelde yaşananlardan önce korku herkes için aynı şeye yönelmişti; Blackwatch’a, yakalanmaya, şehirde mahsur kalmaya. Şimdi ise konteynerdeki ritimlerin büyük kısmı Jarvis’e yaklaştıkça değişiyordu. İnsanlar bakmamaya çalışıyor ama varlığını sürekli takip ediyorlardı.
Küçük kız birkaç metre ötede annesinin yanında oturuyordu. Elindeki tek kulaklı tavşanı göğsüne bastırmış, arada bir Jarvis’e bakıyordu. Annesi her seferinde bunu fark ediyor ve kızın dikkatini başka tarafa çekiyordu.
Jarvis gözlerini yere indirdi.
Sırtına annesinin verdiği hırkayı geçirmişti. Kazağındaki yırtıklar görünmüyordu ama kumaşın omuzlarına değdiği yerlerde hâlâ hafif bir yanma vardı. Dokunaçların çıktığı noktalarda yara olmadığını kontrol etmişti. Derisi eskisi gibiydi.
En azından görünüşte.
Daha garip olan ise açlığıydı.
Sabah uyandığından beri midesini kemiren ve ne kadar yerse yesin geçmeyen boşluk tamamen kaybolmuştu. Tüneldeki askerden geriye kalanları düşünmemeye çalıştığı sürece bunun rahatlatıcı bir his olduğunu bile söyleyebilirdi.
Bu düşünce aklına her geldiğinde midesi yeniden bulanıyor, fakat gerçek değişmiyordu.
Doymuştu.
İnsanların korkusundan daha kötü olan şey buydu.
Jarvis başını metal duvara yasladı. Gözlerini kapattığında konteynerin içi kaybolmadı; sesler daha da belirginleşti. Babasının karşı taraftaki düzensiz kalp atışını, annesinin yanındaki kıza baktığında hızlanan ritmini ve Elias’ın kapının yanında otururken arada bir yer değiştiren nefesini duyabiliyordu.
Bir de kendisine ait olmayan şeyler vardı.
Daniel Rusk’ın anıları tamamen gitmemişti.
Bazen bir görüntü beliriyor, Jarvis ne olduğunu anlayamadan kayboluyordu. Bir mutfak masasında duran kahve kupası. Sarı bir bisiklet. Üzerinde Blackwatch amblemi bulunan metal bir kapı. Bir kadının yüzü. Tüfeğin emniyet mandalını açarken parmağın hissettiği direnç.
Anılar arasındaki geçişler o kadar doğaldı ki birkaç kez hangisinin kendisine ait olduğunu anlamakta zorlanmıştı.
Elias sonunda sessizliği bozdu.
“Böyle olmaz.”
Jarvis gözlerini açtı.
Adam doğrudan ona bakmıyordu. Dizlerinin arasına aldığı tüfeği kontrol ediyor, konuşmayı kime yönelttiğini belli etmemeye çalışıyordu. Ancak konteynerdeki herkes ne hakkında konuşacağını anlamıştı.
Jarvis’in babası duvara yaslandığı yerden doğruldu.
“Ne olmaz?”
Elias başını kaldırdı.
“Bunu gemiye götüremem.”
Jarvis’in annesinin yüzü değişti.
“Bunu?”
Elias kadına bakmadı.
“Ne demek istediğimi biliyorsun.”
“Onun adı Jarvis.”
“Adının ne olduğu şu an umurumda değil.”
Babası ayağa kalktı. Konteynerin dar olması yüzünden Elias’la arasında yalnızca birkaç adım kalmıştı.
“Paranı aldın.”
“Para bana çocuğun ne olduğunu söylemedi.”
“Çocuk dedin.”
Elias kısa bir süre sustu.
“Birkaç dakika önce bir insanı parçalayarak içine çeken şeyden bahsediyoruz.”
“İnsan değildi artık.”
“Bunu söylemek seni rahatlatıyorsa söyle.”
Jarvis’in babasının çenesi kasıldı. Bir an bağıracağını düşündü fakat adam sesini yükseltmedi.
“Beni öldürmek üzereydi.”
“Biliyorum. O yüzden tünelde çocuğa ateş etmedim.”
Elias tüfeği dizlerinin üzerinden kaldırıp yanına bıraktı. Hareketi tehditkâr değildi ama herkes silahın yerini takip etti.
“Şimdi şu gemiye üç yüz civarında insan binecek. Bazıları günlerdir kaçıyor, bazıları çocuklarını kaybetmiş, bazıları ise hâlâ ailesinden haber bekliyor. Bunu”—bu kez Jarvis’i gösterdi—“oraya götürürüm ve yine kontrolünü kaybederse ne yapacağız?”
Jarvis annesinin ayağa kalktığını gördü.
“O kontrolünü kaybetmedi. Babasını kurtardı.”
“Bunu özellikle yapabildiğini mi düşünüyorsun?”
Kadın cevap vermedi.
Elias devam etti.
“Ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ne yapabileceğini bilmiyorsunuz. Daha kötüsü, o da bilmiyor.”
Bütün bakışlar Jarvis’e çevrildi.
Jarvis dizlerini kendisine doğru çekti. Tüneldeyken korkmuştu ama o zaman düşünmeye vakti olmamıştı. Şimdi herkesin ortasında otururken, Elias’ın söylediklerinin tamamen yanlış olduğunu bile iddia edemiyordu.
Ne yaptığını bilmiyordu.
Enfekteyi tuttuğu anda onu öldürmek istemişti. Bundan emindi. Ancak onu tüketmeyi düşünmemişti. Sırtından çıkan şeylerin varlığından birkaç saniye öncesine kadar haberi bile yoktu.
Babası Jarvis’e baktı.
Çok kısa sürdü.
Fakat Jarvis o duraksamayı fark etti.
Adam yeniden Elias’a döndüğünde sesindeki kararlılık geri gelmişti.
“Oğlum gemiye binecek.”
“Bunun kararını tek başına sen vermiyorsun.”
“Bizi burada bırakırsan paranı geri ver.”
Elias hafifçe güldü.
“Sanki mesele para.”
“Senin için her şey para.”
“Hayır.” Elias’ın yüzündeki ifade sertleşti. “Benim için mesele, sabaha kadar hayatta kalmak.”
Konteynerin diğer ucundaki yaşlı adam araya girdi.
“Çocuk bizi tünelde kurtardı.”
Herkes ona döndü.
Adam Jarvis’e bakmamaya çalışıyordu.
“Hoşuma gitmedi,” diye devam etti. “Gördüğüm şeyin ne olduğunu da bilmiyorum. Ama o yaratık Elias’ın silah ateşlemesine fırsat vermeden önce hepimizi öldürebilirdi.”
Küçük kızın annesi hemen karşı çıktı.
“Bu onun güvenli olduğu anlamına gelmiyor.”
“Buradaki hiçbirimiz güvenli değiliz.”
“Ben insanım.”
Bu cümleden sonra konteyner sessizleşti.
Jarvis başını kaldırdı.
Kadın söylediklerinin ağırlığını birkaç saniye sonra fark etmiş gibiydi. Bakışlarını kaçırdı ama özür dilemedi.
Jarvis’in annesi konuşmak üzereydi. Jarvis elini hafifçe koluna değdirerek onu durdurdu.
“Boş ver.”
Kadın ona baktı.
Jarvis neden böyle söylediğini bilmiyordu. Belki de tartışmanın uzamasını istemiyordu. Belki de kadının haklı olabileceğinden korkuyordu.
Elias burnundan uzun bir nefes verdi.
“Şimdilik kimse hiçbir yere gitmiyor. Projektörlerin vardiyası değişmeden hareket edemeyiz. O zamana kadar bu konu kapanmıştır.”
Babası itiraz etmedi ama otururken Jarvis’in yanına gelmedi.
Bu, Jarvis’in gözünden kaçmadı.
Yaklaşık yarım saat boyunca dışarıdan yalnızca motor ve deniz sesi geldi. Bazen bir Blackwatch helikopteri limanın üzerinden geçiyor, metal konteyner birkaç saniyeliğine titreşiyordu. Elias belirli aralıklarla kapının yanındaki küçük aralıktan dışarı bakıyor, ardından yine yerine oturuyordu.
Jarvis ise Rusk’ın anılarıyla uğraşıyordu.
İstemediği zamanlarda ortaya çıkmaları kötüydü, fakat onları bilerek düşünmeye çalıştığında daha da garip bir şey oluyordu. Beyninin içinde karanlık bir odada kapı arıyor gibiydi. Doğru şeyi düşündüğünde görüntüler kendiliğinden belirginleşiyordu.
Liman.
Bu kelimeye odaklandı.
Bir güvenlik kulübesi gördü.
Sonra başka bir görüntü geldi. Daniel Rusk bir aracın içinde oturuyor, ön camın ardından büyük vinçleri izliyordu. Yanındaki asker bir şey söylüyordu.
Jarvis dikkatini zorladı.
Görüntü parçalandı.
Konteynerin içindeki insanların sesleri geri geldi.
Başına ani bir ağrı saplandı.
Elini alnına götürüp birkaç saniye bekledi. Ardından yeniden denedi.
Bu kez gemiyi düşündü.
Rusk’ın anıları değişti.
Geceydi. Siyah üniformalı bir ekip konteynerlerin arasında ilerliyordu. Projektörlerden biri sürekli aynı rota üzerinde dönüyor, kuzeydeki iki gözetleme kulesinin arasında birkaç saniyelik karanlık alan bırakıyordu.
Jarvis gözlerini açtı.
Elias kapının yanında tekrar dışarı bakıyordu.
“Kuzey tarafından geçebiliriz.”
Adam dönmedi.
“Ne?”
“Kuzeydeki projektör.”
Elias şimdi ona baktı.
“Ne olmuş ona?”
“Her dönüşünde konteynerlerin arasında boşluk bırakıyor. Kırk saniye kadar.”
“Burayı nereden biliyorsun?”
Jarvis bu soruya verebileceği düzgün bir cevap olmadığını fark etti.
“Biliyorum.”
Elias başını iki yana salladı.
“Bana bunu söyleme.”
“Sol kuledeki kamera da çalışmıyor.”
Bu defa Elias’ın yüzündeki ifade değişti.
“Ne dedin?”
“Sol kule.” Jarvis gözlerini kapatıp görüntüyü yeniden hatırlamaya çalıştı. “Kamera dönüyor ama görüntü göndermiyor. Birkaç ay önce kablosu hasar görmüş.”
Babası Jarvis’e döndü.
“Bunu Rusk mı biliyordu?”
Jarvis başını salladı.
“Sanırım.”
Elias birkaç saniye onu izledi. Sonra konteynerin kapısını milimetrik şekilde açıp dışarı baktı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Projektör ışığı konteynerlerin üzerinden geçti.
Elias saymaya başladı.
Işık geri döndü.
Yine bekledi.
Üçüncü turdan sonra kapıyı kapattı.
“Otuz sekiz saniye.”
Jarvis cevap vermedi.
Elias tekrar yere otururken artık ona korkuyla değil, rahatsız edici bir hesap yapıyormuş gibi bakıyordu.
“Ölü adamın bildiği her şeyi biliyor musun?”
“Hayır.”
“Neyi biliyorsun?”
“Bilmiyorum.”
“Bu cümleyi çok kullanıyorsun.”
Jarvis sinirlendiğini hissetti.
“Çünkü bilmiyorum.”
Elias sustu.
Bir süre sonra tünelde kolunu saklayan iri adam duvara yaslandığı yerde öksürmeye başladı.
İlk başta kimse önemsemedi. İkinci öksürük daha sertti. Adam elini ağzına götürdü, ardından öne doğru eğildi. Alnındaki ter karanlıkta bile görünüyordu.
Küçük kızın annesi çocuğunu hemen kendisine çekti.
“Ne zamandır hastasın?”
Adam başını kaldırdı.
“Hasta değilim.”
“Öksürüyorsun.”
“Tozdan.”
Elias tüfeğini aldı.
Adam bunu görünce diğer eliyle montunu kapattı.
“Saçmalamayın.”
“Kolunu çıkar,” dedi Elias.
Adam kıpırdamadı.
“Kolunu çıkar.”
“Bir şey yok.”
Elias ayağa kalktı.
Jarvis adamın kalp atışını dinliyordu. Hızlıydı ama korkmuş bir insanınkinden farklı değildi. Daha önce kolonilerde veya tüneldeki enfektede hissettiği o ikinci ritim yoktu.
Adam montunun içinde bir şeyi saklıyordu ama Jarvis bunun virüs olmadığını biliyordu.
“Enfekte değil.”
Elias durdu.
Jarvis ne söylediğini ancak herkes kendisine baktığında fark etti.
“Ne?”
“Enfekte değil.”
İri adam bile şaşırmıştı.
Elias’ın sesi sertleşti.
“Bunu da Rusk mı söyledi?”
Jarvis başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“O zaman nereden biliyorsun?”
Jarvis uygun kelimeyi bulamadı.
“Hissediyorum.”
Bu cevap Elias’ın hoşuna gitmedi.
Adamın yanına gidip montunu zorla açtı. İçeriden bandajlanmış bir kol çıktı. Kumaşın bir bölümü kana bulanmıştı ama viral oluşum, siyah damar veya mutasyon belirtisi yoktu.
“İki gün önce cam kesti,” dedi adam. “Dikmeye zaman bulamadım.”
Elias bandajı biraz kaldırıp yaraya baktı. Kızarmış ve kötüleşmişti ama enfeksiyon sıradandı.
Tüfeğini indirdi.
Küçük kızın annesi Jarvis’e baktı. Bu kez yüzünde önceki kadar kesin bir korku yoktu.
“Nasıl anladın?”
Jarvis yine aynı cevabı vermek istemedi.
“Bilmiyorum.”
Elias derin bir nefes aldı.
“Harika.”
Jarvis bunun gerçekten harika olmadığını düşünüyordu.
İnsanlarla enfekteleri birbirinden ayırabiliyor olması, kendisini onlardan hangisine daha yakın yaptığı konusunda hiçbir şey söylemiyordu.
Bir süre sonra dışarıdaki motor sesleri çoğaldı.
Jarvis bunu diğerlerinden önce fark etti.
Başını kapıya çevirdiğinde henüz kimse bir şey duymuyordu. Yaklaşık on saniye sonra Elias da doğruldu.
Uzakta birkaç araç durdu. Kapılar açıldı. Bot sesleri konteyner alanına yayıldı.
Ardından telsizlerden gelen boğuk konuşmalar duyuldu.
Elias kapının aralığından dışarı baktı ve hemen geri çekildi.
“Bizi arıyorlar.”
Babası ayağa kalktı.
“Bizi mi?”
“Tüneli bulmuşlar.”
Elias gruptaki insanlara sessiz olmalarını işaret etti. Herkes duvarlara çekildi. Jarvis dışarıdaki sesleri dinlemeye çalıştı.
Askerler iki farklı yönden yaklaşıyordu.
Bir telsiz cızırtısı duydu.
Sonra bir adam konuştu.
“Birinci ekip doğu tarafını temizliyor. İkinci ekip tünel çıkışında biyolojik kalıntı buldu.”
Başka bir ses cevap verdi.
Jarvis söylenenlerin yarısını anlayamadı. Rusk’ın anılarının içinde bir şey hareketlendiğinde kelimeler birden anlam kazanmaya başladı.
Biyokütle kaybı.
Tüketim.
Prototype.
Jarvis’in boğazı kurudu.
Telsiz yeniden konuştu.
“Biyokütle kaybı doğrulandı. Olası tüketim vakası. Bölgedeki bütün çıkışlar kontrol edilecek. Şüpheli organizma canlı ele geçirilecek.”
Jarvis’in annesi dışarıdaki konuşmayı duyabilecek kadar yakın değildi.
Jarvis duyuyordu.
Üstelik kullanılan kelimelerin ne anlama geldiğini Rusk sayesinde biliyordu.
Blackwatch tünelde ne olduğunu anlamıştı.
Kimin yaptığını bilmiyorlardı.
Henüz.
Elias kapıyı kapattı.
“Beklersek burayı da ararlar.”
“Ne yapacağız?” diye sordu yaşlı adam.
Elias birkaç saniye düşündü. Ardından Jarvis’e baktı.
“Kuzey tarafındaki yol.”
Jarvis başını kaldırdı.
“Emin misin?”
“Hayır. Sen misin?”
Jarvis Rusk’ın anısındaki projektörü düşündü.
“Hayır.”
Elias acı bir şekilde gülümsedi.
“O zaman iyi bir ekip olduk.”
Kapıyı açmaya başladı.
Konteyner alanından çıkarken ilk kural, kimsenin koşmamasıydı.
Elias’a göre karanlıkta koşan bir grup, Blackwatch askerlerinin kilometrelerce uzaktan dikkatini çekebilirdi. Bu yüzden projektör her döndüğünde insanlar metal duvarların arasından sessizce ilerliyor, ışık geri gelmeden önce başka bir gölgeye sığınıyordu.
Jarvis grubun ortasında yürüyordu.
Babası önünde, annesi hemen arkasındaydı. Elias birkaç metre ileride hareket ediyor ve her köşede durup çevreyi kontrol ediyordu.
İlk projektör tahmin edildiği gibi döndü.
Otuz sekiz saniye.
Elias elini kaldırdı.
Grup ilerledi.
Jarvis’in zihninde Rusk’ın eski görüntüsüyle şimdi gördüğü liman üst üste biniyordu. Bazı konteynerlerin renkleri değişmiş, birkaç sıra tamamen kaldırılmıştı fakat ana yol hâlâ aynıydı.
Bir noktada Elias sağa dönmek istedi.
Jarvis kolundan tuttu.
Adam anında dönüp elini Jarvis’ten çekti.
“Ne?”
“Bekle.”
“Ne gördün?”
“Bir şey görmedim.”
Elias sinirlendi.
“O zaman—”
Jarvis parmağını dudaklarına götürdü.
Üç saniye sonra karşıdaki geçitten iki askerin sesi geldi.
Elias’ın yüzü gerildi.
Grup konteynerlerin arasındaki boşluğa sıkıştı. Askerler birkaç metre ötelerinden geçti. Jarvis onların üniformalarının kumaş sesini, telsizlerindeki düşük cızırtıyı ve nefeslerini duyabiliyordu.
Birinin kalbi diğerinden hızlıydı.
Genç olduğunu düşündü.
Adamın telsizinden aynı anons tekrarlandı.
“Olası tüketim vakası. Canlı ele geçirme önceliği.”
Jarvis’in babası konuşmaları belli belirsiz duymuştu.
Askerler uzaklaşınca oğluna eğildi.
“Ne arıyorlar?”
Jarvis cevap vermedi.
“Jarvis.”
“Bilmiyorum.”
Babası ona birkaç saniye baktı.
Bu defa yalan söylediğini anladı.
Fakat soru sormaya devam etmek için doğru yer değildi.
Elias ilerlemelerini işaret etti.
Rıhtıma yaklaştıkça tuz ve yakıt kokusu ağırlaştı. Kargo gemisi artık konteynerlerin arasından daha büyük görünüyordu. Gövdesindeki paslı yüzeyde eski beyaz harfler seçiliyor, güvertede birkaç kişi yükleri kontrol ediyordu.
Özgürlük gibi görünmüyordu.
Jarvis’in hayal ettiği bir kaçış gemisine hiç benzemiyordu.
Ama New York’tan çıkıyordu.
Bu yeterliydi.
Son projektörü geçtikten sonra önlerinde yaklaşık yüz metrelik açık alan kaldı. Elias çömelip rıhtımı izledi.
“Buradan sonra saklanacak yer yok.”
Babası gemiye baktı.
“Ne kadar sürede geçeriz?”
“Çocukla birlikte mi?”
Jarvis annesinin hemen gerildiğini hissetti.
Elias başını iki yana salladı.
“Onu kastetmedim. Küçük olanı.”
Kız annesine daha sıkı sarıldı.
“İki dakika. Belki üç.”
“Projektör?”
“Oraya dönmüyor.”
Jarvis Rusk’ın anılarına baktığında başka bir şey gördü.
Bir güvenlik kulübesi.
Camın arkasında iki asker.
Şu an kulübenin ışıkları kapalıydı.
“Orada biri var,” dedi.
Elias gösterdiği yere baktı.
“Boş.”
“Değil.”
“Göremiyorum.”
Jarvis de göremiyordu.
Duyuyordu.
İki kalp.
Biri oturuyor, diğeri ayakta hareket ediyordu.
“İki kişi.”
Elias birkaç saniye bekledi.
Sonra kulübenin kapısı açıldı.
Bir asker dışarı çıkıp sigarasını yaktı.
Elias Jarvis’e bakmadı bile.
“Geri.”
Herkes yeniden konteynerlerin arasına çekildi.
Jarvis bunun faydalı olduğunu biliyordu.
Yine de her seferinde normal insanlardan biraz daha uzaklaşıyor gibi hissediyordu.
On dakika sonra askerler kulübeden ayrıldı. Elias önce kendisi çıktı, ardından grubu üçerli şekilde karşıya geçirdi.
Jarvis ailesiyle son gruptaydı.
Açık alana çıktıklarında rüzgâr yüzüne çarptı.
Şehirden gelen duman denizin üzerinde alçak bir tabaka oluşturuyordu. Uzakta New York’un ışıkları karanlığın içinde boğulmuştu.
Gemiye yaklaşık elli metre kalmıştı.
Jarvis ilk sireni duydu.
Başta başka bir bölgeden geldiğini düşündü.
Ardından rıhtımdaki ışıkların tamamı aynı anda yandı.
Elias küfretti.
“Koşun!”
İlk kez kural değişti.
İnsanlar gemiye doğru koşmaya başladı. Küçük kızın annesi çocuğu kucağına aldı. Yaşlı adam geride kalıyor, kolu yaralı adam onu çekmeye çalışıyordu.
Jarvis annesiyle birlikte ilerlerken arkasından araç motorları duydu.
Blackwatch.
Geminin yanındaki adamlar metal rampayı indirmeye başladı.
“Çabuk!” diye bağırdı biri.
Elias grubun arkasında kaldı.
İlk mermi konteynerlerin metal yüzeyine çarptığında kıvılcımlar çıktı.
Jarvis’in annesi istemsizce eğildi.
Babası dönüp elini uzattı.
“Jarvis!”
Jarvis annesini rampaya doğru itti ve arkasına baktı.
Üç Blackwatch askeri konteynerlerin arasından çıkmıştı. Silahlarını kaldırıyorlardı.
Bedeninin içinde tüneldeki yanmaya benzer bir hareket başladı.
Sırtındaki kaslar gerildi.
Jarvis bunun ne olduğunu anlamıştı.
Dokunaçlar çıkmak istiyordu.
Onları durdurabileceğini bilmiyordu ama ilk kez denedi.
Dişlerini sıktı.
Kollarındaki siyah damarlar derisinin altında birkaç santimetre ilerledi, ardından durdu.
Askerlerden biri ateş etti.
Jarvis’in babası onu kolundan yakalayıp rampaya çekti.
Mermi arkalarındaki metale saplandı.
Gemi çalışanlarından biri rampanın üzerindeki ağır kapıyı kapatmaya başladı. Elias son anda içeri girdi. Diğer kaçaklar güverteye dağıldı.
Blackwatch askerleri rıhtımda kaldı.
Birkaç saniye daha ateş ettiler fakat geminin kalın metal gövdesi mermileri durdurdu.
Motorların sesi yükseldi.
Jarvis nefes nefese babasının yanında duruyordu.
Adam onun kolunu hâlâ bırakmamıştı.
Birbirlerine baktılar.
Jarvis, babasının kendisini kurtardığını biliyordu.
Babası da birkaç saniye önce Jarvis’in derisinin altında hareket eden siyah damarları görmüştü.
Elini yavaşça çekti.
Hiçbir şey söylemedi.
Geminin alt güvertesindeki bölmeler yolcu taşımak için yapılmamıştı.
Eski yük alanlarına metal yataklar yerleştirilmiş, bazı bölümlere battaniyeler serilmişti. Yüzlerce insan ellerindeki çantalarla dar koridorlarda ilerliyor, görevlilerin kendilerine gösterdiği yerlere yerleşmeye çalışıyordu.
Jarvis gemiye bindiğinde ilk kez ne kadar çok insanın New York’tan kaçmaya çalıştığını gördü.
Yaşlılar, bebeklerini taşıyan kadınlar, üniformalarını çıkarmış eski askerler, tek başına yolculuk eden çocuklar… Bazılarının yanında yalnızca küçük bir sırt çantası vardı. Bazıları ise evlerinden alabildikleri her şeyi birkaç valize sıkıştırmıştı.
Bütün bu insanların arasında Jarvis kendisini daha da görünür hissediyordu.
Kimse onun ne yaptığını bilmiyordu.
Bu iyi bir şeydi.
Elias grubu diğerlerinden uzak bir bölmeye götürdü.
“Burada kalacaksınız.”
Jarvis’in babası sırt çantasını yere bıraktı.
“Ne zaman çıkıyoruz?”
“Hazırlık başladığı anda çıkmış sayılırız. Blackwatch kaptanı durdurmaya çalışırsa ne olacağını bilmiyorum.”
“Bizi geri verir mi?”
Elias kısa bir süre düşündü.
“Yeterince para aldı.”
Bu cevap kimseyi rahatlatmadı.
Jarvis’in annesi boş yataklardan birine oturdu. Kızın annesi başka tarafa geçmişti. Tünelde birlikte gelen grubun insanları artık onlardan uzak duruyordu.
Elias kapıya yöneldi.
Sonra Jarvis’in babasına baktı.
“Sen gel.”
Adam onunla koridora çıktı.
Jarvis başta konuşmalarını dinlememeye çalıştı.
Sonra bunun imkânsız olduğunu fark etti.
Gemi motorlarının titreşimi, insanların konuşmaları ve metal duvarların gürültüsü arasında bile Elias’ın sesini seçebiliyordu.
“Çocukla ilgili bir şartım var.”
Babası cevap vermedi.
“Tünelde olan şey bir daha olursa onu gemide tutmam.”
“On iki yaşında.”
“Az önce bir yetişkini saniyeler içinde yok etti.”
“Enfekteydi.”
“Umurumda değil. Bir daha kontrolünü kaybederse diğer insanlar ne olduğunu görecek. O zaman onu ben bile koruyamam.”
Jarvis’in babasının sesi daha alçaktı.
“Ne yapacaksın?”
Elias’ın cevabı gecikmedi.
“Denize atarım.”
Jarvis yatağın kenarında hareketsiz kaldı.
Annesi onun yüzündeki değişikliği fark etti.
“Neyin var?”
“Bir şey yok.”
Bu kez yalan söylemek daha kolaydı.
Birkaç dakika sonra babası geri döndü. Jarvis onun gözlerine bakmadı.
Adam da Elias’ın söylediklerinden bahsetmedi.
Gemi yaklaşık bir saat sonra hareket etti.
Kimse resmî bir açıklama yapmadı. Motorların titreşimi arttı, ardından metal duvarların dışından gelen su sesi değişti. İnsanlar bunu fark ettiklerinde konuşmalar yavaş yavaş kesildi.
New York’tan ayrılıyorlardı.
Jarvis alt güvertede kalamadı.
Dar koridordan çıkıp üst tarafa giden merdivenleri buldu. Bir görevli onu geri göndermek istedi ancak başka yolcular da güverteye çıkmaya başlayınca vazgeçti.
Dışarıdaki hava çok daha soğuktu.
Jarvis korkuluklara yaklaştı.
Şehir uzakta kalıyordu.
Yüksek binaların arasında hâlâ duman yükseliyor, bazı bölgelerde kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu. Helikopterler artık küçük noktalar hâline gelmişti.
Jarvis ellerini korkuluklara koydu.
İlk kez kolonilerin ritminin zayıfladığını hissetti.
Şehirdeyken her yerdeydi. Duvarların, yolların ve insanların altında sürekli hareket eden büyük bir organizma gibi zihninin arkasında duruyordu.
Şimdi mesafe arttıkça ses azalıyor, geriye yalnızca hafif bir titreşim kalıyordu.
Jarvis rahatladı.
Bu rahatlık uzun sürmedi.
Daniel Rusk’ın anılarından biri yeniden açıldı.
Jarvis gözlerini kapatmadığı hâlde güverte kayboldu.
Beyaz bir laboratuvar gördü.
Daha önceki görüntülerden farklıydı. Burası tüneldeki geçici Blackwatch alanlarından biri değildi. Cam duvarların arkasında steril odalar, bilgisayar ekranları ve biyolojik numunelerin saklandığı metal bölmeler vardı.
Rusk koridorda yürüyordu.
Yanında iki asker vardı.
Bir araştırmacı güvenlik kartını kapıya okuttu.
Jarvis görüntünün içinde yalnızca birkaç saniye kalacağını düşündü.
Sonra bir masanın üzerindeki dosyayı gördü.
Rusk dosyaya bakmamıştı.
En azından özellikle bakmamıştı.
Ancak gözleri bir anlığına kapağın üzerinden geçmişti ve Jarvis bu görüntüyü şimdi bütün ayrıntılarıyla görüyordu.
Blackwatch ambleminin altında tek bir kelime vardı.
PARIAH
Jarvis kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Rusk da bilmiyordu.
Ama dosyayı taşıyan araştırmacının kalp atışının hızlandığını hatırlıyordu.
Görüntü kayboldu.
Jarvis yeniden geminin güvertesindeydi.
New York artık ufukta karanlık bir lekeye dönüşüyordu.
Arkasından annesinin ayak sesleri geldi fakat Jarvis dönmedi.
Aklında yalnızca o isim kalmıştı.
PARIAH.
Bölüm etkileşimi
