14. bölüm / 14
PortreBölüm 14
Bölümler 14Şu an: Bölüm 14
- 1 Bölüm 1289 kelime
- 2 Bölüm 21.137 kelime
- 3 Bölüm 31.110 kelime
- 4 Bölüm 41.617 kelime
- 5 Bölüm 5844 kelime
- 6 Bölüm 62.274 kelime
- 7 Bölüm 71.129 kelime
- 8 Bölüm 81.193 kelime
- 9 Bölüm 91.098 kelime
- 10 Bölüm 1066 kelime
- 11 Bölüm 111.006 kelime
- 12 Bölüm 12748 kelime
- 13 Bölüm 131.795 kelime
- 14 Bölüm 141.539 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yol boyunca aklımdaki sorularla savaşmıştım. Daha kaç tane sır vardı acaba? Kaç kişinin kirli çamaşırı gözümüzün önüne serilecekti? Peki ben… Ben daha fazla ne kadar yok olacaktım?
Arabamı park edip atölyemin kapısını açtım. Yanıma papatya buketini de almıştım. Işığı açmamla çoğu yarım olan tuvallerimle ve kocaman kara tahtayla baş başa kalmıştım. Buketi masamın üzerine koyarak bir süre kara tahtayı izledim. Cevapsız sorulara her gün, her an yenisi ekleniyordu.
Tebeşiri elime alarak en altta kalan boşluğa bugün öğrendiğim bilgileri yazdım.
“Ekrem Dağ,”
“İrem Dağ,”
“Anahtar?”
“Ev.”
Tebeşiri yerine koyarak bir süre daha izledim cevapsız soruları. Telefonumu çıkartarak kara tahtanın fotoğrafını çektim, Deniz’in açtığı gruba gönderdim ve şöyle yazdım;
“Gençler yarın sabah herkes ilk atölyeme gelsin. Yeni gelişmeler oldu,” yazdım. Deniz hemen cevap yazdı.
“Biz Handeyle dükkanın görüntüsünü alıp geliriz,” yazmıştı. Hande de Deniz’i onaylayan bir mesaj yazmıştı. Yavuzsa sadece tamam işareti göndermişti.
Telefonumu kapatıp masanın üstüne koydum ve yapmak istediğim ama cesaret edemediğim o şeyi yapmaya koyuldum. Abimin resmini çizecektim. Onu unutmak istemiyordum.
Hemen gerekli eşyaları hazırlayarak oturdum tuvalin başına ve abimin portresini yapmaya başladım. Her fırça darbesinde kalbime bir bıçak saplanıyormuş gibi hissediyordum. Acımı resmimle birleştirmek ve unutmak istiyordum. Keşke bu kadar kolay olsaydı… Ne acım geçecekti ne de içim soğuyacaktı artık.
Saatler sonunda abimin portresinin yarısını bitirmiştim. Daha fazla devam etme gücümü ne kendimde ne de yüreğimde bulmuştum. Güneş, atölyemin camlarından kendini göstermeye başlıyordu yavaş yavaş. Kalkıp kendime bir filtre kahve yapmaya karar vermiştim. Uykusuz geçen gecelerin en güzel ilacıydı şimdi olduğu gibi.
Kahvemi aldıktan sonra sandalyeye çökmüştü bedenim. Güneşin bahçemdeki çiçekleri selamladığı o anı izliyordum şimdi. Her şey ne kadar garipti. Zaman akıp gitmeye devam ediyordu. Oysaki benim hayatımda artık zaman diye bir kavram yoktu.
Alarmımın çalmasından anlamıştım saatin sekiz olduğunu. Telefonumu alıp alarmı kapattıktan sonra gruba gelen yeni mesajlara girdim.
“Gençler biz görüntüyü aldık sonunda hemen Dila’nın atölyesine geçiyoruz,” yazmıştı Deniz.
“Tamamdır bende şimdi çıkıyorum o zaman,” yazmıştı Yavuz.
Telefonu kapatarak her yerin darmadağın olduğu atölyemi düzenlemeye koyuldum. Yaklaşık bir saatin sonunda kapı çalmıştı. Hemen kapıyı açtım. Hepsi bir arada gelmişti. Kendimi gülmeye zorlayarak,
“Hoş geldiniz gençler,” dedim.
“Hoş bulduk Dila,” diyerek içeriye geçtiler.
Bende içeriye doğru yöneldim ve onlara da bir bardak filtre kahve koydum.
“Kusura bakmayın kahvaltılık bir şeyler yok ama kahvelerinizi getiriyorum hemen,” dedim.
“Biliyoruz Dila o yüzden sana ve hepimize bir şeyler aldık,” dedi Deniz. İmalı bakışı kahvaltı yapmamama kızıyordu.
“Teşekkürler ama hiç yiyesim yok gerçekten,” dedim çekinerek. Midem hiçbir şeyi almıyordu ki. Hala nasıl bayılmamıştım ona bile şaşırıyordum açıkçası. Deniz bana kızgın bakışlarını sürdürürken,
“Saçmalama kuşum bayılıp kalmanı istemeyiz,” dedi Hande.
“Tabii yoksa nasıl savaşacağız Dila?” diyerek destek çıktı Yavuz da. Onlara içten bir şekilde gülümseyerek tabakta getirdim. Simit, poğaça ve kahvaltılık bir sürü şeyler getirmişlerdi. Bir yandan onları yiyerek bir yandan konuşmaya başladık.
“Anlat bakalım kuşum. Dünden beri aşırı merak ettim. Neler oldu?” dedi Hande. Bende derin bir nefes alarak olanları anlatmaya başladım. Herkes pür dikkat beni dinliyordu.
“Arkadaşlar şimdi ben dün Yavuz’un dediği gibi abimin odasını araştırdım. Abimin masasında bizim resmimiz vardı. Ben onu yanlışlıkla yere düşüp kırdım. Haliyle yerler cam parçasıyla doldu. Onları temizlerken masanın altında bir cam parçasının hafif yukarıda kaldığını fark ettim,” dedim.
“Nasıl yani?” diye sordu hemen Deniz.
“Yani sanki orada bir kapak var gibiydi. Bende hemen elimi oraya uzattım ve gerçekten gizli bir kulp vardı. O gizli kapağın altından bir kutu çıktı. Kutunun içinde de bir defter ve bir anahtar buldum,” diyerek çantamdan bu eşyaları çıkartarak bizimkilerin önüne koydum.
Bir süre herkes sessiz kaldıktan sonra en sonunda Yavuz konuşmaya karar vermiş olacak ki gözlerini defterden ve anahtardan uzaklaştırarak benim gözlerime sabitledi.
“Baktın mı deftere Dila?” diye sorarak elini deftere uzattı.
“Tabii ki baktım. Sende bak içinde iki tane bilmediğimiz isim ve bir tane de bildiğimiz isim yazıyor,” dedim. Yavuz hemen defteri eline alarak bakmaya başladı ve sesli bir şekilde sayfalarda yazan isimleri okumaya başladı.
“Ekrem Dağ, araştır.”
“İrem Dağ, Bulut Köksal.”
“Hiçbir delil bulunamadı.”
Yavuz kafasını kaldırıp herkese tek tek baktı. Derin bir sessizlik hepimizin üzerine düşmüştü. Herkesin içini kötü bir his kaplamıştı sanki. Bakışlarımız bunu anlatıyordu. Ve korku. Herkesin gözlerinin arka perdesinde korku gizliydi. Bir sır gibi içimize işlemişti.
Bu derin sessizliği ilk bozan Deniz oldu.
“Bunlar da kim böyle?” dedi. Sesinde tedirginlik gizliydi.
“Bilmiyoruz işte. Tek tanıdığımız isim Bulut,” dedim.
“Bu iki ismin soyadları aynı yalnız,” dedi Hande. Kafamı salladım.
“Evet. Bir akrabalık bağları olduğu kesin,” dedi Yavuz. Haklıydı.
“Evet kesinlikle. İlk aklıma acaba abimin müvekkillerinin ismi olabilir mi? Dedim ama Bulut ne alaka ki?” dedim hemen.
“Bizim acilen abinin dosyalarına erişmemiz gerekiyor Dila,” dedi Yavuz. Biraz Denizden çekinerek konuşmaya başladım.
“Ben o işi hallettim sayılır,” dedim gözlerim yerdeki parkeleri inceliyordu.
“Tabii Dila Hanım en güvenilmez kişiye güvenerek dosya bekliyor arkadaşlar,” dedi Deniz. Tabii susmasını beklemem hataydı. Parkede olan bakışlarımı Deniz’in gözlerine sabitledim. Biraz sinirlenmiştim.
“Neler oluyor ya?” dedi Hande. Sesli bir nefes alarak anlatmaya devam ettim.
“Arkadaşlar defteri ve anahtarı aldıktan sonra abimi ziyaret etmeye gittim. Orada da karşıma Ozan çıktı. ‘Sana göstermem gereken bir şey var,’ dedi bende takip ettim. Beni bir binaya götürdü,” dedim.
“Eski sevgili olan Ozan değil mi?” dedi Yavuz. Ona göz devirdim. Tam kafamı sallayacaktım ki Hande konuştu.
“Evet şekerim. Tam olarak o,” dedi ve bende devam ettim anlatmaya.
“Bina çok büyüktü. Asansörle 35. Kata çıktık ve kapı numarası 140 olan daireyi Ozan cebinden çıkardığı anahtarıyla açtı. İçeriye girmemle abimin kokusunu aldım ama abime ait olan tek şey koltuktaki hırkaydı. Evde başka birileri kalıyordu bence,” dedim.
“Nerden anladın?” dedi Yavuz ve çantasından çıkardığı defterine notlar alıyordu bu sırada.
“Ev iki odalıydı. Bir odada bir erkek eşyaları vardı ama abimin tarzında olamayacak kadar garip kıyafetlerle doluydu. Öbür odada ise kadın eşyaları vardı,” dedim.
“Şimdi anladığım kadarıyla biz bu Ozan’a güvenmiyoruz. Değil mi?” dedi Yavuz.
“Tabii ki hayır,” dedi aynı anda Hande ve Deniz.
“O zaman bu anahtarı nereden bulmuş bu kişi ve gerçek olduğunu nereden bilebiliriz? Sonuçta yerleştirme ürünler olabilir,” dedi Yavuz.
“Ozan abimle görüşmeyi bırakmamış. Anahtarı Ozan’a vermiş ve o gün istemiş anahtarı Ozandan,” dedim hemen ve devam ettim.
“Ayrıca her şeyi yapabilir ama yalan söylemez o,” dedim. Kendime inanamıyordum. Şu an arkadaşlarıma karşı bana en büyük kötülüğü yapan adamı mı savunuyordum?
Hande ve Deniz bana inanılmaz kötü bakışlar atıyordu.
“Tamam eğer telefonda konuşmuşlarsa bu kanıtlanabilir bir bilgi olur. Şimdi akla gelen soru da şu, polisler telefon kayıtlarını incelemişlerdi. O zaman bu evi nasıl bulamadılar?” dedi Yavuz. Bir süre sessiz kaldıktan sonra Deniz konuşmuştu sonunda.
“Burak’ın başka telefonu olabilir,” dedi ama çok net söylemişti.
“Sen bunun hakkında bir şeyler mi biliyorsun?” diye sordum sorgularcasına.
“Bazen konuşma aralarında ağzından kaçırıyordu,” dedi. Bunu niye şimdi söylüyordu?
“Neden daha önce söylemedin?” dedim. Yeteri kadar güven problemim vardı. Bir de Denizden darbe yemek istemiyordum.
“Bu konu açılınca aklıma geldi Dila,” dedi. Bu konunun üstüne gitmek istemiyordum daha fazla.
“Yani ben tam anlamadım. Bize Burak’ın dosyalarını Ozan nasıl getirecek?” dedi Hande.
“Buğra’nın dosyalarını alarak,” dedim.
“Eğer bunu yaparsa bizi çok öne atar soruşturmada. Ozan’a güvenebilir miyiz?” dedi Yavuz.
“Ona bir şans verdim. Umarım bu şansı değerlendirir…” dedim. Bu şansı değerlendirmesini istiyordu kalbim. Ona tekrar güvenebilmek için.
“Sırada ki soru orada kim kalıyordu?” diye sordu Hande.
“Muhtemel senaryoda abimin müvekkilleri olabilir,” dedim hemen.
“Evet olabilir. Dosyalar gelirse anlarız onu,” dedi Yavuz.
“Peki bu bilgileri polise anlatacak mıyız?” dedi Deniz. Herkesin aklındaki o soru dile gelmişti.
Derin bir sessizlik oldu yine. Ne yapacaktık? Polise güvenebilir miydik? Ya Şahinler polisin içine köstebek yerleştirmişlerse? Bu sefer verdiğimiz deliller karartılırdı. Delicesine ihtimaller denizinde yüzüyordum sanki. İki ucu da uçurumdu şu anki durumun.
“Ben bu kararı Dila’ya bırakmak istiyorum. Sonuçta ben senin avukatınım. Ne istersen ona uyarım,” dedi Yavuz ve güven verici bir şekilde gülümsedi.
“Bilmiyorum arkadaşlar. Aklımda bir sürü ihtimal var. Mesela Semih Komisere güvenebilir miyiz?” diye sordum kararsızca.
“Dila ben senin kararlarının hepsine tamamım ama şunu bilmen gerekiyor eğer o ev bulunursa ve içinde senin parmak izin açığa çıkarsa sende şüpheli durumuna düşersin,” dedi Yavuz ve haklıydı. Her yere ellemiştim kesin parmak izim çıkardı.
“Dila bence bugün ifade vereceksin ya ondan sonra karar verirsin. Belki Semih Komiser gerçekten de yardım etmek istiyordur,” dedi Deniz.
“Tamam Semih Komiser yardım etmek istiyor olabilir ama ya köstebek varsa ve deliller karartılırsa. O zaman ne yapacağız?” dedim aklımdaki düşünceyi söyleyerek.
Herkes bu ihtimali düşünmemiş olacak ki gözlerindeki korku daha da ön plana çıkmıştı.
“O pislik Şahinlerden her şey beklenir,” dedi en sonunda Hande.
“Bu konuda bende yorum yapamıyorum,” dedi Yavuz. Nereden bilebilirdik ki zaten.
“Ev konusunu söyleme taraftarıyım,” dedim birden. Suçlu durumuna düşmek istemiyordum açıkçası.
“Bence de,” dedi hepsi bir ağızdan.
“Ama şu anlık defteri ve anahtarı verme taraftarı değilim. İlk biz öğrenelim ne olduğunu sonra polislere veririz,” dedim. Hepsi kafa sallıyordu onaylarcasına.
“Sırada ki soru şu ki anahtar nereyi açıyor?” dedi Hande. Bir de o vardı tabii.
“Evet arkadaşlar tahmini olan var mı?” diye sordu Yavuz.
“Bence bir kutunun anahtarı bu,” dedim ve devam ettim.
“Ve aramaya da ilk abimin ofisinden başlamamız gerektiğini düşünüyorum.”
“Mantıklı ama ofisi polis aramadı mı zaten?” dedi Deniz.
“Abimin odasını da aramışlardı ama bak,” dedim defter ve anahtarı göstererek.
“Haklısın,” dedi.
“Benim bulduklarım bu kadar. Sıra sizde,” dedim. Açıkçası videoyu izlemekten biraz çekiniyordum ama gerçeğe ulaşmak zorundaydık.
“Dükkan sahibinden aldık biz kavşağın videosunu. Dila bilgisayarın neredeydi?” dedi Deniz.
Hemen öbür masada duran dizüstü bilgisayarımı alarak bizim oturduğumuz masaya getirdim ve açtım. Deniz cebinden çıkardığı flash belleği bilgisayara taktı ve içindeki tek videoya tıkladım.
Umarım beğenirsiniz. Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum. Keyifli okumalar dilerimm 🩷🩷
Bölüm etkileşimi
