4. bölüm · Portre

Bölüm 4

Zehra Demir

Selim abi arabada bizi bekliyordu. Sinir krizimi ve annemin bana nefret konuşmasını duymamıştı neyse ki. Arabamı bırakmak istemesem de sürecek kadar iyi hissetmiyordum. O yüzden Selim abinin arabasıyla yola koyulduk.
İşte gelmiştik. Abimin hukuk fakültesine. Dün gibi hatırlıyordum. Ne kadar heyecanlıydı burayı kazandığı için. Bana hava atıyordu. Bende şakacıktan sinir oluyordum ona. Olsa yine. Benimle zıtlaşsa keşke…
Hemen fakülteye girip adının Ömer olduğunu öğrendiğimiz öğretim görevlinin odasını bulmuştuk. Tam kapıyı görmüştüm ki içeriye biri girdi. Selim abi “O Engin değil miydi?” dedi. Tanımasına şaşırarak “Kim ki o?” diye sordum hemen.
“Tanıdığım bir avukat,” dedi.
“Profesörün avukatı mı bu şimdi?” diye sordu Deniz.
“Şimdi öğreniriz,” dedim ve hepsinden önce odaya daldım. İki kişi vardı. İkisi de şaşırmış bir şekilde bana bakıyorlardı.
“Ne yapıyorsunuz hanımefendi?” dedi Ömer Bey.
“Öyle bir halinizi hatırınızı sormaya geldik,” dedim. Avukatın yüzü Selim abiye dönünce,
“Selim, ne işin var burada?” dedi.
“Müvekkillerimle bilgi almaya geldik de asıl senin ne işin var burada?” dedi Selim abi.
“Biz ifadeden geliyoruz. Ömer Bey ifadesini verdi. Sizin ne işiniz var o zaman burada? Bildiğim kadarıyla Dila Hanım maktulün kardeşi,” dedi avukat. Kan beynime sıçradı.
“Abim o benim. Maktul demeyeceksin! Onun bir adı var!” dedim sinirle. Öne doğru ilerleyince Deniz kolumdan tutmuştu. Selim abi hemen araya girmişti.
“Dila haklı dikkat et avukat. Ayrıca biz müvekkilimle gayet yasalara uygun bir şekilde Ömer Bey’den bilgi almaya gelmiştik. Tabii avukatı olduğunu bilmiyorduk. Madem ifadesini de vermiş. Gerekli bilgiyi biz alırız.”
“Bence de meslektaşım. Yoksa sizin kanun dışı bir iş yaptığınızı düşünecektim az kalsın,” dedi avukat pişkin pişkin sırıtarak. Yüzü ve sırıtması bakışımı görünce soldu. Selim abi bizi önüne katarak odadan çıkarttı. Elim ayağım titriyordu.
“Şimdi ne yapacağız o zaman?” diye sordu Deniz.
“Karakola gidip ilerlemeleri inceleyeceğim ben,” dedi Selim abi.
“Tabii ki bizde geliyoruz,” dedim hemen. Böylece karakolun yolunu tutmuştuk.
İçimde koskocaman bir boşluk vardı. Babamın gidişiyle açılmıştı ilk defa. Sonra canım abim o deliği kendi emeğiyle kapatmayı başarmıştı. Şimdiyse eskisinden daha da büyüktü bu kara delik. Ya beni yutacaktı. Ya da ben herkesi o delikte yok edecektim. Son nefesime kadar bunun için savaşacaktım. Senin için abim…
Karakola gelmiştik. Selim abi hemen ilerlemeleri öğrenmek için içeri geçmişti. Biz de bir bankta onu bekliyorduk.
“Hala inanamıyorum. Bu gerçeklikse ruhum şu an burada değil,” dedi Deniz elinde ki karahindibanın uçuşan tohumlarını kopartıyordu. Cevap vermeden sadece onu izledim. En sonunda bütün nefesiyle üfledi tohumlara. Uçuştular hepsi. Savruldular, dağıldılar. Benim özetimdi bu işte. Biri gelip hayatıma üflemişti ve puf... Her şey darmaduman olmuştu.
“Ne diledin?” diye sordum elindeki tohumsuz dalı işaret ederek. Denize ben öğretmiştim. “Karahindibayı üflemeden önce dilek tutmalısın. Tutmalısın ki karahindiba hayatınsa, üflediğinde dileğin hayatının her yerine dağılsın ve gerçekleşsin…” demiştim ona bir gün. Bana da bunu o öğretmişti. Ozan... Aramızdaki bir totemdi bu. Küçük şeylere derin anlamlar yüklemeyi severdi. Bana da sevdirmişti. O anlamlar altında ezilen yine bendim ama. Neyse işte…
“Kardeşimin rahat uyumasını…” dedi sadece. Gülümsedim ona ve elini tuttum.
“İyi ki yanımdasın Deniz. Birlikte çözeceğiz bu oyunu ve oyunu oynayanların başına yıkacağız.”
“Ben hep buradayım Dila. Haklısın, birlikte başaracağız,” dedi ve o da öbür elini elimin üstüne koydu. O sırada Selim abi gelmişti. O da ellerimizi görünce gülümseyip kendi elini de koymuştu. O an çok güçlü hissettim. Sanki abimin eli de en üstte duruyordu. Bize güç veriyordu. Bir süre hepimiz gülümsedik. Sanki herkes benim hissettiğimi hissetmiş gibiydi. Artık daha güçlüydük. Sonra ayrıldık ve Selim abi öğrendiklerini anlatmaya başladı.
“Şimdi çocuklar Ömer ifadede demiş ki ‘Ben verdim maili ama bana da öğrencim olan Buluttan not geldi. Odamda olmadığım zamanda gelmiş sanırım yani ben öyle anladım. Notu masama bırakmıştı. Normalde mail atması gerekiyordu bunu da Bulut’a attığım mailde görebilirsiniz. Öğrenci işlerinden ricacı bulunup Burak’ın mailini de aynı mail de yazarak Bulut’a gönderdim zaten. Benim bildiklerim bu kadar’ demiş.”
“Bir gariplik var sanki. Notta tam olarak ne yazıyormuş ve nerede not? Atmış mı?” diye sordum hemen.
“Evet notu attığını söylemiş ifadesinde ve notta ‘Hocam verdiğiniz proje ödevi için mezun olmuş bir kişiden yardım almak istiyorum da. Tanıdığım birisi ama numarası ya da maili bende yok. Yardımcı olursanız sevinirim. Adı Burak Duman’ yazmış ve işte sonda da Bulut’un maili yazılmış.
“Hala bir gariplik var. Üniversiteler ne ara bu kadar yardım sever olmuş? Hem de mezun bir kişinin mailini verecek kadar. Şahsen benim üniversitem de bana bile yardım etmiyorlardı. Güncel olarak okuduğum halde,” dedim. Saçmaydı. Hem de çok saçma.
“Dila haklı. Bir bokluk var bu işte. Ya Ömer şahsiyeti yalan söylüyor ya da onu piyon olarak kullanmışlar,” dedi Deniz. O da haklıydı.
“Şimdi şöyle, Ömer’in attığı mail tabii ki incelenmiş. İfadesiyle tutarlı. Mailde yazmış ki ‘İsteklerinizi mail olarak atın bundan sonra lütfen.’ Demiş. Bu da onu aklıyor gibi ama tabii para karşılığında gayet de yapmış olabilir,” dedi Selim abi ve devam etti.
“Üniversite neden gizlilik ihlalini aşmış bu da inceleme altına alındı ama deneyimlerime göre konuşuyorum çocuklar buradan bir şey çıkmaz gibi görünüyor ve ucu da Ömer’e dokunmaz. Rüşvet aldığına ilişkin kanıt yok ki.”
“Ölme eşeğim ölme. Ne yapacağız o zaman?” dedi Deniz. Haklıydı sinirden kafayı yiyecektim.
“Ya nasıl ispatlayamayız? Bu adamın bir dahli varsa ne olacak? Bu adalet mi şimdi?” dedim. Daha çok kendime soruyordum bunları.
“Çok haklısın Dila. Elimden ne geliyorsa yapacağım. Gerçek her neyse çıkacak ortaya… Çocuklar bir de büronun kamera kayıtlarına erişim sağlamışlar. Dosyada şu anlık bir kısıtlama kararı olmadığı için görüntüleri sizin de incelemeniz için kopyasını getirdim,” dedi Selim abi.
Nefesim kesilmişti. Abimin son halini görecektim belki de. Elim başıma gitti birden. Başıma katlanılmaz bir ağrı daha girmişti. Ses yoktu bu sefer. Sadece katlanılmaz bir çınlama vardı. İçimdeki küçük kız son gücüyle bağırıyordu sanki. Bizimkilere belli etmemek için başımı eğdim sadece. O an ağzımda yeniden demir tadı hissettim. Elim burnuma gidecekken bu sefer Selim abi telaşla konuştu hemen, “Dila burnun kanıyor!” dedi aceleyle mendil bulmak için ceplerini yokladı. Etrafı inceleyen Deniz hemen bana doğru dönmüştü.
“Dila bu iki etti ama,” diyerek Selim abiden önce mendili burnuma tuttu ve bir eliyle başımı öne eğmişti. Elini çekmemişti. Başımı kaldırmama izin vermiyordu.
“Tamam Deniz sorun yok. Teşekkür ederim,” dedim ve başımı kaldırdım.
“Nasıl bu iki derken?” diye sordu Selim abi.
“Evden çıkmadan da oldu abi. Dila yine bir şey olmaz dedi ama bu normal değil. Hem de hiç,” dedi Deniz.
“Kolay şeyler yaşamadık siz de biliyorsunuz. Vücudum tepki veriyor, acıma ve öfkeme…” dedim. Ağlamadığım içindi belki de. Acımı reddetmiyordum aslında. Öfkemin diri kalması için hüznümü sinirim ele geçiriyordu. Bunun sayesinde ayaktaydım. Öfkemin sayesinde.
“Haklısın ama doğru düzgün ağlamadın bile Dila. Bu hiç sağlıklı değil. Acını yaşa, bedenin kendine gelsin ki bunu yapan canileri bulabilelim,” dedi Deniz.
“Ben onları öfkemle bulacağım, bulacağız. İyiyim ben gerçekten. Videoyu izleyelim mi artık?” dedim ama ikisi de bana endişeli bakıyorlardı. En sonunda başlarını salladılar.
“Ofisime gidelim mi? Bilgisayarım orada. Hem daha rahat konuşup değerlendiririz,” dedi Selim abi. Denizle birlikte başımızı salladık ve arabaya doğru ilerleyip yola koyulduk.

***

Ofise gelmiştik. Selim abi ofisinde tekti. Tek başına başarmıştı her şeyi. Küçük bir binanın bir dairesini almış ve kendine ofis yapmıştı. Kendi yağında kavruluyordu ama ceza davalarında kazanan süper bir avukattı. O yüzden ona çok güveniyordum. Abimin mesleğini seçmesinde tam bir rol model olmuştu…
Kalbimin sesini duyuyordum tam şu an. Öyle sesliydi ki sanki Deniz de duymuştu ve bana bakıyordu. Selim abi bilgisayardan açmıştı videoyu ve bize çevirmişti ekranı. Abimin bürosunun kapısının önünün görüntüsüydü bu. Kırklı yaşlarında bir adam vardı kapının önünde. Yavaşça kapıyı çaldı. Dakikalar öyle ağır ilerliyordu ki. Sonunda kapıyı abim açmıştı. Nefes alışım durmuştu. Sağ elim boynumun üzerine giderken. Sol elim bilgisayar ekranına gitti. Sanki abimi çekip alacaktım oradan. “Ben buradayım abi, yanıma gel…” diyecektim.
“Abim…” dedim yarım aldığım havayı dışarı verirken. Gözümden sadece bir damla yaş düştü. Sadece bir damla.
Ekrandaki elim abimin yüzünü okşadı. Ne acıydı. Sevdiklerimizden geriye sadece bir video ya da fotoğraf parçası kalıyordu. Biliyordum içim soğumayacaktı. Peki bu acı geçecek miydi?
Deniz ekrandaki elimi tuttu, ekrandan uzaklaştırdı ve video bitene kadar da bırakmadı. “Ben yanındayım,” diyordu sessizce.
Kapıyı çalan adam içeri girmişti. Bu o Erhan pisliği olmalıydı. Kapı kapandı ve ileri sarılan video da adam abim tarafından bürodan kovuluyordu.
Video kaydı ertesi güne geçmişti. İki kargocu tarafından ağır bir kutu bırakılmıştı kapının önüne. Cesetli buzdolabıydı bu. Kanım dondu. Deniz’in elini sıkmaya başladım istemsizce.
Abimle şahin yavrusu Buğra şerefsizi kutuyu içeriye zorla taşımışlardı. Bir de abime yardım etmiş kansız.
Video kaydı tam bir buçuk saat sonraya kaydı. Bürodan abim ve Buğra aynı anda aynı telaşla çıkıyorlardı. Nereye ama? Bir ayrıntı dikkatimi çekmişti. İlk bürodan abim çıkıyordu. Sonra hemen arkasından Buğra çıkıyordu ama kapıyı tam çekmiyordu. Kapı aralıktı! O da ne? Video kaydı yarım saat sonrasını gösterdi. Buzdolabını getiren aynı kargocular bürodan içeri girerek geri çıkarıyordu kutuyu. Şaka mıydı bu?
“Bu da ne, ne oluyor?” diyerek ayağa fırlayıp küçücük odada volta atmaya başladım. Sığamıyordum odaya. Elim hala boğazımdaydı. Nefes alamıyordum.
“Çocuklar Adını bulduğumuz Ertan şahsiyetinin soyadı da bulundu. Ertan Tekcan. Şu an polisler arıyor. En kısa sürede ifadeye alacaklar,” dedi Selim abi.
“Peki bu Buğra’ya ne olacak? Bariz bir şekilde kapıyı açık bırakıyor. Neden?” diye sordu Deniz.
“İfadeye çağrılacak o da bugün,” dedi Selim abi.
“Paçayı kurtaramayacak o!” dedikten sonra saate baktım. Akşam yediydi. İkisine de bakmadan hızlı bir şekilde kapıdan çıktım. Deniz de arkamdan ayaklanmıştı.
“Dila! Nereye?” diye seslendi. Aldırış etmedim. Sadece duramazdım öylece onlar gibi.
Büro ara sokaktaydı. Hemen ana caddeye çıkıp taksi bulmam lazımdı. Arabamı evin oraya bıraktığım için sövdüm. Neden dinlemiştim ki onları?
Hızlıca yürüyordum ara sokakta. Akşam ayazı yine çıkmıştı Ankara’da. Arkamdan ayak sesi geliyordu. Deniz takip ediyordu muhtemelen o yüzden koşar adım başka sokağa saptım. Adım sesi de benimle birlikte koşmaya başladı. Şaka mıydı bu? Deniz’in inadı tutmuştu.
Adımlarımı yavaşlattım. Arkama döneceğim sırada ayak sesinin sahibi çok nazikçe kolumdan tutmuştu. Başımı beni tutan yüze dönerken, “Ne inatçısın Deni-” diyemeden susup kalmıştım.
O bakışlar. O tanıdık koku. Bir ara hayatımın ta kendisi olan ancak şu an yabancı o yüze baktım. Ozan Şahindi bu…

Umarım beğenirsiniz. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorumm ✨️💖