2. bölüm / 7
PorsalılarVicdanın Yükü
Bölümler 7Şu an: Vicdanın Yükü
Kaelen, Sisli Fener meyhanesinin uğultulu karanlığından fırlayıp limana koşarken, Kuzey'e giden "Fırtına Süvarisi" kadırgasının güvertesine kendini attığında ruhu, bedeninden daha yorgundu. Gemi, şafak sökmeden palamarlarını çözüp Güney limanının sıcak rutubetini arkasında bırakarak Kuzey Denizi'nin gri, hırçın dalgalarına doğru süzüldü.
Güvertede, rüzgarın yüzüne çarptığı o ilk an, Kaelen'in zihnindeki bükülmüş gerçeklik perdesi tamamen yırtıldı. Ama geride bıraktığı boşluk, bir balyoz darbesinden daha ağırdı. Kendi evine, karısına gittiğini sanarak Liora’nın peşinden gidişi, o merdivenleri tırmanırken hissettiği o sahte sevinç... Her biri şimdi birer utanç mızrağı gibi kalbine saplanıyordu.
"Nasıl?" diye inledi Kaelen, sesi rüzgarda kayboldu. "Nasıl bilemedim? Nasıl kokusundan, sesinden, sıcaklığından anlamadım?"
Zihni, o kadehi diklediği ana, iksirin kanına sızdığı dakikalara geri döndü. Bir beyin fırtınasının ortasında, yaşadığı o dehşetli yanılsamanın kurallarını kendi kendine netleştirmeye çalıştı. Bu sadece bir sarhoşluk değildi; bu, Doğu’nun en karanlık köşelerinden gelme, zihnin savunma mekanizmalarını felç eden sinsi bir kimyaydı.
"İksir..." diye mırıldandı. Kuralları basitti ama yıkıcıydı: İksir, içen kişinin zihnindeki en güçlü arzuyu veya en baskın korkuyu alır, onu gerçekliğin yerine koyardı. O gece Kaelen’in en güçlü arzusu karısına, ocağına kavuşmaktı. İksir bu arzuyu yakalamış, Liora’nın görüntüsünü, sesini ve hatta kokusunu, Kaelen’in zihnindeki "karısı" şablonuna göre yeniden şekillendirmişti. Kaelen bir yalanın peşinden gitmemişti; kendi zihninin ona sunduğu en tatlı gerçeğin peşinden gitmişti. Ama bu gerçeklik, başkasının elindeki bir kumandayla yaratılmıştı.
Fırtına Süvarisidalgalarla boğuşurken, Kaelen yavaşça elini sakalına götürdü. Pürüzsüz tenine çarpan parmakları, ona sabahki o dehşetli anı tekrar yaşattı. Uyanıp da yanında Liora’yı, yüzünde o zafer dolu tebessümü gördüğü o an... Şok, bir anlık bir donup kalma değildi; bir felç haliydi. Kalbi durmuş, nefesi kesilmiş, dünya etrafında dönmeyi bırakmıştı. Liora’nın şuh sözleri kulağına dolarken, zihni rüyadan uyanmayı reddetmiş, bir süre o korkunç paradoksun içinde hapsolmuştu. "Sen karımsın," diyordu zihni, "Hayır, o Güney’in yılanı," diyordu gözleri.
Ve sonra o kontrol... Elini çenesine götürdüğünde parmaklarının gümüşü saç teline değil de pürüzsüz tenine çarpmasıyla şok, yerini yıkıcı bir gerçeğe bırakmıştı. O gümüşi tel, sadece bir süs değildi.
"Kilit Dokuması..." dedi Kaelen, sesi bir yemin gibi toklaştı. Porsalılar için bu, gerçek bir kültürel geleneğin, bükülmez bir sadakat yeminini somutlaşmış haliydi. Bu sadece bir saç teli örgüsü değildi; Porsalı bir kadının, kocası savaşa veya ticarete giderken, kendi saçından bir teli erkeğin sakalının en derin, kalbine en yakın noktasına dokumasıydı.
Bu geleneğin kuralları sert ve kutsaldı: Dokuma, sadece ve sadece o dokumayı yapan kadının elleriyle çözülebilirdi. Eğer dokuma başka bir el tarafından, zorla veya kandırılarak çözülürse, bu sadece sadakatin bozulması değil, ocağın mühürlü bağının kopması, törenin ayaklar altına alınması demekti. Liora, gece Kaelen sızdığında o gümüşi teli acımasızca koparıp örgüyü bozarak, Kaelen’in sadece yatağına girmemiş, onun kutsal ocağının mührünü, karısının ona olan güven bağını, Porsal halkının töresini parçalamıştı.
Kaelen, güvertede durup Kuzey'in gri, fırtınalı ufuklarına bakarken geleceğin ona ne getireceğinden büsbütün habersizdi. Aklında ne çıkacak bir savaşın gölgesi ne de loncalara yağdırılacak bir gazabın kehaneti vardı. Zihnini ve ruhunu kavuran tek şey, göğsünün ortasına bir dağ gibi çöken o ezici mahcubiyet ve kendi içindeki derin yıkımdı.
"Nasıl yaptım?" diye inledi fısıltıyla. Rüzgar, sözlerini soğuk sulara karıştırıp yok etti.
Kaelen, hayatı boyunca dağların fırtınasına, dalgaların gazabına karşı göğüs germiş, iradesi kaya gibi sağlam bir Porsalıydı. Ama şimdi, o kayadan geriye en ufak bir parça bile kalmamış gibi hissediyordu. Zihnindeki o bulanık geceyi tekrar tekrar yaşadı. Liora’nın uzattığı kadeh, o sinsi iksirin kanına süzülüşü ve zihninin ona oynadığı o aşağılık oyun... İksir, adamın gözlerini kör etmiş, iradesini felç etmişti belki; ama Kaelen'in vicdanı bu mazeretin arkasına saklanmayı reddediyordu.
O yatağa kendi ayaklarıyla yürümüştü. Karısının yüzünü gördüğünü sanmış olsa bile, o pusuya düşmüş, o kadehi masada zamanında bırakamamıştı.
Sakalının kesik, pürüzsüz kalmış çenesine rüzgar vurdukça içi çekiliyordu. Çenesinde hissettiği her soğukluk, koparılan Kilit Dokuması'nın acısını tazeliyordu. Porsal töresinde Kilit Dokuması, bir kadının erkeğine emanet ettiği en kutsal mühür, ocağın kırılmaz bağıydı. Eşinin kendi saçından dokuduğu o gümüşi tel, Kaelen’in sadakatinin, namusunun ve evinin simgesiydi. Şimdi o mühür sökülmüş, bağ kopmuştu.
Kaelen, o odaya kendi iradesiyle girmemiş olsa da, karısının güvenine leke sürmüş olmanın getirdiği o ağır mahcubiyetle kavruluyordu. Aynaya bakmaya yüzü yoktu. Onu bekleyen Karısının yüzüne, o devasa ve mağrur bakışlara nasıl bakacaktı? Porsal Meclisi'nin önüne çıktığında, çenesindeki o boşlukla sadakatini nasıl savunacaktı?
Kendi gözünde lekelenmişti bir kere. Ağzında kalan tek şey, Doğu zehrinin acılığı değil; kendi öz saygısının yıkıntılarıydı. Kendini bir hain, töresini koruyamamış aciz bir erkek gibi hissediyordu.
Rüzgara siper ettiği pürüzsüz çenesini sıktı. Büyüyen tek şey öfkesi değil, göğsünü bir sarmaşık gibi saran utancıydı.
"Ben anlatacağım..." dedi, gözlerinden süzülen bir damla yaş rüzgara karışırken. "Ne kadar aşağılanırsam aşağılanayım, ne kadar ezilirsem ezileyim... Kendi lekeyi kendi dilimle itiraf edeceğim. Hatunuma, ocağıma, töreme borcumdur bu. Cezam neyse çekmeye gidiyorum."
Kaelen, kendi içindeki bu mahcubiyet ve yıkımla Kuzey’e doğru yol alırken; bu olayın sadece bireysel bir utanç olmadığını, Porsal kadınlarının bu lekeyi tüm Doğu’yu yakacak devasa bir savaş gerekçesi sayacağını henüz bilmiyordu...
1.
Kaelen, Sisli Fener meyhanesinin uğultulu karanlığından fırlayıp limana koşarken, Kuzey'e giden Fırtına Süvarisi kadırgasının güvertesine kendini attığında ruhu bedeninden daha yorgundu. Gemi, şafak sökmeden palamarlarını çözüp Güney limanının sıcak rutubetini arkasında bırakarak Kuzey Denizi'nin gri, hırçın dalgalarına doğru süzüldü.
Güvertede rüzgârın yüzüne çarptığı ilk an, Kaelen'in zihnindeki bükülmüş gerçeklik perdesi tamamen yırtıldı. Geride bıraktığı boşluk ise bir balyoz darbesinden ağırdı. Kendi evine, karısına gittiğini sanarak Liora'nın peşinden gidişi, o merdivenleri tırmanırken hissettiği sahte sevinç... Şimdi her biri birer utanç mızrağı gibi kalbine saplanıyordu.
"Nasıl?" diye inledi Kaelen, sesi rüzgârda kayboldu. "Nasıl bilemedim? Nasıl kokusundan, sesinden, sıcaklığından anlamadım?"
Zihni, o kadehi diklediği ana, iksirin kanına sızdığı dakikalara geri döndü. Bunun sıradan bir sarhoşluk olmadığını artık biliyordu. Doğu'nun karanlık köşelerinden gelen bu sinsi kimya, insanın zihnindeki en güçlü arzuyu veya en baskın korkuyu gerçekliğin yerine koyuyordu.
Kaelen'in o geceki en güçlü arzusu ise karısına, ocağına kavuşmaktı.
İksir bu arzuyu yakalamış; Liora'nın görüntüsünü, sesini ve kokusunu Kaelen'in zihnindeki "karısı" şablonuna göre yeniden şekillendirmişti.
Kaelen bir yalanın peşinden gitmemişti.
Kendi zihninin ona sunduğu en tatlı gerçeğin peşinden gitmişti.
Ama bu gerçeklik, başkasının elindeki bir kumandayla yaratılmıştı.
Fırtına Süvarisi dalgalarla boğuşurken Kaelen yavaşça elini sakalına götürdü. Parmaklarının pürüzsüz tenine çarpması, sabahki o dehşetli anı yeniden yaşattı.
Uyanıp yanında Liora'yı gördüğü an...
Şok, bir anlık donup kalma değildi. Zihni rüyadan uyanmayı reddetmiş, bir süre korkunç bir paradoksun içinde hapsolmuştu.
"Sen karımsın."
"Hayır... o Güney'in yılanı."
Ve sonra elini çenesine götürmüştü.
Gümüşi saç teline değil, pürüzsüz tenine dokunmuştu.
O an gerçeği anlamıştı.
"Kilit Dokuması..."
Kaelen'in sesi bir yemin gibi toklaştı.
Porsalılar için Kilit Dokuması, sıradan bir saç örgüsü değildi. Bir Porsal kadının, kocası savaşa veya uzun bir ticaret yolculuğuna çıkarken kendi saçından bir teli erkeğinin sakalına örmesiyle yapılan kutsal bir sadakat geleneğiydi.
Dokuma yalnızca onu yapan kadın tarafından çözülebilirdi.
Başka bir elin onu zorla sökmesi ise ağır bir hakaret, ocağın mahremiyetine yapılmış bir saldırı sayılırdı.
Liora, Kaelen sızdığında o gümüşi teli koparıp dokumayı bozmuştu.
Kaelen için acı olan yalnızca başına gelenler değildi.
Karısının ona emanet ettiği mühür, artık yerinde değildi.
Kaelen, Kuzey'in gri ve fırtınalı ufuklarına baktı. Gelecekte kopacak savaşın gölgesini henüz görmüyordu. Zihnini kavuran tek şey, göğsünün ortasına çöken ezici mahcubiyetti.
"Nasıl yaptım?" diye fısıldadı.
Rüzgâr sözlerini soğuk sulara karıştırıp götürdü.
Hayatı boyunca dağların fırtınasına, dalgaların gazabına göğüs germişti. İradesinin kaya gibi sağlam olduğuna inanmıştı. Ama şimdi o kayadan geriye hiçbir şey kalmamış gibi hissediyordu.
Liora'nın uzattığı kadeh...
İksirin kanına sızışı...
Zihninin ona oynadığı aşağılık oyun...
Hepsi gözlerinin önünden geçiyordu.
İksirin onu kandırdığını biliyordu.
Ama vicdanı bu gerçeğin arkasına saklanmayı reddediyordu.
O yatağa kendi ayaklarıyla yürümüştü.
Karısının yüzünü gördüğünü sanmış olsa bile, kendisini o pusudan koruyamamıştı.
Sakalının kesilmiş, pürüzsüz çenesine rüzgâr vurdukça içi çekiliyordu. Porsal töresinde Kilit Dokuması, bir kadının erkeğine emanet ettiği en kutsal mühürlerden biriydi. Eşinin kendi saçından dokuduğu o gümüş tel, Kaelen'in sadakatinin ve evinin sembolüydü.
Şimdi o mühür yoktu.
Kaelen, o odaya kendi iradesiyle girmemiş olsa da karısının güvenine leke sürmüş olmanın ağırlığı altında eziliyordu.
Aynaya bakmaya yüzü yoktu.
Onu bekleyen karısının yüzüne, o devasa ve mağrur bakışlara nasıl bakacaktı?
Porsal Meclisi'nin önüne çıktığında, çenesindeki o boşlukla sadakatini nasıl savunacaktı?
Kendi gözünde lekelenmişti bir kere.
Ağzında kalan tek şey Doğu zehrinin acılığı değil, özsaygısının yıkıntılarıydı.
Rüzgâra siper ettiği pürüzsüz çenesini sıktı. Öfkesi büyüyordu ama onu asıl boğan şey utançtı.
"Ben anlatacağım..." dedi.
Gözlerinden süzülen tek damla yaş rüzgâra karıştı.
"Ne kadar aşağılanırsam, ne kadar ezilirsem ezileyim... Kendi lekeyi kendi dilimle anlatacağım. Hatunuma, ocağıma, töreme borcumdur bu. Cezam neyse çekmeye gidiyorum."
Kaelen, içindeki mahcubiyet ve yıkımla Kuzey'e doğru yol alırken, bu olayın yalnızca kendi hayatını değil, bütün Porsal halkının kaderini değiştirebilecek bir kıvılcım olduğunu henüz bilmiyordu.
Porsal kadınları için bu leke, belki de tüm Doğu'yu yakacak bir savaşın gerekçesi olacaktı.
"Fırtına Süvarisi," Kuzey Denizi'nin gri, hırçın dalgalarıyla boğuşan son birkaç günün ardından, Porsala Körfezi'nin korunaklı sularına süzüldüğünde şafak yeni söküyordu. Kaelen, geminin pruvasında, pürüzsüz kalmış çenesini rüzgara vererek, dünyanın bu en sert ve en mağrur yurdunu seyretti. Porsala, sadece bir liman kenti değildi; dağların ve denizin kadim bir ahit gibi birleştiği, kaya ve iradeden inşa edilmiş bir kaleydi.
Körfezi kucaklayan devasa granit falezler, sanki göğü delmek istercesine yükseliyordu. Porsalılar, yurdunu bu falezlerin bağrına oymuştu. Taş binalar, kayanın doğal dokusunu takip ederek yukarı doğru tırmanıyor, devasa ahşap kirişler ve tunç mühürlerle destekleniyordu. Havada keskin bir tuz kokusu, donmuş çam reçinesi ve dağlardan süzülen soğuk havanın sertliği vardı. Burası, zayıflığa yer olmayan, sadece en dayanıklının barınabileceği, stoacı bir diyardı.
Limanın kendisi, devasa taş bloklardan inşa edilmiş, her biri birer heykel gibi duran rıhtımlarla doluydu. Gemi, ağır bir gıcırtıyla kıyıya yanaşırken, Kaelen rıhtımda hareket eden Porsalıları seçebiliyordu. Erkekler tıknaz ve kaslıydı, ama asıl heybetli olanlar kadınlardı. Zırhlarını kuşanmış Porsal kadınları, falezlerin tepesindeki kulelerde nöbet tutuyor, limandaki işleri yönetiyorlardı. Boyları iki metreye yaklaşan bu mağrur kadınlar, Porsala'nın gerçek muhafızlarıydı. Yurdun her köşesinde, bükülmez törenin ve mutlak gücün izleri vardı.
Kaelen, merdivenlerden inerken neşeli, fırtına gibi gürleyen sesini ve gür kahkahalarını duymayı bekleyen kimse yoktu. Geminin dönüşü her zaman bir bayram havası yaratırdı; ama şimdi, gemiden yayılan sessizlik, Porsala'nın kendi stoacı sükunetine karışıyordu. Kaelen, omuzlarında dünyanın en ağır yükünü taşırcasına rıhtımda yürümeye başladı. Kimsenin yüzüne bakmıyordu. Tanıdık sesler, çocukların oyunları, demircilerin çekiç darbeleri... Hepsi ona yabancı, hepsi ona düşman gibi geliyordu.
Limanı geride bırakıp, dağın bağrına doğru tırmanan o sarp yola koyuldu. Rotası, Porsala'nın en yüksek noktasında, doğrudan kraliçenin ve kabile reislerinin toplantı yaptığı o devasa yapıya çevrilmişti: "Töre Salonu". Burası, Porsal halkının iradesinin somutlaşmış haliydi; tunç kapıları, bükülmez kuralların ve namusun muhafızıydı. Kaelen, kapıya yaklaştığında kalbinin atışları, tunç mühürlere vuran rüzgarın sesine karışıyordu.
Kaelen, ağır tunç kapıları iterek içeri girdi. Salonun ortasındaki devasa ocağın ateşi, taş duvarlardaki mızrak ve kalkanların üzerinde dans ediyordu. Kraliçe ve kabile reisleri, salonun yukarısındaki kürsüde oturmuş, Kaelen'in dönüş haberini bekliyorlardı. Salonun sessizliği, Kaelen'in her adımında daha da ağırlaşıyordu. Kaelen, kürsüye yaklaştığında, çenesindeki o boşluk, pürüzsüz kalmış o ten parçası, ateşin ışığında lanetli bir mühür gibi parıldıyordu.
O sırada, salonun yan kapısından bir dağ gibi yarılarak Kaelen’in eşi girdi. Yüz doksan boyundaki bu heybetli Porsal kadını, kocasını Töre Salonu'nda görmenin şaşkınlığıyla ona doğru adımladı. Ama Kaelen’in yüzüne yaklaştığı an, o devasa, mağrur ve her zaman güçlü duran yüzü, tarihte ilk kez alışılmadık bir ifadeye büründü. Karısı, Kaelen'in çenesindeki o boşluğa, koparılan Kilit Dokuması'nın yerine baktı. O an, Töre Salonu'nun sessizliği, Kuzey fırtınasını bile donduran bir dehşete dönüştü.
Töre Salonu’nun yüksek tavanında yankılanan o ölümcül sessizlik, Kaelen’in ciğerlerini bir Doğu zehrinden çok daha fazla yakıyordu.
Ateşin kızıl ışığı; salonun zeminindeki devasa Porsal mührüne, duvarlardaki tunç kalkanlara ve Kaelen’in pürüzsüz kalmış, kesik çenesine vuruyordu. Kürsüdeki Kraliçe ve kabile reisleri, salonun ortasında duran bu minyon ama omuzları çökmüş adama bakarken havada adeta katran gibi koyu bir hiddet birikiyordu.
Yan kapıdan içeri giren karısı, iki metreye yakın o devasa, mağrur gövdesiyle Kaelen’e doğru birkaç hızlı adım attı. Yüzünde ilk kez görülen o sarsıcı dehşet ve hayal kırıklığı, Kaelen’in çenesindeki boşluğa kilitlendiğinde yerini mutlak, yakıcı bir gazaba bıraktı.
Kaelen başını kaldırmadı. Gözlerini karısının deri çizmelerinin ucundan ayırmadan, göğsünü sıkan o ezici mahcubiyetle fısıldadı:
— "Kilit... söküldü..." dedi sesi titreyerek. "İradem çalındı... Tutamadım töremizi..."
Sözleri henüz salonun soğuk taşlarına ulaşmamıştı ki, Kuzey fırtınasını andıran dehşetli bir rüzgar koptu. Karısının iri, kaslı avucu, bir dağ kayasının kopup gelmesi gibi, bir balyoz gürültüsüyle Kaelen’in yüzünde patladı!
ŞRAAK!
Ağır, yırtıcı tokatın şiddetiyle Kaelen’in başı yana savruldu; gövdesi taş zemine sertçe çakıldı. Ağzından süzülen bir damla kan, Töre Salonu’nun soğuk zeminindeki Porsal mührünün üzerine damladı. Yanağındaki o kor gibi yanan acı, içindeki utanç ateşinin yanında hiç kalırdı.
Kaelen yerdeyken başını kaldırmadı; dirseklerinin üzerinde, pürüzsüz kalmış çenesini yere paralel tutarak cezasını kabul etmiş bir suçlu gibi bekledi.
Karısı, Kaelen’in tepesinde devasa bir gölge gibi dikildi. Göğsü öfkeyle hızla kalkıp iniyor, gözlerinden süzülen tek bir yaş yanaklarındaki savaş boyalarına karışıyordu. Sesinde ne bir acıma ne de tek bir bağışlama kırıntısı vardı; sesi, Kuzey dağlarını yaran bir fırtına gibi gürledi:
— "İraden çalındıysa bedenini oraya gömecektin Kaelen! Sakalındaki o saç teli benim ocağımdı, benim namusumdu!"
Kadın arkasını dönüp Kraliçe’ye ve Töre Salonu’ndaki reislerle generallere baktı. Yüzündeki o ilk anın şoku ve hayal kırıklığı tamamen silinmiş, yerini bir dağ fırtınasının buz gibi cold ve keskin öfkesine bırakmıştı.
Gözlerini doğrudan Kraliçe’nin yüksek kürsüsüne dikti. Sesinde tek bir titreme, tek bir tereddüt yoktu; ama her bir kelimesi Kaelen’in sırtına bir kılıç gibi saplanıyordu:
— "Sakalındaki o saç teli benim ocağımdı, töremin mührüydü..." dedi, yerdeki Kaelen’e tiksintiyle karışık derin bir acıyla son bir bakış fırlatarak. "İradeni çaldırdın, ocağımın mührünü bir Güney yılanının ellerine bıraktın. Benim gözümde artık ne o gür sakalın hükmü var ne de o bükülmez dediğin sözünün..."
Ardından tekrar Kraliçe’ye dönüp başını mağrur bir duruşla hafifçe eğdi:
— "Kilit Dokuması kopmuş, mühür kırılmıştır Kraliçem. Bu adam töreyi koruyamamış, evinin kapısını lekelemiştir. Benim söyleyecek sözüm, verecek cezam kalmadı. Hüküm de karar da Töre Salonu’nun ve sizin iradenizdedir."
Salonun ortasında, kanlar içinde yerde yatan Kaelen için artık ne söylenecek bir söz ne de sığınılacak bir mazeret kalmıştı. Yanağında patlayan o tek tokatla birlikte; sadece çenesindeki boşluk değil, karısının gözündeki o bükülmez, lekesiz imajı da parça parça olmuştu. Ve Kaelen, Kraliçe’nin dudaklarından çıkacak olan hükmü beklerken, ömrünün en ağır cezasını zaten karısının o bakışlarında çekmişti.
Bölüm etkileşimi
