1. bölüm · Porsalılar
Kilit Dokuması
Ağır ahşap kirişlerin arasından süzülen solgun bir mum ışığı, Sisli Fener meyhanesinin köşesindeki geniş meşe masayı aydınlatıyordu. Havada ağır bir rom, kavrulmuş et ve Güney denizlerinin rutubetli kokusu asılıydı. Masalarda içki su gibi akıyor; tüccarlar, korsanlar ve zar sallayan paralı askerlerin bağırışları, limanı döven hırçın dalgaların sesine karışıyordu.
Tüm bu cümbüşün ortasında, Kuzey’in sarp dağlarından kopup gelmiş bir kaya gibi duruyordu Porsalı Kaelen. Yüz altmış santimlik tıknaz ve derli toplu boyuna rağmen, göğsünü ve omuzlarını dolduran çelik gibi yoğun kas kütlesiyle masanın tartışmasız hâkimiydi. Ensesindeki çapraz dövme kuzey’in sarsılmaz mührü titrek fener ışığında mağrur bir parıltıyla göz alıyordu. Kıvırcık, gür ve kapkara sakalları, Güney’in nazik tüccarlarının arasında ona yırtıcı bir hava katıyordu.
Aylardır süren zorlu ticaret yolculuğunun son demlerini yaşıyordu. Doğu ve Güney pazarlarında Kuzey’in değerli kürklerini, işlenmiş madenlerini satmış; çantasını Güney’in bereketi ve altınıyla doldurmuştu. Artık rotası doğrudan Kuzey’e, evine çevrilmişti fakat yola çıkmadan önceki son durağı olan bu gürültülü limanda mola vermişti. Çantasındaki taze kazanılmış altınları kahkahalarla harcıyor, kadehini her kaldırışında masadakileri neşeye boğuyordu.Tam karşısında ise Güney’in ipekler içindeki baştan çıkarıcı zenginliğini temsil eden Liora duruyordu. Yeşil gözleri, bakışlarındaki davetkar parıltı ve üzerindeki pürüzsüz Doğu ipeğiyle Liora, kadehe taze şarap doldururken narin parmaklarını Kaelen’in geniş omzunda usulca gezdirdi.
"Kaelen..." dedi Liora. Sesi, kadife bir kumaşın ahşap zeminde sürünürken çıkardığı o hafif, fısıltılı sese benziyordu. "Aylardır ne zaman bu limana demir atsan, gözüm hep senin üzerinde. Cebinde tüccarlardan topladığın altınlar, dilinde bitmek bilmeyen fırtına hikayeleri... Ama her gelişinde ve her gemi kalktığında gözün hep o soğuk ufukta. Bu Güney sıcaklığı, şu limana her uğrayışında o sert Kuzey kanını hiç mi yumuşatmadı? Gitme bu kez. Kal burada... Sana bu limanın en güzel, en korunaklı konağını açayım."
Kaelen gürültülü, patlamayı andıran bir kahkaha attı. Kadehi meşe masaya o kadar sert vurdu ki, yakut rengi şarap ahşaba saçıldı. Bıyığındaki köpüğü deri yeleğinin koluyla kabaca sildi. Cüretkar gözleri parıldayarak Liora’ya kilitlendi.
"Ah be Liora! Senin şu yeşil gözlerin var ya..." dedi, sesindeki tez canlılığı ve Kuzey rüzgarının hırçınlığı birleşmişti. "İnsanı fırtınalı denizde alır, bile bile o kayalıklara sürükler! Valla bak, şu gülüşün için insan gözünü kırpmadan bir donanmayı ateşe verir! Baharda açan mimozalar gibi kokuyorsun, vallahi insan bakmaya, dinlemeye doyamıyor."
Liora’nın yüzünde muzaffer bir tebessüm filizlendi. Masaya biraz daha eğildi; tenine sinmiş taze yasemin ve baharat kokusu, Kaelen’in zihnini saracak kadar yaklaştı.
"O zaman gitme..." diye fısıldadı Liora, parmaklarının ucuyla Kaelen’in kadehinin kenarında daireler çizerek. "Ne işin var o soğuk, sarp ve geçit vermez dağlarda? Burada her akşamın ayrı bir alemi, her kadehin başka bir tadı var. Sana Güney’in en tatlı şaraplarını, en yumuşak ipeklerini sunayım. Yanımda kalırsan, bu limanın lordu gibi yaşarsın. Kötü mü olur?"
Kaelen gülümsedi; gözlerini kısıp Liora’nın ipek elbisesine ve boynundaki parıltılı takılara imalı bir bakış fırlattı.
"Güzel kurgu Liora, valla imzanı atsan altına ben bile inanacağım!" diyerek kıkırdadı. "Limanın lordu olmak kulağa hoş geliyor tabii. Ama düşünsene; ben o süslü konaklarda, ipek yastıkların üzerinde iki gün yatsam üçüncü gün sıkıntıdan duvarları tırmalarım! Benim bünye alışmış bir kere dalgaların dayağını yemeye, rüzgarın yüzüme çarpmasına. Ama hakkını yemeyeyim, teklifin öyle çekici ki, hani insanı yoldan çıkarır."
Liora, Kaelen'in bu tatlı cevabıyla iyice cesaretlendi. Sandalyesini biraz daha yaklaştırıp omuzlarını Kaelen’inkilere yasladı.
"Sıkılmana izin verir miyim sanıyorsun?" dedi, sesi fısıltıdan da alçak, baştan çıkarıcı bir mırıltıya dönüşmüştü. "Her gün yeni bir hikaye anlatırsın bana. Ben dinlerim, sen anlatırsın. Canın fırtına mı çekti? Limanın en hızlı kadırgasını çekerim altına, birlikte açılırız denizlere. Yeter ki o dondurucu dağlara dönme..."
Kaelen gözlerini tavana dikip derin bir 'ah' çekti, yüzünde şakacı bir düşünceli ifade belirdi.
"Bak şimdi... Hızlı kadırga dedin, beni hassas yerimden vurdun işte! Şarap güzel, sohbet tatlı, limanın rüzgarı bile benden yana esiyor bu gece. Şeytan diyor ki 'Uzat şu molayı, keyfine bak.' Hatta inanır mısın, bir an 'Acaba Kuzey’e mektup mu yazsam, bizimkilere deniz tuttu desem' diye geçirmedim değil kafamdan!"
İkisi birden neşeyle gülüştü. Masadaki hava son derece sıcak, neşeli ve samimiydi.
Kaelen kadehinden son bir yudum alıp bıyığını sildi. Yüzündeki o şen şakrak, çapkın gülümseme yavaşça yumuşadı; yerini daha sakin, huzurlu ve içten bir tebessüme bıraktı. Gözlerindeki o muzip ışık sönmedi ama duruldu. Ne sertleşti ne de karşısındakini kıracak bir duvara dönüştü; sadece nereye ait olduğunu çok iyi bilen bir erkeğin dinginliği çöktü yüzüne.
Yavaşça ve sakince elini çenesine götürdü. Gür, siyah sakallarının tam ortasında; örümcek ağı inceliğinde örülmüş, gümüş bir ip gibi parıldayan tek bir saç teli duruyordu. Eşinin, yola çıkmadan önce sevgiyle sakalına ördüğü o küçük bağ: Kilit Dokuması.
Kaelen, parmak uçlarıyla o gümüşi teli hafifçe okşadı. Yüzündeki tatlı gülümsemeyi hiç bozmadan, Liora’nın gözlerinin içine baktı...
Liora’nın eli, gayriihtiyari bir merakla o gümüş saç teline doğru uzandı.
O an, masadaki o neşeli ve gevşek hava bir saliyede buharlaştı. Kaelen, bir porsuğun imkansız çevikliğiyle fırlayıp Liora’nın bileğini havada yakaladı. Canını acıtmadı; ama tutuşu, Kuzey’in sarp kayalıkları kadar sarsılmaz, aşılması imkansız bir sur gibi kadının elini havada çiviledi.
"Orada dur bakalım güzel çiçek," dedi Kaelen. Sesi artık o az önceki şen şakrak tüccarın sesi değildi; derinden gelen, tok ve ağırlığıyla insanı bastıran bir tona bürünmüştü. "Seni dinlemek, seninle kadeh kaldırmak, şu kahpeliği bol dünyada iki dakika neşelenip laf yarıştırmak güzeldir... Ama o örgüye dokunamazsın. O çizgiye basamazsın."
Liora, bileğindeki o pürüzsüz ama kaçışsız kavrayışın şaşkınlığıyla yutkundu. Bileğini yavaşça geri çekerken gözlerini kaçırdı:
"Sadece... küçük bir saç teli..."
"O saç teli," dedi Kaelen, gür sakallarının arasından Liora'ya doğru hafifçe eğilerek. Gözlerinde ne bir öfke vardı ne de hırs; sadece bir dağın yerinden kımıldamayacağını bildiren mutlak bir özgüven dalgalanıyordu. "Kuzey’in en sarp dağında, 190 boyunda, tek bir bakışıyla orduları hizaya sokan dev bir kadının mühürlü bağıdır. Benim yurdumdur, ocağımdır. Ben dışarıda rüzgarı kovalarım, her limanın çiçeğine selam durur, güzel söze misliyle karşılık veririm... Ama gün bitip zihnim yorulduğunda, tütünü tutuşturup sığınacağım tek bir liman vardır. O da o saç telinin sahibidir."
Kaelen masadaki kadehi kavradı, son damlasına kadar tek dikişte kafasına dikti. Ahşap masaya kadehi vurup ayağa kalktığında, o 1.60'lık gövdesi masadaki herkesten daha heybetli duruyordu. Deri yeleğinin yakalarını düzeltti, gözlerinin içindeki o bitmeyen muzip ışıltıyla Liora’ya bakıp çapkın ve gururlu bir göz kırptı.
"Şimdi bize birer kadeh daha sööyle Liora! Yarın şafakla birlikte Kuzey’e, fırtınanın göbeğine, ait olduğum yere dönüyorum. Hatunuma götüreceğim altınlar çantamda, anlatacağım hikayeler dilimde... Ama bu gece hâlâ sizin limanın misafiriyim. Gel, şakayı tatlılığı bir kenara bırakalım da şöyle ağız tadıyla, hoş bir sohbetin belini kıralım!"
Kaelen ardından masanın kenarından geçen genç garson kıza dönüp elini kaldırdı, neşeli ve gür bir sesle seslendi:
"Hey, Eleni! Bize ordan en iyisinden iki kadeh daha çek bakalım! Şöyle kadehler köpürsün, sohbetimiz de gece kadar uzun olsun!
Ancak Liora’nın yeşil gözlerindeki o büyüleyici ışıltı, bir anda yerini sinsi, arzulu ve tehlikeli bir kararlılığa bıraktı. Bu artık loncanın veya başkalarının bir oyunu değildi; doğrudan Liora’nın kendi hırsı, kad kadınlık gururu ve Kaelen’e duyduğu karşı konulmaz çekimdi. Karşısındaki bu minyon ama dağ gibi sağlam duran adama, onun o bükülmez sadakatine adeta çarpılmıştı. Reddedilmek onu geri adım attırmak yerine, bu Kuzeyliyi ne pahasına olursa olsun yatağına çekme arzusunu tutuşturmuştu.
Kaelen masada gürültülü bir kahkaha atıp garson kıza seslendiği esnada, Liora parmaklarının arasındaki gümüş yüzüğün gizli haznesini çaktırmadan gevşetti. Doğu’nun karanlık simyacılarından elde edilen; kokusuz, renksiz ama insanın zihnindeki gerçeklik perdesini yırtan o tatlı iksir, Kaelen’in köpüren şarap kadehine damla damla süzüldü.
Eleni kadehleri masaya bıraktığında, Liora yüzündeki en masum, en baştan çıkarıcı gülümsemeyle kadehi Kaelen’e doğru uzattı:
"O zaman bu geceki güzel sohbetimize ve senin o mağrur Kuzey dağlarına içelim Kaelen..."
Kaelen hiç tereddüt etmedi. Sıcak sohbetin, neşeli havanın tadını çıkararak kadehi kaldırdı ve son damlasına kadar dikledi. Masadaki tatlı atışma, sohbet ve eğlence şen şakrak devam ediyordu. Ancak aradan birkaç dakika geçmeden, iksir Kaelen'in kanına sızmaya başladı.
Kaelen tam bir hikaye daha anlatmak için ağzını açmıştı ki, şakaklarına ağır bir sıcaklık dalgası çarptı. Başının ortasında tatlı ama uyutucu bir zonklama belirdi. Meyhanedeki kahkahalar, bağırışlar ve fenerlerin ışığı bir anda buğulandı; sesler derin bir kanyonun dibinden geliyormuşçasına uzaklaştı.
"Ooo..." dedi Kaelen, hafifçe sallanarak masaya tutundu. Sesindeki o gür ton gevşemişti. "Bu son kadeh... çarptı galiba bizim bünyeyi..."
Liora, iksirin etkisini gösterdiğini anlayınca masanın etrafından süzülüp Kaelen’in tam yanına sokuldu. İpek elbisesinin kokusu erkeğin etrafını sardı. İşte tam o an, ilacın zihni büken simyası devreye girdi. Kaelen’in bulanıklaşan gözlerinde Liora’nın yüzü, yeşil gözleri ve Doğu takıları eridi. Zihninde Kuzey’in karlı çam ormanları belirdi; karşısındaki kadının silueti, 190 boyundaki o devasa, gururlu ve sevdalı kendi eşinin yüzüne dönüştü. Ocağının çam kokusu burnuna tüttü.
Kaelen’in yüzündeki o flörtöz ve hırçın ifade tamamen kayboldu. Yerini çocuksu bir şaşkınlığa, sonsuz bir sevgiye ve derin bir özleme bıraktı. Titreyen elini uzatıp Liora’nın yüzünü okşadı:
"Sen... burada ne arıyorsun?" diye fısıldadı. Sesi titriyordu. "Kuzey’den... buraya kadar beni almaya mı geldin?"
Liora, arzusuna ulaşmanın getirdiği tatminle Kaelen’in elini sımsıkı kavradı. Sesini yumuşatarak erkeğin hayalindeki kadının tonuna büründü:
"Evet... Seni almaya geldim. Çok uzun yoldan geldim, çok yorgunum. Gel yukarı çıkalım, dinlenelim..."
Kaelen, kendi öz karısının elini tuttuğundan, onun sıcaklığına sığındığından o kadar emindi ki... Meyhanedeki onlarca denizcinin ve tüccarın neşeli gözleri önünde; kendi ayaklarıyla, yüzünde karısına kavuşmuş olmanın verdiği o saf tebessümle Liora’nın peşinden ahşap merdivenleri tırmanmaya başladı. Dışarıdan bakan her göz için durum son derece doğaldı: Masada saatlerce flörtleşip eğlenen Kuzeyli erkek, en sonunda kadının büyüsüne kapılmış, kendi arzusuyla odaya çıkıyordu.
Ağır ahşap kapı kapandığında zihni bükülen Kaelen, karısına kavuştuğunu sanmanın verdiği saf rahatlamayla yatağa uzandı. İksirin ağır çöken ikinci safhası zihnini kapkaranlık bir kuyuya çekerken, Liora fenerin ışığını üfleyip söndürdü. Gece, Doğu’nun gizemli ve sessiz karanlığına gömüldü.
Sabahın ilk soğuk ışıkları ahşap panjurların arasından odaya sızdığında, Kaelen başındaki korkunç bir zonklamayla gözlerini açtı. Ağzında zehir gibi acı bir tat, şakaklarında ritmik bir örs sesi vardı. Ağırlaşmış göz kapaklarını araladığında zihnindeki ilk görüntü karısının o gururlu yüzüydü.
Ancak bakışları netleştikçe, burnuna dolan koku Kuzey’in taze çam kokusu değil; Doğu’nun ağır, tatlı yasemin kokusuydu.
Hemen yanı başında, ipek çarşafların arasında Liora yatıyordu. Yüzünde muzip, kendinden emin ve son derece memnun bir tebessümle Kaelen’in uyanışını izliyordu. Erkeğin gözlerindeki şaşkınlığı görünce hafifçe doğruldu, omuzlarından süzülen ipekliği umursamadan Kaelen’e doğru sokuldu:
— "Günaydın benim gururlu Kuzeylim..." dedi Liora, sesi gecenin hatıralarıyla dolu, şuh ve sinsi bir kıkırdamayla. "Görüyorsun ya, Kuzey’in sarp dağları bile Güney’in sıcaklığı karşısında eriyip gidiyormuş... Gece öyle güzel, öyle unutulmazdı ki... Sahi, o kadar dilden düşürmediğin dağların, tören ve sadakatin nerede kaldı?"
Liora’nın bu kendinden emin, zafer dolu sözleri Kaelen’in şakaklarında bir balyoz gibi patladı. Zihnindeki o tatlı rüya bir anda yırtıldı.
Kaelen dehşet içinde titreyen elini hızla çenesine götürdü.
Sakalındaki o gümüş saç teli yoktu! Eşinin kendi elleriyle dokuduğu o kutsal bağ sökülmüş, sakalı darmadağınık bir halde yüzüne saçılmıştı. Liora, gece erkeğin iradesi teslim olduğunda o bağı kendi elleriyle söküp atmıştı.
Kaelen’in kanı çekildi. Gece yaşananlar, kadehteki o garip tat, Liora’nın yüzünün karısının yüzüne dönüşmesi ve kendi ayaklarıyla bu odaya gelişi... Zihnini büken o alçakça iksiri ve iradesinin masada çalındığını o an dehşetle kavradı. Liora’nın sevdası da, ilgisi de kalleşçe bir kumpasa, lekeleme hırsına dönüşmüştü.
Liora erkeğe tekrar dokunmak için elini uzattığında, Kaelen bir dağ fırtınası gibi yataktan fırladı. Kadının suratına bile bakmadan kıyafetlerini ve kılıcını topladı. İçini kaplayan devasa öfke, utanç ve ihanet hissiyle göğsü hızla kalkıp iniyordu.
Bu lekeyi, bu alçakça oyunu başkaları Kuzey’e çarpıtarak taşımadan, lekelenmiş sakalı ve kor gibi yanan utancıyla kendisi gidip her şeyi bizzat anlatmalıydı. Meyhaneden fırlayıp limana koştu ve Kuzey’e giden ilk gemiye kendini attı. Güvertede durup arkasında kalan Güney limanına bakarken, Kuzey dağlarının bu haberle nasıl bir gazapla sarsılacağından ve bu küçük lekenin devasa bir savaşı tutuşturacağından habersizdi...
