3. bölüm / 7
PorsalılarUyanan Öfke
Bölümler 7Şu an: Uyanan Öfke
Töre Salonu'nda uzun süre kimse konuşmadı.
Zaman, Kuzey fırtınalarının bile donduramadığı ağır bir vicdan azabıyla durmuş gibiydi. Kaelen hâlâ taş zeminin üzerinde, başı öne eğik dizlerinin üzerinde duruyordu. Karısı Ciara’nın attığı o balyoz gibi tokadın izi yanağında kıpkırmızı duruyor, kesilmiş çenesindeki o pürüzsüz boşluk, ateş ışığında herkese aynı dehşetli gerçeği hatırlatıyordu.
Kilit Dokuması kopmuştu.
Kraliçe Airen ağır ağır yerinden kalktı. Tahtın arkasında, kadim Porsal reislerinin kanıyla dövülmüş devasa, çift taraflı savaş baltasını eline aldı. Ağır adımlarla aşağı inerken çeliğin taş zemine sürtünme sesi Töre Salonu’nun yüksek tavanında soğuk bir çınlama bıraktı.
Salondaki Porsal savaşçıları ve kabile kadınları nefeslerini tutarak başlarını eğdi. Kimse şaşırmamıştı; havada bükülmez bir kuralın, kanla yazılmış bir törenin kokusu vardı. Töre netti: Bir Porsal'ın iradesi çalınmış, ocağının mührü yabancı bir el tarafından koparılmıştı. Yabancı bir kadının yatağından Kilit Dokuması sökülmüş halde çıkan erkek, töreye göre cezasını canıyla öderdi. Normal şartlarda bunun tek bedeli ölümdü.
Fakat Töre’nin kendisi, son hükmü Kraliçe’nin dudaklarına emanet etmişti.
Airen ağır adımlarla gelip Kaelen'in tam önünde durdu. Dev gölgesi, yerdeki adamı tamamen kapladı.
"Kaelen."
Kaelen başını güçlükle kaldırdı. Sesi bir Porsalı erkeğine yakışmayacak kadar pürüzlü ve çaresizdi:
"Kraliçem..."
"Ayağa kalk."
Kaelen dizlerinin üzerindeki dermanı toplayıp güçlükle doğruldu. Airen onun karşısında birkaç saniye sessizce durdu; bakışları adamın çenesindeki o lanetli boşluğa kaydı.
"Şimdi..." dedi Kraliçe, sesi buz gibi keskin bir kılıç gibiydi. "Baştan anlat."
Kaelen yutkundu. Boğazına oturan utanç yumrusunu yutmaya çalışarak anlatmaya başladı. Sisli Fener meyhanesinin uğultulu karanlığını... Güneş rengi saçlarıyla Liora'yı... Masaya uzatılan o zehirli kadehi... İksirin kanına süzüldüğü o dakikaları... Zihninin ve gerçeklik perdesinin nasıl büküldüğünü tek tek döktü ortaya. Liora'nın yüzünün, zihnindeki en güçlü arzuya yenilerek karısı Ciara'nın yüzüne nasıl dönüştüğünü ve sabah uyandığında Kilit Dokuması'nın yerinde olmadığını anlattı.
"Zihnim... zihnim benim değildi Kraliçem," dedi Kaelen, sesi titreyerek. "Doğu’nun sinsi bir iksiriydi. Bedenim hareket etti ama ruhum arkada kilitli kaldı. Ben... ben yurdumu satmadım."
Kaelen’in "Doğu simyası..." dediği an, salondaki savaşçılar arasında huzursuz bir fısıltı dolaştı, birkaç kabile reisi bakıştı. Kaelen konuşurken salonda başka tek bir ses bile duyulmadı. Sözleri bittiğinde başını tekrar öne eğdi.
"İrademi çaldırlar," dedi, sesi ilk kez bir çocuk gibi çatlayarak. "Ama töremi koruyamadım."
Airen onun gözlerinin içine baktı. Bakışlarında en ufak bir yumuşama yoktu ama zihninde hesap yapan bir hükümdarın soğukkanlılığı vardı.
"Bana yalan söylemiyorsun Kaelen," dedi Airen tok bir sesle. Salondakiler şaşkınlıkla Kraliçe’ye baktı. Airen devam etti: "Çünkü bize yalan söyleyecek olsaydın, 'Kilit Dokuması'nı irademle, kendi ellerimle kopardım' derdin. Bir Porsal erkeği için kendi hatununa karşı durmak, iradesini bir Güney yılanına kaptırdığını itiraf etmekten çok daha kolay bir mazerettir. Sen lekeyi kendi dilinle kabul ettin."
Airen’in sesi aniden sertleşti: "Ama iradeni koruyamadın!"
Kaelen gözlerini kapattı. "Biliyorum... Ve töreye göre ölmem gerekir."
Airen baltasını havaya kaldırdı. Çelik, ateş ışığında uğursuzca parıldadı. Kaelen başını tamamen kaldirdı bir kabulleniş gibi gözlerini kapalı; karısının önünde canını vermeye hazırdı.
Baltanın sapı Airen'in kaslı elinde ağır ağır sıkıldı. Ancak o devasa çelik Kaelen'in boynuna inmedi. Airen baltanın keskin ucunu Kaelen'in sakalına doğru uzattı.
ŞRAK!
Çelik, Doğu iksirinin gölgesinde kalmış o gür sakalın arasından yırtıcı bir sesle geçti. Kaelen'in gururu, namusu sayılan sakalları büyük bir tutam halinde Porsal mührünün üzerine, taş zemine saçıldı.
Salonun içine derin bir sessizlik çöktü. Airen baltanın ucunu kıl parçalarıyla kaplı zemine indirdi.
"Bu utanç sana yeter," dedi Airen.
Kaelen şaşkınlıkla başını kaldırdı. Airen'in sesi dağlardan yuvarlanan kaya parçaları gibi soğuk ve gürültülüydü:
"Bir Porsalı erkeği, kendi bedeninde bir tuhaflık hissettiği anda o kadehi masaya devirmeliydi! Ölüm, törenin en kolay hükmüdür Kaelen. Sen ise her sabah uyandığında çenendeki o boşluğa bakacaksın. Hatununun ördüğü bağı kendi ellerinle koruyamadığını, iradeni bir kadeh tatlı şaraba teslim ettiğini her an hatırlayacaksın."
Airen bir adım daha yaklaştı, baltanın ucuyla yerdeki sakal tutamını gösterdi:
"İlk yedi gün Töre Salonu’nda, bu taşların üzerinde başın öne eğik yatacaksın. Ardından sakalın yeniden uzayana kadar Porsala’dan tek bir adım bile dışarı atmayacaksın!"
Kaelen'in gözlerinden süzülen bir damla yaş kesik çenesine aktı. "Emrin başım üstüne, Kraliçem."
Airen arkasını döndü. Kürsüye doğru birkaç mağrur adım attı, sonra ansızın durdu. Salondaki generallere ve kabile reislerine döndüğünde yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Az önce bir adamın cezasını kesen kadın gitmiş, yerine yurdunun namusunu korumaya ant içmiş Porsala’nın kraliçesi gelmişti.
"Generaller!"
Salonun içindeki bütün savaşçılar tek bir refleksle doğrulup çelik zırhlarını şakırdattı.
"Donanmanın yarısı şafakla birlikte limandan ayrılacak!"
Airen’in sesi Töre Salonu'nun taş duvarlarında bir fırtına gibi yankılandı. Hiçbir şüpheye, hiçbir soruya yer bırakmayan, taşı bile titreten bir emirdi bu:
"Güney’e gidiyoruz. Bir Porsalının iradesine el uzatmanın, ocağımızın mührünü sökmenin bedelini o limanlara kanla kazımaya gidiyoruz! Arkasında kim varsa, hangi ine saklandıysa söküp alacaksınız. Porsala’nın gazabını Güney’in göbeğinde hissettireceğiz!"
Generaller tek bir ağızdan devasa yumruklarını zırhlı göğüslerine vurarak salonu inletti:
"Emrin olur, Kraliçem!"
Airen, arkasında sorgusuz bir itaatle harekete geçen ordusunu bırakarak bakışlarını pencereden görünen fırtınalı Kuzey ufkuna çevirdi. Bu bir savaş ilanı değildi; bu, Güney’in tüm şehirlerini tir tir titretecek, Porsala’nın gücünü ve unutmadığını gösteren amansız bir gövde gösterisiydi.
Salon bir anda devasa bir kovan gibi hareketlendi. Generaller emirleri dağıtmak, meşaleleri yakmak, savaş silahlarını yüklemek ve kadırgaları sefere hazırlamak için dışarı fırladı. Ağır tunç kapılar açıldı; savaşçıların zırh şakırtıları taş koridorlarda dalga dalga yayıldı.
Kaelen ise kesik sakallarının ortasında, olduğu yerde öylece duruyordu.
Karısı Ciara, birkaç adım ötede bir dağ gibi dikiliyordu. İlk kez göz göze geldiler. Kadının yüzündeki o yakıcı öfke hâlâ oradaydı. Ama artık yalnız değildi. O keskin öfkenin hemen altında, derinlerde bir yerde başka bir şey daha vardı: Kendi elleriyle dokuduğu bağın kopuşuna duyulan ağır, sessiz bir acı.
Aralarındaki o kutsal bağ kırılmıştı ve Kaelen’in uğradığı kumpas, Ciara’nın acısını ortadan kaldırmıyordu. İksir onun iradesini çalmış olabilirdi; ama Ciara’nın içinde açılan yarayı geri alamazdı.
Kaelen, eve döndüğünden beri ilk kez gözlerini karısından kaçırmadı. Cezasından da, aralarına giren o buz gibi mesafeden de kaçmayarak öne eğik başını yavaşça dikleştirdi.
Bölüm etkileşimi
