1. bölüm / 5
Pamuk Prenses ve AvcıBÖLÜM 1 – AYNANIN SESSİZLİĞİ
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 1 – AYNANIN SESSİZLİĞİ
Uzak diyarlarda, sisli ormanlarla çevrili bir krallıkta yaşayan bir Kraliçe varmış. Bu kraliçe, uzun zamandır odasından dışarı adım dahi atmıyordu. Bir zamanlar sarayın en görkemli kadınıydı. Adı geçtiğinde insanların aklına önce güzelliği gelir, ardından zarafeti anılırdı. Güzelliğiyle övülen bir kadının gözlerine her baktığında, gittikçe kendisinden uzaklaştığını görmesi ne garipti. Kaçsa da, gözlerini başka yöne çevirse de... ayna hâlâ konuşuyordu.
Gümüş çerçeveli, uzun boylu o eski ayna… Başta yalnızca konuşuyordu. Fısıltıları geceleri duyuluyor, Kraliçe kulaklarını kapattığında bile sesi zihninin içinde yankılanıyordu. Fakat zaman geçtikçe değişmişti. Artık yalnızca bir ses değildi. Aynanın yüzeyinde karanlık bir siluet beliriyor, sanki içeride yaşayan biri cama yaslanmış gibi onu izliyordu. Sessizce, usul usul fısıldıyordu:
“Artık güzel değilsin, Kraliçe! Seni gölgede bırakan biri var…”
Bu fısıltılar, her gün biraz daha içine işliyor, kaçmaya çalıştıkça daha da derinlere çekiliyordu. Kendisine olan sevgisi de saygısı da az azalmıştı. Aynaya bakmamak için çaba sarf etse de buna engel olamıyor, ayna iradesini tüketiyordu.
Aynaya her baktığında dudaklarından bu cümleler dökülüyordu: “Her geçen gün biraz daha solgun... Her geçen gün biraz daha az sen. Güzelliğiyle nam salmış Kraliçe… Artık yüzündeki kırışların sayı yıldızlara meydan okurcasına çoğalıyor.”
Gümüş çerçeveli ayna kararırken o gölge fısıldadı yine. “Seni gölgede bırakan kişi o… Halkın seni değil, artık onu seviyor. Seni öldürmek istiyor. Ondan önce davran, Kraliçe!”
Kraliçe geri sendeledi. Parmakları yatağın kenarına tutunmasa düşecekti. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Kimdi ondan güzel olan… Onu öldürmek isteyen. “KİM?!”
“Prenses… Seni öldürmek için fırsat kolluyor! Sen yaşlandıkça o yükseliyor.”
“Hayır…” diye fısıldadı. Bir anlığına zihninde küçük bir kız çocuğu belirdi. Bahçede koşan, kahkahalar atan, saçlarını tararken ona sarılan, hatta bazen anne diye seslenen küçük Pamuk’u… “Pamuk bana bunu yapmaz.” titreyen ellerini kulaklarına götürdü ama ses susmadı.
“Saray hizmetkârları onun adını fısıldıyor. Varlığı senin sonun olacak.”
Ayna, düşman ülkeyle dostluk anlaşması sonucunda hediye edilmişti. Saraya geldiği günden beri aileye huzursuzluk getirmişti. Kralın ölümünden ardından karanlığa gömülen Kraliçe, aynanın gelişinden bir süre sonra tamamen odasına kapanmıştı. Üvey kızı Pamuk’a olan sevgisi, halkın da rağbetini kazanmıştı. Ama duyguları artık ona da körelmişti. Ayna onu karanlığa hapsetmiş, esiri altına almıştı. Bu lanetten kurtulamıyordu.
Gel zaman, git zaman haftalar birbirini kovaladı. Ayna, her gün Kraliçe’nin zihnini biraz daha karartıyor, Pamuk Prenses’e karşı duyduğu sevgi, yerini tehditkar bir korkuya ve öfkeye bırakıyordu.
Uzun zaman sonra kraliçe kapısını araladı. Koridorda yürürken hizmetkârlar başlarını eğdi ama hiçbiri gözlerinin içine bakamadı. Çünkü karşılarında duran kadın artık eski Kraliçe değildi. Gözleri boş, yürüyüşü bitkin, harap haldeydi. Duyguları gibi merhameti de tükeniyordu. İçini kemiren tek şey, prensesin varlığıydı. Bir zamanlar “kızım” dediği o kızı öldürme düşüncesine engel olamıyordu.
En sadık muhafızlarını çağırdığında içeride ölüm sessizliği vardı. Bir süre konuşamadı. Söyleyeceği şey dudaklarını parçalayacakmış gibi hissetti. Sonunda gözlerini kaldırdı.
“Prenses’i bulun.” Sesi titredi. Sonra daha sert devam etti: “... ve öldürün!” Dudaklarından dökülen emir, bir dönemin en görkemli kadınının karanlığa tamamen teslim oluşunun kanıtıydı.
Bu kararı verirken ne çok savaşmıştı kendisiyle. Lakin sonunda kazanan ayna olmuştu. Kraliçe, aynı onun emrini uygulayan muhafızlar gibiydi, aynanın kölesi olmuştu.
Muhafızlar, sorgulamadan derhal emri yerine getirmek için sarayın dört bir yanında Prenses’i aradılar. Ama Prenses’ten iz yoktu. Etraftaki ormanlara, yakın köyler didik didik arandı ancak sonuç değişmedi.
Prenses, saray koridorundan geçerken muhafızların konuşmalarını işitmiş, önce yanlış duyduğunu sanmıştı. Bunu, Kraliçe’ye konduramıyordu. Küçükken ateşi çıktığında başında bekleyen, kâbus gördüğünde saçlarını okşayıp masallar okuyan kadının gözlerinin bu kadar kararmış olabileceğine inanmak istemedi.
Kral, Kraliçe ile kızı daha beş yaşındayken evlenmişti. Pamuk annesini hatırlamadığı için onu annesinin yerine koymuştu. ‘Her şey yalan mıydı? Hiç sevmemiş mi beni?’ diye düşünmüştü.
Saray artık yabancı görünmüş ve herkes tehlikeli gelmişti. O gece hiçbir şey almadan, nereye gideceğini bilemeden ormanın derinliklerine kaçmıştı.
Ormanı ondan iyi tanıyan çok az kişi vardır. Çocukluğundan beri bitkilerden merhemler yapan Prenses, ormanın en kuytu köşelerini dahi tanıyordu. Şimdi de sığınacağı yer orası olmalıydı. Lakin bu sefer işler planladığı gibi gitmemişti. Fazla açılmış ve bilmediği bölgelere gelmişti. Gözleri uykusuzluktan kapanıyor, yorgunluktan bitap düşmüş, soluklanacak yer arıyordu. Halkına bile güvenmeyecek kadar yalnızdı artık. Halkın Kraliçe’ye olan sadakati tartışılmazdı.
Uzun bir yol kat ettikten sonra normal evlerden küçük boyutta iki ev gördü. Merakla yaklaştı.
Evler, ormanın derinliklerinde, büyük bir karaağacın gövdesine yaslanmış, mor ve yeşile boyalı tuhaf ama sevimli iki kulübeydi. Çatısı yosunlarla kaplıydı, sanki zamanla doğa onu kucaklamıştı. Yuvarlak pencerelerinden sıcak sarı ışık sızlıyor, içerde bir sıcaklık ve yaşanmışlık hissi yaratıyordu. Kapının üzerinde küçük bir çan vardı, rüzgârla birlikte şıngırdayarak eve hayat verirdi.
İçeri girildiğinde ahşap kokusu çarpardı insanın burnuna. Duvarda kurutulmuş çiçekler, raflarda el yapımı küçük eşyalar dururdu. Minik boyutta yapılmış minik sandalyeler, işlemeli masa örtüleri ve köşede fokurdayan bir çaydanlık, bu yerin sadece bir ev değil, bir yuvaya dönüştüğünü fısıldardı.
Kapı açıktı ama içeride kimse yoktu. Ona krallığın kasvetini hatırlatan yeşil ve kahverengiye boyalı eve yaklaştı. O kadar çok susamıştı ki, masanın üstünde duran sudan bir yudum içmek için başını eğip içeri girdi. Sürahileri, bardak ölçüsündeydi. Evin içi tıpkı oyuncak evleri andırıyordu; her şey minyatürdü.
Sudan kana kana içip evden çıktı. Onu burada kimse bulamazdı. Evlerden birinin duvarına yaslanıp dinlenmeye karar verdi. Günlerdir aç susuz yol kat ediyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir uykuya daldı.
***
“Hey! Sen de kimsin? Uyan hadi!”
Erkek bir ses yankılandı kulaklarında. Prenses yerinden sıçradı. Onu bulmuşlar mıydı? Gözlerini araladığında karşısında yedi tane cüce vardı. Üçü kadın, dördü erkekti. Şaşkınlıkla karışık bir korkuyla baktı onlara. Bunlar da kim, diye düşünmeden edemedi. Babası, küçükken cüceler diyarında bahsederdi ama gerçek olduğuna hiç inanmazdı.
“Be-ben Pamuk. Çok yorgundum... Uyuya kalmışım. Özür dilerim, hemen giderim!” diye aceleyle kalktı.
Kadın cücelerden biri karşına geçerek nazikçe konuştu. “Böyle gitme. Gel içeride dinlen. Karnını doyur, öyle gidersin.” kolunu sıvazlayıp dedi.
“Ne malum hırsız olmadığı? Eve mi alacağız bir de?” diye homurdandı onu uyandıran cüce.
“Hırsız olsa kapıda uyumazdı herhalde.” Başka bir erkek cüce de konuşmaya dahil oldu.
“Bir hırsızın kapıda uyuması çok saçma. Hiç mantıklı değil.” kenarda duran gözlüklü kadın cüce de hak verdi.
“Ne yaparsanız yapın! Bir şeyim çalınırsa sizinkini alırım.” bağırarak eve girip kapıyı çarptı.
“Gel hadi. Bir şeyler ye.” kadın kolundan tutup mora boyanmış eve götürdü.
Prenses karnını bir güzel doyurup, derin bir uyku çekti. Uyandıktan sonra hepsiyle tanışıp isimlerini öğrendi. Cücelerin isimleri masal gibi gelmişti kulağına. Kadınlar; Merhametli cüce, Bilge cüce, Utangaç cüce. Erkekler; Neşeli cüce, Şifacı cüce, Öfkeli cüce, Aşçı cüce.
Bölüm etkileşimi
