1. bölüm / 2
PABUÇUMUN DELİSİPabuçumun delisi
Bölümler 2Şu an: Pabuçumun delisi
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BİRİNCİ BÖLÜM — Kocam Bana Abla Dedi!
Hayatım boyunca iki şeyden nefret ettim.
Birincisi, sabahları erken uyanmaktan.
İkincisi, insanlarla uğraşmaktan.
Üçüncüsü mü?
Elbette, âşık olmaktan.
Evet, saymayı bilmediğimin farkındayım. Ama aşk yüzünden aklımı o kadar çok kaybettim ki artık üçe kadar sayabilmem bile bir başarı sayılırdı.
Adım Elvin.
Aşkı kendime meslek edinmiş, her defasında kalbimi iflas ettirmiş bir kadınım. Bugüne kadar sevdiğim insanlar bana aşkın güzel yanlarını değil, insanın kendi kendine nasıl eziyet edebileceğini öğrettiler.
Sonunda akıllandım.
En azından öyle sanıyordum.
Kendime uygun bir adam bulacak, anlaşmalı bir evlilik yapacak ve hayatımı düzene sokacaktım. Ne kıskançlık krizleri ne romantik beklentiler ne de gecenin bir yarısı gelen, insanın bütün huzurunu kaçıran mesajlar...
Sadece mantık.
Ve ben mantığıma güvenerek Miranzer'le evlendim.
Yakışıklıydı. Zengindi. Kendine yeten, ne istediğini bilen, duygularını kontrol edebilen bir adamdı.
Daha ne isteyebilirdim?
Birbirimize âşık değildik. Zaten amacımız da bu değildi.
İki gün önce evlenmiştik.
İki gün.
Yalnızca iki gün boyunca kocam olmayı başarmıştı.
Sonra hayat, benimle alay etmeye karar verdi.
Miranzer trafik kazası geçirdi.
Ve uyandığında...
Beni tanımadı.
Daha doğrusu, yalnızca beni değil, altı yaşından sonraki hayatını da hatırlamıyordu.
Karşımda yirmi sekiz yaşında bir adam vardı ama zihninde dünya, altı yaşındaki hâliyle sınırlıydı. Çocukluğunu, annesini, babasını ve o yaşa kadar yaşadığı şeyleri hatırlıyordu. Sonrasındaki yıllar ise onun için koca bir boşluktan ibaretti.
Benimle evlendiğini de hatırlamıyordu.
Daha kötüsü mü?
Beni ablası sanıyordu.
Ve ben, hayatımın en büyük belasına henüz yeni merhaba demiştim.
"Elvin Hanım, eşiniz uyandı."
Telefonun diğer ucundaki sesi duyduğumda elimdeki kahve fincanını masaya bıraktım.
"Eşim mi?"
Bir an duraksadım.
Alışamamıştım şu kelimeye.
Eşim.
Kocam.
Miranzer.
Daha iki gün önce imza attığım adamın şimdi hastanede yatıyor olması bile başlı başına tuhaftı.
"Evet, hanımefendi. Ancak sizi görmek istiyor."
"Benim kim olduğumu hatırlıyor mu?"
Kısa bir sessizlik oldu.
"Hayır. Sizi ablası olarak görüyor."
Gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes aldım.
Bir.
İki.
Üç.
"Anladım. Geliyorum."
Telefonu kapattım.
Sonra başımı ellerimin arasına aldım.
"Elvin, sakin ol. Sakin ol. Adamın hafızası gitmiş, senin aklın gitmesin."
Çantamı alıp evden çıktım.
Yol boyunca kendime aynı şeyi söyledim: Bu geçici bir durumdu. Miranzer iyileşecekti. Belki her şeyi hatırlayacaktı. Belki de hatırlamayacaktı.
Ama hangi ihtimal gerçekleşirse gerçekleşsin, ben mantıklı davranmak zorundaydım.
Çünkü hayatım boyunca duygularımla hareket etmenin bedelini ödemiştim.
Bu kez ödemeyecektim.
En azından hastanenin kapısına kadar böyle düşünüyordum.
Odaya girdiğimde Miranzer yatağında oturuyordu.
Başında beyaz bir bandaj vardı. Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Yüzü biraz solgun görünüyordu ama gözlerindeki ifade, onu ilk tanıdığım zamanki hâlinden tamamen farklıydı.
Beni görür görmez yüzü aydınlandı.
"Abla!"
Olduğum yerde kaldım.
Yine.
Yine bana abla demişti.
Miranzer elini bana doğru uzattı.
"Gel, gel! Seni bekliyordum."
Yavaşça yanına gittim.
"Merhaba, Miranzer."
Kaşlarını çattı.
"Niye öyle söylüyorsun?"
"Nasıl?"
"Adımı söylüyorsun. Bana Miranzer deme."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Adın Miranzer değil mi?"
"Adım Miranzer ama sen bana öyle deme."
"Peki, ne diyeyim?"
Biraz düşündü.
Sonra gülümsedi.
"Kardeşim de."
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
"Ne?"
"Kardeşim de!" diye tekrarladı. "Ben senin kardeşinim, sen de benim ablamsın."
Gözlerimi kapattım.
İçimden saymaya başladım.
Bir...
İki...
Üç...
Dört...
Beş...
"Tamam, Miranzer."
"Yine Miranzer dedin!"
"Özür dilerim!"
Bir anda sesimi yükselttiğimi fark edip sustum.
Miranzer'in yüzü düştü.
Dudaklarını büzdü.
Sonra yorganı başına kadar çekti.
"Ben seninle konuşmuyorum."
Başımı geriye attım.
Allah'ım!
Daha odaya gireli bir dakika olmuştu.
Bir dakika!
Yirmi sekiz yaşındaki kocam, altı yaşındaki bir çocuğun küsmek için kullandığı yöntemleri uyguluyordu.
Ve ben onun karısıydım.
Yani kâğıt üzerinde karısıydım.
Zihninde ise ablasıydım.
Harika.
Gerçekten harika.
Yatağın kenarına oturdum.
"Bak, kardeşim..."
Yorganın altından bir göz bana baktı.
"Efendim?"
İstemeden gülümsedim.
"Ben sana kızmadım."
"Bağırdın."
"Biraz sesim yükseldi."
"Bağırdın!"
"Peki, bağırdım. Özür dilerim."
Yorgan yavaşça aşağı indi.
"Bir daha bağırmayacaksın ama."
"Peki."
"Bana kötü davranmayacaksın."
"Peki."
"Bir de çikolata alacaksın."
Gülümsemem yüzümde dondu.
"Ne?"
"Çikolata!"
"Sen hastasın, çikolata yiyemezsin."
Yüzü anında asıldı.
"Sen kötü bir ablasın."
Başımı ellerimin arasına aldım.
Ben bu adamla nasıl baş edecektim?
Bir süre sonra doktor odaya geldi.
Miranzer hemen elini kaldırdı.
"Doktor amca!"
Doktor gülümsedi.
"Efendim, Miranzer Bey?"
"Ben eve gitmek istiyorum."
"Biraz daha burada kalman gerekiyor."
"Neden?"
"İyileşmen için."
"Ama ben iyiyim!"
Doktor ona birkaç soru sordu. Miranzer yaşını altı olarak söyledi. Çocukluk dönemindeki ailesini tanıdı. Bazı eski anılarını anlattı.
Fakat kendisine kazadan önceki hayatıyla ilgili sorular sorulduğunda hiçbir şey hatırlamadı.
Ne işini...
Ne arkadaşlarını...
Ne gençliğini...
Ne de benimle yaptığı evliliği.
Doktor değerlendirmeyi bitirdikten sonra bana döndü.
"Şimdilik geçmişine ilişkin hatırlayabildiği şeyler çocukluk dönemiyle sınırlı görünüyor. Hafıza kaybının kapsamını ve iyileşme sürecini takip edeceğiz. Onu hatırlamadığı şeyleri hatırlamaya zorlamayın. Sizinle kurduğu ilişkiyi de kendi anlayışına uygun şekilde sürdürmek, kendisini güvende hissetmesine yardımcı olabilir."
Başımı salladım.
"Yani bana ablasıymışım gibi davranmaya devam edecek mi?"
"Şimdilik sizi öyle tanımlıyor. Bunun ne zaman değişeceğini söylemek mümkün değil."
Şimdilik.
Bu kelimeyi hiç sevmedim.
Çünkü ne kadar süreceğini bilmediğim her şey beni korkuturdu.
Doktor odadan çıkarken Miranzer elimi tuttu.
"Abla?"
"Efendim?"
"Doktor amca bana iğne yapacak mı?"
"Sanmıyorum."
"Yalan söyleme!"
"Yalan söylemiyorum."
"Geçen sefer de öyle dediler, sonra iğne yaptılar!"
Bir an sustum.
Demek ki altı yaşından önce hastaneye gelmişti.
O günleri hatırlıyordu.
Annesinin elini tutuşunu, korktuğunda ona sığınışını, belki de iğneden kaçmak için yatağın altına saklanışını...
Ama yirmi sekiz yaşına kadar yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamıyordu.
Bu düşünce içimi tuhaf bir şekilde burktu.
Elini biraz daha sıkı tuttum.
"Korkma. Buradayım."
Bana baktı.
"Gerçekten gitmeyecek misin?"
"Gitmeyeceğim."
"Annem gelene kadar mı?"
Bir an durdum.
Onun annesinin nerede olduğunu bilmiyordum. Ailesine haber verilmişti ama henüz hastaneye gelmemişlerdi.
"Annen gelene kadar da buradayım."
Miranzer rahatlamış bir ifadeyle başını salladı.
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Başını koluma yasladı.
"Tamam, abla."
Olduğum yerde kaskatı kesildim.
Bu adam...
Bu adam gerçekten benim başıma kalmıştı.
Öğleden sonra hastaneden çıkmam gerekti.
Eve gidip birkaç eşya almam, doktorun istediği belgeleri hazırlamam gerekiyordu.
Miranzer bunu öğrendiğinde suratını astı.
"Ben de geleceğim."
"Hayır, sen burada kalacaksın."
"Neden?"
"Çünkü hastasın."
"Ben hasta değilim!"
"Miranzer..."
Kaşlarını çattı.
"Abla, beni sevmiyor musun?"
İşte.
İşte bütün dengemi bozan soru buydu.
Ben hayatım boyunca birinin sevgisine muhtaç olmaktan kaçmıştım. Kimseye hesap vermemek, kimseye bağlanmamak için anlaşmalı bir evlilik yapmıştım.
Şimdiyse beni tanımayan bir adam, ona gitmemem için sevgimi sorguluyordu.
Yatağın kenarına oturdum.
"Bak, seni sevmemek gibi bir şey yok. Ama burada kalman gerekiyor."
"Sen de kal."
"Birazdan geleceğim."
"Ne zaman?"
"Bir saat sonra."
"Bir saat kaç dakika?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Altmış dakika."
Gözlerini büyüttü.
"Çok uzun!"
"Bir saat uzun değil."
"Uzun!"
"Değil!"
"UZUN!"
Hemşire kapıdan başını uzattı.
"Miranzer Bey, biraz sakin olalım."
Miranzer hemen bana döndü.
"Abla, hemşire bana kızdı!"
Derin bir nefes aldım.
"Hayır, kızmadı."
"Sen de gitme."
Elimi tuttu.
Bir süre yüzüme baktıktan sonra sessizce konuştu.
"Sen gidince burada yalnız kalıyorum."
O an söyleyecek bir şey bulamadım.
Çünkü bu kez gerçekten korkuyordu.
Karşımda duran adamın zihninde ben, onu tanıyan ve koruyan bir ablaydım. Beni kaybetmek istemiyordu çünkü dünyası zaten yeterince yabancılaşmıştı.
Bir de benim gitmemi istemiyordu.
Elini okşadım.
"Bak, sana söz veriyorum. Geri geleceğim."
"Yemin et."
"Yemin ederim."
"Çabuk gel."
"Çabuk geleceğim."
Sonunda elimi bıraktı.
Kapıya yöneldim.
Tam çıkacakken arkamdan seslendi.
"Abla!"
Döndüm.
"Efendim?"
"Çikolata al!"
Gözlerimi kapattım.
"Alacağım."
"Bir de oyuncak araba!"
Başımı yavaşça ona çevirdim.
"Ne?"
"Araba! Kırmızı olsun!"
Bir süre yüzüne baktım.
Sonra yalnızca şunu söyleyebildim:
"Seninle daha çok işimiz var, Miranzer."
Kahkaha attı.
"Benimle oyun oynayacaksın!"
Kapıyı kapatırken kendi kendime mırıldandım.
"Ben seninle oyun değil, ömürlük sabır sınavına girmişim."
Akşam hastaneye döndüğümde elimde bir poşet vardı.
İçinde çikolata, birkaç meyve ve kırmızı bir oyuncak araba bulunuyordu.
Odaya girdiğimde Miranzer yatağında oturmuş, pencereden dışarı bakıyordu.
Beni görür görmez yüzü aydınlandı.
"ABLA!"
Koşmaya çalışınca hemen yatağın kenarına gittim.
"Dur! Koşma!"
Bana sarıldı.
Kollarımı ne yapacağımı bilemeden havada tuttum.
Sonra usulca sırtına dokundum.
"Tamam, geldim."
Başını kaldırıp yüzüme baktı.
"Bir daha gitme."
"Gitmem."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Poşeti gösterdim.
"Bak, sana ne aldım."
Gözleri parladı.
"Çikolata mı?"
"Evet."
"Araba da var mı?"
"Kırmızı araba da var."
Sevinçle ellerini çırptı.
"Benim ablam dünyanın en iyisi!"
Gülümsedim.
"Öyle mi?"
"Evet!"
Sonra arabayı eline alıp yatağın üzerinde sürmeye başladı.
Ben de yanındaki sandalyeye oturdum.
Bir süre onu izledim.
Kocamdı.
Ama kocam olduğunu bilmiyordu.
Benimle evlendiğini hatırlamıyordu.
Beni sevip sevmediğini sormanın bile bir anlamı yoktu çünkü onun dünyasında ben, yalnızca güvenebileceği bir ablaydım.
Ve ben...
Ben onun bu dünyasına nasıl gireceğimi bilmiyordum.
Telefonum çaldı.
Ekranda annemin adını görünce açtım.
"Kızım, nasıl oldu?"
"İyi anne. Ama..."
"Ama ne?"
Gözlerimi Miranzer'den ayırmadım.
"Anne, kocam bana abla diyor."
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Sonra annem konuştu.
"Ne diyorsun sen?"
"Yanlış duymadın. Beni ablası sanıyor. Altı yaşından sonraki hiçbir şeyi hatırlamıyor. Evlendiğimizi de bilmiyor."
Annem iç çekti.
"Ah, kızım..."
"Anne, ben ne yapacağım?"
"Doktorlar ne diyorsa onu yapacaksın. Yanında olacaksın."
Başımı geriye yasladım.
"Ben anlaşmalı evlilik yaptım, anne. Çocuk bakıcılığı değil."
Annemin sesi yumuşadı.
"Belki de hayat sana hiç beklemediğin bir sorumluluk vermiştir."
"Ben sorumluluk istemiyorum."
"Hayat her zaman istediğimizi vermez, Elvin."
Telefonu kapattıktan sonra bir süre sessiz kaldım.
Miranzer oyuncağını yatağın kenarına koyup bana döndü.
"Abla?"
"Efendim?"
"Sen üzgün müsün?"
Şaşırdım.
"Hayır."
"Yalan."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Nereden çıkardın bunu?"
"Çünkü gülmüyorsun."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra dudaklarımın kenarını hafifçe yukarı kaldırdım.
"Bak, şimdi gülüyorum."
O da gülümsedi.
"İşte böyle. Benim ablam hep gülsün."
Başımı eğdim.
Bir şey söylemedim.
Çünkü ilk defa, birinin benden bir şey istemesi beni kızdırmamıştı.
Belki de yalnızca onun benden ne istediğini bilmek kolaydı.
Çikolata.
Oyuncak araba.
Bir masal.
Ve yanında kalacak biri.
Benim istediğim şeylerse bundan çok daha karmaşıktı.
Gece ilerlediğinde Miranzer uyumamak için direniyordu.
"Uyumayacağım."
"Uyuyacaksın."
"Hayır!"
"Miranzer, saat kaç oldu."
"Altı."
"Altı değil, gece yarısı."
"Gece yarısı kaç?"
Gözlerimi kapattım.
"Seninle matematik çalışmaya başlamayacağım."
Ne dediğimi anlamadı ama yine de güldü.
Sonunda yatağa uzandı. Yorganını çenesine kadar çektim.
"Şimdi uyu."
"Masal anlat."
"Bir varmış, bir yokmuş..."
"Kral yakışıklı mıymış?"
"Çok yakışıklıymış."
"Benim gibi mi?"
"Evet, senin gibi."
Memnuniyetle gülümsedi.
Masalı anlatmaya devam ettim.
Birkaç dakika sonra gözleri kapandı. Elimi tutuyordu. Uykuya dalarken parmaklarını gevşetti ama bırakmadı.
Ona baktım.
Yirmi sekiz yaşında bir adamın yüzünde, altı yaşındaki bir çocuğun güvenini görmek tuhaf bir histi.
Hayatının büyük bir kısmı hafızasından silinmişti.
Belki bir gün her şeyi hatırlayacaktı.
Belki beni tanıyacaktı.
Belki de o gün geldiğinde, bugün yaşadıklarımızın hiçbirini hatırlamayacaktı.
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, onun şu anda bana güvendiğiydi.
Ve ben, bu güveni boşa çıkarmak istemiyordum.
Başını yastığa biraz daha yerleştirdim.
"İyi geceler, pabuçumun delisi."
Dudaklarının arasından uykulu bir ses çıktı.
"İyi geceler, abla..."
Gülümsedim.
Sonra kendi kendime fısıldadım:
"Ben seninle evlendim, Miranzer. Senin ablan değilim. Karınım."
Ama o uyuyordu.
Beni duymadı.
Belki de duysa bile anlamayacaktı.
Başımı ellerimin arasına aldım.
Aşktan kaçmak için yaptığım evlilikte, kocamın bir gün beni karısı olarak değil, ablası olarak göreceğini hiç düşünmemiştim.
Üstelik bu yalnızca başlangıçtı.
Çünkü ben henüz Miranzer'in nasıl bir çocuk olacağını bilmiyordum.
Küsen, ağlayan, kıskanan, her istediğini yaptırmaya çalışan bir çocuk...
Bölüm sonu
Yeni kurgumla karşınızdayim
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın
Elvin karakterini nasıl buldunuz
Peki miranzeri
Bölüm etkileşimi
