3

Yazar: 🤍 ✨

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 3

Aile şanstır.

Ve baskıcı bir aile seni profesyonel bir oyuncuya dönüşütebilir. İyi rol yaparsın, insanlar inanır. Ne kadar dışardan olduğunu kestiremiyorum ama bakıldığında kimseye ihtiyacı olmayan, üzerine titrenen, her gün pahalı kıyafetleriyle kampüste salına salına yürüyen, herkesin özendiği Manobalların tahammülsüz bircik ve tek kızı Lalisa Manobaldım. Ya da doğduğundan beri ailesinin gölgesinde yürüyen, soyadının altında ezilen, her adımı planlı, kaderi babasının iki dudağı arasında olan, ailesinin sözünden çıkmayan uysal bir kız çocuğu.

İki farklı karakteri aynı bünyede barındırmak benim normalimdi. Etrafımdaki insanlar muhtemelen beni evdeki sıradan bir akşam yemeğinde görseler tanımazlardı. Hiç kimseden lafını esirgemeyen o kız, bir anda dilini yutmuş uysal bir kediye dönüyordu. Babamın ortamdaki varlığı üzerime bir yük gibi çöküyordu. Bir gün olsun karşısında durup açık açık konuşmadığım o adam, hiçbir şey yapmasa bile mevcudiyetini bir tehtid olarak algılıyordum. Üç kişilik çekirdek bir aileyi bile bir arada tutamayan annemden ise bahsetmek bile istemiyordum. Onlara karşı ne hissettiğimi bilmiyordum ama hayatımda olmasaydılar kendimi daha iyi hissedecekmişim gibi geliyordu. Bu yüzden o evden çıktığım zaman kafamı en gereksiz şeylerle meşgul ediyor ve onların olmadığı dopdolu bir gün geçiriyordum. Kısa sürüyordu, yine de mental sağlığım için yeterliydi.

Telefonun kenarına basarak kapanmasını sağladım. Babamın kişisel asistanı sanki hiçbirşeyimden haberdar değilmiş gibi yakamı bırakmıyordu. Böyle bir organizasyonun altından tek başıma kalkmam Bay Manobal'ın gözüne batmış olmalıydı. Resmen benimle gurur duyması gereken yerde, ona muhtaç olmadığım için içi içini yiyordu. Bunu umursamadım, giriş kapısına yaklaştığımızda basından dolayı iğne atsan yere düşmezdi. Şoförüm kırmızı halının bitiminde arabayı durdurduğunda derin bir nefes verip üzerimdeki beyaz, omuz detaylı mini Louis Vuitton'u düzelttim. Marka amblemi kiraz desenleri arasına zekice gizlenmiş olan kıyafet, hem zahmetsiz bir şekilde şık görünmemi sağlıyor hem de baharın ruhunu yansıtıyordu. Ayağımdaki tek bantlı krem Saint Laurent stilettolar, gözlerimi öne çıkaran estetik bir makyaj ve açık bıraktığım düz sarı saçlarımla festivale yakışır bir görünüm elde etmiştim.

Oradaki görevliler tarafından kapım açıldığında kendimi kasmadan kırmızı halıya adımımı attım. Lüks araçlar geçit törenindeymiş gibi sıralandığında seri adımlarla ilerlemeye devam ettim. Kameraların üzerime döndüğünü gördüğümde telefonumla ilgileniyormuş gibi yapıyordum şirket ve ailemle ilgili soruları cevapsız bırakıp içeri girdiğimdeyse beni kapıda karşılayan Sana ve Jacksonu görmüştüm. Sana boyundan askılı mor ve sade elbisesini cartiyer takılarıyla dengelerken Jackson carrot kesim kahve kumaş pantolonu beyaz gömleğiyle kombinlemişti. İyi görünüyorlardı.

"Neden telefonunu açmıyorsun?"

Jackson elime papatya çayı termosu tutuşturduğunda bir bardak içerek seri bir şekilde yürümeye devam ettim. "Nerde o?"

İki gündür ortalıkta yoktu ve hiçbir şekilde telefonlarıma cevap vermiyordu. Yani bu da demek oluyordu ki, işi batırmıştı. Bu yüzden gelmek zorunda olduğu bu etkinlikte benden kaçışı yoktu. Bu günü onun için cehenneme çevirecektim.

"Lali, sakin olur musun lütfen."

"Onu öldüreceğim."

Jack yüzünü sıvazladı bıkmış gibi. "Hadi ama kızım, gevşe biraz."

Jackson'ı dinlemeden ana alana doğru yürümeye devam ettim. Baya kalabalıktı. Giriş kısmında beni karşılayan ve içeriğinde bu günün programıyla ilgili birkaç şey yazan tabelalar vardı. En az üç metre genişliğindeki yürüyüş yolunun kenarlarını klüp çadırları süslüyordu. En çok sergi çadırını merak ediyordum. Yürümeye devam ettikçe çadırların bitimindeki ön kısımda muhtemelen konuk sanatçılar için kurulmuş büyük bir stage vardı. Onun otuz metre kadar sağında halka açık bir mini bar ve fast food stadtları kümelenmişti. Etkinlik alanları ve atölyeler arka kısma kurulmuş olmalıydı. Ve Irene de büyük ihtimalle orayla ilgileniyordu.

"Aman Tanrım, Lalisa!"

Ötedeki takım elbiseli bir grup iş insanıyla konuşan edebiyat profesörümüz bayan Lee seslendiğinde, yapmak istediğim herşeyi bir kenara bırakarak ona doğru ilerledim. Kırmızı blazer ceketiyle her zamanki ciddi görünümü bugün de mevcuttu.

"Profesör Lee, nasılsınız?"

Çekingen bir şekilde yanında durduğumda sırtıma dokunarak gülümsedi. "Seni tanıştırmalıyım,"

Anlamsızca yüzüne baktığımda eliyle oradaki takım elbiseli adamlardan birini gösterdi. "Jeon Jimin. Bu yıl klübümüzü tercih ederek sponsor oldu."

Benden en fazla üç dört yıl büyük görünen düzgün traşlı sarışın adam ağırbaşlı bir şekilde elini uzattığında sıkarak karşılık vermiştim. "Lalisa Manobal. Memnun oldum."

Muhtemelen soy ismim tek kaşının kalkmasına sebebiyet sebebiyet verirken başını salladı. "Etkileyici bir organizasyon olmuş. Tebrik ederim."

Oturup ağlayabilirdim. İlk defa birisi takdir etti!

Gülümsedim samimi bir şekilde. "Teşekkür ederim." dedim elimi geri çekerken. Daha sonra aklıma yeni gelmiş gibi kaşlarım havalanmıştı. "Acaba Jeon Jungkook neyiniz oluyor?"

Bu soruyu beklemiyormuş gibi gülmüştü. Bahse varım tanımıyormuş gibi yapacaktı. Ailemde böyle biri olsaydı soy ağacımı değiştirirdim.

"Kendisi öz kardeşim."

"Ah..." dedim dudaklarımı umutsuzca çizgi haline getirirken. "Ne yazık."

Sesli bir şekilde güldüğünü duydum. "İyi anlaşıyorsunuz sanırım."

İronik bir şekilde gülümseyerek başımı salladım. "Çok." diyerek arkamı işaret ettim. "Şimdi gidip onu bulacağım ve..." Cümlenin devamını getirmeden derin bir nefes verdim ve profesöre baktım "Size iyi eğlenceler." Jeon Jimin'e baş selamı vererek yanlarından ayrıldım.

Abisi böyle biriyken o nasıl bu kadar vurdum duymaz olabiliyordu?

Ordan ayrıldığımda etrafıma bakındım. Sana ve Jackson ortalıkta görünmüyordu. Elimdeki termostan bir bardak daha dikerek sanat atölyesinin yolunu tutmuştum. Gerçekten herkesin canı cehenneme.

Diğer toplanma alanlarına göre daha sakin olan etkinlik çadırlarının arasında gezinirken gözlerim İrene'i arıyordu. Sergiye açılmış tablolar gözüme çarptığında oraya doğru yürüdüm. Henüz iki gün önce karşısında dakikalarca ne anlatmaya çalıştığını düşündüğüm tablo tam karşımda duruyordu. Daha dikkatli incelemek için bir iki adım yaklaştım. Tabloda net bir figür yoktu aslında. Merkeze doğru yoğunlaşan koyu renkler dıştan içe spiral bir şekilde ilerliyordu. Çevresini sarmalayan altın sarısı ve parlak kırmızılıklar keskin bir şekilde patlamış gibi görünüyordu. Fırça darbeleri hem keskin hem de dairesel. Kimi yerde kaotik kimi yerde kontrollüydü. Şimdi tekrar bakınca ilk yorumumla alakası dahi olmayan bir tablo olduğunu farketmiştim. Tanrım...

"İçindeki gücün nasıl katmanların altında olduğunu anlatıyor."

Kaşlarım çatılırken yana eğdiğim başımı dikleştirerek arkamdan gelen sesin sahibine döndüm. Gözlerini tablodan çekerek benimkilerde sabitledi. Üzerinde Bottegaveneta'ya ait kot bir takım ve beyaz bir tişört vardı. Göz kırptı. "Naber sarışın?"

Sakinliğimi koruyarak derin bir nefes verip geri tabloya döndüm. "Güç derken?"

Ağır adımlarla benimle aynı hizaya geldiğinde bir elini pantolonun cebine yerleştirdi. Diğeriyle kokteylini yudumladıktan sonra bardağın köşesiyle tablonun etrafında rastgele hayali daireler çizmişti. "Dış çemberdeki soğuk renkler bastırılmış duyguları veya korkuları temsil ediyor." Çizdiği hayali daireleri merkeze doğru indirgemişti. "İçerilere doğru indikçe renkler koyulaşır; gücünün henüz kendini göstermemiş haliyle içinde yoğunlaştığını ima ediyor."

Şaşkın bir ifadeyle kaşlarım havaya kalktığında ağır ağır başımı salladım.

En sonunda bardağın ucu merkezde durduğunda biraz sessizleşti. Başını dikleştirdi ve kokteylde bir yudum daha aldı.

"Merkez patlama anıdır. Bir dönüm noktası...oradaki renkler cesareti ve ruhsal gücünü temsil eder." Umursamaz bir tavırla tablodan yüzünü çevirip bana baktığında aynı şekilde ona döndüm. "Kısaca Manobal, içindeki kıvılcımın aniden dışa vurduğu bir anı temsil ediyor."

Kokteyli bittiğinde bardağını yanımızdan geçen garsonun tepsisindeki dolu bir tanesiyle değiştirmişti.

Hakkını yememek lazım, yorumu sağlamdı.

"İki gündür nerdesin sen?"

Aklına yeni gelmiş gibi "Evet o mesele," dedi "adını unuttuğum yazar az önce geldi. Beni taciz etmeyi bırakabilirsin."

Her ne kadar mutluluktan havaya uçup bunu nasıl yaptığını sormak istesem de tepkisiz bir şekilde yüzüne bakmaya devam ettim. Rahatlık bir insan olsaydı, o Jeon Jungkook olurdu.

"Beni bu kadar strese soktuktan sonra tebrik beklemiyorsun değil mi?"

Dudağının kenarı kıvrıldığında başını öne eğip etrafına bakındı. "Dünyanın etrafında döndüğünü falan mı zannediyorsun?"

Gülümsedim. "Ben değil, ama sen kesinlikle öyle zannediyorsun."

"Sana daha önce de söyledim" dedi bir adım gelerek "Beni tanımadan yargılama."

Kaşlarım kalktı cümlesiyle. "Belki de bu daha kolaydır."

Güldü yeni kokteylden ilk yudumu aldığında. Bardağı tuttuğu parmağıyla beni işaret etti. "Bak ilk defa haklısın."

Nefesimi üflediğimde dudaklarımın kuruduğunu farketmiştim. Tabloya doğru dönerken termostan bir bardak daha alarak kafama diktim. "Abinle alakan yok." diye mırıldandım. Duydu ya da duymadı, bilmiyordum.

"Neyse ne," dedi yanımda geçip giderken. "Stres konusunda abartıyorsun sarışın. Biraz rahatla."

Bir cevap vermedim. Duymazdı zaten, çoktan uzaklaşmıştı.

Yine de tablo hakkındaki yorumları beni şaşırtmıştı. O açıdan bakınca mantıklı görünüyordu.

"Lalalalisa..."

İrene arkadan belime sarıldığında gülümsedim. "Nerelerdesin?"

Sarılmayı kesip koluma girmişti beni ilerletirken. Giderek uzaklaşan Jungkook'un peşinden bakıyordu.

"Jeonların küçük prensiyle ne iş?"

Kaşlarım çatıldı ona baktığımda. "Tanıyor musun?"

Kafasını salladı gözlerini kısarken. "Ah..." dedi hatırlamaya çalışır gibi. "Kısa bir flört dönemiydi. Geçen yıl..."

Omuzlarımı silktim "hiç bahsetmemiştin."

"Çok kısa sürdü çünkü. Ciddi birşey değildi."

Başımı umutsuzca iki yana salladım. "Böyleleriyle ne işin var anlamıyorum."

Kaşlarını çattı. "Böyleleri mi? Jeon her konuda iyiydi. Hala öyle."

Alayla gülmüştüm. "İşsizlik konusunda bir numara, evet."

"Abartma Lalisa," dedi Irene yürümeye devam ederken. "Çocuk endüstri bölüm birincisi. Ayrıca arkadaş canlısı ve kafa dengi biri. Hala konuşuruz arada."

Jeon şaşırtıyordu.

"Boşversene." dedim bar tezgahının yanında durduğumuzda Irene içkisini sipariş ettiğinde tabureye yerleşmiştim. Karşıdaki sahnede son hazırlıklar yapılıyordu ve ön taraftan insanlar yavaş yavaş buraya doluşmaya başlamışlardı bile. Iu gelmiş olmalıydı. Bir süre daha barda Irene'le sohbet ettikten sonra fakülteden birkaç kişiyle karşılaşmış ve onlarla da kısaca bir sohbet edip edebiyat kulüp çadırının yolunu tutmuştum. İmza etkinliği çoktan başlamıştı. Çadırın önü oldukça kalabalık duruyordu. Yazara görünüp bir selam verdikten sonra orda daha fazla beklemedim. Biraz kafa dinlemek istiyordum ama burda sessiz bir yer bulmam imkansızdı. Ayaklarımı sürüye sürüye bara geri döndüğümde köşedeki tabureye oturarak kafamı ellerim arasına aldım. Konser başlamıştı ve hava yavaş yavaş kararıyordu. Burdan sahne net görünüyordu öte yandan sahnenin önü diğer bütün alanlardan daha kalabalıktı. Iu ilk şarkısını bitirerek herkese iyi akşamlar dilediğinde büyük bir bağırış kopmuştu. Önüme dönüyordum ki Jeon Jimin'le göz göze gelmiştik. Rektörle sohbet ede ede çıkışa ilerliyordu. Gün boyu kardeşi dışında herkesle görmüştüm onu. Sanırım gidecekti. Normalden uzun süren bakışma garipleşmesin diye başıyla küçük bir selam verdiğinde afallayarak hızla karşılık vermiştim.

Önüme döndüm. İu'nun sevdiğim şarkılarından biri olan Trought the night kulaklarımı doldurduğunda çenemi elime yerleştirerek dirseğimi tezgahta sabitledim. Telefonum titremişti. Yine aynı kişi tarafından aranıyordum. Göz devirerek cevapladım.

"Evet Sarah?"

"İyi akşamlar Bayan Manobal. Eve dönüş saatinizin geldiğini haber vermek için aradım. Şoför arka kapıda bekliyor olacak. Basına görüntü vermeyin lütfen."

Benden bir cevap beklemeden telefonu yüzüme kapattığı sırada tepkisiz bir şekilde olduğum yerde oturmaya devam ettim. Saat henüz dokuz bile değil ve benim bomboş olan evime dönüş vaktim gelmişti. Elimi saçıma atarak arkaya doğru okşadım. Yanımdaki tabure hareketlendiğinde oraya baktım. Oydu. Kendisine birşeyler anlatan Mingyu daha sonrasında Eunwoo'yu arayacağını söyleyerek gitmişti.

"İki bloody mary."

Siparişini verdiğinde umursamadan önüme döndüm ve az önce doldurduğum çayımdan bir yudum aldım. Vücudumun uyuştuğunu hissediyordum. Uykumu getirmişti.

"İşe yarıyor mu?"

Kısık gözlerle ona baktım. Çaydan bahsediyordu. Önüme dönerek kafamı salladım. "Evet."

Kısık bir sesle güldüğünü duydum. "Bu kadar stresle nasıl yaşıyorsun Manobal?"

Barmen iki bardağı da önüne koyduğunda birini benim önüme bıraktı. "Hadi," dedi kendikini diklerken. Bardağı tezgahın üzerine bıraktığında tok bir ses çıkmıştı. "Gerçek birşeyler dene."

"Votka sevmem. Fazla sert."

"Sen de öylesin." Dedi bir dirseğini tezgaha yaslayıp bana döndüğünde. Dışarıdan bakınca tek muhatabı benmişim gibi duruyordu. Yorgun bir şekilde güldüm.

"Hakkımda hiçbir fikrin yok."

Onaylarcasına başını salladı. "Aynen öyle Manobal."

Kaşlarım çatıldı ona baktığımda. "Bana neden ismimle hitap etmiyorsun?"

Ciddileşti. Başını öne eğerek içkisinden bir yudum daha aldı. "Ah...bana ölen eski sevgilimi hatırlatıyor."

Dudaklarım aralanırken çatık kaşlarım gevşemişti. Ne diyeceğimi bilemiyordum. "Şey...üzgünüm." dedim yumuşak bir tonda. Kafamı eğerek yüzüne bakmaya çalıştım. "İsmi neydi?"

Sorumla birlikte sanki üzüntüsü körüklenmiş gibi baş ve işaret parmağını burun kemerine yerleştirdi. Ağlıyor muydu?

"Ella Vator."

Gözlerim kısılırken yüzümü buruşturdum. "Ne?"

Kendini tutamayarak tepkime güldüğünde benimle kafa bulduğunun yeni farkına varmıştım.

Yarıla yarıla gülmeye devam ederken parmağıyla beni işaret etti. "Yüzünü görmen lazımdı." Donuk bir ifadeyle onu izlerken omzuna sert bir tane geçirmiştim "komik mi?"

Sinirlerim bozulduğu için saçlarımı geriye atarak ruhsuz bir şekilde gülmeye başladım. Dudaklarımı yalayarak önümdeki kokteylden bir yudum aldım. "Ruh hastası."

Zar zor gülmeyi keserek ciddileşti. "Bak sarışın, zaten herşey yeterince katlanılmaz, sen de kasıntı gibi gezerek iki katı zorlaştırıyorsun."

"İnan bana yapabildiğimin en iyisi bu."

Birşey söylemedi. Sessizlik oluştuğunda sert içkiden bir yudum daha aldım. Acı tada alışıyordum. Fena değildi. Sessizce nefesimi üfledim.

"Yorumun iyiydi Jeon."

Tabloyu kastettiğimi hemen anlamıştı. "Sadece kendimden birşeyler gördüm."

Başımı sallamıştım ağırca. Güldüm kendi kedime. "Önyargı konusunda iyi bir ders verdin."

O da gülmüştü söylediğime. İçkisinden son bir yudum daha alarak barmene yenilemesi için işaret etmişti. "Lalisa Manobal mı konuşuyor?"

"Egoist biri değilim."

"Öyle olduğunu söylemedim."

"Evet söyledin." Dedim kaşlarım havaya kalkarken. Şarkı değiştiğinde sahneye baktı. Gözleri parlıyordu. Bir süre İu'yu seyretti. Bense yarın sabahki baş ağrımı düşünüyordum. Telefon titredidiğinde, bunun Sarahtan olduğunu görmüştüm. Kenarına basarak sessize aldım ve çay termosunu alarak ayağa kalktım.

"Gidiyorum. Sana iyi eğlenceler."

Odağı dağılmıştı. Bana döndü. "Erkencisin."

"Yoruldum." Dedim sadece. Bahane üretmekle uğraşamayacaktım.

"Pekala." dedi bu durumu garipsercesine "İyi geceler."

Başımı sallayıp gitmek için arkama dönmüştüm.

"Sarışın,"

Ansızın kafamı çevirip ona baktım.

"Akışına bırak."

Bilgiç bir tonda konuştuğunda dudaklarımı bastırarak onaylarcasına başımı salladım.Bunu söylemek kolaydı.

"Denerim."

Gülümsediğimde elindeki kadehi kaldırmıştı. Yoluma devam ettim. Arka çıkıştan çıktığımda siyah araba tam önümde durmuştu. Beklemeden bildiğim sırada araba hareket etti.

Sanırım ilk defa birine herşeyi anlatmadan neler olduğunu anlamıştı.

__

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…