1. bölüm · ONSRA

BÖLÜM 1 / “Söylenenden daha fazlasını anlamak.”

Eda’nın Kalemiyle

Zırh duaları ihtiyaç duyulmadan edilmeliydi. Vuruş sonrası nafile dualar kurşundan farksızdı. İstikbal oluşumunu geçmişten besleyendi. Duygu fikirlerinin tezatlığı ortaklaşa ikili geçişlerdi. Boğucu bir halatla oksijen tüpüne dönüşebilirdi. Kaçtıklarımız kovaladıklarımızı beraberinde getirirdi. Öz yuva kilidine ait cehennem yangınından cennet kokuları duyulurdu. Tanışıklık sayesinde yaşantınız hakiki değerlere dönüşürdü. Herhangi pare denilebilecek sizden oluverirdi. Yüreğe ayna tutarak esas toplamıyla çıkış tanımını sunardı. İnce çizgilerde bihaber değişiklikler koyulurdu. Sokaklarınızda görüşmemiş mekânların kesişmesine sağlayıcıydı. Aşksa azdı. Realist kavrayışla herkesin arayabildiği az bolluktu. Çokluğunu azaltan insanlardı. Çoğaltarak yaşayabilenler azdı. Varlığını sürdürmek için ucundan kıpırtı yeterliydi. Kavranan eşliğinde saçılırdı. Duyusal açısıyla çekiştirmemek müphemdi. Bahsedilen nadide sevdadan yoksun edilmemeliydi. Oluşumu doğanın arkadaşıydı. İlgili söylentilere gereksinim duyulmazdı. Faaliyeti aşkın doğasına aşkla yaraşırdı.

Mekik dokunan yoğunca kaygıyla artardı. Yargılamalar meçhul tavırda hırpalınırdı. Çekiştirmekten ziyade meraklar hoşlanırdı. İlhamı belirsizlikten yararlanırdı. Heyecanlanması garantisiz taraftandı. Zavallı yüreklerimizin hafifliği esaslı kudretti. Ezilirken feryat edilemezdi. İsyanlara yetemedikçe sıkışır kalınırdı. Zamansız davranışlar hareketlenirdi. Basmakalıp olgulardan sıyrılırdı. Hayat mücadelesinde savrulurken denk dilemma cevapsız yanıttı. Vurucu yalnızlıkta aşkla elini tutabileceği aranmazdı. Yeterli benzersizliği mevcut muydu? Evrende yara edinmemek pahasına aşktan kaçış gizemli bedeldi. Ervahta aşkı arzu edenin faydasız yarasını göze almaktı. Bağdaşan yaşantıları akışa aidiyetle sunulandı. Özelleştirilmiş sınırlılık bahane değildi. Manidar bellenen görünürlüğe bakılmalıydı. Hiçe sayıldığında anlamsızlaşırdı. Kolektif meselelerde tıpkısını yaşayanlar birleştirilirdi. Aynıları ekleyip kişiselleştiren penceremizdi. Hadiselerin yörüngesini bireysel kılardı. Husus aynamızı has noktalara getirirdi.

Zifiri karanlıklarda körelen yanıklara ampulü borçtu. Gayesinden caymadan ilerliyordu. Örselenmeden dilerdi. Sonlandırmaya teşebbüs etmezdi. Tuttuğundan yokken var edilirdi. Yoksun zannedilenin meşguliyeti gönülde durmaksızın fışkırmaktı. Sıradan ancak normallikten alakasızca yaşantıydı. Verdiklerine eş uygunluğa davetler umardı. Hayatının sunumlarıysa birbirinden çeşitliydi. Ameliyat videoları seyretmekten ürkerdi. Oyunlarını oynardı. Eğlenceli kandırmacası durulunca yüzleşirdi. Korkutucu giyimdeki gerçekleşme varlığından yaşatılırdı. Anlatılan seçim bazılarını kapsayandı. Döngüsünü yenileyecek günse önündeydi.

Sunulanı seçebileceği bizden evvel ancak bize has ayarlayan mevcuttu. Öncelikle sonradan gerçekleşmesi ayrışmıyordu. Zaman kavramı şartsa doğuştan beynine oksijen gitmemişti. Direngen duruşa atıldıkça kalbini arıyordu. Beyin komutlarının getirisi çıkageliyordu. Dolayısıyla bazı şeyleri yaparken yardıma ihtiyacı vardı. Kimi eylemlerini rahatlıkla gideremiyordu. Sağlık durumuna dair bilgilenmeydi. Olabildiğine sınırlarda uzayan biçimiydi. Sadelikle anlatılmak istendiğinde mümkündü. Kabullenişi boyun eğmek değildi. Kuvvetiyle değiştirebilecek noktalardan hariçti. Felaket saymakla alakılılar dolanırdı. Rastlantı simalar istenilenden ötesine geçememiş varlıklardı. Kendileri istemedikçe gerekli yenilenme mümkün değildi. Başkaca pencerelerin gezinmesinden gocunmazdı. Lazım olduğunda davranışını sergilemek dışındaydı. Sınırıyla değerli biricik enerjisini heba etmezdi.

Hafifçe gölgede kalışları benliğindeki muhasebe diyaloğundan belirgindi. İnsanın kendiyle iletişimi emsalsizdi. Beraberinde kendinden gayrı içten dost aranmazdı. Dosdoğru çetrefilli kısımsa zorlayıcıydı. Diğerlerinden sıyrılabilir lakin benliğinden kaçamazdı. Belli aralıklarla kendi kendine hoyratlığından kaçamazdı. Buysa canını hakikaten ateşlemeye yetendi. Densiz topluluğun yaralamasını arzulamasına nedendi. Kendisini görüntüsündeki iletişimin kıymetli etkenleri yadsınamazdı. Ereklerinden birisinde dışarıdaki etmenlerin tesiri idealdi. Refahlık düzeyinin elverişli olgusundan ilerliyordu. Kendisiyle düşmanlığa varmamalıydı. Yeteneklerini kavradıkça kabiliyeti geliştirilmişti. Mizacına onlarcasını sığdırıp fikirden damlıyordu. Görüş deryası epeyce yoğundu. Parçalı bulutlu yaklaşım içinde yapışıktı. Her şeyden bağımsızca duruyordu. Orantılı doygunluk lezzetiydi.

Naçar zannedilenler bilakis kolaylıkla başına gelenlerdendi. Bedensel akımı şekillendirilmişti. Daima başucuna konduruldu. Olamayacağı yakınlıkta şah damarla çatışırdı. Numune kelimelerden çıkarak dolanırdı. Ulaşım kıpırdadığı anlarda oradalardı. Bazen de kısıtlanma kostümü değiştirirdi. Dövüşmeden sınanmanın terazisi genişti. Zamanıyla genişçe daralması sürerdi. Düzensiz eşyayla beğenilmeyen yazıları umursamamaya varırdı. Minik konulara takılamazdı. Büyükle uğraşın alımıydı. Hayati mevzuların dışarıdaki rutinliği düşüydü. Payına düşense vurdumduymazdı. Üstüne üstlük derinden dokunduğu nezih çocukluğu sayamazdı. Asıllı küçüğünüzü yetiştirirdi. Öncesinde sezdirmeden farklı minikleri alırdı. İzdüşüm kalpten dökülürdü. Tarifsiz ağırlığından neye üzüldüğünü yaşayan da bilinmezdi. Parçalandıkça toparlanan yaralanma demlenirdi. İçeride kazınmadığını inandırırdı. Başka taraftan acıtabilmek vazifesiydi. Birer acı gökkuşağı olup çıkardı. Dönüşerek dokundukça özünüz oynatılırdı.

Tekli örneğinden devamla bozulmuş yazıyı dert edinmenin lüksüyle tanıştırırdı. Bedenden yetişkinlik aktıkça öğrenilirdi. Arka planda büyük elemi fısıldardı. Ancak büyüğünüzü küçültenle iyilik olabilirdi. İhtimalle olabilecek lüks miniklerdi. Büyüğün küçülmesi olasılığını yersizce insafa çevirebilirdi. Yaşamsal diyebileceğiniz eylemler gelmemişken olabilirdi. Ya da tam geldiğinde tezahür edilirdi. Esas dramatize kederi dilenen yoğunlukta ifade edememekti. Adlanan küçükle büyüklerin kalabalığında savrulmaktı. Bilemediğiniz duygu ötesinde yenilerine erişmek çetindi. Uygunluğu gerekliliğe çevirerek dengesini kurandı. Deneyimlediği versiyonda akışı yönelirdi.

Çoğu tercih yaşam yönetimini tayin edendi. Radikal yapılı değiştirilemez izlerse besbelliydi. Ezelden var olmuşlardı. Sıradanlıkla yükselen yetileri hırpalamak beyhudeydi. İlginçleşen oturtmak için gömülmekti. Pes etmemiş dinlenmelerle üretimi sürdürmek çareydi. Nihai iyiyi sundukça kilitler yumuşardı. Açık yüreklilikle anlaşıldığında benimsemek olasılıktı. Dışlamak yaradılışla yakışana sorgulama yönüydü. Üslupla soruşlar hakikaten çözümlemeleri beslemeliydi. Ancak yeri geldiğinde olduğu gibi kabul etmeyiş: “Niye böyleyiz?” ile varlığını yok ettirişle çatışırdı.

Sertçe kondurulan etiketle başarabilmek dokunurdu. Zoraki durumda başarabildiğinin sinsice ezen söylemiydi. Güç durumda yapışı ezen tebriklerle küçümsemek hiçti. Elinden gelenin yapımını fazla yüceltmekte eşiydi. İnsan olanı insanlıktan ayırarak soyundurmaya götürürdü. Dualarla karşılaşamadıklarımızın tabiatını çarpıtırdı. Raflara ayarlanmayı sınıfsız düzenlerdi. Vesilesiyle insan edeni ortamlardan gerilemeden alan sunulmalıydı. Hür iradenin çevresinde daire edinilirdi. Aracılığıyla Güneş'in de esrarengiz kapalılığı içeresinde barizdi. Onun benliğine uygunca kendisi olabilmesine sebepti. Ruhunun yarısından çoğuyla aksine bütünlüğünü kaplıyordu. Verişlerinin özellikleri paha biçilemezdi. Öğretileriyle samimiyetle barışıktı. Zedeleyici ölçüde sımsıkı tutunmamıştı. İstikbalinin akımı aidiyet kuran dizilimlerle dokumaydı.

Azmin başlangıcı caymadan devam edebilmekti. Yahut gerektiğinde vazgeçebilmekle alakalıydı. Çabanın his tatminliği sonrası somut karşılığını verememe sebepleri çoktu. Yapamadıklarını sunabilecek belli çevresi vardı. Bahsedilen çevresi desteği verdiğini zannetseler de tersti. Hem ruhsal hem de bedensel türden Güneş'in bu yolculukta tek kaldığı olabiliyordu. Yanında fark edilemeyen kırılgan desteklemeler onu iyice yaralıyordu. Rol icabı noktalar zorluğu olduğundan katbekat yukarılara çıkarandı. Yapılamayanlara tek desteği güya samimi çevre bile olsa ilerlemek uğruna dayanmıştı Zulüm görürken gardını alması umuduydu. Korunarak dışarı çıkıp olup bitenlerde tekti. Envaiçeşit nedenlerle maruz bırakılandı. Devamlı kendisinin korkaklığı baş gerekçe olarak bildirilmişti. Ürkekliği öylesine sıklıkla dillendirilmişti ki inandırılmıştı. Oysaki kontrolsüzce koruyamadığında kasılan beyniydi. Tehlikedeki risklerin duyumuyla ellerindeki dürtü değildi. Vücuduna yönelen tepkime sakınabilmek dürtüsüyle korkuyu yansıtırdı. Yıllar yılı kimsenin anlayamadığı dimağ oyunuyla suçlanmıştı. Kabahatli görünmenin ardındakiler doludizgindi. Etik olamadan kanıtlanmamış tespitlerini Güneş'e kabullendirme isteğinden gelen: ''Sorun burada. Çözersen başarıya ulaşacaksın.'' fikriyle hırslandırarak yüreklendirmeyi deneyenlerdi. Bilinçsizce rahatlama pahasına dağılanı oymaktı. Anlaşılmadıkça başına kakmaya dönüşüyordu. Buluşlarıyla sevap varsayılan baskı uygulamaktı. Rollerin uzağında tedavili deneme tahtası vazifesi olmamalıydı.

Organik hislerini değerlendirmeye kalkışmadan hoyratça dalarlardı. Düşü asırlarla süslenmiş hayalini kurcalarlardı. İlk yardım sonucu değil yolu öğrenme amacıydı. Kişi sayısı fazlalaşan yüklemeler sırtlanmıştı. Yardımına ağırlıkları atlatmadan gelselerdi olumlu tesirdi. Fenerin tutuluşuyla neticeli tecrübenin getirisi kalırdı. Yüreksiz ağrıdan eşdeğer yaralar edinme zorunluluğuna düşmezdi. Mecburiyeti kemik bükerken dermanını arardı. Kaldırım taşlarını zerre bilememiş yolcuların eşlikçi tavrını bekleyemezdi. Biraz da onların empati yoksunluğundan kaynaklı mazur görürdü. Aksi zihniyetle yaşam sürdürmekse şahıslara eziyetti. Sahici işkence bulunsa Güneş'e çilekeş denirdi.

Müsaade edilir türeve kaplamayandı. Alanını genişletmeyi öğrenebilendi. Sayelerinde değilken kendisinden öğrenim kazandırılmıştı. Buyur edilmişi başlatarak sürdürüşü beyinle meydana gelmişti. Diğerleriyle ruhani yanına karışırken benzemiyordu. İhtimalle bambaşka şekillenmeler önayak edilmişti. Yegâne ışık tutuşlarına imtiyaz verilmişti. İçeriden algılayarak benimsemesi kişiliğince gösterebileceği davranıştı. Kucaklaşmak yerli yerindeydi. Kapkara cesaret ötesinde duruştu. Hassasiyetli gayretindeki değerlerine eklenmiş arayıştı. Sürüş açılımını hangi süreçte dinlemiş olduğuydu. Çocuk hayatının ilklerinden gelen mevzu değişebilirdi. Öbür türlüsü dokunsal zihnin oynaşmalarının sunucusuydu. Uydurulmuş koşullar yalnızca aklının erebildiği yaşlara gelişiyle aktifleştirilmişti. Yadırgamadan eyleme geçirdiklerini gerçekleştiremediğinde uyuşurdu. Deşici tesiri yabancılık çektirmezdi.

Sorgulayamayacak ölçüde aşındırıcı oyunlara süresi kısıtlıydı. Yetersizliğiyle meşguliyetlerde yitirilmişti. Nelerin gerekçeleriyle oluşumundaki toplamına varamazdı. Vakitlerine bakılırsa sihirli olayda kalmalıydı. Yürek yaşına erişen beden yetişkinliğiyle asıl doğduğu dünyanın gerçeklerine yaklaşma anının detaylarını merak ederdi. Sürekli isteğine rağmen maalesef becerememişti. Başarısızlığını vakitlerde yaşının bedenen minikliğine bağlamıştı. Hatırlamayarak hedefine ulaşamadığında avutma biçimiydi. Kötünün içindeki iyiyi bulmakta uzun süreçte marifetliydi. Yaşam öyküsünün haritası çizilirken büyüğünü anımsamak hakkı olsa da iyilik sayılabilirdi. Bugünle geçmişin kancaları atılırdı. İcra edilirken başkahramanı dışa çıkararak sahiplenici davranabilirdi. Kördüğümü çözebilmek yanıyla kopma gevşekliğini ayarlayış özneldi.

Öğreticiliğiyle hatırına düştükçe yinelenen eskilerdendi. Vaktiyle insanlardan medet umuyordu. Yardım ihtiyacıyla muhtaç kalmanın derinliği oluşturulmuştu. Belli koşullar gerekçesiyle mecburdu. Onlardan yardım isterken rica ediyordu. Yardımları ricaya dönüştürmek zenginlikti. Biricik yalnızlığında gönlünün arasındaki güçlü bağdan kalkmıştı. Tavanla yatağının birbirinden uzak mesafesinin aralığında düşleri mevcuttu. Kalbinde sımsıcaktı. Zamanlamayı unutarak yaşarcasına düşünü kurduğuydu. Yıkılmadan ufacık gerçekçi umuduna sımsıkı sarıldığı evreye gelmişti. Son gücüyle sarıldığını gerçekleştirmek oluşturduğu gelişimdi.

Mesela dışarıdan iki demir parçası olarak bakılabilecekleri özgürce kullanmak arzusuydu. İleriye taşıyarak emeğini karşılayandı. Her anlamda güçlüce sapasağlam adımlar attıracaktı. Değneklere kavuşup kullanabilecek duruma gelişi armağandı. Yeni günlere doğumdu. Belirli şeylerle sınırlı kalmıyordu. Gereken birçok genel ihtiyacını görebiliyordu. Tek başına yapabilmenin huzurunu yaşayandı. Güneş'in şahsında herkesten bağımsızca özgürlüktü. Uzun senelere dayanmış zamanlamanın eşiğiydi. Çökücü karamsarlığa sezdirmeden güvence edinendi. Olasılıkları biriktirip kendince bir evrene şahit olmuştu. Yaşadığı hayal kurgularının uğrunda ilerlemeydi.

Yalnızca dış dünyayla kalmaksızın insanlarla bağını azaltan kelimelerle dans etmekti. İnsanlardan koparken yoğun duygularına yaklaştıracak tutkusuydu. Elinden gönlünden akan harflerle açılmaktaydı. Zamanın içiyle dışında saçıldıkça keşfetmek dinmeden tüketilmezdi. Kimseler bihaberken sabahla gece kadar doğal kılınmıştı. Vazgeçilmezlik eşliğinde eşsiz hissiyat kapılarını aralayan eylemindeydi. Elinin tutarken yaslanıp kavradığı kurşunkalemdi. Boyasız şekilde yapımından üretilen ağaçtı. İçinin doğallık düşkünlüğüne örnekti. Uzattığı bacaklarının üzerindeki defterin sayfaları beyazdı. Yazdıkça sayfaların beyazlığı ona geçmekteydi. Diğer parmaklarıyla sayfasını kıvırıyordu. Sanki kelimeleri kaldırırken kalp hareketlerini canlandırıyordu. Elbette yazmak kadar odasıyla ruhunun çekmecelerindeki kitapları es geçmemeliydi. İlk okumalarını başlatanlar göz hizasından uzaktan değillerdi.

Bakınca oralardı: Sol Ayağım, Şeker Portakalı ile Küçük Prens. Özel yer edinmişlerdi. Değerli başka bir can parçasını anımsatandı. Dudaklarındaki tebessüm baktığında dinlendiriyordu. Okunmuş bildiği kitapları görmek bildiğinle özet görüşlere benzerdi. Kaleminden benzerleri doğuyordu. Hemen karşısında kardeşinin yatağı oradaydı. Bildi bileli beraber kullanılan odaları Güneş'e çocuklu zamanlarını anımsatıyordu. Yaşatmanın parçasıydı. Tekli yataklarının arasındaki çekmece yakınken farklı duyguların işaretiydi. Kardeşinin yatağı tertipli bir vaziyeti gösteriyordu. Annesi her ne kadar ardından toplayacağını söylese de o yatak toplanmadan çıkılmazdı. Sorumluluğu alırken dağınık bırakma huyundan vaktiyle caymıştı. Değişmeyen huyuna dönüştüğünden beridir düzenli kalırdı.

Güne açılan gözleri toplu düzene bakınıyordu. Seyyahlığı fikrinin kalbine açılan yanıydı. Kafasının bulunduğu düzene uymasını dilerdi. Tahayyül ederken beis görülmeden fazlaca dağılandı. Az düşünür misali irdelemeye düşkündü. Belki de ilgi alanı literatürle okuryazarlık düşündürmeyi çoğaltandı. Yazmakta kafasını dağıtarak toplayışı aslında bozgunluğa meyil vermişti. Çözemediği nedenlerde gün aydınlığını gözetleyen gecelerde kalmışa benziyordu. Özellikle görünürken kontrolsüz yaptığı içsel sorgulamanın çekiciliğinde durulmuştu. Yararıyla faydasızlığı meçhul bir huydu. Neyse ki mutfaktan kulağına çalınan kelimelerin huzurlu sesiyle kendine gelebilmişti. Şanslıyken yaşama dönüşünün bütünleşik tınısıydı.

Gece körlerindeki karalamaları bilmeksizin destekleyiciydi. Sevilen sesler ona sabah olduğunu hatırlatıyordu. Küçücük çevresinde sevebilmeyi orantılı edebilmişti. İlişkide paylaşılanların üzerindeki hakkı özeldi. Talep edilen ama parçalamayan hassasiyetti. Kahvaltı masasına gidecekken derinliklerde aralara dağıtılıyordu. Dahil kısmı çeşitlendirilmiş ton barizdi. Annesinin seslenmeleri hepsinden netti. Zorlanmayan sevgiler yansıdığında seslenirdi. Seçilememiş topluluğa karşı duygular tuğlası örülürdü. Ebeveynler dünyaya çıkmadan gözükendi. Ev içerisinde kalırken dışarıdan ayrım görülemezdi. Güneş'in annesinden alabildiği insanlık gereğine otururdu. Alınmadan öte ezelden varlığını sürdüren vicdandı. Kollanmak istenen kırılganlıktı. Vicdan doğruluğu mümkündü. Duygusalca kırılacak kadar da dikelmiş durulmayan merhametti. Şefkati aranırdı. Hiyerarşi etmeden uygulamaya yatkındı.

İşittiği seslenme cümleleriyle davet ediyordu. Gecesinin sahi gündüzünü değerlendirmişti. İyiliğe dair yönleri barındırmaya niyetliydi. Uyandığını bildirmezse çağıranın odasına geleceğinden haberdardı. Kurulmuş saatlerin alarmından insaflıydı. Nefeslenerek güne umutla başlama şevkini aşılıyordu. Hayalperest olmadan düşünü ufaktan anımsardı. Karalar sonrası hatırlama pratiği şifaydı. Sayımları canlandıran yaşanmışlıklar hisleri beslemeye yardımcıydı. Uzandığı yatağında hissi kıvraktı. Hareketliliğiyle usulca doğrulmuştu. Az köşesinde bulundurulan dönüm noktası değneğe odaklanıyordu.

Varlığını tam anlamıyla anda bırakabilecekti. Defterine yazarken temas ettiği bacakları yerinde duramıyordu. Kalbinin ölçümünde vücudu yazılanlara kapılıyordu. Aralıklarla boş sayfalara bakınmadan geçemiyordu. Sonra da ritmik akışta cümlelere rastlıyordu. Bir harfler kelime olduğundan çoğalıyordu. Beyaz sayfalar asıl sözcüklerle anlamlanınca siyahtan sıyrılıyordu. Kimi siyahlarda temizdi. Yapayalnız zannetmeden yaratım aşamasında kurgulanandı. Tutunca dayanak sağlanan tümcelerdi. Hasretin beklentisiyle gideni gözlerdi. Hem de gelemeyeceğini bilirken koşulsuz sınırsızlıkta umandı. Yazması şimdilik noktalanıyordu. Önündeki akışları zamana bırakıyordu. Ağır gelmeden doldurduğu üç adet defterini ayırmıştı. Birisini ayrıcalıkla kenara koyuyordu. Bir yandan hür sayılırdı. Aynı süreçte bedenden öncelikle ruhunu esir eden değnekleri edinmişti. Hürriyet saydıkları esaret olabilirdi. Ruhundan sayfalara uçan kelimelere eş koşacaktı. Bilirkişiler dahilinde benliğini tanırdı. Hislerinin arsız duyguları misali bedende koşabilirdi.

Yatağının hizasındaki ev ayakkabısını giyinmişti. Sertlikle alakasız yumuşak dokuyu edinmiş ayakkabı evinde bulunduğunu hissetmesine nedendi. Evcimen bir karaktere meyilli olduğundan evi hatırlamayı severdi. Bazı gerekçeler dışında keyfi şekilde dışarıda bulunmazdı. Gerekmedikçe dışarıları sık tercihi değildi. Evcil olmasını çoğaltan bambaşka etkenlerde mevcuttu. Zamanıyla görülmediğinden ekli sessizliğin arasındaydı. Artışa uğrayan hiddetiyle dışsal bağını kesmekti. Hayat şartları altında sevebilmeyi denediği koşullar hoşnut etmeyebilirdi. Yapışır tavırla kalakaldığı dört duvar alabora oluşa saikti. Ev duvarlarının dışına çıkabiliyordu. Bazı anlarda hapishane içerisinde bağlanarak tutsak edilmeye yaklaşıyordu. Kısa aralığın derinliği yalancı uzunlukları dürüstçe aşmaktaydı.

Uzandığı düşünsel ortam ardından usulca banyoya doğru yönelmişti. Her ayağa kalktığında değneksiz bağımsızlığını düşlerdi. Değnekle bağımsız yürüyüşlerinin yerini almıştı. Olağanüstü rahatlığı süslüyordu. Oysaki muhteşemlik olanaksız bir inançtı. Mükemmeli isteyen Güneş değildi. Karakterler kadar dünyada insan davranışlarıyla çalkantılıydı. Mütevazı yaşamda yersiz kalabalıklarda gözü yoktu. Yükseklere bakmıyordu. Ona yetebilmesi kâfiydi. Algısında yetinmekten söz etmiyordu. Haklarından biri özgürce hareketlenmekti. Hakkını adilce alabildiğinde kıymet bilmeyi tezden ziyadesiyle öğretmişti.

Dilek'in sıcacık huzuru vadeden tonlamasından: “Kalktı sonunda.” dediğini duymuştu. Kulakları işitirken sarmalanan çay kokusunu almaktaydı. Yanında kızarmış ekmek kokusuna yaklaşıyordu. Annesinin bildirmesiyle diğerlerinin konuşmalarını işitiyordu: Babasıyla kardeşi Elif'ti. Yüzdeki tebessümlerin birbirleriyle sebepsiz kucaklaşmaları gerçekleşiyordu. Nedene gerek duymadan samimi değerdi. Sebebiyse değer verdiği gönüllerin sesleriydi. Hakiki yaşamın seslerine gülümsememek inanılır mıydı? Başlı başına bir sevinçten ibaretti. Sevdiklerinin iyiliğin güzelliğiyle yanında oluşlarını hissettiği günlerin her anı bayramıydı.

Mutfağa geldiğinde değnekleri kapının köşesine yaslamıştı. Giderken söz dinlemeyenler eskitmeye çalışsa da izin verilmemişti. Sandalyesini çekenler yanında düşlediği rutinler gerçekleşiyordu. Sevdiklerinin gözleri gülümserken: “Günaydın.” diyordu. Enerjisi değerliydi. Küçücük kısımlar dolu anlamları duyuran hediyelerdi.

Annesinin çayını dolduruşuna tanıktı. Birisinin isteği olmadığında sandalyesine geçiyordu. Tatmin edilip keyifli olduklarını gerçekten hissedince evinde huzurla yaşayabiliyordu. Güneş'in yolculuğunu çizme gerçekliği çevresine yansıyordu.

Sevgisinin hissedilmemesi olanaksızdı. Kızlarına bakarken eylemleriyle beraber gözleri ruhundaki duyguyu saçıyordu:

“Bugün erken çıkıyor musunuz?”

Doldurulan çayıyla Güneş'te kahvaltısını yapmaya başlamıştı. Ancak bu öğünü aşırı seven birisi değildi. Bugünün verdiği garip yeme isteğiyle hevesliydi. Bilinmese de uzun süredir böyle bir iştahının olmadığı netti.

Nihayet ağzındaki lokmayı bitirmeyi başarmıştı. Annesinin sorusunu cevaplandırmıştı:

“Ben çıkmıyorum.”

Elif'te ifadesiyle odağı kendine çeviriyordu:

“Gecikebilirim. Bir isteğin olursa hemen ararsın. Hatırlatmadım diye söylenmede sonra.”

Aile olmayı kendiliğinden olanlarda kilit noktalar belliydi. Annesi gülümsüyordu. Hiç olmadığı kadar evini aydınlatıyordu. Işığında her bireye yansıyan huzur değerliydi. Öyle ki annesinin güzel gülüşü örten meşhur telaşı eksik olmuyordu:

“İyi, çabuk yiyin. Vakit kaybetmeyin.”

Hatırlatmayı duyduğunda hemen hareketlenerek masadan kalkmıştı. Sahiden gecikmiş olabilirdi. Ayaklandığında elleri boştu. Değneklerinin yokluğu hemen hissediliyordu. Hissettirilen boşluğun haddini aşmasına izin vermeden kapının kenarına yasladığı değnekleri almıştı.

İşitmeden geçirilmeyen cümleydi:

“Biraz daha yeseydin kızım. Doysaydın ne yedin ki?”

Şevk duyarken kahvaltıcı kişiliklere imrenmesine rağmen yapamayandı. Yaşamı süresince o insanlardan olamamıştı. Hayal gerçekliğinden itibaren daha da canlanmıştı. Boşluğunu anlamıyla taçlandırandı. Pek edemediği kahvaltı dışında güzelliği sunacaklara çoğunluğa açıktı. Israr sevmediğinden dolayı sürekli duyardı. Annesinden kısmen az sıkılırdı. Duyduğu ona çocuk gibi hissettiriyordu. Çocuk hissedebilmeyi seviyordu. Yarım kalmış yaralı çocukluklar yaşatılmaya düşkündü.

Kendisine bakarken annesine karşı sözleri belliydi. Ağzından çıkan sözcüklere çeviriyordu:

“Eline sağlık. Bana yetti, doydum anne. Hâlâ pijamalarımla duruyorum oyalanmayayım.”

Vicdanını rahatlatırken aklı onda kalsın istemezdi:

“Aç kalma da.”

Kocaman gülümsemişti. Kendisi dışında tüm sevdiklerinin parçalarını gerçekleştirmişti. Annesine yaklaşarak kondurduğu buse yumuşak yanaklarındaydı. Sıcak gülümsemesi sevgi öpücüğüne dönüşmüştü. Hazırlık için odasına gelmişti. Olabilecek seri hâlde kıyafetlerini giyinmeye başlamıştı. Şu anlar bile kendisine lütuftu. Yeniden doğmaya benziyordu. Yıllardır bir türlü kesmeye kıyamadığı saçları ellerindeydi. Kesse bile sürekli uzatmaya dönmeden edememişti. Aceleyle doğalca sade bir topuza emanet bırakmıştı.

Hızla kapıya doğru geldiğinde bir eksiklik vardı. Odasından çantasını almayı akıl edebilmişti. Evden çıkmadan uğurlama sesi duymalıydı.

Annesiydi:

“Görüşürüz kızım. Dikkat et.”

Kapıyı aralarken duraksamıştı. Onu duymak yeniden gülümsemişti. Tekrarlanan gülücükle karşılık veriyordu:

“Ederim, sen meraklanma anne. Görüşürüz.”

Annesinin de katkısı sayesinde hoşnuttu. Şen gülüşleri gün boyu eksik olmayacaktı. Hürriyetin eşliğiyle tek başına atabildiği adımlarla ilerliyordu. Zevkle hedefine adapteydi. Elinde olmayanları kontrol edebilir kadar yakınlık istenirdi. Konforlu fanusta korunaklı izole etmekte zararı doğururdu. Sevdiklerimizin her koşulda öylesine korunması temenni edilirdi. Duygusu geçtiğinde dileği edinip yola çıkılırdı.

***

Araçsız yürüyebilmek mutlulukla bağlantılı özgürlüğüydü. Adımlarının tadını çıkarırken yetişeceği bir alan vardı. Kavuştuğu ortamda Güneş'i öbür hayaline yaklaştırıyordu. Sonunda okula varmıştı. Sanırsa tek geciken kendisi değildi. İçini ferahlatmıştı. Güne zinde devam edebilirdi. Bugünlük şansının yaver gideceğini hissediyordu. Telaşa çevrilmiş acelesi yersizdi. Sandığı üzere gecikmelere uğramamıştı. Değiştirilmeden kapı önünde onu bekleyen ikiliye bakıyordu. Herkesle kolaylıkla samimiyet kurmadığından geniş bir çevresi yoktu. İhtiyaç hissetmezdi. Öz denilebilecek arkadaş çevresini seçmişti. Yanlarına gittiğinde küçük çaplı bir azar işitebilirdi. Bildiğinden kendini hazırlamıştı.

“Sen neredesin? Ağaç olduk burada!” bıkkınlıkla yükselen tonlamaydı.

Yanılmıyordu. Aynen beklediği o sesi duymuştu. Hazırlığı boşa değilken gayet rahattı. Çantasını bir köşeye indirmişti. Değnekler içinde aynı hareketi uygularken arkasındaki sert duvara bedenini yavaşça yaslamıştı.

Arkadaşına bakarken sessizliğini bozmuştu. Tanıyordu. Umursanmamaktan nefret ettiğini de biliyordu. Cevap vermezse deli edebileceğinden rahatça konuşmaktaydı:

“Geldim işte Ceren. Yanınızdayım görüyorsun.”

“Günaydın Güneş.” Mert'in sesiydi. Aksini gösterirdi.

“Sana da günaydın Mert. Sabahları Ceren'in günaydın deme şekli böyle. Biliyorsun.” demişti Güneş'te. Mert'le kendi aralarında gülmüşlerdi.

“Siz diyorsunuz, ben günaydın demesem eksik mi kalacak?” demişti umursamadan Ceren. Üstüne ekliyordu: “Alarm kurmuyorsun galiba Güneş. Bekleyemem. Bundan sonra ben uyandıracağım seni.”

Güneş'se bakışlarına karşı suratındaki gülümsemesinden göstermişti. Başka yanıt gereği duymamıştı. Zihninin gönlüne serdiğiyle tekrardan suskundu.

“Biraz abartmıyor musun sence?” diye dahil olmuştu Mert. Sesi kendisinin yanlarında bulunduğunun hatırlatıcısıydı.

Tereddüt etmeye kalkışırsa sözleri boşa çıkabilirdi. İnancı delilliydi. Şüphesizce yanıtlamıştı:

“Bana göre abartmıyorum.”

Küçümsemekten uzak kalmaya çalışıyordu. Suratında aniden alaycı gülüşleri belirmişti:

“Kesin diyorsun yani?”

Neler olduğunu bilmediklerini gizlediğinin farkındaydı. Ağzındaki baklayı çıkarsa iyi olacaktı. Kendisi lafı döndürmüyordu:

Sessizlik karşısında sıkkındı. Baskıyla üstüne gitmişti: “Söylesene Mert. Bunun altında başka bir şey var.”

Gözleri direkt isabet ediyordu. “Beni de sen bekletiyorsun.” diyerek anımsatıyordu.

Aynı onun gibi gözlerini üzerine dikmiş, olabilecek en nazik ses tonuyla:

''Niyetin anlaşıldı. Baştan deseydin! Bir şey olmaz sana!''

Mert, sert çıkışlarına rağmen usulca gözlerini kaçırırken:

“Bazen şaşırmıyor değilim…” duraksamıştı.

Sözünün devamının getirilmemesinden nefret ederdi. Sesi gitgide yükselirken uslanmaz bir hâl alıyordu:

“Yine bilmece gibi konuşuyorsun. Neye Mert?”

Az sonra gelecek tepkiyi kestirdiğinden ses tonu inceliyordu:

“Seninle nasıl sevgili olduğuma.” ürküyor izlenimi verirken inadına bindirerek aklından geçirdiği cümleyi yarıda kesmeden sunmuştu.

Adeta sabrının sınırlarını zorluyordu. Rahatça gelen asabiyeti tetiklenmişti. Daima bir köşede yaşanmayı bekleyenler içindendi. Söylenenin ardından nezakete gram ihtiyaç duymamıştı.
“Mert!” ikaz ediyordu. Bakışlarını çekingen yüze dikmiş, ismini telaffuz edişindeki tonlaması yeterince keskindi.

Mert gür ses tonunu yıllardır ezber etmişti. Haliyle katlanmayı da öğrenmişti. Kimse onun kadar başarılı olamazdı. Belki de açıkça değildi. Ceren'i gerçekten sevdiği için mi onunlaydı? Kaçınılmaz saydığı mecburiyetle yaşananların hatırına mıydı?

Hıncını dindirmekte de başarılıydı. Sesini bastırmıştı:

“Hemen ciddiye alıp sataşıyorsun sen de Ceren, şaka yaptım şaka. Sakin.”

Denilenin aksine kendini dingin bilendi Ceren. Güneş, her zaman olduğu gibi hayretler içinde seyrediyordu. Galiba hayatında görebileceği değişiklikleriyle epey tuhaf ilişkiye sahiplerdi. Tökezleyen birlikteliklerini yürütmeye çalışırken ayrı ayrıda yapamıyorlardı. Tüm didişmelerine kusurlarına rağmen sürdürülen ilişki takıntı mıydı? Yoksa sevginin getirdiği kabulle sabır mıydı? Karmaşalı dururken sahiden garip gözükmekteydi.

Ortam daha sıkkın bir duruma bürünmeden erkenden müdahale etmek istemişti:

“Ay, nereden çıktı yeni yeni icatlar başımıza şaka yapıyormuş! Sen böyle şakalar yapma Mert.” dediğinde Mert'in suskunca kafasını salladığını görüyordu. Ceren'in sert çıkışlarının yanında mazlumdu. Susmak bilmiyordu: “Vazgeç istersen yoksa kötü olur.” deyişiyle aralarında kısa bakışmalar kesilmeden ilerliyordu. Tehditten ziyade açıkça dile getirme amaçlıydı.

Belli mesafelerle umduğu ünlü çizgide sessizleşen arkadaşı Güneş'in bakışlarına odaklıydı. Etrafındakileri yanıltmayan Ceren ondan beklendik tavırları takınıyordu:

“Kimseyi zorla yanımda tutacak değilim. Kendi bilir. Bak ne yapıyorum ben o zaman!”

Kurduğu cümlelerle kişiliğinin kapıştığı Ceren'di. Hava durumuyla aynılaşan soğukluğunu dindiren tebessümler ardıydı. Yine şaşırtmadan Güneş'in gülümsemelerinin etkisiydi. İmrenen taze sessizlik hüküm sürüyordu. Güneş'in kaçtığı noktaysa doluca zihniydi. Olduğu yer suskunluğa geçmişti. Onun için sessiz dakikalar şansla şanssızlık arasıydı. Uğultulu içeriler dinlenmesini engelleyendi. Sırtını verdiği duvarın ayazı vücudunu kemirmişti. Yalnız bedeni hissetmiyordu. Ruhuyla beraber o düşünceleri de çıkıp gelmişti. Dimdik duran başını dayanmadan duvara teslimdi. Dağınık saçlarının canında olup bitenlerle tıpatıp benzerliği sürünüyordu. Duygularının gölgesi hıncını alamadan biraz da saçlarını acıtmıştı. Hızlı kanayabilir gülüşlerinin tüketicisiydi.

Derinliklerine inebilecek gözlerini yummuştu. Bakışlarını örterken içeriye açılıyordu. Uygulayış sırasında düşüncelerine hapsolacaktı. Ellerini sakince kollarından omuzlarına doğru gezindirmişti. Yüreğinde dolanan duyguları vücuduna yansımıştı. Ayazda bekleyendi. Hareketsizliği mevcut ısıyı yitirmeyi dilemiyordu. Kaçıngan bakışlarını yumduğunda nehrine dolanacağı düşünceler nelerdi? Hangi fikir deryasında gezmeye değeceğini bilemezken teslimdi.

Tüm ömrünün zamanındaki duyguları delicesine düşünüyordu. Nedeyse herkes yaşadıklarıyla etrafında olup bitenleri umursamadığını varsaydığından olabilirdi. Neden ırak bile olmamış kanılara erişmişlerdi? Elemle incecik kanamasından yanardı. Üstelik kimsecikler göremediğinde anlatamazken bir de sevdikleri üzülmesin diye kendini hiçe saymıştı.

Neşeli rolünü üstlenerek yapmacık ama en samimi görünen gülüşlerin ustasıydı. Yıllardır kendisine biçilmiş kaftan gibi giyinmişti. Üzerinde istediği an seçeceği reflekse dönüşmüştü. Gerçekten başarılı olduğunu anladığında iş tamamdı. Birçok insan yaparken kimlerin sahiden ustalaştığı meçhule sığınıyordu.

Olanı öncesinden anımsatan mektep bahçesiydi. Eşlik edebilirdi. Evvelinde başını duvarlarına yasladığı okul gayesine aracıydı. Akım aralığı seçilerek denkti. Çapraz kısımlarda mevcuttu. Vaktile sıkkın olabildiğinden koşarcasına uzaklaşıp kurtulmalıydı. Hedefinin netliği mutlaka paha biçilmez değerdeki avantajı sayılıyordu. Bir hayal dünyası kurmalıydı. Nefeslerinde tutkulu arzusunu aramış edasıyla canı kıpır kıpır eyleme dökmeliydi: Yazar olmak. İyi, yetenekli ve başarılı bir yazar olmalıydı. Yüreğini ortaya koyduğunun fazlasınca belirttiği kesitten geldiğinin bilincinde kalarak akademik kariyer adına eğitimler ya da profesyonel öğrenimler edinmişti. Kısa bir süreliğine hayalindeki Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne merak sardığında zaten yazdığını bilerek, farklıca uyuşturduğu kurslarla kitapların yanında senaristliğin vereceği sözcüklerle eser sunma ganimetine kapı açarak yolculuk etme tercihinde yana durmuştu. Ömürlerin aralığında gizliliğe dair armağanlarıyla insanların kalbine dokunabilmeliydi. Dünyaya veda ettiğinde yazdıklarıyla ulaşabildiği milyonlarca ruhta defalarca yaşamak... Çılgınca heyecanlandırıyordu. İstikrarıyla arzusunu genişletmişti. Bir tek düşünmek hedefine kavuştururdu. Onu gerçekten meraklandıran ender şeydi. Hepsinin dışında içini akıtabilmek amacıyla yazandı.

Şimdiki zamandaysa dileğine ulaşabilmişti. Bir hayaline daha kavuşabilmeye ramak kalmıştı. Eğitim serüvenini ilerlettiği üniversitede son senesiydi. Hedefi sarsılmaz biçimde netti. Adına sevinçle içi içine sığmazken muhakkak dahildi: Kişiselinde konulan buruk izlere eziyete dönüştürmemeliydi. Hiçbir acısından tamamıyla sıyrılamazdı. Ufaktan dinmekle sınırlıydı. Katkısıyla bitiş çizgilerine yaklaştığı maksadına ulaştıran yola baş koymuştu.

Nice düşüncenin yamacından akarken geçmişi karmaşaydı. Canının yandığın yoğunca hissedebildiği şeylerden biriyse daima maziyi anımsamaktı. Umutlu anıları da mevcuttu fakat ayırt etmeksizin süreklilikle derince bir duygusallığa kapılarını sonuna dek aralamaktaydı. Geçmiş yazma arzusu misali oynak bir dürtüydü. Olağan duygusallığı gözlerini ıslatmaya başladığında göz kapakları yumuşamıştı. Kirpiklerinin ıslandığını algılarken gözyaşlarını durdurmalıydı. Bakışlarını semaya çevirmek yardımcı değildi. İçindeki duygulara gem vuramıyordu. Dirençsiz denemelerle nemli gözlerini baskıyla örtendi.

Öbür taraftan insaflı sesler toplaşmıştı: “O vakitlerde canım derinden yandı. Bugünse bu durumdayım. Tam da hayallerimdeki gibi sağlığım yerinde. Kimseye muhtaç değilim. Çok sevdiğim bir mesleğe sahip olmak için bir yoldayım. Uğrunda çaba sarf ediyorum. Hatta bir meslekten öte tutkularımı gerçekleştireceğim. Ailemle yakın sevdiklerim yanımdalar. İyiler de. Onlar iyiyse ben de iyiyim.” derdi. Acılarının içindeki mutluluğu görebilmek güç göstergesiydi. Mutluluk ruhuna doğduğunda yüzünde çizilen ince gülümseme beliriyordu. Kederi masumane benimsediğinden rahatça görünürdü. Kalbinde azap çekememiş yaralanmaları zihnine oturduğunda ruhun izlerinden kopyacıydı.

Vaziyeti bir an evvel değişkenlik göstermeliydi. Ağırlaşmış düşüncelerinden sıyrılıp çabucak yumduğu gözlerini açmalıydı. Onu bugüne döndüren iç sesi bedeniyle okul önünde olduğunu bildirendi. Gözlerini açtığında buğulu bir hâldeydi. Kalabalıklarda aniden gelmesinden haz etmezdi ancak gözyaşlarının uslanmadığını tanırdı. İçinde fırtınası ağlamıştı. Nemli bakışları yanaklarını ıslatmasın diye bedeni gergindi. Güneş'in gözlerinin doluluğunda kimselerin anlayamayacağını düşündüğü tınısı gizemliydi. Şu ana dek hep böyleydi. Bundan sonra da görmezlerdi. Etrafına bakınmaya başlayan gözleri dolanıyordu. Ceren'le Mert rutin atışmalarının ardından odakları telefon ekranındaydı. Üşümüştü. Orada bulunarak boş durmanın anlamı yoktu.

Odağını sınıfa gitmek için hazırladığını düşünürken gözleri birine değiyordu. Sayılı adım atsa yanına varabilirdi. Aynı ortamda bulunurken hiç muhatap olmamıştı. Tüm insanlar hayatını gözünde biriktirirdi. Onunsa bakışları taşırken Güneş'e özgüydü. Rastlayabileceği hikâye parçalarını kendine has perspektifte nadide bilinmezliği kılmaktaydı. Sebeplere dayanmadan yalnızca kendisinin anlayabileceği dildi. Eşzamanlı ufacık bir tebessümü soğuk görünümü yerle bir ediyordu. Usulca ruhuna temasıyla sarıp sarmalayandı. Güneş'in buğulu gözlerinde canlanan tanımsızdı. Onu, bilse de tanışmadığını daha evvel böyle görmemişti. Sıklıkla göz göze gelmeleriyle kaçtığını anımsıyordu. Şu anda kilitlenmiş durumdaydı. Tuhaftı. Ne anlam yüklemeden durabiliyordu ne de adını koyabilmekte marifetliydi. İki arada bir derede çetrefilli hâldeydi. Sanki gözlerdeki buğuyla saklanmış derin acıdan haberdardı. Benzer bir anı beklemediğinden savunmasızdı.

Yakın mevzularda olabildiğince kalabilmek canlı mucizelerdi. İstisnanın sık rastlanamaz yanlarıydı. Neyin mucizesi olduğuysa hızlıca paylaşılmazdı. İsimleşemeyen dokunuşların etkisiyle saf gibi kalakalmıştı. Neyi hissedip düşündüğünü bilemeden algısı kesilmişti. Bu kadar kapalıyken açılmış bir algıydı. Geçileni herhangi bir manayla biçimlendirip üzerine ekleyememişti. Ne zaman karşıt olan cinsiyle göz göze gelse hemen kaçma peşindeydi. Basitçe kaçabilip işin içinden hemencecik sıyrılırdı. Utangaç isteğiyle yeniden kaçınmak istiyordu. Enteresan kısmıysa aynı anda bakabilme arzusunun furyası kamçılıyordu. İkisi aynı anda nasıl da olabiliyordu? Müdahale edemediği düğüme dönüşmüştü. Bu hazin karmaşıklığın ortasında can çekişendi. Sıkıntılı güçlükle ufak sıyrılma ihtimalinin mücadelesine girişmişti.

Ellerinin yavaşça hissiyatını yitirdiğini fark ediyordu. Daha da üşümüşlerdi. Galiba heyecanlanmıştı. Az önce bu kadar üşümediğini de biliyordu. Dizlerinin bağının nasıl çözüldüğünü idrak edememişti. Orada kalabilir, tek bir adım atamazdı. Aksine koşarcasına adımlarda atabilirdi ve sonsuz uzağında olsa da ona saatlerce koşabilirdi. Hiçbir şey bilmediği ama sadece ona varmayı arzuladığını bilen adımlarına yenik düşerdi. Yenilip teslimken uğrama olasılığı eksilerde bir his çalınmıştı. Bununla deprem etkisi yaratılır edasıyla sarsılmıştı. İçinden kilitli o duygunun olamayacağına karar vermişti. Yüzüne baktığı kimse yanıldığını der gibiydi.

Lüzumsuz şeyi düşünmüştü. Birinin gözlerine bu denli baktığında ruhuna ilk kez aşk gelmişti. Bunca yaşanılmış deneyimlediklerinin ardından aşk! Hiçbir zaman planlamasında yer almıyordu. Hayat planlara anlayışlı değilse de Güneş'in hayatında aşk olamazdı. Onu kim neden sevsin ki? Neyini sevebilirdi? Ya da aşka dair karşısındakine ne verebilirdi? O birini sevse de sevilmezdi. Kendi tabiatında katıca kesinleşmişti. Görüleceği üzere kurulmuş çapında sertleştikçe kabalaşan tabuları içerisinde, bakabildiği minik penceresiydi. Fırsatla göremedikleri bu yöndeydi. Oldukça yargılayıcı sıkı duvarlarla örülüydü. Umutsuzluğa dahi kapılmazdı. Karanlığına zincirli hâldeydi. Nedeniyle aşk denilen duyguyla ilgili umut vadetme şansını kaybetmişti. Uğraşamazdı. Enerjisiz gücü yetmezdi. Gereksiz vicdan azabını kaldıramazdı.

Fazlasınca bol keseden karmaşalı dünyasıydı. Akılsız mantığı fısıldamıyor muydu? Derinden derine iliklerine işliyordu: “Her şeyle yeterince sınandım. Bir de aşk mı? Mümkünse eksik kalsın.” olası ihtimallerin kuşkusu bile acımasızdı. Gerçek, dürüst olup olmadığını henüz çözemediği bir beter acımasızlıktı. Vazgeçilmez ün sahibi düşüncesi bağırırdı. Haykırıp dururken parçalanan kalbi suskundu. Tembihi keskin olsa da yetmezdi. Sessizleşen yüreğini bastırmaya meyledenlerle kısabilir miydi? Ömrünce eşlikçi duygunun ince dokusunu acısı gibi gizleyemezdi. Kalbinin bedelleriyle aşkı da tatmak isteyen yanı ne olacaktı? Onu sahiden öldürebilir olmuşken hani o aşık olmak isteyen Güneş? Üzerini aldığı yaşlarla birlikte su misali geçip duran yıllar örtmüştü, o zaten çoktan ölmüştü ki. Zavallıydı.

Hem aşk denilen nedir? Kime göre neye göredir? Onca insan arasından hayatınıza bir şekilde birisi geliyor. Siz o kişiye karşı bazı duygular beslerken benzer şeyleri düşünüyor mu? Bazen bilemiyorsunuz. Eğer düşünmüyor ise olan size oluyor. Kendi çapınızda ona verdiğiniz her şey karşılıksız bir hâle evriliyor. Karşılığı mevcutsa da birbirinize: “Sana aşığım.” diyebiliyorsunuz. Karşılığa erişilince şansınızın yaver gidişiydi. Ya da farklı versiyonlarla karşılık beklemeden sevebilmek mi? Ellerinden tutuyorsunuz, güveniyorsunuz, hayatınıza alıyorsunuz, hayatına dahil oluyorsunuz, bazı şeyler yaşanırken paylaşıyorsunuz. İnsanların kalıplara sığdıramadığı aşk denilenin yüzeysel açılı mı bundan mı ibaretti? O da bir şarta evrilmişti. Hiçbir dilin kelimesinden anlatılamayana zayıf azınlıktı. Güneş'in içinden inançsızlık düşüncesi bir türlü gidemiyordu. Bundan ibaretse samimiyetle gelemezse gereksizliği devamlıydı. Yine de kendi penceresinden görebildiği kadarıydı. İnsan hiçbir şeyi yaşamadan bütünüyle bilemezdi. Bilemediği aşkta diğer bilmedikleri ölçüsünde görülemeyenin ötesi olabilirdi.

Kudretsiz inancını koruyamadığı kalıplar durulmuyorlardı. Dinginliğine karşı hırçınlığı az buz değildi. Yaraların karşısına gördüğü gerçeklerde dikiliyordu. Aşk olgusunu imha etmeye sebep olanlardı. Bilinçsizce olup olmadığını kavrayamayacak yargılama hapsindeydi. Öncelerde çoğu insan dış görünüşe bakarak aşık olabilirdi. Sevdiklerini söylerlerdi fakat hangisi ruhuna değerdi? Dış görünüşle kalırdı. Çıkarımlar etrafında umulan beklentiyle yanılırlardı. Ona da kendisine de yazık olurdu.

İpucunu ararken dış görünüşe bir türlü vazgeçemiyorlardı. Bilinemezdi. Bakılan nokta sınırlıydı. Her canlı günün birinde bastıkları toprağın altına girerdi. Anlaşamayan ruhlar bedenle eşleşemezdi. Ruh fesatlığı güzelleştirirmiş bedenlerin gölgesiydi. Bedenimiz toprakla buluştuğunda ruhumuzun yankısıyla anılacaktık. Ortaya sorgulanması gerekenler çıkıyordu. Kimler kimlerin bedensiz önce ruhlu insanlığına bakardı? Bakmazlardı.

İnsan severken farklı yönden aynı pencerelere bakabilmeliydi. Ruha değmeliydi esas buluşturulması gereken yürekti. Bedenen güzellik bu kadar olabilir miydi? Hitabın ruha değebilmesi kadar özgün sayılamazdı. Kusursuz görmemeli sevdiğini, kusurlarıyla da sevilebilecek etmeliydi. Zor eylem bu biçimde sevmekse esasında sahi sevene zorlayıcı değildi.

Sarılığın tonları koyulaştıkça nihayetinde kendine gelmişliği idrak edişine varmıştı. Sonsuza kadar bakamazdı. Kalbine dönmeden gözlerine doyasıya bakamazdı. Bakışlarını üzerinden çektiğinde boşluktaydı. Klişe bir sahneden kurtulmayı başardığını düşünendi. Zırhı ağırsa da hazırdı. Arkadaşlarına döndüğünde Ceren'le Mert hâlâ aynı vaziyetteydi. Az önce gözlerini ayırdığına bakarken dünya ikisini gözetliyor zannetmişti. Oysa tek yakınlaştırılmış dürbün yargılarıyla çatışan ses sayılırdı. Bulanıklıktan yandığı içgüdüleriyle hareket edendi. Arkadaşlarıyla çevresinin izlemediğini bizzat anlamak rahatlatmıştı. Yeniden yakalanmak istemezdi. O, bilmediğini seyre dalmışken dünyada yalnızca ikisi kalmıştı. Küçük gezegen ikisine genişlemiş duygusuna girişemiyordu. Yoğunluktayken bildiği dilde kaçıyordu.

İçeri geçmeden evvel densiz merakına yenik düşmüştü. Acaba o gözler hâlâ ona bakıyor muydu? Kontrol etme dürtüsüyle oradaydı. Bir ilkle beraber anlamsızca engelleyememişti. Rahatsız edilmeme özeniyle izlendiği özellikle bakmamasıyla idrak etmişti. Sadelikle mübalağa etmeden seyre dalmıştı. Dağınık amaçlar belirlemeden ondaydı. Yüzüyle gözlerine bakıp anladıkça içi kıvranıyordu. Bundan böyle her bakış ikisinin de hafızasına kazınmıştı. Zorlamadan doğalca meydana gelmişti. Daha öncesinde unutulamayacak şansta bakamamışlardı. Bu bakışların hangisine ne yapacağı şahsi durumdu.

Adımları aceleciydi. Arkadaşı Ceren'in yanına gelmişti:

“Gelmedim diye azarladın şimdi de yüzüme bakmıyorsun Ceren. Kaldırın başınızı telefondan artık ya! Soğuk, ben içerideyim.”

Hiçbir şekilde yanıt alamamıştı. Suratına bakılmaya dahi tenezzül edilmemişti. Konsantre oluşalarıyla ikili pek bir uyumluydu.

Tam çantasını almaya yeltenirken bir ses duymuştu:

“Biz de geliriz. Sen git. Ben getiririm çantayı.”

“Ben hallettim. Gerek yok.”

Ceren, Güneş her ne kadar alıştığını söyleyip dursa da o değneklerle çantayı almasının bir hayli zorlayıcı eylemlerden olduğunun bilincindeydi. Çantayı olabilecek en kibar şekilde almıştı:

“Bırakır mısın Güneş? Bırak şunu!”

Güneş'se ziyadesiyle kararlıydı. Bundan böyle etrafındaki insanların onun bir şeyleri kendisi yapabileceğine inanmasını istiyordu. Gerçi inansalar en fazla değişen etken ne olabilirdi? Çok da şart değildi. İnanmasalar da olurdu. Kendisi birine gerek duymadan istediğini yapabileceğini biliyordu. İnsanlara bir şeyler kanıtlama zorunluluğuna girmemeliydi. Bu onu yeterince yormuştu. Eyleme geçtikçe inanmayanlar da şahit olacaktı. Ek zahmette bulunmayacaktı.

“Teşekkür ederim. Yine de gerek olmadığını belirttim. Değil mi Ceren?”

Diyeceğini söylerken sonuna ufak bir gülümseme sığdırmayı unutmazdı. Yanlış anlaşılmak istemezdi. Mecburiyetten gereği yolsa sertlik ona göre bir şey değildi. Arkadaşı nihayetinde ikna olabilmişti. Tercihi az önceki hâlinden vazgeçmemekti. Mert'in yanına nasıl geri döndüğünü unutmuştu.

Az önce baktığı gözler Güneş'i izleyemeden kulak vermişti. Cümlelerini dillendiren tavrının hayali önünde belirmişti. Küçücük anlardan oluşturmuştu. Duygusu zamanla köklüydü. Yalın masumiyetli merak duyuyordu. Onu anlamakla tanıma çabasındaydı.

Almakta inat ettiği çantayla içeriye doğru ilerlerken yanından geçmişti. Onun yakınından geçmekte Güneş adına tuhaftı. Çünkü karşıt cins üzerinde böyle hissiyatlar bırakamazdı. Buysa değişikti. Yakışıklılıkla çekici olduğu meselesinde hakkını yiyip yadsıyamazdı. Fiziksel uzaklıktan dikkat edemezdi. Olası sınırlı süredeki bakışması anlamasına yetmişti. Ötesini alamıyordu. Aklında gezdiremediği ancak içinin çığlıklar attığı yerdi. Öylece kapana kapatılan haykırışla kestiği fikirlerdi. Babayla abi benzeri istisnala haricinde bir erkeğin ciddiyetle yakışıklı gelişini düşünmemişti. Yakışıklılıktan ayrı yoldu. Sanki geriledikçe ona çekiliyordu. Onun gibi izlenmediği anlarda gözlerinin resminde çizilendi.

Su benzerliğiyle akışla dolanan hoşnutluk yaklaşacak hiçbir şey bulamazdı. Varlığının kendisi onda bir yenilikti. İlk oluşuna bakıldığında gerçekten de yakışıklı olduğu için mi bu düşünceye kayıyordu yoksa hissettiği duyguların marifeti miydi? Temasta bulunacak olsa nutku tutulur da olduğu yere çakılır diye de ödü kopmuştu. Biraz daha yakından görebildiği gözleri keşifli evreni barındırıyordu. Yakın uzaklıktaki ormanların macerası memnuniyetti. Eşleşmeyle kendisinde barınan duyguları şeffaflıkla görebilirdi. Dolayısıyla hafif endişeli duru sıkıntıya düşürendi. Baskın tarafsa temassız kalması gerektiğiydi. İç sesi temkini haykırıyorsa muhakkak önlem almalıydı. Öyleyse neden tatmadığını sunan ortak kaynaktı? Üstün kavramlara kafa tutan Güneş bariz ikilemle çatışmaya cüret edemeyendi.

Bedeni başka yöne giderdi. Yaramazlık peşindeki gönlü şaşmamalıydı. Uslanması için tüm gücüyle örtüyordu. İçindeki tanışamadığı enteresan hissiyatları anlamlandıramıyordu. Rahatsızlığına inandığı duygunun kontrolsüzce duruşu epey canını sıkıyordu. İlgili fikri sorgulamanın belirlediği katı amaçlardan caymak olduğuna dairdi. Kalbine rahatsızlık vereni sorgulamaya ömründe ilk defa cesareti yoktu. Yapabilmeye kalkışacak olursa varsayımı ezerdi. Bozuk düşüncenin çözümlenemez vaziyete döneceğini defaatle anımsardı. Güneş'e bakılırsa duyduğu ses uyarıcı şekilde her parmak sallamasında onu gerekenlerden koruyordu.

Ayaklarının ilerleyişi hisler birliğindeydi. Vücudunu kısıtlamada tutmak amacıyla tetikteyken hızlıca reaksiyon vermişti. Sertçe uzaklaşan adımlarla sınıftaydı. Ancak o anı yok edemiyordu. Ayakları koşmazken koştuğunu iddia ediyordu. Amatör kalbindeki atışın fırlarcasına atışları oradaydı. Düzensiz nefesini darlaşarak kesildiğini hissediyordu. Altüst eden akış hoşnut etmezdi. Bilemeden yaşanandan çılgın tutkuyla haz duyan yanı keyif besleyendi. Bugün evden çıkarken sevdiği annesine dediğince canına dikkat edemiyordu. Panik atak geçirmiyordu. Yaşatılmayı yani hissedebilme ölçümünü denetliyordu. Dışarıdan içeriye umulmadık çağrıydı. Felaketlere karşı fanustan kaydıkça güvenliksizdi. Yüreğinin aldanmış oyunlarından gözlerini kaç defa sıkıca yumup açtığına yetişemez olmuştu. Bambaşka benliğini canından doğuruyordu. Yalnızlığıyla savmak isteği kovmaya yetemiyordu. Aynı kalbide parçası gözlerinin ilhamıyla bağından açıp kapanıyordu. Gitsin istedikleri içine karıştıkça kendini salıp direnemiyordu. Bir direnemeyiş soktuğu kramplara rağmen huzur verebilirdi. Alışılagelmiş biçimde mâni olamadan ağlayası geliyordu. Korunaklı zannedilen tedirginliğin yıpratıcılığına kalmamalıydı. Gülücüğünü kıvrandıran gözyaşlarını bedel sayardı. Reddeden yönüyle ikisinin arasında ezilen Güneş suçsuzdu.

Dünya evreninde Güneş'ten bedenen uzaklaşarak dışta kalmıştı fakat ruhun içerilerinde Rüzgar ona öyle bakan su damlası güzelliği unutamıyordu. Kalp tekniğine özgün hafıza unutamazdı da. Kendisinin de ilk derinlemesine sesiydi. Kapanık tepkisine kızmadan adapteydi. Onun üzerinde bir etki bırakırken heyecanlandırdığını anlamak kolaydı. Kendisi benzer rahatlıkta etkilenmişti. Suratında farklı renklerle uyumunda anımsıyordu. Yakınından geçerken takılmamaya didinmesini idrak etmekteydi. Az yaklaşınca bihaberce anımsatanın gözleri daha başka bir manalıydı. Bakış çizikleri düştüğü karalarda ak kalırken boynu bükülmekten solmuş bitkiler büyütendi. Saydamlığı zarafetle damladıkça hüzün göletleriyle bağdaşmıştı. İlişkilendirilen dokunaklı mesajın yamacında gizli saklılar Rüzgar'la çarpışıyordu. Ender belirgin öğrenimler anlattığını can damarlarının yolunu kesmeden hissederdi.

***

İğneleyici laflarını oldukça zarif ama etkili şekilde söyleyebilen öğretmendi. Sonra da her zamanki çıkışla sözlerinde bahsi geçip homurdanan gençler...

Sesinin alışılan cümlesi sınıfta yankılanıyordu:

“Hadi bakalım gençler! Sorumluluğunuzun gerektirdiklerini biliyorsunuz artık. Yapmazsanız sorunda size ait.”

Güneş'i teslim alış günün yorgunluğunu aşmıştı. Dalgınlığı saatlerle belirginleşmişti. Bir anda tutuklu kalarak zamanı kovalıyordu.

Sessizliğinden kurtaran ton bildiği arkadaşındandı:

“Çıkmıyor musun?”

Ceren'in sesiyle kaldığı kısmı erteliyordu. Yanında seslenmiş birisi olmasaydı kıpırdamazdı. Hareketsizce otururken zihnini kurcalayanları çözebilmek uğraşıyla sabahlara dek düşünebilirdi. Defalarca yaşayabildiği kısım zihnindeki meşhur anla şekilleniyordu.

Ayağa kalkma zahmetinde bulunup toparlanmaya başlamıştı. Fakat Güneş tepkisizdi. Sorusuna sessizce bakınıp geçiştirmişti.

“Güneş, bugün eve gitmeyeceksin. Gece buradasın galiba.” cevap alamadığında tekrarlamıştı. Onunla tanıştığı günden bu yana şahit olduğu tavrı garipsenmeyecek türden değildi. Neredeyse endişeyle yanına yaklaşmıştı. Adımlarının ardından korkuyla gülümseyerek: “Güneş! Hangi gezegenin diyarında dolanıyorsun sen?” diyendi. Seslenme çabasıyla eş duyulmadığında inanamıyordu. Kendine getirip sarsarcasına tekrarlıyordu: “Dünyadan Güneş'e, bir kendine gelsene!”

Güneş, sürekli yenilenen tutukluğundan sıyrılmıştı. Ani bir tepkiyle:

“Ne var Ceren? Ne diyorsun?”

Karşılaştığı garip dalgınlık kesilmişti. Sürerse ciddileşen tedirginlik duygusuna geçebilirdi. Arkadaşının kendine gelişiyle rahattı. Aktif bir dönüşle karşılıyordu:

“Senin oralar iyi mi? Duymaman normal tabii. Sabah böyle değildin. Uzaklara dalıp dalıp gidiyorsun. Birden değiştin. Tam olarak ne olduğunu çözebilmiş değil ama bir şey oldu sana. Şimdiki hareketlerin tuhaf geliyor.”

Elinde sımsıkı tuttuğu kalemi yerleştirirken Ceren'i dinliyordu. Dediklerine katlanmak istemediği belliydi. Susturmak isteyene benzemişti:

“Ne olacakmış bana?” derken suskundu. Dediğine inanamıyordu. Sayesinde devam edebildiği toparlanma uğraşı sonlandığından Ceren'e odaklıydı. Yeni meşguliyetinden kaçmadığına benliğini inandırmak için çaba sarf etmekteydi. Gözlerine bakarken: “Bir şey söyleyeceksen çekinme. Açıkça de. İma edilmesini sevmem.” meydan okumuştu.

Hoşlanmadığı konusunda Ceren'de haberdardı. İçindeki açık sözlülükle diyemiyordu. Lazım geldiğinde dürüstçe geçiştirmeyi de becerirdi:

“Söylememeyi tercih ederim. Tartışmak istemiyorum.”

Dinlediğinin neyi kastetmek istediğini ancak algılamıştı. Aklı uğraşla toparlanıyordu. İfadesine yansıdığından kelimelere dökmeme gayreti boşunaydı. Bunalmıştı. Konuşmasını irdeleyen bıkkın tonlamayla:

“Yine başlamasan olmaz mı Ceren? Çekemeyeceğim.”

Anlaşıldığından sırıtmaya başlamıştı. Diğerlerinden ayrıcalıklı tek adımlaması sayılıyordu. Şahitliği arasında ilkti. Güneş'i sinirlendirmemek için suyuna gidiyordu. Asabi duygularına yabancı değildi.

“Olur, bundan dolayı başlamıyorum ben de.”

Güneş'se içindeki dillendirmeden edemiyordu:

“Şu an gördüğüm başlamamış hâlin değildir.”

Söylemine karşı Ceren kahkaha patlatmıştı. Kendini tutamıyordu. Beğense de beğenmese de netice barizdi. Ardından afalladığını görünce masumane kafa sallamakla yetinmişti. Kavga çıkma ihtimalinden kaçınırken: “Yarın konuşuruz Güneş.” demesiyle kıpırdattığı elleriyle ortalıkta görünmüyordu.

Sahteliğinden ufalan gülücüğüyle tepki verirken suskundu. Senelerdir kopmamış arkadaşlık ilişkilerinde çatışmalı noktaları ortadaydı. Güneş'te aynı görüşteyken konuşacaklarından şüphe duymuyordu. Kendisi usanmışken Ceren mütemadiyen kondurduğu imalarından bıkmamıştı. Bazı zıtlıklar ilişkilerin rengiyle heyecanıydı. Haddini aştığından sahiden çekilmez boyutlara ulaşması mümkündü.

***

Kalbi zihniyle bedenine ağır gelmeye başlarken kurtuluş pahasına eve gidip hemen uyumayı bekler olmuştu. Ne kadar becerikli olabilirse planlarının işaretiydi. Bir yandan çelişkili biçimde düşünebilmek hevesiyle acelesiz yürüyordu. Tuhaftı. Yolu sanki hiç bitemeyecekti. Neydi dengesiz hâlleri? Zihninin uç köşelerine bu sabah okulda o buz gibi duvara yaslanırken düşündükleri gelmişti. İyiliğine kargaşadan boğulmadan iknaydı. Bunu sıklıkla anımsayıp durulmalıydı.

Sözde geçmişin ardından bugünmüş duyusuyla hissedebildiğiydi. Yoğunlaşan içi tane tane acılarla dolup taşmışken kahkahalarla gülendi. Etrafındakiler uyurken delinirdi. Kuru yastığına sessizlikle hıçkırarak gözyaşları dökendi. Sabahsa yine mutlu rolünden ödün vermeyendi. Akşamın sonunda yaşları hem hiç onun olmamış hem de daima onunlaydı. Yastığını başını koyup uykuya dalmayı denerdi. İnanması yaşamaya yetersizdi. Bildiği sevdikleri üzülmesin derdindeydi. Anlatamazken anlaşılamayacağı kıskacıyla susan Güneş ortaya çıkıyordu. Versiyonun sıkıştığı boyutta kenara atıp ite kaka varlığını unutmuştu. Değer verememişti. Tekten ibaret değillerdi. Güneş'mi fazla hassastı yoksa bu acılar yıllar, bir asır ardından şu an yaşanmış gibi yenilenerek anımsayacağı kadar can parçalayan türdendi?

Her biri aklını kurcalarken Rüzgar geldiğinde kayıplardı. Hepsinden öncelikli gözleri perdesinin önündeydi. Detayıyla karşısına düşmekteydi. Bakışları aklına kuşkusuz serinlikle oturmuştu. Derinliğiyle belki de samimi sıcaklığıyla yetinebileceği bir yuva edinirdi. Mümkünken böylesine çıkmak bilmezdi. İlk defa bu kadar dikkatlice yüz yüzelerdi. Uzunluğuyla derinliği düşünürken anlaşılırdı. Yalnızca hakikaten bakıldığından kalamamıştı.

Biraz dinlenmek yenilen yemekle aile sohbeti derken kendini odasıyla yatağında bulmuştu. Fazla kıymete binmişken keyifli hissediyordu. Senelerdir her fırsatta içli içli şükrettiği bambaşka güzelliklerdendi. Şükür sebebiyle kalmadan düşünmemek gayesiyle uzattığı çaresiydi.

Ancak hâlâ zihninden atamadığı şeyler mevcuttu. Düşünmemek pahasına aklına gelebilecek her şeyle uğraşıyordu. İçine gömülmeden yaşaması diri bırakıyordu. Hafızasında kalbini yadırgayıp kurcalayanla rahatsızlık vereni düşünmemeliydi. İtiraf edemiyor olsa da Rüzgar'ı düşünmemek için olağanüstü efor harcıyordu. İstediği şekilde kurtuluşu uyumaktı. Maalesef başarısız çıkan sonucuyla uykusuzdu. Çırpınan duygularının netliğini ayırt edememek yüzündendi. Uyku onun için sözcükler kadar sığınaktı. Düşünmek istemediğinde uyurdu. Hissetmek istememekte uyumak boştu. Yazmaktan da çekinir olmuştu. Bilinçli olarak çözemediği duygunun kaleminin sihrinde deşifre olmasından ürkmüştü. Uykuya bırakış denemelerine yeltenirken telefonu çalmıştı. Uzandığı yatağından doğurulup oturur pozisyondaydı. Telefonunu eline aldığında ışığı gözlerinin kısılmasına nedendi. Görünce okuduğu isim haricinde bir insanı beklememişti. Arayan Ceren'di.

Göz ucuyla kardeşi Elif'in uyanıp uyanmadığını kontrol ederken tedirgindi. Onu uyandırmadan hızlıca sesini kısmıştı. Yanıtsız bırakırsa istikrarla devam edeceğinden tereddüt etmişti. Mesajlaşarak dönmüştü.

“Ne oldu bu saatte? Elif uyuyor. Açmayayım şimdi.”

“Yok bir şey. Öyle konuşmak için aramıştım.”

Suretinden ağzındaki lafı gevelemesinin usandırıcı olduğu görülürdü. Bir kargaşayı daha istemeden netti:

“Var, vardır. Gece gece bir tek öylesine konuşmak için aramazsın. Söyle rahatla uyuyayım.”

“Harbiden mi? Tanıyorsun arkadaşını. Yok saydığın duygularınla böyle tanışsan...”

Güneş, okuduğu cümleyle ne yazacağını bilemeden bakakalmıştı. Sonrasında yeni bir ileti daha gönderilmişti.

“Tanışmanı isterdim. Neyse, belki de tanımana yardımcı olmam gerekiyordur. Çok önemli bir bilgi veriyorum... Adı Rüzgar. Sonra meraktan uyuyamazsın içime dert etmeyeyim.”

Beklemediği noktaydı. Güneş'in telefonun o bembeyaz ışığından kısılan gözlerindeki bakışları direkt olarak değişmişti. Ondan mı bahsediyordu? O, aklından çıkmayan kişi olmalıydı: Rüzgar, adı Rüzgar'mış demek. Kalbinden atamadıkça boğuştuğu gözlerin ismiydi Rüzgar. Hislerine ad koyamazken o bakışların sahibiyle tanışıyordu. Selamlaşma dahi yaşamadığı birinin şu tesiriyle adını bilişi gizemliydi. Ceren okuldakilere oldukça hakimdi. Bilirkişiden öğrenmişti. Onun haricinde kimse diyemezdi de. Rüzgar’a bakarken Ceren’le Mert’e döndüğünde ikisini izlemediklerini ummuştu. Meğerse tespitinde yanılmıştı. Sanırsa yakalanmıştı. İttiği bir duyguyla daha savaşmak zorlayıcıydı.

Aklında her türlü soru dönüp duruyordu. Bu imaların sonu nereye çıkacaktı? Anlamamazlığa verme konusunda beceriksizdi. Ağzını arama çabası içerisindeydi:

“Neyi ima etmeye çalışıyorsun? Çözemiyorum. Kimden bahsediyorsun?”

Neyi neden yaptığını anlamaksa basitleşmişti. Ceren, Güneş'in oyunlarına gelmeyecek kadar gözü açıktı. Onun aksine netti:

“Sen kimden bahsettiğimi iyi biliyorsun. Anlamamış numarası yapma bana.”

Güneş, inatla çabasından ödün vermiyordu:

“Şunu doğru düzgün yazsana.”

“Yazmayacağım Güneş! Kusura bakma zaten kendin biliyorsun. Sürekli sorular sormaktan vazgeç. Söylediğimin de değerini bil bence. İyi uykular. İyi düşünmeler mi deseydim?”

Mantığıyla duyguları gitgide birbirine karışmaktaydı. Bu kez yanıtlamamayı tercih etmişti. Denilenleri karşı ne yazabilirdi? Bildiği Ceren’i karışıklığı kadar yadırgamazdı. Lafını söylemekten çekinir olduğunu arkadaşı Ceren’le algılayabilirdi. Elindeki telefonu yanı başına bırakırken içini kemirip duranlarla yatağına uzanmıştı. Onca yıllık arkadaşını bilirdi. Ceren gerçekten ona bakışlarını gördüyse uğraşıp duracaktı. Bir de başına onun haricinde Ceren’le uğraşmak kalmıştı.

Güneş'in aşka karşı inançsızlığından gerçekleşmesi ziyadesiyle güçtü fakat kafasındaki sesleri susturmaya çalışırken: “İsmi neydi? Duymuş muydum?” diye de düşünmüşlüğü vardı. Eskiden katıyken ilk defa böyle hususlarda kendini kontrol edemediğini hissediyordu. Zihnini kurcalamamaya direniyordu. Desteği uykuda bulmak isterken Ceren yaptığıyla iyice yerleşmesine vesile olmuştu. Tüm bunlar bir araya derlendiğinde kaderin cilvesi miydi yoksa anlamsız bir tesadüfler silsilesinden mi ibaretti?

***

Diğerine benzer sabah hissedilen duyguyla değişiyordu. Yüreğiyse geceki siyahın karışıklığında kalıvermişti. Durdurulamaz merakıyla gezinen bedeninin ruhunu okula getirmişti. Alışıldık duvar köşesinde kendisini beklemekte bulunan Ceren’in tavırları çekindiğini açığa vurmuştu.

Olacakların bilinciydi. Henüz yakınına gelmeye cesaret edemeyen Ceren'i yalnız başına bulmasıyla yapamadığını uygulamıştı.

“Günaydın.”

Ceren’de gelmesini beklemiyordu. Şaşkınlık içerisinde karşılık vermişti:

“Günaydın mı? Dün olanlara bakınca fazla normal davranıyorsun.”

Konuyu kapatmak istese de çözüm değildi. Uğraşmak istemediğinden hiç de bozuntuya vermiyordu.

“Pardon, dünün ayrıcalığı neydi?” kısa bir sessizliğe kapılmadan edemiyordu. “Nasıl davranmam senin hoşuna gider?”

Bir şey olmamış gibi davranması sahiden sinirlerini bozuyordu. Dolaylı yoldan cümleler kurmaktan sıkılmıştı.

“Diyorum ki, dün iyi bakıştınız. Anlayalım bakalım? Uyuyamadın da kesin mesajımdan. Bunun bahanesiyle ismini öğrenmiş oldun.” Güneş'in ifadeleri giderek değişiyordu. Duydukları karşısında donakalmıştı. Ceren’de susmuyordu. “Biliyor muydun? Bilmiyorum ama...”

Art arda boğazına dizilen sorularla susmamak... Güneş'in tahmin ettiği davranışlardı. Bir kez yanıltsa hayret ederdi. Artık son aşamaya gelmişti. Sinirlenmeye bile tenezzül etmemişti. Vurdumduymaz tavrıyla onu susturduğunu ummuştu.

Ceren’de sessizliğine rağmen yangına körükle gidiyordu. Tepkisizliği susmak yerine arsız cesarete sebepti.

“Sen bugün tersinden mi kalktın? O kadar şey dedim. Çıt çıkarmadın.”

Nihayetinde sınırları aşılmıştı. Dayanıp anlayışlı kalamıyordu. Belli etmese de duyguları incinen Güneş'ti. Ceren birdenbire çekiştirildiğini hissediyordu, sesi duyabileceği bir tonda baskılıydı:

“Gelsene benimle.”

“Ne yapıyorsun Güneş?” derken ondan uzaklaşmıştı. İlk kez bu kadar asi olduğuna şaşkındı. “Nereye? Dersin başlamasına daha var.”

“Beni zorla bağırttırma!” diye söylenirken sesinin yüksekliğini engelleyememişti. “Gel dedim Ceren, iki kere söylettirme!” Ceren’de kabul etmeye karar vermişti. Karşılıklı sebat edenlerdi. Oldukça sert çıkan ısrarcı tonlaması iyiye benzemiyordu. İtiraz etme seçeneği dahil edilmemişti.

***

Güneş'in sınıfın boş olduğunu görüp hızlıca içeri atılmasıyla hıncı yüzünden okunuyordu. Ceren kötü sözler işiteceğini anladığından kapıyı kapatmıştı. Alan tanıyordu.

Kendinden emindi. Kollarını önünde bağlamıştı. Öfkesine karşı rahatça beklemedeydi.

“Geldik, buyur. Gönder. Alıştım. İçini boşaltırsın en azından.”

Ceren'in geniş tavrı öfkesini çoğaltıyordu. Kendini telkin etmeyi bırakmıştı. Alışılanın dışına çıkmalıydı. Azar işiteceğini bilse de yüzsüzce devam ediyordu. Kendisi yaptığına alışma taraftarı değildi. Boğazına kadar dolmuştu. Zoraki suskun kalmaktaydı. Senelerdir zapt etmekte başarısız olduğu mevzunun tadı giderek kaçıyordu. Tartışmamak hatta yüzleşmemek arzusuyla gülüp geçemezdi. İyice arkadaşımın da bir ilişkisi olsun da bana eşlik etsin. Nasıl oluyorsun olsun havasına bürünmüştü. Amaçsızca yerli yersiz mana yüklemeye çalışıyordu. Sanki bu konuda diğerleri gibi olmak zorunluluğu vardı. Bilhassa Ceren duruşunu anlayıp uygun hoşgörüyle hareket etmeliydi.

Ceren söylediklerinde o kadar da ciddi değildi. Ne düşündüğünü anlama çabası doğruydu. Çabasının doğruluğu kesin olmasa da yapılanlar eğlencesineydi. Bilindik hareketlerdi. Alışılmışsa dahi şakaların hududunu geçmişti. Ender anlardandı. Ağır gelişinden artık kaldıramıyordu. İnce bir mevzuyu elinde döndürüyordu. Güya şakayı bahane sanıyorken incitilen onlarca kalbe dahildi.

Konuşma sırası ondaydı. Şu an ses çıkarmazsa daha da olamazdı.

“Bak Ceren, seni severim ama lütfen bana bu konuda anlayış göster. Bu konuşmayı ilk ve son defa yapacağım. Artık: “Çalış, gösterir misin?” demiyorum. Göster.” derin bir nefes aldığında söyleyeceklerini tamamlama dirayetini arıyordu. “Çünkü ciddi anlamda can sıkıcı olmaya başladı. Biliyorum, şakasına yapıyorsun. O zaman ben de seninle gülüyorum. Sen de fark ettiysen şakayı aştın. Bir eğlencede olamaz. Yapma.” gözleri üstündeki bakışlardan ayrılıyordu. Sakinleşmenin arasında konuşkandı. Sebepsizce yükselmişti. “Hele ondan bahsedip durma. Saçmalık! Anladın mı? Tanımıyorum bile. Ben, yani işte... Süslemeye gerek yok.” sıkı duruşunun altı çizmişti. “Olmasın! Çok mu önemli? Benim için değil.”

Hoyratça imha ederken ardıysa kapanıyordu. Kapatıldıkça buzlu karları yanarak eriyordu. Yüreği kırıla döküle içten içe istercesine çatlıyordu. Orada bir yerde ipleri kopuyordu. Günün birinde bunu hangi insan istemezdi? Sevilip görülmek insanın suyuydu. Sevebilmek ruhun elzem kaynağıydı. Güneş'in öncelikleri vardı, başka önceliklerdi. Derinlikli yapıya sahiplerdi. Hayatında aşkı düşünebilecek yeri yaratamamıştı. O yer neyse kendisine kucak açamıyordu. Kırılganlığın sarmalayacak gücüyle azmi yoksundu.

Kulak verdiğinin saldırganlaşacağını yalnızca kolaylıkla yapmayacağını biliyordu. Yapabilme ihtimalini kendi arzusuyla göz önüne almıştı. Tatmin edebilen açıklama işitmeliydi. Aşka kapalı uzaklıkta değildi. İlişkisi sürerken de her türden yargısız yaklaşandı. Olaya Güneş'ten daha farklı baktığından kaynaklıydı. Yanıtlarına çıkış aralayandı:

“Güneş... Hiç yaşadın mı ki, izin verdinde mi biliyorsun? Asıl sen yapma bunu kendine. Niye bu kadar, niye?” sitemkârdı. “Birinden hoşlandığını görmedim. Kimsede senden hoşlansın istemiyorsun. Paylaşmadığın dramatik bir aşk hikâyen mi var? Olsa bile bu kadarını anlayamıyorum.”

Sözcüklerin itekleyici çarpışması duraksamıştı. Adına aşk dedikleri his onunla münasip durarak yanaşamayandı. Soğukkanlı kalabilmek için soluklarını cazip sayıp medet umuyordu. Engelleyemediği öfkesi duygusallığını bastırıyordu. Sınıfta dolanmaya başlamıştı. Sabit duramıyordu.

“Böyle olmaz! Olamaz! Dalga geçiyorsun resmen. Dramatik aşkmış…” sesi yükseldikçe dikkat çekiyordu. “Çok mu şey istiyorum? Bir kere olsun anla. Anlayışlı ol. Bahsetmekten hoşlanmıyorum. Zerre hoşlanmıyorum!” yankıları çarpıp döndükçe vuruluyordu. İlk defa böylesi yoğunlaşmış çıkışlarda bulunuyordu. Taşkınlıklar etrafa dağıldıkça haz edemeyendi. Kendine şaşırsa da dalgalarının hırçınlığını kesemiyordu. Beklentilinin alıştığıyla üzerinde hırçınca agresifti.

Arkadaşını böyle göremediğinden sessizce dinleyen Ceren’di. Güneş’te suskunluğu harcamadan anlatıcıydı.

“Aşk, yalnızca bir insana değil hayata aslında yaşamsal bütün güzelliklere duyulur Ceren. Renge, yemeğe, müziğe... Sınırlamaya gerek yok, serbest düşün aklına ne gelirse. Eksikliğini hissedemediğim bir duyguyu var edemem. Çözemiyorum, sen benim özel hayatımı ya da aşkı yaşayıp yaşamamı neden bu kadar dert ediyorsun?” siniri karakteristik bir gülüşü veriyordu. Söylenenlere karşı kendini kabahatli görmeyene rastlamıştı. Ceren'in pes etmek bilmeyen ısrarlı duruşuna dair tekrar laf etmek istememişti. Son kez açıklama fırsatına erişmişken uyarıyordu: “Mesele tam da bu zaten, ben böyle iyiyim. Mutluyum. Keyfim yerinde. Sense hâlâ inatla neredeyse her şeye bir mana yüklemeye çalışıyorsun. Üstelik düşünmeden benim adıma yapıyorsun. Eğer yaptığının benim için bir iyilik olduğunu sanıyorsan da yanılıyorsun.” hızlanmıştı. Hızlılığıyla azalışı ezildikçe kısılan tonunu elinde tutuyordu. Bitiş cümlelerini dile dökerek hemen dışarıda bulunmak isteyendi. Noktalama arzusu sesini oyarken çatırdıyordu: “Tamam mı? Uzlaşalım bu konuda, yorulduk. Tekrarlamaya gerek kalırsa hoş olmayacak.”

Umduğu gerçekleşememişti. Gür sesle durulmuştu:

“Basitleşti. Tıpkı şu andaki gibi! Kaçak dövüşüyorsun!” söyleyemediğini kuvvetle vurgulamıştı.

İşçiliğine oturtulan çözümlenemez tavırlarla yeniden Ceren'e odaklamıştı. İstemeye istemeye olsa da merakından dinlemekteydi. Merak unsuru durmadığına götürendi. Sınıftan çıkacakken geri dönmüştü.

Sakince emin adımlarla Güneş'e yaklaşan Ceren'di. Ona benzerce odaklanarak gözlerindeydi:

“Şimdi de bu konuda son kez beni dinle, madem ciddiyetle konuştun... Benim derdim aşık olman, olmaman veya özel hayatın değil. Bana da kimseye de düşmez. Haddim dışında. Yargınla sert duvarların seni eziyor Güneş. Görmüyor musun?”

Çarpılmışa benziyordu. Şoktan çıkmak amacıyla tokat yemekle birdi. Sarsıntıyla kimseden duyamadığı ifşa edilmişti. Etkilendiği duyurmak istemezken kilitlenmişti. Kaçma yeteneğini yitiriyordu. Susmalarına karışılmadan oradan görünürlük alışverişteydi.

“Kimse hiçbir şey söylememiş ya da söyleyememiş... Hiç konuşmamışsın. Bu katılıkla nasıl görebilirsin, normal.”

Sözleri karşılığında bakıp kalıyordu. İçeriden bir ses şakayla eğlenceleri bırakıp onun kendine getirmeye ulaşandı. Sesini bastıramadan duymamazlık edemiyordu. Etkisiz kılınmışların timsali Ceren’di.

“Yalnızca kendi kendine zarar verirsin. Aşktan bahsediyoruz, oyunla geçici his mi zannediyorsun? Kontrolsüzce hesap sormayıp vermeyen derinlemesine bir duygu. Tariflerin dışında... Mantığınla kurallarını aşarak içiyle dışında.” Konuşurken Güneş’in durumunu kontrol etmeden geçmiyordu. Sesi sakin olduğu kadar ikna edici yumuşaklığı sunuyordu. Nihayet bu denli felsefi konuşturulduğuna inanamamıştı.

“Aynı bölümü okuyoruz, sanata yakınlaştırıyor ama böyle edebi konuşmayı sevmiyorum biliyorsun. Her edebiyatla sanat okuyanda sürekli edebi konuşabilmeye yatkın olacak diye bir kural yok.” kasveti çaktırmadan azar azar söndürendi. “Ben de arada yapabiliyorum. Sanıyorum Mert'e bile yapmamışımdır. Kıymetimi bil. Senin de sayende özlü sözlere döndüm. Psikolojik tespitler yaptırmasan iyiydi. Anlatmamı gerektirecek ölçüde yargı dolusun.”

Sessizleşen Güneş'in konuşma kabiliyetini yitirmiş durumunun farkındaydı. Bir iki kelam etse de boş çıkarcasına ağzına fermuar çekmişti. Kötücül sayılabilir arkadaşı aslında yalnızca yakinen tanıdıklarının değil kendisinin de bulsa dahi göstermeye cüret edemediklerini veriyordu.

“Seni kırıyorsam kusura bakma. Yargına kurban edilip yara almandansa acı gelen gerçeği göstermeyi tercih ederim. İsteyip kalıplara tutunduğundan reddettiğini ya da gerek olmadığını sanıyorsun. Yaşamadan gerekip gerekmediğini bilemezsin. Öyle olmayı sence de çoktan aşmadı mı? Ne dersin?” cevap hakkı tanımıştı. Adına yeğlediği insaflıydı. Yönelttiği soruları aydınlatıyordu. Aka bürünmüş saflıkta siyah yanıtlarda bulamadığına yazık ki şaşamıyordu. Merhamet eden duyacakların ürkerek dinlediğinde soğukkanlı kalmayı deniyordu. Kalbiyse kömür atılmadan alev almıştı.

“Umarım kendi doğrunla uyuşması mümkün çözümü bulursun. Yaşamında aşk olmasa da şu kalbine çökmüş ağır duvarları indir de nefes al. Gelecekse de kaçamazsın, o da hayatın parçası. Yaşamaktan kaçamadığın gibi geldiğinde aşktan da kaçamazsın. Ömründe her şeyi aşkla sev. Senin yaptığında bu... Sen, yaşadığın onca zorluğa rağmen yaşama sevinciyle dolusun. Ben de bundan ötürü aşka, sevginin temellerinden birisine nasıl sıkıca uzaklaştın anlayamıyorum. Bencilce farkındayım, üzgünüm denesem de anlayabileceğim bir nokta değil. Değer olmalı. Bir insana aşık olabilmek, karşılıklı olarak iyi edene aşık olmakta başka. Yaşayacak olursan büyük yargıların dağılabilir. O zaman hakkıyla anlarsın.”

Yolculuk aşkla sevilirken türünden canlıyla insan aşkını tatmak sıraladığı hiçbir örneğe benzeyemiyordu. Renklere insanca olduğunca aşık edilemezdi. Duygusal ilişkilerle kilitli kalan yüreğini yeni sezmişti. Tazece anlarken parçalar karmakarışıktı. Mevzunun aslında Ceren'in bilinçlice kötü niyetli olmadığının farkındaydı. Senelerce bugünü beklercesine münasip biçimde akıtılmıştı. Arkadaşını sıyrılmayı denemezken güçlükle mülayim tavrıyla dinleyebilmişti. Hayatında kendi adına ilki başarması çırpınmadan belliyken sınırlarını bayağı zorlamıştı. Toparlarcasına gözlerini kaçırdığında bakışlarını yummakla meşguliyet içerisindeydi. Ceren anlayış eşliğinde beklerken dağılmıştı.

Cesaretini toplayarak bakışlarını Ceren'e çevirmişti. “Onca zorluğa rağmen umut dolu olduğumu bilmen hoş. Ben de biliyorum, o yüzden bunca sene kendimi kaybetmeden yaşayabildim. Bundan sonra da yaşarım, endişe etme.”

İşittikleri karşısında şok olmuştu. Durup onu dinlemesine şaşırmışken bir de duyduğu cümleler istemsizce sevincini coşturmuştu. Garanti olmadan sevinmemeliydi. İrdeliyordu:

“Demek ki bu edebi dil sana hitap ediyormuş... Helal olsun bana! Bilsem önceden süslü cümlelerle konuşurdum, zamanı bugünmüş. Aşman gereken bir durum olduğunu kabul edebildin mi?”

Anlamsızca başını oynattığında zorlanarak iç çekmişti. Gitmek istediği fazla kaldığı duruşundan barizdi.

“Sen edebi konuşmalarını bence Mert’te dene. O kadar romantik değilsiniz bilsem de daha iyi olur. Yazabilirsin de potansiyelin var. Benim edebi konuşmalara ihtiyacım yok. Yeterince gerçekçisin. Bunun için aramızın bozulmasını istemem. İstemeyiz. Ceren, döndük mü başa?” sorguluyordu. Kendini açıklamıştı: “Ben senin aşk hakkındaki görüşlerini yargılamıyorum. Lütfen sen de benim bakış açıma karışma.”

“Yargılıyor muyum? Eğer gerçekten de seni yargıladığımı düşünüyorsan ya ben yanlış anlattım ya da sen hatalı algıladın demektir. Tatlı tatlı anlattım Güneş, nasıl buraya çektin?”

Usanmıştı. Hızlıca yokuş çıkıyordu. Kendini ifade etmeyi yabancı konularda denemek zordu. Aşkla ilgili son denemelerdi.

“Senin susmak bilmediğini ben kendi başımayken bile konuşmamışım...” suspus olmuştu. Kendinin dahi tanıklık edemediği ses fırlamıştı. Dediğini söylemek istemeyip esas sözcük haznelerinden fırlamasının hayretindeydi. Yüreğini zapt edemeyince dudaklarından kaçan itiraflar eziciydi. Kalbi misali titrek ancak sert duvarlardan düşen taşlar yüzündendi. Bahsedilmiş aşkın tanıdık hissiyatını bile izinsizce yaşamadan yaraları kısmak asiydi. Bir kilit açılırken ıslanmıştı. Dolan gözlerini es geçmekteydi. Yığılmadan acıdan hırçınlaşıyordu: “Oldu mu, duymak istediğini duydun mu? Benim dokunamadıklarıma, istemediklerime bir zahmet el sürme.”

Kişinin kendisi gönüllü olmadıkça beyhudeydi. Aşk melekleriyle aşkın kendisi gelse o dilemedikçe yargılarından kurtulamazdı. Ceren’de mevzunun ondan da saklı çevirmenleriyle altyazılarını fark ettiğinden yana Güneş'i ilk defa böyle gördüğünden etkilenmişti. Firar edenlere tercümanken ettiğiyle durulmuştu. Dalgaların önünde eylemsizdi. Yaptığından pişmanlık duyarken tekrar yapabilecek kadar da rahattı. Kırdığından üzülürken darılışın faydalı olacağına emindi.

“Amacım üzmek değildi, affedersin. Bir daha karışmayacağım.” söylerken incelerek konuşandı. Kuşkulu tavrı güvensiz duygular uyandırıyordu. Karşısındaki gözler inançsızdı. Dürüstlüğünü kırmadan geçirendi: “Yemin ederim, vallahi söz.” savurup duruyordu. Büyükçe çetin sözcükler küçük kolaylıkla verilmemeliydi.

Alabildiği soluğu değerlendiriyordu. Keskin bıçakları netleşme sağlayandı:

“İstediğin üzmek değilse üzme Ceren.” ürpertici sesi çatallıydı. Bahsi geçen hüzün duygusundan damlacıklar akın etmekteydi. Şelalesi süratle dinmeyendi. İstikrarla dağılmazdı. “Benden özür dileyerek yeminler etme. Bu konuyu açma yeter.”

Ruhu benzerliğinde bitkin düşüren yüzleşme sonrası sınıftan çıkmıştı. Bunu yapmanın yanlışıyla doğrusunu akıl edememişti. Dürtüsel oluşumu derinlerden zırh çekmişti. Çarptıkça derisini soyarak zarar veren yargı duvarları yetmemişti. Canına batan çivilerle olduğu yeri terk etmekteydi. Senelerdir yaşamadığı haksız keder bugün üstüne binmişti. Adaletsiz yaralar boca edilince vurgununu almıştı.

Oradan giderken beklenmedik dağılışlarla parçalarını toplayamamıştı. Kendini daha fazla tutamıyordu. Bu an için toplanan kuvvetini olanaklara karşı dün geceden harcamıştı. Dirençsizdi. Duvara yaslandığında duyulmaktan çekinmişti. Sınıf kapısından biraz öteye doğru sürtünmüştü. Fırtına öncesindeki sessizliğe benzerce durgundu.

Beyhude çaba nereye kadar sürerdi? İçinin olmadığı kadar canlı acısını kesmeye uğraşırken kayıptı. Güçlülük çabası asıl zayıf edendi. Kederle zamanın akışında yıpranmıştı. İç sesi bıçaklamadan dıştaydı. “Ağlama Güneş, ağlama. Sakın! Sakın ağlamıyorsun! Ağlamayacaksın! Sen de saçmalama, ağlamak yok!” mırıldanıyordu. Kendini teselli ederken de hoyrattı. Çırpınışlarında tonlaması indikçe yükselirken sözlerinin harfleri paramparçaydı. Sesi içeriye batıyordu. Ceren’e çizgisini aşmasın diye ilk başta tepki göstermesi gerektiğini acı çekerek anlıyordu. Esas anlaşılması gerekense karışık içsel haritasıydı.

Yarasını edinirken kesilenlerin ortasında çoktan gözyaşı dökmeye başlamıştı. Konuşmakta güçlük çekerken gözyaşlarını akıtmamak uğrunda kendini tutandı. Rengi bembeyaz suratı boynunda belirginleşen kemiklere dek kızarmıştı. Yüreği öyle zordaydı. Daralan canına sığamayan gözyaşları şeffaf kırmızı kanlarken normaldi. Taş olsa ortadan ikiye yarılırdı. Kifayetsiz yoğunluktaki delici yükün densizce taşıp akmasıydı. Özgür bırakılıp azat edilmeyi umardı. Isıtılmış yaşlar döktükçe yapışıklığı detaylıca hissedendi. İliklerinde taneli can akıtıyordu. Saklı derinlikle tazeliyor aynı sürede arttırıyordu. Yabancı bir cisim ruhunda yer edinmeye çalışırcasına geziniyordu. Ağlamasını eziyete dönüştüren neye ağladığını bilememekti. Yaş döktüğüne etraflıca ıraktı. Bihaber olduğundan böylesine ağlayabilmek Güneş’e göre ağlaması en saçma şeylerden birisiydi. Gözyaşları bildiğini haykırmak istemişti. Tanımak istediğinin lisanıydı.

Hazırlıksız yakalanışının marifetiyle amansızca yüzleştikleriyle engelsizdi. Kuvvetinin dayanıklılığı serice azalmıştı. Kendiliğinden gelişen akım yalnızken bölüşebileceği tanıdıklık değildi. Damlalarını frenlemekte epeyce başarısızdı. Çelimsiz varlığını ele alan bazı hisler vardı. Henüz bundan da duydukları örneğiyle bilgisizlikle cahildi. Sızıları hiçe sayılmış aşka kanarken dökülüyordu. İlk kezdi. Özenle akarken kıskıvrak alıp manasız edenlerdi.

Sessiz bir vaziyetteyken duymasın diye kendini sıkmak iyice çileydi. Kırıntılı dala tutunandı. Susturuculu ellerini serilikle ağzına bastırmıştı. İnce parmaklarını kıran hıçkırıkları bilinmemeliydi. Kendisi de bilmesin isterdi. Aşkta değilse de bunda mahirdi. Hele bu konuda Ceren oradayken ağlamazdı. Yapacak olursa koza çevirebilirdi.

Bir şakayla söylenen sözlerdeki küçücük anlar derin yaralara nedendi Hayatı boyunca silinemeyen... Güneş’e benzer kudretli narin ruhlara ekstra geçerliydi. Mevzu yapısı değil de karşı tarafın kaba özensizliğiydi. Sizin adına sorun olmayanlar başkalarını samimiyetle içerilerden kırabilirdi. Gerçekten de kırıcı olduğunda şakadan anlaşılmadığını derlerdi. Ziyadesiyle alıngan olmakla muamele edilerek manipüle edilirlerdi. Esasında hassas olduğunu bilip çoğu durumun şakasının yapılamayacağını bilemeden kalp kıranlardı. Hatalarını kabullenmeden başkalarının üstüne atarak sıyrılmak adaletsizdi. Verdikleri kırgınlığın zorbalıkla suçluluğa inandırmak istiyorlardı. Problemin kendinden kaynaklandığı göremeden iki taraflı azap çektirmek günahtı.

O, öylece acısını içinden söküp atmak istercesine ağlarken bir şahıs tarafınca seyrediliyordu: Rüzgar. Az önce aralarında yakıcı bir diyalog geçen ikiliyi birinden diğerine sezdirmeden izlemişti. Güneş’in bir anda kolundan tutup nasıl içeri götürdüğüne tanık olunca o ruhunu tırmalayan merakına yenik düşmüştü. Ne tesadüfse ondan söz edilmişti. Ancak gözyaşlarından buna sevinme hakkı çalınmıştı. Derin ağlamasından aşk yargısına üzülemez olmuştu.

Her anında duvar köşesinde “Saçmalama Güneş, ağlama!” diye kendini susturmak isteyişlerine akabinde çaresizce teslim olurken sancılarına ses yaşlara şahitti.

Ümidinin dökülmesinden ziyade canına dokunanın hüznünü çekmekteydi. Rastladığı duygulanım karşısında farkındalıklarla sarınıp dolandı. Gördüğünü ne yapabilir bilememişti. Yaşadığı tüm zorlukların içinde böylesi savaş verdiğini hatırlayamıyordu. Iraktan ırağa böylesi tesir etmesi normal gelemeyen doğal olasılıktı. Güneş'i seyrederken kendisinin de canı derinden yanmıştı. Gözleri dolup taşmıştı. Koşup sarılmamak için kendini tutuyordu. Bu da olmazsa bir iki teselli cümlesi... Ona hiç bu kadar yaklaşmak istemediğini anlatmıştı. Canı acıyla yaş dökene üzülebilen bir insandı. Gizli saklıysa ayrı sızlıyordu.

Kalbini dağlayarak dökülenleri derinden işitmişti. Suça benzer saklı ağlamaları damgaydı. Yoğun kedere kapılırken yine de beterini duyma ayrıcalığına erişse kabuldü. İncinip dursa da bir bakıma ehline oluyordu. Düşüncelerini öğrenmişti. Böylelikle ona göre hareket etmeye çalışacaktı. Çıkardığı haykırış aşktan da fazlasıydı. Vasıtasıyla eylemleri şekillenirken değişikliğe yol açacaktı.

Az evvel o duvar köşesindeydi. Hemen ardından duvar köşesinde Güneş bulunuyordu. Onun acısıyla da birleşmiş ruhundan çıkagelen hissinin yaşlarını akıtmıştı. Rüzgar'ın olduğu yere adımladığını içine doğmuştu. Hayatın ağları bilirkişilerle irtibat etmekteydi. İşbirliğini koparmadan Güneş’le Rüzgar’a mesajlarını iletmekten vazgeçmeyendi. Belirlenmişlerin birleşimi tükenmezdi. İstenilen arzuyu gerçekleştirene dek devamlılığını keyifle sürdürürlerdi.

***

Tartışma alanında yalnız Ceren'de payıyla umduklarını bulmuştu. Şaşkındı ancak duydukları için aynı şaşkınlığın söz konusu olması söylenemezdi. Tanıdığından itibaren bildiği duruştu. Asıl şoke eden dile gelen farklı tepkisiydi. Unutulamaz surat ifadesiyle ses tonlamasıydı. Alçalmadan yükseldikçe gönlünde büyüyenin temsiliydi. Bitime varıldığında içten dağılıp dağıtandı. Eskiden olsa gülerek geçiştirirdi. Tolerans sağlardı. Tabiri caizse patlak vermişti. Sözü dinlene dek son raddeye getirilmişti. Sarsılmasana anlam veremese de acısını görmüştü. Yoğunca sıkmıştı. Şakalaşmayla dalgası geçilemezdi. Haddini aşmadan olabildiğince ilelebet susmalıydı. Güneş'in sakinleşmesini umarak yanına yaklaşamıyordu. Mert bilmeyince dahil edilmiyordu. Çabasızca kendi şekline bırakılmıştı.

Kimse onu anlamıyordu. Anlayabilmeyi denemiyorlardı. Hırpalayıp ahkâm kesiyordu. Küçük dünyasında anlamaya gayret edeni bulamıyordu. Ruhu kısa zaman içerinde birçok şeyle sınanmıştı. Bitmeden sınanması sürendi.

Yapışanlar yakasını bırakmıyordu. Bazen canına tak edip usanıyordu. Yorulurken yaşıyor muydu? Görünüşe bakınca çoğu kişi yaşıyordu. Yüreği çaresiz acının tüm rengini bilebilen bir kimseyle eşdeğerdi. Hayatına ait olmayan aşkla dahi sınanıyordu. Yer vermediğinin inatla tesiri boyunu aşmıştı. Ondandır köşelere sinip usulca ağlamıştı. Romantik bağlamda kendisine dair bağırıp çağırmalarını yadırgamıştı. Normal edemeden gözyaşlarıyla çıkararak kusmuştu. Onun da duyamadığını başkasına duyurmak zor ihtimaldi.

Kederli şuursuzu yontup onarmayla öğreteni ummazdı. Üzüntüyü dönüştürebilmek cesaretti. Yeri bulunmamış acılarsa dönüşemeden zehirliydi.

Birinin karşısına geçerek adını bile daha yeni öğrendiği Rüzgar'ın söz edilmesinden hoşlanmadığını sertçe söylemişti. Tetikleyici imaya saklanmıştı. Mevcudiyetini sürdürmüş yangına körükle gidilmemeliydi. Yalancı rollere girmeden yanıtta verilmeliydi. Onu merak ediyordu. Bilemeden aralıklarla göz göze geldiği kişiye hevesliydi. Değişikliği açıktı. Sindiremediği ilgiler beslemekteydi. Tesiriyle ima edilmesi delirtiyordu. Kolaylıkla uyum sağlayan dişlerini çıkarıyordu. Ufak bahsedilmesiyle Rüzgar çıkmadığı gözleriyle sokuluyordu. Şuncacık artmaları tutamıyordu. Kendince bariyer eklemişti. Habersizce birbirlerine meraklılardı. Rüzgar'ın ölçüsünde yeltenmeden Güneş bir duygudaydı.

Meselenin altyapısıyla özünde arkadaşı Ceren'in hatırlatış biçimi psikolojik şiddet sayılabilirdi. Onun şiddeti yargılamak yerine bilinçsiz Güneş'i kendine getirendi. Birbirlerine iyi gelemediklerini görse Güneş'te onunla bağını çoktan keserdi. Bilemeden arkadaşının sesi hatırlatıcı aletlerdendi. Ceren'in niyeti fesat değildi. Uzun süreden ziyade aldığı tekliflerle sertliğinden durduramamıştı. Duvarlarını örenin aşkı arzulayan fakat görülemeyen iç sesi Ceren sayılmaktaydı.

Olup bitenler ardından bakışları çıkış kapısındaydı. Orada birilerini bekliyordu. Bariz heyecanla bekledikleri nihayet gelmişti. Düzleşmiş yüzünde kocaman gülümsemesi belirmişti: Annesiyle babasıydı. Neşenin sebebi görünürdü. Şenliğe gider hâlini kuşanıyordu.

Hayalet seyircisi onu neşeli görebilmişti. Sevinçte böylesine yenice seyirciydi. Bilmese de neşesi Rüzgar'ın da mutluluğunun kaynağıydı. Iraktan seyrettiğinin tanıdıklarına istekli bağlılığı netti. Tanıkken ister istemez gıpta edendi. Ona karşı derin duygular hissetmemle kendi kendineydi. Alakasıyla tek başına içerideydi. Ürkerse kaybetmeden suskunca kendi hâlinde sevinmişti. Seviyordu. Ona duyurmadan sayılı paylaşımdan birisi yaşanmıştı.

Simasının biçimindeyse hayretle sarılı hayranlığı mevcuttu. Birkaç saat öncesinde hüngür hüngür ağlayandı. Şimdiyse neşe saçıyordu. İnsandı. Elbette süreklilikle duygular kalamazdı. Hızı keskin olanındandı. Ağlamaları zihnindeydi. Ara sıra bakabildiği suretin çerçevesindeydi. Tazecik dururken çabukluğu ürperticiydi. Yetenek saymaya çekinmişti. Akıttığı damlaların nedenini duymak gülüşünü değiştirmişti. Duyduğu kahkahasının tonları tasarlanıyordu. Neşesinin burukluğu almamasını dileyendi.

Cıvıl cıvıl hareketleri dileklerine vesile olabilecek kadar yakışıyordu. Gözyaşlarıyla böyleyken saf sevinci tatmalıydı. Ölürcesine ağlayana biraz olsun gülebilmek herkesten çok yakışıyormuş. Görmüştü.

İhtimallere geçenler sayılmalıydı. Dediğinin çıkışıyla yakıştığı yalınca mutlu olabilecek miydi?

***

Huzuru sürdürmesini hedefleyen akışa koyulmuşlardı. Esaslı soru nasıl bir yola çıktıkları olmalıydı. Güneş bu yola bir eksiğini tamamlamak için çıkmıştı. Biraz da olsa avunarak tamamlamaya çalışmak içindi. Tarifsiz bir buruklukla eksiklikti: Çocukluğuydu. Dilediği gibi sağlığına kavuştuğunda o mücadelenin zafer kutlamasıyla anladığı bunun yaşı olamazdı. Yolda küçük Güneş'i bir kez daha yaşatmaya çalışacak o yere gideceklerdi.

Benliğinin duyumları beklemediği gürültülerle dolmuştu. Feci bir kazayla son bulmuştu. Ya mutluluğa doğru koşmak isterken acımasız bir hâlde kaybetmek? Bunun telafisiyle herhangi bir tesellisi olabilir miydi?

Gözlerinin istemeyeceğine açılışı mecburiyetti. Algılayamadan vücudunun ağrısıyla inlemişti. Bakış hizası etrafının cam kırıklarıyla doluluğunu görendi. Saçılmış karanlık ışıltıydı. Üzerine dağılmışlardı.Şokunu atlatamadan sancısı yüreğine sızıyordu.

Anne babası gözlerini huzursuzca kapamışlardı. Kaybı anımsatan kazanın eserleri yaralardı. Kaza yapıldığını onlara bakarken idrak edebilirdi. İkisini de hayatında ilk kez böylesi bulmaya şahitti. Maruz bırakıldığı kaba sertlikti. Zihninde canlı kalmaması için göz temasını kesmişti.

Kırık camların tedirginliğiyle sabitti. Yine de bedeni sızlıyordu. Sanki kalp kederi oradaydı. Eğer fiziksel acısı olmasa felaket bir sinir krizi geçiriyor olabilirdi. Kuytuda haykırışla ağlamaktan yoksundu. Duyumsadığı fiziksel acısı ruhsal kanı bastırıyordu. Donukluğu aslında savunma mekanizmasıydı.

Narince damlayan gözyaşları akmıştı. Anlamlandırma mücadelesine girmişti. Sindirmeye gayret ederken gözü önündeydi. Kulakları bir an o çığlıkları hatırlatmıştı. Sağır kalmayı yeğlerdi. Gözlerini yumup kurtulamıyordu. Duyduğu çığlıklar iyice anımsamasına ustalıkla yardımcıydı. Her biri sancıydı. Gaddar adımlarını evreninde donatma çabaları başlamıştı. Hissettikçe olanın duygusuyla zehirlenmişti. Mimikleriyle bile canı yanıyordu. Bundan sonra ruhsal acı fiziksel acıyı daha da hissettiriyordu. Gitgide çekilmez kılıyordu. Acıyla hemhal incecik hıçkırıkları duyulurdu.

Çaresizce gözlerini uğultu işittiği yöne çevirmişti. Siren sesinden etraflarına bir yığın can mevcuttu. Ölmeye yakınlara canlılık katabilmek pahasına topluluktu. Tanışamadığı yabancı insanlar hayati umudu teselliydi. İğrençlikleriyle çalkantının hepsi geçip gidecekti. Detaylarını unutmalıydı. Aksi çözünürlüğün mümkünatı yoktu. Dayanılmaz sistemiyle bünyesi çökerken dilsizdi. Feci çığırtkanlık simasına tünemişti. Anlatımla seslenme yetisini tekrar gözyaşlarına teslimdi.

Görünürdeki canlarla hemencecik silinip gidebilen gülücüğü konmuştu. Aklını sakınandı. Bu tebessüm: ''Kurtulacağız!'' tebessümüydü. Sesi çıkabilse avaz avaz yardım dilerdi. Kendinde değilken insan seslerine yakınlaşmıştı. Tenini ürperten sıkı ayazı hissediyordu. Tahminince arabadan çıkartılmıştı. Yüzlerine bakamadıklarından uzaktı. Ayrımla ırak düştüklerinin görebilişi kurcalıyordu. Sonrasında problemli ışık kapanma isteğini tetiklemişti. Mevcudiyet büsbütün gömülmüştü.

Onun öncesinde bilincini tutabilmiş birileri vardı. Adını soruyorlardı. İsmini kimliğinin dudağından evvel diyebilmişti. Resmen tüm kuvvetini harcarken yardımla buluşandı. Yaşamla ölümün pençesinde gidip geliyordu.

***

Sevemediği fakat önceden alışık olduğu ortamdaydı. Bir defa daha gözlerini hastane odasında açmıştı. Bu seferse oraya geliş sebebi başkaydı. Kaza geçirdiklerini hâlâ idrak edemiyordu. Annesiyle babasının ameliyata alındığı duymuştu. Çoğunlukla ameliyathanede bulunan kendisi olduğundan yadırgıyordu. Dışarıda bir yakının haberini beklemek de ruhun geçirdiği operasyondu.

Yaşamı hem onundu hem de değildi. Aniden yapayalnız kalmış gibiydi. İçi bir sıcaklık arıyordu. Eşya sıcaklığına bile muhtaç hissetmişti. Evlerine geldiğinde elinde bir battaniyeyle hastaneye geri dönüyordu. İçindeki his onu arabalara bindirmemişti. Yürüyerek zoraki bir şekilde oradaydı. Algısı o kadar kapalıyken nasıl gelebildiğine şaşkındı.

Onunla konuşan hemşirenin sesi yakınlarını aramasını söylüyordu. Tüm çaresizliği o denli belirgindi. Avucunda sımsıkı tutunduğu battaniye umuda sarılmaya benzerdi.

Duyduğu sesten tek olmadığını farkına varıyordu. Yine de nasıl haber vereceğini bilemiyordu. Halinden anlayan ses yakınlarına ulaşmıştı. Çünkü bazı haberleri yakınlarımıza sadece yabancılar verebilirdi. Tanımadığımız sesler acil yardım rehberine dönüşebilirlerdi. Vücudunda oluşan yaraları ruhu ölçütünde umursayamıyordu. Yardımlaşmayla kaçışlar bizi kurtaramazdı. İçimizdeki acı dayanışması ezildikçe izler bırakırdı.

***

Körpe hayatının deneyimsizliği karşısında kabiliyetsizdi. Acı çekmek öğrenemeden sınardı. Acemiliğini dağıtan araçların ortasından sürünmüştü. Toy darbesinde şifası karşılanamıyordu. Hassasiyetinden ötürü bedenen ayakta kalabilmesi mucizeviydi. Dolayısıyla akıl sağlığını koruyarak hedefine kavuşandı. Hastaneye vardığında geçtiği kapıdan son kez tek başına girişi olsun istiyordu. Yanına annesiyle babasını alıp gitmeliydi. Şu eşiğin yamacına elemle varnayı arzulayamazdı. Limiti doluydu. Eşikten içeri girerken annesini bekleyen Rüzgar tarafınca görülmemişti. Güneş'se zaten kimseyi görebilecek takate sahip olamazdı. Yoktu Rüzgar. Varken bakamadığından görmezden gelinmişti. Yanında kimse bulunmazken onu duyamazdı. Rastladığı haricinde tümüne duyarsızlaşıyordu.

Keskin ilaç kokulu koridordan bir kere daha geçmişti. Gözlerini açtığı odanın kapısına ulaşmasıyla bir doktor beklemekteydi. Korkuyordu, bakışları düşlediği gibi değildi. Kötü bir haber alabilme ihtimaline karşı ödü kopuyordu. Ürke ürke de olsa yanına gitmek zorundaydı. Cahil bir cesaretti. Güneş'in yaşamı pahasına tutunduğu umuduysa cankurtaranı olmalıydı.

Ömrünün süresince kaçıncı defa yaptığını anımsayamıyordu. Bir yerden sonra artık rekorunun kaça çıktığını saymaya üşenmişti. Ruh deliklerine geçirilmekteki sızıların dürüstlüğüyle yüzleşendi. Sayısızca stratejiye başvurmak zorunda kalmıştı. Yöntemi uygulanmazsa alevlerine kor düşerdi. Kavrulduğu çileli dehşetle barınanlar ulvi izlere tanık ettirirdi. Şu anki dilemma başkaydı. Bir cana sevdiğinin acı haberi verecek olan doktorlar böyle mi bakardı? Hastaneden gelecek kelam insaflı şarttı. Havalandırılmış yüreğine cehennem ateşi sunmakta becerisiz kalmalıydı. İşitecekleri yaşantısının merkezi bölgesine konacaktı. Dokunaklı türden derinlemesine nakşetme yalvarışıydı.

Dizlerindeki talihsiz titreyişin vücudunu kapladığını anlayamıyordu. Lakin ruhunu salladığını inim inim hissediyordu. Çocukken ameliyat günlerinde hastaneye giderken böylesi tedirgin olduğunu bilmezdi. Resmen o çocuktu. Hastaneye dönerken hatıraları film şeridiydi. Acılılar çabucak akardı. Akabinde sükûnet verenlerse dingince netti. Sallantı devasa depremiyle yıkıntıya mı yol açacaktı? Emekleriyle büyüttüğü umutlu güzelliği solduracak mıydı? Yoksa sapasağlam dururken tüm gücüyle bağrında müjdeyle büyüyen şen çiçeklerini mi doğuracaktı?

***

Soğuk bir odadan çıkarılmıştı. Ruhunun buzluğuyla yarışırdı. Bir gün dönüşeceği bedenler arasında vedalaşmıştı. Kimin dünyaya nefret edilemeyecek kadar sığmadığını düşünemiyordu. Sevdiğinin yüzünü soğuk görmek yetmezdi. Kara beyazlıklar geçersizdi. Kalbinde yaşatılırdı. Acısıyla donuktu. Hissettiği binbir duygu kırılma noktasıydı.

Özünde bihaberken çekip gidenler geride kalanları yıkıp geçecekti. Nefes alabilirse alsın, yaşayabiliyorsa yaşasındı. Şimdiden keşkeler de yığını bir köşede birikiyordu. Fiziksel acı elbet geçerdi. Parçalanmış kalpse yasından zahmetliydi. Yaralanmaktan beteri yarayla yaşamaya eğitilme gereğiydi.

***

Öbür bekleyen çıkış kapısında ayakta dikiliydi. Öylece duruyordu. Bilinmezken bakıldığında annesini bekliyordu. Ancak saatlerdir bir tek onu beklemiş izlenimi vardı. Az evvel uzaklardan işittiği hastanedeki herkesin duyabileceği anne figanı kulaklarından gitmiyordu. Ciğerlerine dolarak acıttığında etkilenmişti. Sanki bu ses tanıdıktı. Her şey asıl bundan sonra başlayacaktı.

Sesin sahibi konuşmayı deniyordu. Titreyen dudaklarında acıyla oynaşan kelimelerdi:

“Hayır, hayır, hayır...” sayıklıyordu. Reddetmeye sığınışı işkenceye dönüşmüştü.

Duyduğu feryattan o kadar etkilendiğinden algısı açıktı. Hemen fark etmişti. Rüzgar, bu üç kelimenin ilkini rahatça duyabilmişti. Ardından tonu aceleye kısılmıştı. Ses hakkını feryatla ağlamakla harcamıştı. Canının kaldıramadıklarıyla adeta bir ölüm sessizliğine gömmüştü.

Senelerdir duyabildiği sese varınca gelişini bilemediği Güneş oradaydı. Tek bir an tüm yapbozu değiştirmişti. Kalbîne işleten tanıdık sesti. Bahçe köşelerinde bakmaya çekindiği Güneş'in bu hâli neydi? İmtina edildiğinin aksine hoyrat davranılmıştı. Ne olmuş o bütün acılarına rağmen parıl parıl parlayan güzel Güneş'e? Mahvolmuştu. Işığı sönerek karartılmıştı. Şu anda isimsizdi. Suretinde hiçbir acısına yanaşmayan bir ifade gezgindi. Güneş'in sesini ne bu kadar yüksek ne de bu kadar acılı işitmemişti. Vaziyetine birebir şahit olamıyordu. İnceledikçe içiyle bakışı doluyordu. Ona odaklıyken kendi gözlerindeki doluluğa bilinçsizdi.

İnce bedenine çullanan facia yorgunluğunun kanlanması tatmindi. Trajik darbesiyle bırakıldığından gövdesi kontrolsüzdü. Belirsizce ruhunun üzüntüleri bedendeydi. Yürüyemiyordu. Bedenine ağır gelen adımları kalmıştı. Sağlık emeği silinmişti. Verebileceğini sınırlayan hissiyat kaplamıştı. Tekrardan sürüklenerek ilerleyebilmişti. Defalarca çırpınırken isabetlice çakılan çiviydi.

Bakışlarıyla adını çağırıp çağırmamak ikileminde kalana kördü. Önceden aşka körlüğünden görünmez sayardı. Yarasından onunla kalmadan neredeyse her şeyi yok sayar olmuştu. İsmi, kulaklarında dokunaklı tınıya sahip kişiden yankılanıyordu:

“Güneş?” diye. Sesindeki hayret ondan da saklıyken deşifre edilirdi. Rüzgar ona ilk defa bu şekilde sesleneceğini hayal edemeyendi.

İşittiği kimdi? Duyulan sesiyle şimdi ölüme çağrılsa gitmeye koşardı. Bitkinken kısa eyleme bakmasıyla kurtularak azat edilirdi.

Kılını kıpırdatmaya dermanı yoktu. İçgüdüsel olarak kafasını sakince çevirmişti. Onun sesini tanımazdı ancak tesirli yüzüyle tanışmıştı. Hafızası düşsel oyunlar oynamıyorsa bildiğiydi. Hayal değildi. Adını da mı öğrenmişti? Rüzgar'dı. Yine bunun şaşkınlığını da kaldıramayacak boyutta kuvvetsizdi. Rüzgar'a baktığında gözlerinin usulca karardığını hissediyordu. Nabzını içini ezen nefesler kadar duyumsuyordu.

Zavallı kısıldıkça incelen sesiyle:

“Biliyor musun? Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” sırrı açık ediyordu.

Dediklerini idrak edememek sarhoşluktu. Yas sarhoşluğunu beğenmişti. Bundan itibaren eskisi gibi olamayacağından yaşananlar başlıyordu.

Bilemese de Rüzgar oradaydı. Daha fazlasını duyuyordu. Söyleyebildiklerinden daha fazlasını anlıyordu. Dışarıdan içeriye itilen aklıyla hareket edebilmişti. Zayıflamış zannederken Güneş'e adımlarıyla yaklaşmıştı. Her hâlinden yorgunluğu barizdi. Oluşuma bakamadan akıp gidecekti. Şelalesi durmadan kollarına teslim olmuştu.

Rüzgar'sa adeta görevlendirilmiş şekilde gerekliliği uygulamıştı. Olacağı öngörerek bilircesine yaklaşımda bulunmuştu. Dolan gözlerinin tetikteydi. Ona ismiyle gözlerini açmasını söylüyordu. Aşkla yaşama dönmesini fısıldar türdendi. Unutamayacağı anının ortasındaydı.

Zamansız görünürken uyumluydu. Belirli zamanların konumlarında bulunmayla durulmuşlardı. Dünyanın yerinden kapalılık açıktı. Sunulan kısa zamanlar içinden akmışlardı. Yanıltıcı görüntüden uzun zamanlamalar eklenmişti. Süreli nefes paylaşırken kelime hafızaları kesikti. Kaçamak bakışlardan ibaret zannedilen kişiliklerdi. Tek durabilen iki kişiydi. İkisine özgün tarihti. Ertelenmeden tanıştıkça öğrenmek mümkündü.

***

DEVAM EDECEK…

• ALINTILAR:
/ SEZEN AKSU — DUA /