2. bölüm / 3
ON ÜÇÜNCÜ FOTOĞRAFBölüm 1:Noirval
Bölümler 3Şu an: Bölüm 1:Noirval
- 1 GİRİŞ1.535 kelime
- 2 Bölüm 1:Noirval2.028 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 2:Yıldızların Altında1.098 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
18 Ağustos 2025
Yollar sanki kıvrıla kıvrıla daha da uzuyor bitmek bilmiyor gibiydi. Yeşilliklerin içinde ilerliyorduk iki yanımızda hiç bitmek bilmeyen meyve ağaçları, rengârenk çiçekler vardı ve de zamanın durmuş olduğuna kanıt sayılabilecek eski taştan evler…
Her şey huzur vericiydi, kuşlar etrafta cıvıldıyordu. Hatta şehirde görmediğimiz bir sürü hayvanı görmüş, dokunma şansımız bile olmuştu. Ama benim için öyle değildi. Kasabaya yaklaştığımızdan beri içimde garip bir huzursuzluk vardı.
” Lara, Lara. Lara kızım duymuyor musun beni? Aloğğğ!”
Yerimden sıçramama neden olacak ses ile soluma dönmüştüm. Amélie, dibime kadar girmiş kulağıma bağırıyordu.
“ Ne var be, ne diye bağırıyorsun kulağıma çilli?”
Evet, dibimde asla 26 yaşında olduğuna asla inanılmayacak tatlılıkta bir çilli surat duruyordu. Ama bu onu koyu siyah saçları ve yemyeşil gözleriyle o kadar tatlı yapıyordu yememek için zor duruyordum.
“Kızım sen değil miydin bizi zorla bu kasabaya getiren? Kariyerim için çok önemli çok önemli diye kıçını yırtıyordun. Ne diye şimdi yüzün asık? Kaç saattir mahmur mahmur dışarıyı izliyorsun ve ayrıca bana bir daha çilli deme.”
Bunların hepsini bir nefeste söylediği için donup kaldım. Bazen o kadar hızlı konuşuyordu ki anlamakta güçlük çekiyordum. Ve evet çilli denilmesinden nefret ediyordu.
“Bir şeyim yok dalmışım öyle.”
“Bizde inandık maviş.”
Arabayı süren Julien bize doğru dönmüştü.
Güldüm bu sitemine. Maviş demesi hoşuma gidiyordu gözlerimin rengini daha da sevdiriyordu bana.
Konuşacaktım ama Julien ’in yanından Théo’nun elindeki haritayı Amélie ile benim üzerime fırlatmasıyla afallamıştım. Gerçi bekliyordum bunu yapmasını, saatlerdir haritayı evirip çeviriyordu. Buraya kadar sabretmesi bir mucizeydi.
“Amélie! Bak cidden yırtıp atacağım camdan şunu. Bu ne be?”
Amélie ise haritayı ona geri fırlatarak cevap vermeyi seçmişti.
“Niyeymiş o yeni nesil üretimli çocuk?”
Théo, tekrardan fırlatmıştı haritayı.
“Ya biz 21.yüzyıldayız kızım. Ne bu haritacılık? Navigasyonu niye açtırmıyorsun bana? Şunu çözeceğime Da Vinci’nin şifresini çözerdim o daha kolaydı.”
Amélie bağırmadan önce sakinleşsin diye ben atladım, yoksa boğabilirdi çocuğu.
“Abarttın sanki Théocuğum. He ablacım?”
“Ne abartması abla ya nereden bulduysa bunu da. Lüzumsuz işte.”
Cevap verecekken Julien ile göz göze geldim. Eyvah der gibi kafasını sallamıştı. Bende aynı şekilde kafamı sallamıştım.
Yanımdan gelen sinirli nefes sesine döndüm. Amélie, sanki açlıktan çıkmış bir kaplan gibi Théo ’ya bakıyordu.
“Tamam, sakin olalım gerilmeyelim bakın zaten kasabaya da geldik.” Diye ortamı yumuşatmaya çalışmıştı Julien.
Kasabanın tabelası göründüğünde, arabada derin bir sessizlik oluşmuştu.
Tahta bayağı bir eski görünüyordu. Ve üstündeki yazıyı görmem ile kalbimde bir sıkışma hissettim.
“Bienvenue à Noirval”
Noirval’a hoş geldiniz.
Kasaba tabelasını geçtikten sonra Julien arabayı yavaşlattı. Motorun güçlü sesi azalınca etraftaki kuşların garip bir şekilde öttüğünü fark ettim. O an içimdeki huzursuzluk daha da arttı.
“Şu sessizliğe bakın… Sizce de korkutucu değil mi?”
Théo hemen atladı: “ Benim karnım gurulduyor, o daha korkunç.”
Amélie gözlerini devirdi. Hiçbir zaman Théo’nun şakalarına tahammül edemiyordu. Aslında şakalarına değil de yersiz olan şakalarına tahammül edemiyordu. Ardından Amélie, yol kenarındaki yosun tutmuş taşa doğru ilerlemeye başladı:
”Şuna bakın! Bu çok ince bir taş işlemesi. Çok eski zamanlardan kalmış olmalı. Sanırım Roma döneminden. Şu oyuklara baksanıza yağmur suyu için yapılmış olmalılar.”
Julien gülerek araya girdi: “ Daha arabadan ineli 2 dakika olmadı bizim kız şimdiden akademik makale çıkartıyor. Helal sana çilli!”
“Ne yapayım mesleğim gereği. Ayrıca sen bana çilli mi –”
Hemen araya girdim: “ İyi de Amélie bu işlemeler pek de Roma dönemine ait durmuyor. Daha önce hiç görmediğim türden şekiller bunlar.”
“Nasıl yani bir bakayım?” incelemeye başlamıştı.
“Teknoloji çocuk baksana bana.”
Théo oflayarak: ”Efendim çilli?”
“Arabanın bagajından bana çantamı getir içinde fırçalarım olacaktı. Ayrıca bana çilli demeye devam edersen o fırçaları malum yerlerinden almak zorunda kalırsın.”
“Emredersiniz komutanım.” Théo arabaya doğru yürümeye başlamıştı.
Julien bu sefer taşa doğru yaklaşmıştı: “Bu simgeler büyü gibi bir şey olabilir mi?”
“Nasıl yani taşın üstüne mi büyü yapacaklar abi? 4 yıllık arkeolog hayatımda ilk defa duyuyorum.” Amélie meraklı gözlerle Julien’e bakıyordu.
“Yani bunu bir olasılık olarak düşünebiliriz. Çünkü gelmeden önce kasaba hakkında ufak araştırmalar yaptım. Büyü olayları çok geçmiş burada hem de fazlasıyla. Hatta 19. Yüzyılda geçen acayip bir olaya da rastladım.”
Yanımıza gelen Théo prensesliğini konuşturarak bir elinde çanta diğer eli ise alnında her an bayılacak yaşlı teyzeler gibi:
“Ne yani bu taş büyülü mü? İnan öyleyse bu çantayı sana hayatta vermem çilli.” Gerçekten bunu her yaptığında yediğimizi sanması benim onun salak olduğu düşüncelerimi daha da kuvvetlendiriyordu.
“Ver şunu salak!” diye elinden çekmişti çantayı Amélie.
Onlar taş ile uğraşırken ben etrafı izlemeye başladım. Yosun tutmuş taş duvarlar, sayılamayacak kadar çukuru olan yol, çiçekler, böcekler derken gözüm bir şeye takıldı.
Eski bir at arabası…
Ama hem de ne eski. Sanki yüzyıllardır burada duruyormuş gibiydi. Paslanmış direkleri vardı. Koltukları delik deşikti, herhalde fareler dadanmıştı. Kötü bir vaziyetteydi ama benim ilgimi çekmişti. Çünkü içimde anlamsız bir dejavu oluşturmuştu. Muhtemelen bir film sahnesinde görmüştüm. Yoksa bu kadar tanıdık gelemezdi. Hemen telefonumu çıkarıp detaylıca her yerini çektim.
Yanıma yaklaşan Théo’yu fark etmemiştim.
“Oha külüstüre bak lan! Kaçıncı yüzyıldan kalma acaba?”
Hala arabanın fotoğrafını çekmeye çalışırken ona doğru döndüm:
“Muhtemelen 19.yüzyıldan falan kalma. Yoksa bu kadar eski olamazdı. Baksana küf, pas her şey var üzerinde.”
“Iyy. İğrenç.”
“Ne o iğrenç olan şey?” Julien bize doğru gelmeye başlamıştı. Amélie ise büyüteciyle arabayı incelemeye başlamıştı.
“Bir şey diyeyim mi? Bu araba bir yangından çıkmış.”
Hemen ona döndüm:
“Nasıl yani?”
“Kül kalıntılarına baksanıza. Ya yanmış ya da içinde bir şey yakılmış.”
Théo, kamerasını açıp konuşmaya başlamıştı:
“Evet sayın seyirciler, bugün burada sizlerle birlikte bir külüstürü inceliyoruz. Bu külüstürün içinde ise rivayetlere göre bir gelin kaçırılmış ve yanarak…”
Amélie, kafasına büyüteciyle vurdu:
“Sallamayı kes Théo. Tarih böyle anlatılmaz insanları yanlış yönlendiriyorsun. Tanrım, bir de canlı yayındaymış çıldıracağım kapat hemen şunu!”
Théo yüzünü buruşturdu. Kokarcaya benziyordu.
“Ama ne yapabilirim? Hayranlarım benden haber bekliyor. Hem ne diyeyim izleyicilere? Kuru kuru ‘Bu araba paslanmış’ mı diyeyim? Anla artık Amélie insanlar dram istiyor dram.”
Gözlerimi pörtleterek Théo’ya baktım.
“Canım sen niye kameraman oldun. Gidip şu meşhur repçilerden midir onlardan olsana. Olum tek nefeste ya.”
“Ya öyle mi? Olabilirim aslında.”
“Evet, bence de. En azından fazlalığımız gitmiş olur. Diyerek bize döndü Amélie.
Théo, konuşacakken Julien gülerek aralarına girdi. Aslan abim şunları bir tek ayırabilen oydu.
“Dram mı Théo? Senin dramatik hayatın zaten yeter bize canım. Geçen ay telefon faturanı ödeyemedin sonra ‘İnternetim gitti ne yapacağım ben?’ diye oturup üç saat ağlayan insansın oğlum sen.”
Amélie ile ben kahkahalara boğulduk. Ben zar zor konuşarak cevap vermeye çalıştım.
“Gerçekten bunu yaptın mı Théo? Elinden tableti alınmış 3 yaşındaki bebek gibi.” Tekrar kahkaha atmaya başladım.
Théo ise bozuntuya vermedi ama bozulduğu baya belliydi.
“Gerçekten çok komiksiniz. Tebrik ediyorum sizi. Ya sanki ne olurdu ‘Théo History Channel’ bölümü yapsaydım. Yakışmaz mıydı? Buna bari evet deyin ya.”
Hepimiz nefesimiz kesilmişçesine gülüyorduk. Biraz arabaya yaklaşmıştım gülerken. Gülmenin bendeki yan etkileri ise kendimi oradan oraya atarak gülmemdi. Yine o şekil gülerken kafam arabanın kapısına çarptı. Çapmasıyla birlikte arabanın kapısı yere düştü. Bir dakika lan benim kafam o kadar sert miydi?
Bunu fark eden Théo ise yine durmadı o da beni göstererek ve tabi ki kendini yırtarak gülmeye başladı.
“Şuna bakın Lara kafasıyla kapıyı kırdı. Takoz kafalı. Ayyyy!”
Diğerleri de bana bakıp daha çok gülmeye başladılar çünkü çok garip bir pozisyondaydım. Kafam ve belimden yukarısı arabanın içine düşmüş ayaklarım ise havadaydı. Bu şekil arabanın içinde yatıyordum.
Julien, elini uzattı.
“Umarım bitlenmezsin. Yoksa bir de senin bitlerini ayıklamakla uğraşırız.”
Gülerek ayağa kalktım. Üstümü elimle silkelemeye başladım. Bayağı bir toz bulaşmıştı.
Arabaya bakmaya başladım. O sırada koltuklar dikkatimi çekti.
“Çocuklar bunlar o taşta gördüğümüz işaretler değil mi?”
Hepimiz arabaya doğru eğildik. Amélie, gözlüğünü taktı ve parmak uçlarıyla koltuktaki tozları temizledi.
“Haklısın… Birebir aynısı.”
Théo ise birden ciddileşip konuştu.
“Bu… Bu artık bir rastlantı olamaz.”
Ona doğru döndük. Julien ise duygularımıza tercümen olarak konuşmaya başladı.
“Tanrı aşkına sen ciddi olma. Olma çünkü korkunç oluyorsun.”
“Niye ya benim şakalarımı sevmeyen her seferinde azarlayan siz değil misiniz? Ciddi olmam gerekmiyor mu şuan niye kızıyorsunuz?”
“Çünkü korku filmlerindeki hiçbir çaresi olmayan öleceğini bilen karakter gibi hissettiriyorsun.” Dedi Amélie. Théo ise bu cevaba göz devirerek karşılık verdi.
Julien, konuşmaya başladı.
“Bence bu izler kasabada da olmalı. Yoksa bu araba nereden gelecek en yakın orası var.”
Théo, kamerayı yüzüme çevirdi.
“Hadi Lara söylesene! Bu nokta da hepimizin öleceğiyle ilgili dramatik bir cümle söyle. Takipçilerim seni bekliyor.”
Gözlerimi devirdi.
“Sus yoksa seni bu arabaya bağlar 19.yüzyıla postalarım.”
Julien güldü.
“İnan yapar. Hatta üzerine de ‘alıcısı öder’ diye not bile düşer.”
Tam o sırada arabadan garip sesler gelmeye başladı. Sanki tekerleklerden biri hareket etmişti. Hepimiz donduk kaldık öylece hareket eden tekerleğe bakmaya başladık.
Théo ise bu anı bekliyormuş gibi kamerayı yakınlaştırdı.
“Oha, şaka değil demi lan bu!”
Arabanın tekeri bir süre döndü sonra durdu. Hepimiz sustuk, etrafımızda ölüm sessizliği vardı sanki.
Bir ses geldi.
Başımı çevirdim. Yolun biraz ilerisinde küçük bir dere vardı ve yamacında ise suyun üzerinde taş sektiren küçük bir erkek çocuğu…
En fazla sekiz ya da dokuz yaşlarında olmalıydı. Fakat daha garip olan bir şey vardı.
Çocuğun kıyafetleri fazla eskiydi. Sanki yüzyıllar öncesinden kalma gibiydi. Yamalı bir gömlek, paçaları parçalanmış pantolon…
Yüzü ise bembeyazdı ama bu korkutucu bir beyazlıktı. Ama daha korkutucu olan gözleriydi.
Simsiyah.
Bütün göz bebeği gözünü kaplamış gibiydi. O gözler ise bize bakıyordu. Hiçbir duygu alamıyordum ifadesinden. Dümdüz bize bakıyordu. Nutkum tutulmuştu.
“Siz de görüyor musunuz? ”diye fısıldadım. Ama sesimdeki titremeye engel olamadım.
Amélie, çocuğa dikkatle baktı.
“Bu kıyafetler…” devamını getiremedi onunda nutku tutulmuştu.
Çocuk o siyah gözlerini tek tek hepimizde gezdirdi. Korkunç bakıyordu. Elindeki taşı bize doğru fırlattı. Hepimiz irkilerek bir adım geriledik. Taş ayaklarımın dibine düştü.
Çocuk ise arkasını dönüp koşmaya başladı.
Şok etkisinden çıkıp bakışlarımı taştan çektim. Taşı elime alıp çocuğun peşinden koşmaya başladım.
“Hey baksana buraya kimsin sen?”
Çocuğun peşinden koşarken Julien arkamdan bağırıyordu.
“Lara! Gitme bekle bir şey olabilir.”
Julien’nin sesinin ardından Théo’nun sesini duydum.
“Bu kız kendini korku filmlerimdeki başrol zannediyor herhalde. Bana bir şey olmaz diye her boka atlıyor. LARA DURSANA!”
Hiçbirine aldırış etmedim. Çocuğun peşinden koşmaya devam ettim.
Koşa koşa artık bacaklarımda derman kalmamıştı. Bir çocuk nasıl bu kadar hızlı olabilirdi ki? Diğerlerinin benim arkamdan koştuğunun farkındaydım.
Çocuk iki metre ötemde durdu. Etrafımız yeşilliklerle kaplıydı. Önümde ki ağacın dalında bir salıncak asılıydı. Ağaca bağlı bir ipi kopuktu. Üstü çiçeklerle kaplıydı.
Salıncağın olduğu ağacın karşısında kalan ağaçla arasında büyük bir boşluk vardı. Anladığım kadarıyla bir tepedeydik. Çocuk bana baktı sonra o boşluğa bakmaya başladı.
Bende boşluğa baktım. Kasabanın neredeyse yarısını tepeden görebiliyordum. Çocuğun odakladığı şeyi anlamaya çalıştım.
Bir binaya bakıyordu. Yanmış kül olmuş ama yıkılmamış bir binaya. Bina değildi bir köşktü. Büyük bir köşktü bu mesafeden anlayabildiğim kadarıyla.
Çocuğun bana dokunduğunu hissettim. Kolumu dürtüyordu. Ona doğru döndüm. İşaret parmağıyla beni gösterdi ardındansa köşkü. Anlamaya çalıştım. Yüzüne baktım, bu sefer ifadesini anlayabilmiştim. Kızgındı, birazda hüzün vardı gözlerinde. Bana bakarken gözünün dalgalandığını gördüm.
İyide niye bana böyle bakıyordu. Bana mı kızgındı? Bana kızgın olmasının ihtimali yoktu ki. Ben onu ilk defa görüyordum.
Birbirimize bakarken o hala işaret parmağıyla köşkü gösteriyordu. Gözlerimi ondan çekip köşke bakmaya başladım. Köşkün girişinde bir tabela vardı. Ona odaklandım bir işaret vardı tabelada altında ise “V.” Yazıyordu ama silikti. O işarete odaklandım. Bu işaret o yolun kenarında gördüğümüz taş ve at arabasının koltuklarındaki işaretlerdendi.
Yavaşça çocuğun bana fırlattığı elimdeki taşa baktım. Onun üzerinde de aynı işaretten vardı.
Bizimkilerin sesinin duymam ile birlikte yanıma baktım. Çocuk yoktu.
Amélie üzerime doğru koşup bana sarıldı.
“Lara kızım çok korktuk ne yapıyorsun sen ya. Dur diye bağırdık kaç defa.”
Şok içineydim. Konuşamıyordum. Sanki ağzımı katran bağlamıştı.
Julien konuşmaya başlamıştı.
“Kızım sen niye her şeye atlıyorsun? Bizi nasıl endişelendirdiğinin farkına mısın? Niye koştun o çocuğun arkasından hayır madem koştun hani çocuk nerede?”
Julien’e doğru döndüm ve konuşmaya başladım.
“Peşinden koştum çünkü çok tanıdık geldi ve merak ettim. Sonra beni buraya getirdi. Beni gösterdi işaret parmağıyla sonra ise şu karşıdaki köşkü.”
“Ne köşkü? Hani nerede?” merakla konuştu Améile.
“Şurası. Ama çocuk orayı gösterirken bana çok kötü bakıyordu. Gözlerinde öfkeyle karışık bir hüzün vardı. Sanki bana kızmış gibiydi.”
Théo en sonunda şokun etkisinden çıkıp konuşmaya başlamıştı.
“İyi de sana nasıl kızmış olsun. Seni tanımıyor ki. Sen buraya ilk defa geldin. Yoksa ilk defa gelmedin mi? Bize yalan mı söyledin?”
“Yok artık Théo. Ben niye yalan söyleyeyim size? Ayrıca şuna bakın.”diyerek elimdeki taşı gösterdim.
İlk Amélie konuştu.
“Oha bu o işaret iyi de nasıl?”
Julien devam ettirdi.
“O çocukta ne işi var ki bunun.”
Köşke döndüm. Gözümü oraya diktim.
“Bakarsanız anlarsınız”
Onlarda köşke baktılar. İlk başta anlamadılar. Daha da odaklandılar ama sonra Théo konuştu.
“Ciddi olmazsın.”
Keşke… Ama ciddiydim.
Ve işte o an anladık… Noirval bizi seçmişti.
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
