ÖLÜMÜN BABASI kitap kapağı

1. bölüm / 5

ÖLÜMÜN BABASI

BEKLENMEDİK DARBE

Vaveyla Yazarı: Züleyha Öksüz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BEKLENMEDİK DARBE

‎Bir kıvılcım, sarmıştı benliğimi, yüreğimi küle dönüştürmek için yanıp tutuşuyordu. Sanmıştım ki hiçbir kıvılcım yok edemezdi sevdamızı, bitiremezdi bizi. Yanılmışım. Öyle inanmıştım ki sevdamızın bitmeyeceğine, inandığımla sınandım.
Hayat son darbesini vurmadan önce hangi zaafımı seçeceğini çok iyi biliyordu. Beni anne olamamakla sınamıştı. Belki fakat beni bitiren anne olamayacağımı bilmek değildi. Asıl içimi harlayan ateş, en can alıcı şey, âşık olduğum adamın bana ihanet edişiydi.

O anda tek düşündüğüm,
yaşadıklarımı hak etmediğimdi...

Evet, haklıydım çünkü ben aşkın ihanetini asla hak etmemiştim. Zor yutkundum ihanetin acısını. İçim buram buram yanık et kokuyordu. Sanki saran teller içimde, yutkunmamam için savaş veriyorlardı. Onlar içimde savaş verirken aslında ben ihanetin acısıyla ölmüştüm. Benden geriye kalan tek gerçek, o küçük kız çocuğuydu.
İşte o zaman ki Eyşan, içinin yana yana kül oluşunu seyrettikten sonra hayata tutundu. Ve içindeki aşk filizi, Güneş'in doğuşuyla yeniden alevlendi.

Fakat değişen sadece gidenler değildi. Enkazın altından sağ çıkmış Eyşan da artık eskisi gibi değildi. Ama yarım da kalmış sayılmazdı.

Çünkü aşktan yüzü gülmeyen Eyşan'ın onu koruyup kollayan tek damla gözyaşına Karadeniz'i yakacak babası vardı. Ve bunun bilincinde olan her kız çocuğunu hiçbir fırtına yok edemezdi.

Bu hikâyede benden geriye kalan tek şey soy ismimdi...

Çünkü ben Eyşan Kadıoğlu'ydum.
Hikmet Kadıoğlu'nun kıymetli biricik kızıydım. Ve ailenin tek çocuğuydum.
Bunca yıldır Kadıoğlu soyunu üzenler Karadeniz'den her zaman sürgün edilmişlerdi.

Fakat bilemezdim çocukluk aşkımın bana ihanet edeceğini. Ve bunu bana ısrarla söyleseler bile asla inanmayacak kadar seviyorken onu. Ama uğruna parıldayan mavi gözlerim bizzat şahitti ihanete.

Bu ihanet ne yutkunulabilir ne de tükürülebilirdi...

GÜNÜMÜZ - 27.08.2027

"Eyşan, hadi kızım, kalk artık."
Annemin sesiyle açmıştım gözlerimi. Gece karanlığını gündüzün arkasına saklamış gökyüzünü aydınlatıyordu. Normalde güneş ışınları vurmazdı bizim eve. Buradakiler yalancı güneş lakabı bile takmışlardı Güneş'in kendisine. Ama ben nedense Güneş'in yalancı olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Evet, göz alacak kadar ışığı yoktu belki ama yine de çabalıyordu. İnsanları memnun etmek için.
Biz bile insanı memnun edememişken Güneş'in memnun etmek için çabalaması takdir edilecek bir hareketti.

Hızlıca yataktan kalkıp odamın penceresine yöneldim. "Güneş girmeyen eve doktor girer." derlerdi. Doğrudan perdemi çekip pencereyi açtım. Derin bir nefes çektim içime. Giresun'un kokusu ilaç gibi hissettiriyordu. O sırada kafamı pencereden dışarıya çıkarıp aşağıdan gelen seslere kulak astım. Ailem çardağa kahvaltı masası kurmuştu. Babam küçük tüpte menemen yaparken annemse çayın cümbürünün çökmesiyle bardaklara çay koyuyordu. Sıcacık menemen kokusu buram buram kokmuştu. Acıkmıştım, karnım guruldayarak sinyal veriyordu.
Babamın menemeni yapıp masaya koymasıyla herkes yerine geçmişti.
Babamın çok sevdiğim ama annemi sinir eden kuralı vardı.

Bensiz yemeğe asla başlamazdı.

"Kız Hatiçe, Eyşan nerede? Uyandırmadın mı onu?"

"Çağırdım Hikmet'im. Nazlanıyor. Son beşiğin sana, 'Bu kızı nazlama.' demedim mi?"

Annemin söylenmesine kulak asmamam mümkün değildi.

"Aşk olsun anne, ben nazlanmayacak mıyım artık?"

"Kız Eyşan, sen ne duruyorun pencerede? Hadi, çay soğudu. Daha tarlaya gideceğim kızım. Sen de geleceksin."

"Hemen iniyorum Hatice Sultan."

Ailemle yediğim her kahvaltı günü benim için en büyük şükür meselesiydi. İkinci şükür meselem, aşkından yanıp tutuştuğum Ulaş'ımdı. Ulaş ve ben aynı mahallenin çocuklarıydık. Babam benim Ulaş'ı sevdiğimi biliyordu. Sahi, kasabada aşkımızı bilmeyen yoktu. Ulaş'a göz dikenlerin canını okumakla anılıyordu adım. Çocukluk aşkımdı. Kolay değildi aşkımızı koruyup kollamak. Göz değdirenimiz de çoktu. Söz vermiştik birbirimize, büyüyünce birlikte evlenecektik.

Hızlıca penguenli pijamamın üzerine ince hırka giyinip çardağa indim. Babamın beni görür görmez mavi boncuk gözlerinin gülümsemesiyle yanağına öpücük kondurdum.

"Hayırlı sabahlar, mavi gözlüm. Ay gibi parlayan Eyşan'ım. Sana en sevdiğin menemenden yaptım. Bol kaşar peynir ekledim, sen seversin."

"Çok sağ ol babam benim. Acaba senin beni nazladığın gibi başka birisi daha çıkacak mı karşıma?"

"Kız, hiç babanın karşısında denir mi bu? Az çekin birazcık."

"Ne dedim ki şimdi, Hatice Sultan?"

"Başka birisi seni benim kadar sevemez ve nazlayamaz da. Hem ben seni evlendirmeyeceğim ki. Hep benimle kalacaksın."

"Ya baba, turşu mu kuracaksın?"

"Kim derdi bu kız yirmi dokuz yaşında diye. Şimdi kardeşin olsaydı sana abla demeye utanırdı. Sahi, deli kız, dün yine kimin bahçesine taş attıysan Selim'e teyzen geldi, zor duruyordu yerinde. 'Kızın, kızımın saçlarını yolmuş.' dedi. Sırf bize saygıdan sana ilişmiyormuş."

"Doğru mu bu, kızım?"

"Ya baba, bakma öyle. Ben yanlış bir şey yapmadım. Selim'e teyze gitsin, kızına terbiye versin. Gözleriyle tavlamaya çalışıyordu Ulaş'ı. Ben de dersini verdim."

"Bir de iyi halt etmiş gibi anlatıyorsun, deli kız seni."

"Hiç kızma Eyşan'a. Kızın tıpkı senin gibi davranmış. Sen de az saç yolmadın beni tavlayanlar var diye."

"Sen ciddi misin baba? Annem bunu yaptı mı gerçekten?"

"Hikmet, geçmişi ne diye deştin şimdi? Sen nazla kızını, kasabada sana bana saygı duymasalar hep birlikte Eyşan'ın canını yakarlar."

"Öyle bir şey ben varken mümkün olabilir mi sanıyorsun? Kızıma kötülük yapacak olurlarsa onları Giresun'da barındırmam. Sürgün olurlar Karadeniz'de de yine de kimsenin yardım etmesine izin vermem."

"Sakin ol Hikmet'im, kimseyi deli kız için sürgün etme şimdi. Haydi, çayınızı içinde yeniden koyayım."

Annem sohbetimizi bölmekten inatla zevk duyuyordu. Annem olduğunu bilmesem kesin babamı ve beni kıskanıyor diyeceğim ama diyemiyorum.
Çünkü annem hâlâ bile babamı çok seviyor. Bunu ela gözlerinden anlayabiliyorum. Ve bu yüzden tıpkı babama benziyorum. Mavi gözlerim, fındık burnum, sivri yüz çehrem. Anneme benzeyen tek özelliğim deliliğimdi. Kimse sevdiğimi benden alamazdı, böyle bir ihtimal bile olmazdı yoksa deliliğim başa belaydı.

"Hatice Sultan, benim bugün randevum var da, oraya gideceğim. İşim bitsin, fındık bahçesine gelirim. Ben gelene kadar işçilerin başında sen dur."

"Bugün müydü randevun?"

"Evet anne."

"Ne randevusu bu? Tek mi gideceksin? Kız Hatice, biz gitsek ya Eyşan'la."

"Olmaz Hikmet'im, bu kadınsal mevzu. Sen işine git. Fındık işleri ertelemeyi sevmez. Fabrikanın başında dur."

"Peki, sen öyle diyorsan."

"Hanımcılık kazanacak." diye sevinçle çığlık atasım gelmişti. Koskoca Kadıoğlu, ihanet edenleri sürgün edecek kadar korku salarken herkese, annemin sözünün üzerine söz söylemez ve kimsenin söylemesine asla müsaade etmezdi. En basit örneği cadı teyzem, annemi ağlattı diye babam annem uğruna teyzemi sildi. Ve kim "Bacını affet." dediyse onları da sildi. Babamın aşkı uğruna anne tarafımı görmedim diyebilirim. Annemin tarafına bunları yapan kendi tarafını affeder mi?
Garip olan, babaannem, toprağı bol olsun, annemi çok sevmiş ve kızım diye bağrına basmış. Anneannem sadece cadı teyzemi sevmiş mesela.

"Hey, nereye daldın deli kız? Baban seninle konuşuyor, duymuyor musun?"

"Eyşan'ım, kınalı kuzum, bagajdan arabamı al da git hastaneye. Telefonunu da mutlaka açık tut."

"Tamam baba, ben sana haber veririm. Hemen endişe etme, tansiyonun fırlayacak."

Annem kahvaltı masasını toplarken babam da işe gitmek için hazırlanıyordu.

"Hatice'm, ceketim nerede?"

Babam ceketinin yerini bildiği hâlde bilerek ceketini sorardı. Tek istediği annemin babamı yolcu etmesiydi. Birbirine âşık çiftin kızları olmak bambaşka bir histi. Benim de hayalim tıpkı ailem gibi öyle birine âşık olmaktı. Ulaş işe gittiğinde ben onu yolcu ederken kızımızın benim gibi bizi izlemesi için kendimi bile feda edebilirdim.
Babama demedim fakat Ulaş benimle hastaneye gelecek ve yanımda kalacak. Bu yüzden çok heyecanlıyım.

Ulaş'ı düşündüğüm her an yüzüm al al oluyordu. Onun ellerini tutup Karadeniz'in dalgalarını izlemek çok güzel bir histi benim için. Hızlıca odama çıkıp akşamdan hazırladığım krem pantolonumu giyip üzerime mavi bluz geçirdim. Hafiften yanaklarıma allık ve dudağıma kırmızı ruj sürdüm. Son dokunuş olarak lavanta kokulu parfümümü üzerimde gezdirdim. Sanki hastaneye değil de Ulaş'la randevuya çıkıyordum. Aşk beni kör kütük sarhoş etmişti, akıllıca düşünemiyordum.
Annem ve babam işe gitmişti. Ben de o sırada bagajdaki arabamı alıp hastane yoluna sürdüm. Bizim Oksu kasabasından hastaneye gelmek kırk beş dakika sürüyordu. İşim gereği her zaman hastaneye geliyordum. Fakat bu sefer hasta bendim.

Sahil yolunda beni bekleyen Ulaş'ı görür görmez kalbimde yeniden kelebekler uçuşmaya başladı. Kenara çekip Ulaş'ın arabaya binmesini bekledim. Fazla heyecanlıydım, yüzüm kırmızı bir ton almıştı. Ulaş'ın yüzüne bakamıyordum.
"Yavrum, beni özlemedin mi? İlk kez mi görüyon beni? Yoksa utanıyor musun?"

"Hayır Ulaş, utanmıyorum da babama bile söylemezken kadınsal sorunumu senin bilip benimle geliyor olmana birazcık çekindim."

"Yavrum, sen benimsin, bana aitsin. Senin sorunun benim sorunum. Neyse, sorunun birlikte çözüm bulacağız. Sen benim kadınım, çocuklarımın annesi olacaksın. Utanmadan bir yanak ver kocana."

"Seni çok seviyorum Ulaş'ım. Biz de seninle annem ve babam gibi olalım, olur mu?"

"Tabii oluruz. Senin için Leyla'nın Mecnun'u bile olurum."

"Hayır Ulaş, sen sadece benim ol, benim hikâyem yaşanmışlığım ve yaşanacaklarım ol. Kısacası hep seninle birlikte olsun ömrüm."

"Tamam, Karadeniz'in en güzel kadını. Gökyüzünün kıskandığı tek hatunum. Bir de kadınım olsan var ya, işte o gün dünyanın en şanslı aşığı olacağım."

"Hissediyorum Ulaş'ım, mutluluk kapıda. Bir gün senin yatağında açacağım gözlerimi."

"Ve ben de o gün hiç yataktan çıkmayacağım. Saatlerce gökyüzünün dahi kıskandığı mavi gözlerini doya doya seyredeceğim."

Her gün çalışmak için gittiğim hastaneye bu sefer kendim için gitmek beni içten içe zorluyordu. Neden böyle stres yaptığımı anlayamıyordum. Ulaş'ın elimi tutmasıyla bir anlık yaşadığım gerginliğin üstesinden gelip gülümseyerek Ulaş'a bakındım.

"İyi misin? Su alayım mı kantinden?"

"İyiyim Ulaş. Sen benim elimi her zaman tutacaksan ben her zaman iyi olurum."

Ulaş elimi dudaklarına getirip öpmüştü. Ardından konuşmaya devam etti.
"Sana söz, bu ellerini asla bırakmayacağım. Hadi girelim artık. Bir an önce doktor ile konuş da sahildeki kayalıkların olduğu kafeye gidelim. Oranın havası dalgalı denizi ve çayı ikimize iyi gelecektir."

"Tamam aşkım, bir halledeyim de hastane işini. Sonrasında gideriz."

Ulaş beni o kadar çok seviyordu ki sırf benim için pazartesi günü, en yoğun olduğu bir günde, okulda ki müdüründen izin isteyip benimle gelmişti. Ulaş devlet okulunda sınıf öğretmeni. Bense Kadın Doğum Hastanesinde hemşirelik yapan birisiyim. Her gün burada hastalarla ilgilenirken bugün hasta bendim. Hemşire olmanın iyi tarafı tüm doktorlarla aramın iyi olmasıydı. Bu hastane benim için ikinci evim gibiydi. Çünkü bu hastanenin yapımını dedem Necmettin Kadıoğlu üstlenmişti. Toprağı bol olsun dedemin.

Ulaş elimi tutarken derin derin nefes alarak içeriye girdim. Randevu saatime az kalmıştı, beni çağırmalarını bekliyordum. Stres yaptığımı anlayan Ulaş beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Yavrum, iyi değilsen gidelim mi? Hiçbir şey senden daha önemli değil."

"Olmaz Ulaş, randevuma az kaldı. Birazdan çağırırlar."

"Peki hatunum, ben kantinden senin sevdiğin çikolatayı alıp geleyim. Şimdi kan şekerin düşer. Bir de bir dal sigara içeyim. İçmezsem ben de fena oluyorum. Beni biliyorsun."

"Evet, biliyorum. Tamam, sen git. Beni merak etme, rahatça iç sigaranı. Ama sigara zararlı ve sana iyi gelmiyor. Bunu asla unutma."

"Ne yapayım hatun bir sana bir de sigaraya zaafım var."

Ulaş arkasına dönüp hastaneden çıkarken ismimi seslenen Zülal'in sesiyle ayağa kalkıp odaya girdim.

"Eyşan Kadıoğlu burada mı?"

Kadın doğum uzmanı Hilal Cebeci'ye gelmiştim. Benim ablam dediğim büyüklerimden birisiydi. Tanıdığım birisinin yanında olunca azıcık rahatlamıştım.

"Gel bakalım Eyşan. Otur ilk önce. Biz sana test yapmıştık, değil mi?"

"Evet Hilal abla."

"Tamam canım, sonuçlarını birlikte bakalım seninle."

"Eyşan Kadıoğlu, bakalım sonuçların ne gösterecek."
Hilal ablanın bilgisayarın ekranına bakması ile yüz hatları gerilmeye başlamıştı.

Tutamadım kendimi, gözlerimden hızlıca yaşlar süzülmeye başladı.

"Bir şey mi oldu Hilal abla? Kötü mü sonucum?"

"Eyşan, dört yıldır adet sorunu yaşadığın için gelmiştin buraya. Sana hap vermiştim ama istediğimiz sonuca ulaşamamıştık. Bir de sana zayıfla demiştim."

"Zayıfladım abla. Haplar da kullandım."

"Evet, zayıfladığın için sonuçlar daha net gözüküyor."

"Sorun ne abla? Neden adet olamıyorum?"

"Sorun adet olamamaktan da büyük. Senin hiç yumurtan gözükmüyor Eyşan."

Yirmi dokuz yaşında olunca insan anlamamazlığa gelemiyordu tabii. Anladığım an suratıma sert bir tokat yemiştim sanki.

"Eyşan, donup kalmanı, sessizleşmeni anlıyorum. Adet olamamanın, yumurtanın olmaması ile bağlantısı olduğu için doğurganlık sürecin imkânsız gözüküyor. Tabii ki ilaç tedavisi ile anne olabilirsin fakat normal yoldan anne olman imkânsız maalesef."

Doktor yaralayan cümlelerini ardı ardına söylüyordu. Bense kafamda dönüp duran sorularla, yutkunamadığım cümlelerin ağırlığı ile baş başa kalmıştım.
Oda sanki havasızdı ve üstüme üstüme geliyordu. O anda panikleyip nefes alamamaya başlamıştım. Hızlıca odadan çıkıp baygın hâllerle nefes alacağım yere doğru gidiyordum. Nefesimi kesen sözlerin ağırlığını sadece nefesime sarılarak telafi edebilirdim. Bir yandan ağlayıp bir yandan da hastanenin koridorunda koşarak dışarıya attım kendimi. Gözlerim sadece Ulaş'ı arıyordu.

Nefes alamayacak kadar berbat hâldeyken Ulaş'ı bulamamanın endişesi ile sağıma soluma bakınırken bağırmaya başladım.

"Ulaş, neredesin?"

"Nereye gittin Ulaş?"

"Nefes alamıyorum, neredesin?"

Arkamdan bir el kolumdan tutup belimi kavrayıp kendine çektiğinde rahatlamıştım. Çünkü Ulaş'ım beni bulmuş ve sakinleşmem için kocaman sarılıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum omuzlarında.
Fakat garip bir his sarmıştı bedenimi.

Sanki kalbim yabancıydı sarıldığım kişiye. Bu koku da öyleydi, tanıdık gelmiyordu.
Hiç kiraz çiçeği gibi kokmuyordu. Halbuki Ulaş'ın kokusu kiraz çiçeği gibi kokardı. Fakat bu onun kokusu olamazdı. Ve Ulaş gibi omuzları geniş de değildi.
Kimin kokusuydu bu? Ben kimin kollarında ağlamıştım? Ulaş da neredeydi?
Derken Ulaş'ın sesiyle gerçeğe dönmüştüm.

"Kimsin lan sen? Benim kızın yamacında senin ne işin olabilir?"

Ulaş çok kızgındı, deliye dönmüş gözüyle ağlamaktan puslanan gözlerimin önünde adama yumruk atmasıyla yere yatırmıştı. Hızlıca vurmaya devam ediyordu.
Ben ne yapmıştım böyle? Ulaş sanıp başka adamın kollarında mı ağlamıştım? Ulaş'ı durdurmazsam kesinlikle katil olacaktı.

"Ulaş, yapma! Adamı öldüreceksin!"

"Senin bu şerefsizin kollarında ne işin var? Seninle de hesaplaşacağız, Ayşin Hanım."

Ağlıyorum, görmüyor musun? Bırak adamı, gel benimle.

İtiklemişti beni. Dengemi kaybederken zor durmuştum ayakta. Dengemi bozan şeyse sinirden ismimi bile yanlış söylemesiydi. Farkındaydım, beni kıskanıyordu, paylaşmak istemiyordu. Fakat beni itiklemesini ve bana Ayşin demesine anlamış değildim. Ortam gerilmişti, ben de germek istemedim o anda.
Yine de sevdiğim adamın sinirden deliye dönmüş gözleri beni korkutuyordu ister istemez. Ben babamdan böyle görmemiştim, garipsedim. Hayallerimdeki Ulaş'ı görememiştim o anda.

"Bu şerefsiz benim kadınıma dokunamaz."

"Gel dedim Ulaş, bırak artık adamı."
Gözlerim puslu olduğu için zar zor seçiyordum yüzleri.

"Ulaş, duymuyor musun? Gel benimle, yoksa beni son görüşün olacak."

Bu cümle kaderimin düzgün giden yolunu tersine çevirmişti. Nereden bilebilirdim ki kurduğum cümleyle sınanacağımı? Bilemedim, bilemezdim de.
Sınandığımla orada öylece kalakaldım...
Kıskanma sandığım bu sitem daha da ileriye gitmiş ve beni acılarımla baş başa bırakmıştı. Ben yaralarımı saracak adamı, o da uğruna parlayan mavi gözlerimi kaybetmişti.

Bu kaybediş sadece beni ve Ulaş'ı değil, Kadıoğlu ailesini de derinden etkilemişti.
Fakat Kadıoğlu, delip geçen fırtınada dahi dizlerinin üzerine çökse de yeniden ayağa kalkabilmiş ve bunu Güneş adı verilen kız çocuğuna borçlu kalmıştı. Bense beni yeniden ayağa kaldırana..

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

112okunma 37beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18