18. bölüm · Ölümcül Taht

Taş Duvarların Ardında

Mina Can

Menekşe birkaç saniye boyunca olduğu yerde kalakaldı. Karşısındaki genç kıza bakıyordu ama gözleri sanki yıllar öncesine gitmişti.
Kardeşinin yüzünde kendi çocukluğundan izler vardı. Aynı gözler... Aynı bakışlar...
Kaya hâlâ temkinliydi.
Elini hançerinin kabzasından çekmemişti. Lord Valerius'un bu kadar kolay bir şekilde karşılarına çıkması ona mantıklı gelmiyordu.
Fakat Menekşe o an hiçbir şeyi düşünemiyordu.
Yıllardır kaybettiğini sandığı bir parçayı yeniden bulmuş gibiydi.
"Zincirlerini çözün." dedi sessizce.
Mehperi başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Abla..."
Bu tek kelime Menekşe'nin kalbine beklediğinden daha sert dokunmuştu. O sırada Kaya'nın gözleri Lord Valerius'u bulmuştu. İçindeki o huysuz duygu gittikçe büyüyordu.

Kardeşinin zincirleri çözüldüğü anda dolmuş gözlerle ona doğru koşarak sımsıkı sarıldı. Bu sırada ise Kaya "Menekşe, artık gitmeliyiz" dediğinde. Ona doğru bakarak kardeşiyle birlikte sarayın kapısından çıktılar.

Bir süre yürüdükten sonra Menekşe "Kardeşim" dedi. Ve kardeşi ona doğru baktı. Adını bilmiyordu bir üvey kardeşi olduğunu sanki hatırlar gibiydi ama adını duymamıştı."Senin adın ne?" Dediğinde "Abla bilmiyor musun ?" Suratında şaşırmış bir ifade vardı.
Sonrasında "Mehperi." demişti. Adı kadar güzel bir kızdı ama bu zindandan sonra yüzü çökmüş, zayıflamış ve suratında bir gram mutluluk olmayan birisiydi.

Menekşe'nin aklındaki sorular birikiyordu, daha fazla dayanamayıp sorular sormaya başlamıştı. "Bunca zamana kadar neden seni sakladılar ?", "Sana niye böyle davrandılar ?"
diye sorunca Mehperi'in gözleri dolmuştu.
"Abla, bir pencerem bile yoktu. Sadece duvarları izlerdim, gördüğüm kişiler sadece muhafızlar olurdu."
Menekşe'nin yüreğine bir acı çökmüştü aynı zamanda suçluluk duyuyurdu.

Bu kadar süre neden ona bu kadar işkence ettiklerini anlayamıyordu. Kardeşinin yıllar boyunca böyle bir yerde yaşadığını düşünmek bile canını yakıyordu. Bir süre sessiz kaldı. Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu.
"Artık yalnız değilsin." dedi sonunda. Sesi her zamankinden daha yumuşak çıkmıştı.Mehperi başını kaldırıp ona baktı.
Gözlerinde hem şaşkınlık hem de özlem vardı. "Gerçekten buna inanabilir miyim?" diye fısıldadı.
Menekşe cevap vermeden elini tuttu.
"İnanabilirsin."
Birkaç adım arkalarında yürüyen Kaya ise ikisini izliyordu. İçindeki huzursuzluk geçmek yerine büyüyordu. Lord Valerius'un bu kadar önemli bir kozunu hiçbir karşılık beklemeden vermesi mantıklı değildi.
Tam o sırada Mehperi durdu.
"Ne oldu?" diye sordu Menekşe.
Mehperi etrafına baktıktan sonra karşıdaki kayalıkları işaret etti.
"Ana yolu kullanmamalıyız. Sarayın eski hizmetkârları için yapılmış gizli bir geçit var. Eğer hâlâ kapatılmadıysa bizi doğrudan iç avluya çıkarır."
Kaya kaşlarını çattı.
"Bunu nereden biliyorsun?"
Mehperi bir an duraksadı.
"Beni bazen oradan geçirirlerdi."
Kaya cevap vermedi ama bilmesi ona karşı tuhaf geliyordu.
Menekşe ise kardeşinin yaşadıklarını düşündüğü için bu sorunun üzerinde fazla durmadı.
Üçü birlikte kayalıkların arasındaki dar patikaya yöneldi. Önlerinde yükselen sarayın taş duvarları gökyüzüne uzanıyordu. Menekşe derin bir nefes aldı.
Sanki bu duvarların ardında sadece bir taht değil, geçmişinin bütün sırları da onu bekliyordu.
Kayalıkların arasındaki dar geçit düşündüklerinden daha uzun sürmüştü. Nemli taş duvarlar iki yanlarını sarıyor, yukarıdan sızan ışık ise ancak önlerini görebilmelerine yetiyordu.
Mehperi önde yürüyordu. Sanki yolu ezbere biliyor gibiydi.
Birkaç kez dönüp arkalarına baktılar. Dikkatli ve temkinli yürüyorlardı. Menekşe bunu korkusuna verdi. Yıllarca kapalı kalmış birinin hâlâ tedirgin olması normaldi.
Fakat Kaya aynı şeyi düşünmüyordu.

Bir süre sonra geçit genişledi. Karşılarına ise eski demirden yapılmış fakat zaman içinde paslanmış bir kapı çıkmıştı. Üzerinde taşlar vardı ve Menekşe'nin bu saraydan gidişinden sonra epey bir değişmişti.

Mehperi kapının yanındaki taşlardan birine bastı. Gıcırdayan bir ses duyuldu. Kapı ağır ağır açıldı.
Menekşe şaşkınlıkla ona baktı.
"Burayı nasıl hatırlıyorsun?"
Mehperi omuzlarını silkti.
"Unutmak istedim ama bazı şeyler unutulmuyor."
Kapı tamamen açıldığında karşılarında sarayın kullanılmayan eski bölümlerinden biri vardı.
Koridorlar boştu.
Duvarlardaki işlemeler yılların etkisiyle silinmeye başlamıştı.
Yine de Menekşe içeri adım attığında kalbi hızlandı.
Burası...
Onun geçmişiydi. Dakikalar boyunca sarayın eski koridorlarında ilerlediler.Arada asker sesleri duyduklarında saklanıyorlardı.

Bir keresinde tam önlerinden geçen muhafızlar yüzünden nefeslerini bile tutmak zorunda kaldılar. Muhafızlar uzaklaşınca Mehperi derin bir nefes verdi.
Menekşe hemen yanına oturdu.
"İyi misin?"
Mehperi başını salladı.
"Yalnızca korkuyorum."
Menekşe onun elini tuttu.
"Artık korkmak zorunda değilsin."
Kaya bunu duyduğunda başını başka tarafa çevirdi. İçindeki huzursuzluk hâlâ kaybolmamıştı ve ilk defa bu kadar yoğun bir duyguydu.
Gece olduğunda sarayın terk edilmiş bir odasında dinlenmeye karar verdiler.
Oda çok eski gibi gözüküyordu. Bazı eşyalarda örümcek ağları oluşmuştu üstelik oda çok tozluydu.
Kırık bir şömine, yırtılmış perdeler ve kullanılmayan birkaç eşya vardı. Menekşe ile Mehperi bir köşeye oturdu.
Uzun uzun konuştular. Çocukluklarından, hayallerinden,kaybettikleri insanlardan.

İlk kez gerçekten kardeş gibi görünmeye başlamışlardı.Bu durum Menekşe'nin hoşuna gidiyordu.Belki de yıllardır eksikliğini hissettiği şey buydu. Gece ilerledikçe herkes uykuya çekildi.

Ama Menekşe uyuyamadı. Bir süre tavana baktı. Sonra sessizce ayağa kalktı.
Belki biraz yürürse kafasını toparlayabilirdi. Koridora çıktığında uzaktan bir gölge gördü.
Mehperi.
Kaşlarını çattı.
Bu saatte burada ne yapıyordu? Sessiz adımlarla yanına doğru ilerledi. Mehperi eski bir sütunun yanında durmuştu.
Karşısında ise siyah pelerinli biri vardı. Adamın yüzü görünmüyordu ama üstü çok tanıdık gelmişti.
Sadece fısıltılar duyuluyordu. Menekşe ne söylediklerini seçemiyordu.
Bir adım daha attı.
Tam o sırada pelerinin altından tanıdık bir şey gördü.
Siyah arma.
Kalbi bir an duracak gibi oldu. Aynı arma...
Daha önce gördüğü arma.
Fakat tam o sırada Mehperi başını çevirdi. Menekşe hızla geri çekildi. Koridorun zifiri karanlığına saklandı.
Birkaç saniye sonra tekrar baktığında siyah pelerinli adam çoktan gitmişti.
Mehperi ise tek başına duruyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Menekşe odasına döndüğünde aklında tek bir soru vardı.

"Gördüğüm şey gerçek miydi?"
Ama ardından kardeşinin gözyaşlarını hatırladı. Zindandaki hâlini.
Ona sarılışını.
Başını iki yana salladı.
"Hayır..."
"Mehperi bana ihanet etmez."
Fakat o gece gözlerini kapattığında siyah arma hâlâ zihninde duruyordu.Ama ne kadar düşünürse düşünsün, Mehperi'nin ona ihanet edebileceğine inanamıyordu.

Sabah olduğunda üçü yeniden yola koyuldu. Sarayın iç kısımlarına ulaştıklarında ortalık beklenmedik şekilde sessizdi.
Bu sessizlik Kaya'nın hoşuna gitmiyordu.
"Bir şeyler yanlış." dedi alçak sesle.
Mehperi hemen cevap verdi.
"Belki de korkuyorlardır."
Kaya hiçbir şey söylemedi. Tam o sırada Taht salonun kapıları açıldı. İçeride Lord Valerius onları bekliyordu.
Yüzünde sakin bir gülümseme vardı.
"Sonunda geldiniz."
Kaya hemen Menekşe'nin önüne geçti. Fakat Valerius'un dikkati başka yerdeydi.
Doğrudan Mehperi'ye baktı.
Ve gülümsedi.
Menekşe'nin kalbi her zaman olduğu gibi kalp hastalığı olduğu için aniden sıkıştı.
Bir şeyler...
Gerçekten yanlıştı.
"Mehperi..." diye fısıldadı.Mehperi yavaşça dönüp ona baktı.
Gözlerinde artık korku yoktu. Ne gözyaşı vardı ne de çaresizlik.
Menekşe ilk kez onu tanıyamıyormuş gibi hissetti.
"Özür dilerim abla."
Salonda cok derin bir sessizlik oluştu.
Kaya'nın eli hançerine gitti.
"Menekşe, geri çekil!"
Ama artık çok geçti. Mehperi birkaç adım geri çekildi.
Valerius'un yanına geçti.
Menekşe olduğu yerde donup kalmıştı.
"Bunca zaman..." dedi titreyen sesiyle. "Hepsi yalan mıydı?"
Mehperi gözlerini kaçırdı.
Bir anlığına üzülmüş gibi görünse de kararı değişmedi.
"Bu hiçbir zaman senin savaşın değildi."
Kaya öfkeyle ileri atıldı. Fakat sarayın dört bir yanından muhafızlar çıktı ,artık yapacak bir şey yoktu.
Bir anda salon kuşatılmıştı. Muhafızlar saldırmaya başladı. Kaya ne kadar savaşırsa savaşsın sayıları çok fazlaydı.
Menekşe onu durdurmaya çalıştı.
"Kaya!"
Kaya ona ulaşmaya çalışıyordu.
"Menekşe!"
Ama aralarındaki mesafe büyüyordu. Bir muhafız onu bir eli boğazında diğer eli belini kaplamıştı, Menekşe artık hareket edemiyordu.
Valerius'un yüzündeki zafer ifadesi daha da belirginleşti. Ve birkaç saniye sonra her şey altüst oldu.
Menekşe, hem muhafızın onu itmesi ve bir yandan da dengesini kaybederek sanki onun için hazırlanmış olan sağ tarafındaki taş platformundan düştü.
Kaya'nın acı dolu bağırışı salonun içinde yankılandı.
"MENEKŞE!"
Her şey birkaç saniyede olmuştu. Aşağıdaki karanlıkta Menekşe görünmez olmuştu.
Kaya olduğu yerde donup kaldı.
Sanki dünya durmuştu.
Sanki nefes almayı unutmuştu.
Gözleri boşluğa kilitlenmişti.
Hayır.
Bu olamazdı.
Menekşe gidemezdi.
Onu kaybedemezdi. Valerius geri çekilirken yüzünde memnun bir ifade vardı.
Mehperi ise aşağıdaki karanlığa baktı.
Yüzünde okunamayan bir ifade vardı.
Suçluluk mu?
Pişmanlık mı?
Yoksa hiçbir şey mi?
Kimse anlayamadı.
Ve Kaya dizlerinin üzerine çöktü.
İlk kez gerçekten yalnız hissediyordu. Hayatında kendinden daha çok önem verdiği kadını kaybetmişti. Onu korumaya söz vermişti ve ilk defa yıkılmıştı.
Ama tam o anda içinde başka bir şey doğdu.

Öfke,
Yıkıcı,
Durmaksızın büyüyen bir öfke.
Başını kaldırdı.
Gözlerinde artık yalnızca tek bir amaç vardı.
Tahtı geri almak.
Ve bunun çok ağır bir şekilde hesabını sormak.

Devam edecektir...