ÖLÜM MASASI kitap kapağı

3. bölüm / 3

ÖLÜM MASASI

3. Bölüm - Küllerin Çekim Gücü

Vaveyla Yazarı: Nuveria 💖

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 3. Bölüm - Küllerin Çekim Gücü

Ateş söndüğünde geriye kalan küller, geçmişin sessiz ve tekinsiz tanıklarıdır. İnsan ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın, zihninin derinliklerine gömdüğü o yangın hiçbir zaman tamamen yok olmaz; küllerin saklı çekim gücü, günü geldiğinde kaçtığı her izi aynı karanlık sokakta yeniden toplar.
Çünkü kader, yarım kalmış hesapları kapatmak için gecenin çökmesini ve ilk adımın atılmasını bekler.
· · ───── ✦ ───── · ·
Ayın tek izin günü. Alarmımın çalmadığı bir sabah. Ekim ayının verdiği o anlamsız huzur.
Kafamın içi beni rahat bırakmayan planlarla doluydu. Güzel bir kahvaltı öncesi belki bir kahve. Kahvaltıdan sonra, oturma odasında bulunan favori tekli koltuğuma oturup dizi izlemek.
Bunların hepsi bana çok cazip geliyordu ama bunları yapabilmek için ilk önce yataktan kalkmam lazımdı. Üzerimdeki kalın yorganı kenara çektim ve yatakta dikeldim. Sırtımı yatak başlığına dayadım ve esnedim. Elimi açık saçlarıma geçirdim ve yüzüme düşen saçları geriye attım. Bir kez daha esnedikten sonra ayaklarımı yataktan aşağıya sallandırdım. Yerde duran pembe tavşanlı terliklerimi ayağıma geçirdim.
Ben sadece beden olarak büyüyor olabilirdim. Yaşım ne kadar ilerlerse ilerlesin hep içim çocuk kalıyordu. Pembe tavşanlı terlikler de buna bir örnekti.
Yatağın öbür tarafına geçtim ve perdemi açtım. Bir kaç saniye dışarıdan geçen araçları izledim. Sonra kollarımı kaldırdım ve kafamın üzerinde birleştirip yukarıya doğru esnedim. Derin bir nefes aldım. Kollarımı indirirken de nefesimi verdim. Üçüncü defa esnediğimde elimi ağzıma kapattım ve odanın içindeki banyoya yöneldim. Hava ne kadar soğuk olursa olsun umurumda değildi. O soğuk suyu yüzüme çarpacaktım. Banyonun içine girdim ve aynanın karşısına geçtim. Musluğu açtım ve yüzüme soğuk su çarptım. O anda hissettiğim şey uykulu halimin yok olmasıydı.
Beynim bir anlığına kısa devre yapmış olmalıydı ki yanımdaki havluyu bulamadım. Elimi bir kaç defa boşluğa salladıktan sonra sonunda havluyu buldum. Havluyu yüzüme bastırmaya devam ederek “Günaydın, Nehir.” Bunu beynime hala hayatta olduğunu hatırlatmak için söylemiştim.
Havluyu yüzümden indirdim ve kendime baktım. Yüzümde her sabah oluşan şişlik azalmıştı. Soğuk su gücü olabilirdi bu. Havluyu yerine astım ve hemen banyodan çıktım.
Kendimi odadan dışarıya attım. Merdivenlerden aşağı yavaş adımlarla inerken zihnim bir an olsun rahat durmuyordu. Attığım her adımda, dün gece yaşanan o garip an zihnime yeniden bükülüp oturuyordu. Demir’in buz gibi bakışları, o mesafe bilmeyen duruşu ve bir anlığına tesadüfen ellerimizin birbirine temas ettiği o birkaç saniye...
Parmak uçlarımdan koluma doğru yayılan o garip, elektrikli sıcaklığı hâlâ hissedebiliyordum. Başımı hafifçe sallayıp bu düşünceyi zihnimden kovmaya çalıştım. Bugün benim izin günümdü ve saçma sapan şeyleri düşünerek kafamı yoracak değildim.
Mutfaktan yayılan taze çay ve kızarmış ekmek kokusu koridoru kaplamıştı. İçeri adım attığımda Fatiş’i masaya son zeytin tabağını koyarken buldum. Bastonunu masanın kenarına yaslamış, her zamanki o tatlı telaşıyla tabakların yerini düzeltiyordu. "Fatiş hanım!" dedim sahte bir kızgınlıkla içeri girerken. "Hani bugün benim izin günümdü? Hani ben size krallara layık bir kahvaltı hazırlayacaktım?"
Fatiş sesimi duyunca irkilip bana döndü, yüzündeki kırışıklıkların arasına sıcacık bir gülümseme yayıldı. "Ooo, bizim uykucu prenses sonunda uyanabilmiş. Kızım ben senin uyanmanı beklesem öğleni bulurduk herhalde. Hem benim elim ayağım tutuyor çok şükür, iki parça şey koydum masaya, fena mı oldu?"
"Fena olmadı tabii de..." Yanına gidip omzundan öptüm, ardından sandalyeyi çekip oturmasına yardım ettim. "Yorulmanı istemiyorum. Bütün hafta çalışıyorum diye bir gün de sana ben bakayım diyorum, sen yine benden önce kalkıyorsun."
"Senin varlığın yetiyor benim canım kızım," dedi elimi şefkatle okşayarak. "Haydi otur da çayları koyayım."
"Tövbe, çayları ben koyarım!" diyerek onu yerine oturtup hemen ocağın başına geçtim. İki bardağa taze demlenmiş çayı doldurup masaya oturdum. Fatiş tabağındaki zeytinlerden birini ağzına atarken, masanın kenarında duran ahşap ilaç kutusuna uzandı. Bu ilaç, her sabah ve akşam aksatmadan içmesi gereken hayati bir kalp ilacıydı. Kutunun kapağını açtı, içindeki son hapı çıkarıp bir yudum suyla yuttu. Ardından kutuyu ters çevirip hafifçe masaya vurdu. İçinden başka bir hap düşmedi.
Kutunun tamamen boşaldığını gördüğüm an içime ince bir huzursuzluk saplandı. "Fatiş..." dedim kutuya doğru bakarak. "Akşamki dozun nerede? Kutuda başka kalmadı mı?" Fatiş kapağı kapatıp kutuyu kenara iterken rahat bir tavırla salladı elini. "Aman Nerişim, sonuncuyu da içtim işte. Akşamki dozu atlasam bir şey olmaz, pazartesi eczaneye uğrar alırsın."
"Nasıl bir şey olmaz Fatiş?" Sesimdeki kaygı bir anda yükselmişti. "Bu ilaç sabah akşam düzenli alınması gereken bir şey. Ritim bozukluğun nüksederse, tansiyonun fırlarsa ne yapacağız?"
"Kızım abartma gözünü seveyim," dedi Fatiş. "Tek izin gününde benim peşimde mi koşturacaksın bu soğukta?"
"Gerekirse koştururum," dedim kararlı bir sesle. Karşımda tabağını doldurmaya çalışırken zihnime günün rotasını oturtmuştum bile. "Zaten dışarı çıkacaktım Fatiş. Önce İlayda’nın yanına uğrayacağım, bir kahvesini içerim. Oradan Ayberk’in yanına uğrarım. Malesef sözüm vardı, şimdi darılır falan onun tribini çekemem.” Güldüm ve konuşmaya devam ettim. “Ayberk’ten çıkınca da hemen eczaneye uğrar senin ilacını alır, akşama kalmadan evde olurum. Sen hiç kafanı yorma." Fatiş derin bir nefes alıp başını salladı. "İyi bakalım, madem arkadaşlarınla da görüşeceksin... Ama kendini çok yorma, hava buz gibi."
"Yormam merak etme," diyerek masadaki çayımdan büyük bir yudum aldım. Plan belliydi ama o ilacı almadan eve dönmeyeceğimi çok iyi biliyordum.

· · ───── ✦ ───── · ·

Kahvaltımı bitirdikten sonra masadaki tabakları toplamaya başladım. Fatiş, her zamanki gibi bana yardım etmek için sandalyesinden doğrulunca elimdeki tabağı tezgâha bırakıp hemen yanına döndüm. “Hop! Nereye böyle?”
“Masayı toplamaya yardım edeceğim, kızım.”
“Fatiş Hanım, bugün benim izin günüm, senin de dinlenme günün. Hadi, otur bakalım yerine.” Dudaklarını birbirine bastırıp bana baktı. Yüzündeki ifadeden birazdan itiraz edeceğini anlayabiliyordum. Beni çocukluğumdan beri büyüten kadını tanımak için kâhin olmaya gerek yoktu. Kendisi yorulsa bile bunu kabul etmez, bir de üstüne benim yorulmamam için elinden geleni yapardı. Bazen ikimizin de aynı huydan muzdarip olduğunu düşünüyordum. İkimiz de sevdiğimiz insanları düşünürken kendimizi unutuyorduk. “İyi, tamam. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun.”
“Teşekkür ederim.” Gülümseyerek yanağına küçük bir öpücük kondurdum. “Bak, anlaşmak ne kadar kolaymış.”
“Seninle anlaşmak kolay da söz dinletmek zor.”
“Bunu duymamış olayım.”
Kıkırdayarak mutfağa döndüm. Tabakları yıkayıp tezgâhı toparladım, ardından ellerimi kurulayıp yeniden Fatiş’in yanına gittim. Çayından küçük bir yudum alıyordu. Masanın üzerinde duran boş ilaç kutusuysa gözümün önünden gitmiyordu. Akşam dozunu atlamasının gerçekten sorun olmayacağını umuyordum ama yine de içim rahat değildi. Fatiş’in sağlığı konusunda biraz fazla hassas olduğumu biliyordum. Ne yapayım? İnsan, hayatında en değer verdiği kişilerin başına kötü bir şey gelmesinden korkuyordu. “İlacını almadan önce eczacının söylediklerini de bir kontrol ederim,” dedim. “Gerekirse doktorunu da ararız. Ama akşam dozunu kendi kendine atlamanı istemiyorum.” Fatiş bana yumuşak bir ifadeyle baktı. “Tamam, kızım. Sen merak etme.” Bunu söylerken içimi rahatlatmaya çalıştığını biliyordum. Yine de konuyu uzatmadım. Birazdan dışarı çıkacaktım ve aklımın bir köşesinde onun ilacı olacaktı. Eczaneye uğramadan eve dönmek gibi bir seçeneğim yoktu.
“İyi, ama çok oyalanma. Hava iyice soğudu.”
“Daha ekim ayındayız, Fatiş. Kış gelince ne yapacağız?”
“Sen böyle ince giyinmeye devam edersen kışı görmeden hasta olacaksın.”
“Daha ne kadar kalın giyinebilirim? Üzerime yorgan mı sarayım?” Fatiş başını iki yana salladı. Bense gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Onunla uğraşmayı seviyordum. Bazen aynı konuşmaları defalarca yapsak bile her seferinde ilk kez yapıyormuşuz gibi eğleniyorduk. “Tamam, tamam. Kalın giyineceğim. Söz.”
“Göreceğiz.”
Ayağa kalkıp yanağına bir öpücük kondurdum. Ardından çantamı almak için merdivenlere yöneldim. Basamakları çıkarken evin sessizliğine kulak verdim. Dışarıdan belli belirsiz araba sesleri geliyor, mutfaktan kalan çay kokusuysa hâlâ burnuma ulaşıyordu. Ev, özellikle sabah saatlerinde, bana hep güven veren bir sıcaklığa sahipti. Dışarıda hava ne kadar soğuk olursa olsun buraya döndüğümde beni bekleyen birinin olduğunu bilmek güzeldi.
Odama girdiğimde perdelerin arasından süzülen solgun gün ışığı yatağımın üzerine düşüyordu. Ekim sabahlarının kendine has bir rengi vardı. Ne tam yazın aydınlığı ne de kışın kasveti… Gökyüzü griyle mavi arasında bir yerde duruyor, güneş bulutların arkasından kendini göstermeye çalışıyordu. Pencerenin kenarındaki saksıda duran çiçeğimin yaprakları bile bu havada biraz daha sessiz görünüyordu.
Önce yatağımın üzerinde duran telefonumu elime aldım. Saatime baktım. Henüz acele etmemi gerektirecek bir durum yoktu. Zaten bugün izinliydim; bir yerlere yetişmek için koşuşturmak istemiyordum. Uzun zamandır kendime ayırabildiğim ilk günlerden biriydi ve bu günü mümkün olduğunca sakin geçirmeye niyetliydim.
Dolabımın kapaklarını açıp bir süre kıyafetlerime baktım. Önümde pek çok seçenek vardı ama havanın soğuk olduğu kesindi. Sonunda günlük, rahat bir şeyler giymeye karar verdim. Önce siyah, yüksek bel bir pantolon çıkardım. Ardından üzerine giymek için krem rengi, boğazlı ve yumuşak dokulu bir kazak seçtim. Kazağın kollarını bileklerime kadar çektiğimde kumaşın tenimde bıraktığı sıcaklık hoşuma gitti.
Üzerine koyu kahverengi, dizlerime kadar uzanan bir kaban giymeyi düşündüm. Kabanımı askıdan alıp yatağın üzerine bıraktım. Sonra çekmeceden kalın çoraplarımı çıkardım ve onları giydim. Ayakkabı olarak da siyah, kısa topuklu botlarımı seçtim. Hem yürürken rahat edecektim hem de sabahın soğuğunda ayaklarım üşümeyecekti. Aksesuar konusunda fazla uğraşmadım. Boynuma ince, gümüş renkli bir kolye taktım; bileğime de her zamanki saatimi geçirdim. Son olarak yatağın üzerindeki kabanı alıp giydim. Aynanın karşısına geçerek kendime şöyle bir baktım. “Fena değil, Nehir. Bugünlük bu kadar yeter.”
Saçlarımı omuzlarımın üzerinden geriye attım. Birkaç tutam yüzüme düşmüştü. Parmaklarımla onları düzelttikten sonra saçlarımı açık bırakmaya karar verdim. Hafifçe dalgalanan saçlarım kabanımın üzerine dökülüyordu. Dudaklarıma renksiz bir nemlendirici sürdüm, çantamı hazırladım ve içine telefonumu, cüzdanımı, anahtarlarımı yerleştirdim. Fatiş’in ilaç kutusunu da çantamda taşımanın bir anlamı yoktu; eczaneye gittiğimde gereken bilgileri kontrol etmem yeterli olacaktı. Tam çantamın fermuarını kapatırken dün yaşadığım o tuhaf an yeniden aklıma geldi.
Demir.
İstemeden kaşlarımı çattım. Daha dün tanışmıştık. Hatta tanışmak bile denemezdi belki. Birkaç cümle, birkaç bakış ve yanlışlıkla birbirine değen iki el… Peki, neden bütün bunları bu kadar ayrıntılı hatırlıyordum?
Özellikle bakışlarını. Soğuk, mesafeli ve insanı kendinden uzak tutan bir bakıştı onunki.
Buna rağmen gözlerimi ondan ayırmakta zorlandığımı hatırlıyordum. Parmaklarımız birbirine değdiğinde hissettiğim o tuhaf sıcaklığı da unutamamıştım. Sanki bir anlığına içimden ince bir elektrik akımı geçmişti. Belki de tamamen benim kuruntumdu. Bazen insan, anlam veremediği şeylere gereğinden fazla anlam yüklüyordu.
Ama yine de…
“Hayır,” diye mırıldandım aynadaki yansımama bakarak. “Bugün izin günün. Demir Karahan’ı düşünmek için değil, dinlenmek için.” Kendi kendime konuştuğumu fark edince hafifçe güldüm. İnsan kendi zihnini susturmak için bile kendisiyle tartışmak zorunda kalıyordu demek. Çantamı omzuma astım, telefonumu cebime koydum ve odadan çıktım. Merdivenlerden inerken botlarımın tabanları ahşap basamaklara hafifçe vuruyordu. Alt kata indiğimde Fatiş hâlâ mutfaktaydı. Beni görünce baştan aşağı süzdü. “Bak, işte böyle. Şimdi oldu.”
“Kıyafet onayını aldığımıza göre çıkabilir miyim?”
“Bir de atkı al.” Başımı geriye atıp iç çektim. “Fatiş…”
“Atkı, Nehir.” Dedi bastonunu yere vurarak. Ben teslim olmuş gibi ellerimi kaldırıp “Peki, tamam!” dedim. Koridordaki askılıktan koyu gri atkımı alıp boynuma sardım. Birkaç kez dolayınca neredeyse çeneme kadar yükseldi. Fatiş’in yüzündeki memnun ifadeyi görünce gülmeden edemedim. “Oldu mu şimdi?”
“Oldu.”
“Harika. Biraz daha böyle giyinirsem eve değil, kutuplara gidiyormuşum gibi olacak.”
“Şikâyet etmeyi bırak da geç kalma.”
Yanına gidip eğildim, yanağından öptüm. Sonra ellerini iki avucumun arasına aldım. “Bir şeye ihtiyacın olursa beni hemen ara, tamam mı? Kendini kötü hissedersen de beklemek yok. Doğrudan beni arayacaksın.”
“Tamam, kızım. Sen de dikkatli ol.”
“Merak etme.”
Kapıya doğru yürüdüm. Ayakkabılarımın bağcıklarını kontrol ettikten sonra kapı koluna uzandım. Kapıyı açar açmaz yüzüme soğuk bir hava çarptı. Burnumun ucuna kadar ulaşan keskin serinlik, içerideki sıcaklığın ne kadar güzel olduğunu bir kez daha hatırlattı. Atkımı biraz daha sıkı sardım ve eşiği geçtim. Dışarıda sokak her zamanki sabah telaşındaydı. Kaldırımın kenarına park edilmiş arabaların camlarında ince bir buğu vardı. Ağaçların dallarındaki sararmış yapraklar rüzgâr estikçe birbirine sürtünüyor, bazıları kaldırımın üzerine savruluyordu. Hava kapalıydı ama yağmur yağacak gibi görünmüyordu. Gökyüzünün gri rengi, sanki şehrin üzerine ince bir örtü gibi serilmişti. Derin bir nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerime dolunca omuzlarımı hafifçe kaldırdım. “Tamam,” dedim kendi kendime. “Önce İlayda ile kahve. Sonra Ayberk. En son eczane. Bu kadar.”
Planım oldukça basitti. İlayda’yla biraz vakit geçirecek, Ayberk’le sözleştiğimiz gibi buluşacak ve Fatiş’in ilacını alıp eve dönecektim. Günün geri kalanını da koltuğuma kıvrılıp sevdiğim diziyi izleyerek geçirebilirdim. Daha ne isteyebilirdim ki? Yürümeye başladım. Botlarım kaldırıma düzenli adımlarla vururken ellerimi kabanımın ceplerine soktum. Birkaç adım sonra telefonumun cebimdeki varlığını hissedip ekranını kontrol etmek istedim ama vazgeçtim. Henüz kimseye cevap vermem gereken bir mesajım yoktu.
Evin önünden ayrılıp ana caddeye doğru yürümeye başladım. Kaldırımlar, sabahın erken saatlerinden beri işe yetişmeye çalışan insanlarla dolmaya başlamıştı. Kimi elindeki kahve bardağından aceleyle bir yudum alıyor, kimi telefonuyla konuşarak hızlı adımlarla ilerliyor, kimi de otobüsün geliş saatini kontrol etmek için durak tabelasına bakıyordu. Herkesin yetişmesi gereken bir yeri, tamamlaması gereken bir işi, belki de bir an önce geride bırakmak istediği bir günü vardı.
Bense bugün hiçbir yere yetişmek zorunda olmamanın keyfini çıkarmaya çalışıyordum.
En azından teoride.
Çünkü izinli olduğum günlerde bile kendime bir sürü iş çıkarmayı başarıyordum. Önce İlayda, sonra Ayberk, ardından eczane… Günün sonunda eve dönüp dinlenmek istediğimden emindim ama kendimi tanıyordum. Büyük ihtimalle koltuğa oturur oturmaz aklıma yapmam gereken başka bir şey gelecekti. “Bir gün de hiçbir şey yapma, Nehir,” diye söylendim kendi kendime. “Dünyanın sonu gelmez.” Bunu gerçekten başarabileceğime kendim bile inanmıyordum. Kaldırımın köşesini döndüğümde otobüs durağı göründü. Durağın üzerindeki camların bir kısmı sabahın serinliğinden buğulanmıştı. İçeride bekleyen birkaç kişi ellerini ceplerine sokmuş, boyunlarını atkılarının arasına gömmüştü. Ben de onların yanına geçip çantamın askısını omzumda düzelttim. Telefonumu çıkarıp saate baktım. Ardından ekranı kaydırarak müzik uygulamasını açtım. Otobüs yolculuklarının en sevdiğim yanı buydu. Gideceğim yer uzak da olsa yakın da olsa, kulaklığımı taktığım anda dünya biraz olsun yavaşlıyordu. İnsanların konuşmaları, motor sesleri, korna gürültüleri… Hepsi arka planda kalıyor, ben de kendi küçük dünyama çekilebiliyordum.
Sezen Aksu.
Biri bana en sevdiğim şarkıcıyı sorsa vereceğim cevap hiç değişmezdi. Bazı insanlar müziği yalnızca dinlemek için severdi. Ben ise bazen bir şarkının içinde kendimi arıyordum. Bir cümlesi, bir melodisi ya da sesindeki küçücük bir kırılma bile gün boyunca içimde taşıdığım bir duyguyu ortaya çıkarabiliyordu. Sezen Aksu’nun şarkılarında sevdiğim şey de buydu. Sanki insanın söyleyemediği şeyleri onun yerine söylüyor, ama bunu yaparken insanı hiçbir şeye zorlamıyordu. Mutluysan bile içinde sakladığın hüznü hatırlatabiliyor, üzgünsen de o duygunun içinde tek başına olmadığını hissettirebiliyordu.
Üstelik şarkılarında yalnızca aşk yoktu. Bazen geçmiş vardı, bazen pişmanlık, bazen gitmekle kalmak arasında sıkışıp kalmak… Bazen de insanın kendisine bile anlatamadığı şeyler. Belki de bu yüzden onu bu kadar seviyordum. Hayatım boyunca her şeyi açıklayabilen biri olmamıştım. Bazen neden bir şeye üzüldüğümü, neden bazı insanlara ilk karşılaşmada yakınlık hissettiğimi, neden bazı anların zihnime gereğinden fazla takıldığını ben de bilmiyordum. Ama bir şarkı açtığımda bunları çözmek zorunda kalmıyordum. Sadece dinliyordum.
Ve bazen bu kadarı yetiyordu.
Uzaktan yaklaşan otobüsün motor sesi düşüncelerimi böldü. Başımı kaldırıp tabelasına baktım. Gideceğim yönden geçiyordu. Durağa yanaşırken içerideki yolcuları seçebiliyordum; camların arkasında birbirine karışan yüzler, koltuklara tutunmuş eller ve dışarıdaki soğuk havaya rağmen buğulanmış pencereler…
Otobüs durduğunda kapılar açıldı. Önce inenlere yol verdim, sonra kartımı çıkarıp içeri girdim. “Günaydın,” dedim şoföre, kartımı okuturken. Şoför başıyla karşılık verdi. Kart cihazından çıkan kısa sesin ardından ilerleyip kendime bir yer bulmaya çalıştım. Otobüs henüz tamamen dolmamıştı ama boş koltukların çoğu kapılmıştı. Arka tarafa doğru ilerlerken cam kenarında boş bir koltuk gördüm. Hemen oraya oturdum. İşte, şimdi her şey daha güzeldi. Çantamı kucağıma yerleştirip kabanımın yakasını düzelttim.
Pencerenin ardından durak yavaşça geride kaldı; kaldırımda bekleyen insanlar, yan yana sıralanmış dükkânlar ve köşedeki fırının önünde duran birkaç kişi görüş alanımdan kayıp gitti.
Telefonumda Sezen Aksu’nun şarkıları yeniden karşıma çıktı. Bu kez listeden rastgele bir şarkı seçtim. İlk notalar kulaklığımdan duyulduğunda başımı cama yasladım. Cam soğuktu. Yanağımı cama değdirmemeye çalışarak dışarıyı izledim. Şehir, sabahın gri ışığında yavaş yavaş uyanıyordu. Kaldırımların üzerinde birikmiş sarı yapraklar rüzgârla yer değiştiriyor, ağaçların ince dalları gökyüzüne doğru uzanıyordu. Bazı dükkânların kepenkleri yeni açılmıştı. Bir manav kasalarını dışarı çıkarıyor, karşı kaldırımda yürüyen yaşlı bir adam elindeki poşeti diğer eline geçiriyordu. Bir kadın, küçük çocuğunun atkısını düzeltmek için kaldırımın ortasında durmuştu. Otobüs her durakta yavaşlıyor, kapılar açılıyor, birkaç kişi inip birkaç kişi biniyordu. Herkes kendi yolculuğuna devam ediyordu. Kimsenin kimsenin hikâyesini bilmediği, ama aynı otobüsün içinde birkaç dakikalığına da olsa yollarının kesiştiği o tuhaf anlardan biriydi.
Bazen bunu düşünmek hoşuma gidiyordu. Aynı şehirde yaşayan binlerce insan… Her birinin ayrı bir hayatı, sakladığı sırları, kimseye anlatmadığı korkuları ve kendine göre bir geçmişi vardı. Yan yana oturduğumuz insanın o sabah neden sessiz olduğunu bilemezdik. Belki çok mutlu olduğu bir haberi almıştı, belki de günlerdir aklından çıkaramadığı bir şeyi düşünüyordu. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar sıradan görünüyordu. Oysa insanların içinde neler olup bittiğini hiçbir zaman tam olarak bilemezdin. Bu düşünceyle dudaklarımı hafifçe büzdüm. Sonra kendi kendime gülümsedim. “Sabah sabah yine başladın,” diye mırıldandım. Neyse ki kulaklığım vardı. Kendi kendime konuştuğumu kimse duymamıştı.
Şarkı devam ederken parmaklarımla dizime hafifçe tempo tuttum. Sezen Aksu dinlemek benim için bazen eski bir dostla konuşmak gibiydi. Onu tanımıyordum elbette ama şarkılarının bende bıraktığı his tanıdıktı. Bazı şarkılarını defalarca dinlesem bile sıkılmıyordum. Hatta kimi zaman bir şarkıyı ilk kez dinliyormuşum gibi durup sözlerine dikkat kesildiğim oluyordu.
Bir şarkının insanın hayatında bu kadar yer edinebilmesi tuhaf değil miydi? Belki de müzik, zamanın içinden geçerken yanımızda taşıdığımız küçük işaretler gibiydi. Bir şarkıyı ilk dinlediğimiz yeri, yanımızda kimin olduğunu ya da o sırada ne hissettiğimizi unutabilirdik ama şarkı yeniden çaldığında bütün bunların gölgesi bir yerlerden çıkıp gelirdi.
Benim de bazı şarkılarla böyle anılarım vardı. Yalnızca hangi anının hangi şarkıya ait olduğunu her zaman hatırlayamıyordum.
Bazen bir melodi duyduğumda içimde açıklayamadığım bir tanıdıklık beliriyordu. Sanki o melodiyi daha önce bir yerde dinlemiş, bir zamanlar başka bir hayatın içinde ona eşlik etmiş gibiydim. Fakat ne kadar düşünsem de zihnimde belirgin bir görüntü oluşmuyordu. Yalnızca kısa, belirsiz bir his… Başımı camdan kaldırdım. Bugün geçmişimi sorgulamayacaktım. En azından kendime verdiğim söz buydu. İzin günümde otobüse binmiş, sevdiğim şarkıları dinleyerek arkadaşımın evine gidiyordum. Bundan daha sıradan ne olabilirdi? Telefonumun ekranını açıp şarkı listesini kontrol ettim. Sonra yeniden dışarıya döndüm. Tam o sırada dün yaşadığım karşılaşma aklıma geldi. Demir’in yüzünü hatırladım. Bunu istememiştim ama zihnim sanki benden bağımsız hareket ediyordu. Özellikle de bana baktığı o an… Gözlerinde bir şey vardı. Öfke miydi, şaşkınlık mıydı, yoksa benim anlamlandıramadığım başka bir duygu mu? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, onun bakışlarının bende tuhaf bir his bıraktığıydı.
Bir de elime dokunduğu an vardı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Gerçekten mi, Nehir? Yine mi?” Başımı iki yana sallayıp bakışlarımı dışarı çevirdim. Demir’i daha yeni tanımıştım. Onun hakkında bildiğim şeyler bir elin parmaklarını bile geçmezdi. Üstelik adamın yüzünde insanlarla uzun uzun sohbet etmeye pek hevesli olmadığı yazıyordu. Ben neden kendimi böyle bir merakın içine sürüklüyordum ki? Belki de tuhaf olan onun davranışları değil, benim her ayrıntıyı hatırlamaya çalışmamdı. Telefonumda bir sonraki şarkı başladı. Sesini biraz yükseltip sırtımı koltuğa yasladım. Tamam, konu kapanmıştı. Bugün Demir Karahan hakkında düşünmeyecektim. En azından İlayda’nın yanına varana kadar.
Otobüs bir sonraki durakta yeniden yavaşladı. Bu kez içeriye birkaç öğrenci bindi. Kendi aralarında bir şeylere gülüyorlardı. İçlerinden biri arkadaşının koluna vurup gülmeye devam ederken diğerleri de ona katıldı. Bir an onları izledim. Sonra başımı çevirip camdaki yansımama baktım. Krem rengi kazağımın yakası kabanımın üzerinden hafifçe görünüyordu. Saçlarımın birkaç tutamı atkımın üzerine düşmüştü. Elimle onları düzeltip yeniden koltuğa yaslandım. Dışarıdaki manzara değişmeye devam ediyordu. Dar sokakların yerini daha geniş caddeler almış, dükkânların önündeki insan kalabalığı artmıştı. Trafik de yavaş yavaş yoğunlaşıyordu. Otobüs bazen birkaç dakika boyunca neredeyse hiç ilerlemiyor, sonra birden hareket edip önündeki araçların arasından yol bulmaya çalışıyordu. Yolculuğun ne kadar sürdüğünü anlamak için telefonuma baktım. İlayla’nın evine yaklaşmıştım. Kulaklığımdaki şarkı bitmek üzereydi. Son notalar duyulurken içimde hafif bir huzur hissettim. Belki de bugün ihtiyacım olan şey buydu. Biraz müzik, sıcak bir kahve ve sevdiğim insanlarla geçireceğim birkaç saat…
Bazen mutluluğun çok büyük şeylerde saklı olmadığını unutuyordum. İnsan, hayatının değişmesini beklerken elindekilerin kıymetini görmezden gelebiliyordu. Oysa bazı günler yalnızca sevdiğin bir şarkıyı dinlemek, pencerenin ardından akan şehri izlemek ve seni tanıyan birinin kapısını çalacağını bilmek bile yeterliydi. Otobüsün hoparlöründen bir sonraki durağın adı duyulduğunda doğruldum. Telefonumdaki haritayı açıp konumumu kontrol ettim. Birkaç durak sonra inmem gerekiyordu. Kulaklığımı çıkarmadım ama müziğin sesini biraz kıstım. Çantamı dizlerimin üzerinden alıp omzuma yerleştirdim, kabanımın düğmelerini kontrol ettim. Otobüs yeniden hareket ettiğinde dışarıda tanıdık sokakları görmeye başlamıştım. İlayla’nın oturduğu sokağa yaklaşıyorduk. Camın ardından binaları, küçük marketi ve köşedeki fırını seçebiliyordum. Birkaç dakika sonra ineceğim durağı görünce ayağa kalktım. Bir elimle tutacağa tutunup diğer elimle çantamı düzelttim. Otobüs durağa yanaşırken içimdeki o küçük sabırsızlık hissi de arttı. Kapılar açıldı. İnen birkaç kişinin ardından ben de kaldırıma adım attım. Soğuk hava bu kez daha hafifmiş gibi geldi. Belki de otobüsün içindeki sıcaklıktan sonra dışarıya alışmaya başlamıştım. Kulaklığımdaki şarkıyı durdurup telefonumu cebime koydum. Başımı kaldırıp sokağın ilerisindeki binalara baktım. İlayla’nın evi birkaç dakikalık yürüme mesafesindeydi. Atkımı boynumda biraz daha sıkılaştırıp yürümeye başladım. Şarkının melodisi hâlâ zihnimde dönüyordu. İçimden bir kez daha mırıldandım, sonra gülümsedim. İlayla’nın evinin bulunduğu sokağa dönüp adımlarımı hızlandırdım. Birazdan kapısını çalacak, yüzünü görür görmez sarılacak ve muhtemelen daha içeri girmeden konuşmaya başlayacaktık.
İlayla’nın evinin bulunduğu sokağa girdiğimde adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Soğuk hava yüzünden burnumun ucu üşümeye başlamıştı. Boynumdaki atkıyı düzelterek sokağın sonuna doğru yürüdüm. Birkaç evin önünden geçtikten sonra tanıdık binanın önünde durdum. Başımı kaldırıp pencerelere baktım. İlayla’nın evinin bulunduğu katta perdeler aralanmıştı. İçeriden birinin hareket ettiğini seçebiliyordum. Muhtemelen çoktan uyanmıştı. Zaten İlayla’nın uyku düzeni benimkinden daha iyiydi. Ben boş günlerimde yataktan çıkmak için kendimle mücadele ederken o sabahın erken saatlerinde bile bir sürü iş yapmış olabilirdi.
Apartmanın kapısını açıp içeri girdim. Merdivenleri çıkarken çantamın askısını omzumda düzelttim. Son basamağa ulaştığımda karşımdaki kapının önünde durup zile bastım. İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı açıldığında karşımda, saçlarını gelişigüzel toplamış ve üzerinde bol bir sweatshirt bulunan İlayla vardı. Beni görünce önce yüzüme, sonra arkamdaki merdivenlere baktı. Ardından kaşlarını kaldırdı. “Sen?” Bir an ona boş boş baktım. “Evet, benim. Başka kimi bekliyordun?”
“Hayır, onu demiyorum.” Kapının kenarına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. “Senin bu saatte burada ne işin var? İzin günün değil mi bugün?”
“İnsan izin gününde arkadaşını ziyaret edemiyor mu?”
“Ediyor tabii de…” Gözlerini kıstı. “Senin için yataktan kalkıp dışarı çıkmak başlı başına bir başarı. Bir şey mi oldu?” İç çekerek gözlerimi devirdim. “İlayla, daha kapıdan içeri girmedim. Beni sorguya çekmeye başlaman için biraz erken değil mi?”
“Ben sadece merak ettim.”
“Senin merakın bir gün başımıza iş açacak, haberin olsun.”
“Benim değil, senin başına açılırsa karışmam.” Bana öyle bir gülümsemeyle baktı ki cevap vermek yerine gülmeye başladım. İlayla da gülümseyerek kapıyı biraz daha açtı. “Hadi, gir içeri. Donmuşsundur.”
“Sonunda misafir olduğumu hatırladın.”
“Çok konuşma da gir.”
İçeri adım attığımda yüzüme evin sıcaklığı çarptı. Dışarıdaki keskin soğuğun ardından burası çok daha huzurlu gelmişti. Koridorda hafif bir kahve kokusu vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp kabanımı askıya astım, atkımı boynumdan çözdüm. İlayla benden çantamı aldıktan sonra salona doğru ilerledi. “Ben kahvaltımı yaptım ama sen açsan bir şeyler hazırlayabilirim.”
“Yok, evden çıkmadan önce Fatiş’le kahvaltı yaptım. Zaten sırf senin kahveni içmek için geldim.”
“Öyle mi? Demek kahvem bu kadar meşhur oldu.”
“Abartma. Başka yerde içmeye param yetmediği için sana geldim.” İlayla arkasını dönüp bana baktı. “Çık evimden.”
“Daha yeni geldim!”
“İyi, o zaman kahvemi iç ve git.” Gülerek salonun kapısından içeri girdim. İlayla’nın evi her zamanki gibi düzenliydi. Pencerenin önündeki küçük sehpanın üzerinde birkaç kitap, yanlarında da yarısı dolu bir su bardağı duruyordu. Koltuğun üzerine gelişigüzel bırakılmış bir battaniye vardı. Pencerenin kenarındaki saksıların yaprakları gün ışığına doğru uzanmıştı. Salondaki açık renk perdelerden süzülen ışık, odanın içine yumuşak bir aydınlık yayıyordu. İlayla’nın evinde sevdiğim bir şey vardı. Her şeyin yerli yerinde olması değil, insanın kendini rahat hissedebilmesiydi. Buraya geldiğimde sürekli dikkatli davranmam, bir şeyleri yanlışlıkla kırmaktan korkmam ya da nasıl oturduğumu düşünmem gerekmiyordu. Koltuğa istediğim gibi kıvrılabilir, saçma sapan şeyler anlatabilir, hatta bazen hiçbir şey söylemeden oturabilirdim. İlayla bunların hiçbirini garipsemezdi.
Kendimi koltuğa bıraktım ve ayaklarımı uzatmadan önce onun yüzüne baktım.
“Bir şey ikram etmeyecek misin?”
“Az önce kahve için geldiğini söyledin.”
“Evet.”
“E kahve yapacağım zaten.”
“Yanında bir şey de olabilir.” İlayla başını iki yana sallayarak mutfağa yöneldi. “İnsan bazen seninle neden arkadaş olduğunu sorguluyor.”
“Çünkü çok tatlıyım.”
“Sen mi?”
“Evet, ben.”
“Peki, öyle olsun.”
Mutfağa giderken gülüşünü duydum. Ben de koltuğun arkasına yaslanıp salonu incelemeye başladım. Sehpanın üzerindeki dergiyi elime aldım ama birkaç sayfa çevirdikten sonra sıkılıp yeniden bıraktım. Telefonumu çıkardım, bildirimlerime baktım. Önemli bir şey yoktu. Tam telefonu çantama koyacakken mutfaktan İlayla’nın sesi geldi. “Nasıl içeceksin?”
“Her zamanki gibi!”
“Her zamanki gibi ne? Şekerli mi, şekersiz mi?”
“İlayla, kaç yıldır arkadaşız biz?”
“Maalesef uzun yıllardır.”
“Şekersiz!”
“Tamam, tamam. Bağırma!” Gülümseyerek başımı koltuğun arkasına yasladım. Kahve makinesinin sesi mutfaktan duyulurken gözlerimi kısa bir süre kapattım. Şarkının melodisi hâlâ zihnimde dolaşıyordu. Biraz önce otobüste dinlediğim Sezen Aksu şarkısını yeniden hatırladım. İnsan bazı melodileri dinlemeyi bıraktıktan sonra bile içinden susturamıyordu.
“Al bakalım, kahven.”
Gözlerimi açtığımda İlayla elimde tutabileceğim büyüklükte bir fincanla karşımdaydı. Yanında da küçük bir tabakta birkaç bisküvi getirmişti. İşte, benim arkadaşım. “Seninle neden arkadaş olduğumu şimdi hatırladım,” dedim fincanı alırken. İlayla kaşlarını kaldırdı. “Nedenmiş?”
“Beni aç bırakmıyorsun.”
“Ne kadar duygusal bir sebep.”
“Benim için önemli.” Fincanı iki elimle kavradım. Kahvenin sıcaklığı parmaklarıma yayılırken kokusunu içime çektim. Ardından küçük bir yudum aldım. Tam istediğim gibiydi. Ne fazla acı ne de gereğinden yumuşak. “Güzel olmuş,” dedim.
“Biliyorum.”
“İnsan bir teşekkür eder.”
“Sen ettin zaten.” Gözlerimi devirip fincanımı sehpanın üzerine bıraktım. İlayla da karşımdaki koltuğa oturdu. Bacaklarını altına toplayıp elindeki fincandan bir yudum aldı. Bir süre gündelik şeylerden konuştuk. İlayla geçen gün markette yaşadığı saçma bir olayı anlattı. Kasada sıra beklerken önündeki adamın aldığı ürünleri tek tek geri bıraktığını, sonra da hiçbir şey almadan çıktığını söyledi. Ben de Fatiş’in sabahki hâlini anlattım. İlacının bittiğini, eczaneye uğramam gerektiğini ve evden çıkmadan önce bana atkı taktırmak için nasıl uğraştığını söyledim. “Kadın haklı ama,” dedi İlayla. Şaşkınlıkla ona baktım. “Sen benim tarafımda değil misin?”
“Tabii ki senin tarafındayım. Ama havanın soğuk olduğu da bir gerçek.”
“İkiniz bir olup beni delirteceksiniz.”
“Bence senin için bir atkıdan daha fazlası lazım.” Elimdeki bisküviyi ona doğru uzattım. “Al, sus.” Bisküviyi alıp güldü. “Peki, hanımefendi.”
Bir süre daha konuştuk. İş yerinden, çocuklardan, son günlerde yaşadığımız küçük aksiliklerden bahsettik. İlayla bir çocuğun sınıfta yaptığı resmi anlatırken o kadar ciddi bir ifade takınmıştı ki kendimi gülmekten alamadım. Sonunda o da dayanamayıp benimle birlikte gülmeye başladı. Böyle anları seviyordum. Hiçbir şeyin önemli olmadığı, bir şeyleri çözmek zorunda kalmadığımız, yalnızca birlikte oturup gülebildiğimiz anları…
Kahvemden bir yudum daha aldım. Fincanın dibinde az bir miktar kalmıştı. İlayla bana bakarken yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Önce anlayamadım. Sonra dudaklarının kenarındaki küçük gülümsemeyi fark ettim. “Ne oldu?” diye sordum. “Hiç.”
“İlayla.”
“Efendim?”
“Bana öyle bakmayı bırak.”
“Nasıl bakıyorum?”
“Sanki bir şey biliyormuşsun gibi.” İlayla kahvesini sehpanın üzerine bıraktı ve biraz öne eğildi. “Peki, madem sordun…” İçimde sebepsiz bir şüphe belirdi. “Hayır, vazgeçtim. Sorma.”
“Daha ne soracağımı bilmiyorsun.”
“Biliyorum. Yüzünden belli.” Gülümsemesi genişledi. “Dün ne oldu?” Bir an durdum. “Dün mü?”
“Evet, dün. Günün nasıl geçti?”
“Normal geçti.”
“Normal mi?”
“Evet.”
“Peki.”
Önüne dönüp kahvesini eline aldı. Hiçbir şey sormamış gibi sakince bir yudum içti. Ben de ona baktım. Bu kadar kolay vazgeçmesi şüpheliydi. İlayla bir şeyi merak ettiğinde peşini bırakmazdı. Hele ki karşısındaki insanın bir şey sakladığını düşünüyorsa… “Sen bir şey söyleyecektin sanki,” dedim. “Yok, sen normal bir gün geçirmişsin işte.”
“İlayla.”
“Ne var?”
“Bir şey mi ima ediyorsun?” Bu kez kahvesini sehpanın üzerine bırakıp doğrudan yüzüme baktı. “Peki, ben sorayım. Dün okulda yeni bir şey oldu mu?” Kaşlarımı çattım. Aklıma İnci geldi. Ardından da onun ağabeyi…
Demir.
İçimden derin bir nefes aldım. İşte, konu yine oraya gelmişti. Daha birkaç dakika önce onu düşünmemeye karar vermemiş miydim? “İnci’nin ağabeyiyle tanıştım,” dedim sonunda. İlayla’nın yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözleri merakla açıldı, sırtını koltuğa yaslamayı bırakıp bana doğru eğildi. “Ne?”
“İnci’nin ağabeyiyle tanıştım.”
“Bir dakika. Hangi ağabeyi?”
“İlayla, İnci’nin kaç tane ağabeyi olduğunu bilmiyorum.”
“Tamam, sakin ol. Adı ne?”
“Demir.”
“Demir…” diye tekrarladı. Ardından birkaç saniye düşündü. “Peki, nasıl biri?” Omuzlarımı silktim. “Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun? Tanışmışsınız ya.”
“Tanıştık diye onu tanımış olmuyorum.”
“Peki, ilk izlenimin ne?”
Fincanımı sehpanın üzerine bıraktım. Sorunun cevabını düşünürken bir an duraksadım. Aslında söyleyebileceğim çok şey vardı ama hangisinden başlayacağımı bilmiyordum. “Biraz mesafeli,” dedim sonunda. “Hatta birazdan da fazla olabilir.”
“Nasıl yani?”
“İnsanlarla konuşmayı pek sevmiyor gibiydi. Sürekli ciddi bir hâli vardı. Sanki biri onunla konuşmaya çalıştığında bundan rahatsız oluyormuş gibi.” İlayla başını hafifçe yana eğdi. “Belki de öyledir.”
“Olabilir.”
“Peki, sen neden bu kadar düşünüyorsun onu?”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Ne?”
“Daha iki dakika önce adamın nasıl biri olduğunu anlatıyordun. Şimdi de neden bu kadar düşünüyorsun diye soruyorum.”
“Düşünmüyorum.”
“Tabii.”
“Gerçekten düşünmüyorum.”
“Ben de sana inandım zaten.” Gözlerimi devirdim. İlayla'nın yüzündeki o alaycı ifadeyi silmek mümkün değildi. Onu tanıyordum; şimdi ne söylersem söyleyeyim bu konuyu biraz daha kurcalayacaktı. “Bak, sadece tuhaf bir karşılaşmaydı,” dedim. “O kadar.”
“Ne açıdan tuhaftı?” Bir an sustum. Demir’in bana bakışlarını hatırladım. Özellikle ailemden bahsettiğimde yüzündeki ifadenin değişmesini… Sanki söylediğim bir şey onu şaşırtmış, hatta bir anlığına huzursuz etmişti. O an bunu neden yaptığını anlayamamıştım. Hâlâ da anlamıyordum. “Bilmiyorum,” dedim daha alçak bir sesle. “Bana biraz garip davrandı. Bir şey söyledim ve sanki o cümlemden sonra başka bir şey düşünmeye başladı. Sonra da…”
“Sonra da?” İlayla’nın merakı giderek artıyordu. “Sonra yanlışlıkla ellerimiz birbirine değdi.” Bir saniyelik sessizlik oldu. Ardından İlayla’nın yüzünde öyle bir gülümseme belirdi ki keşke bu cümleyi hiç söylemeseydim diye düşündüm. “Elleriniz birbirine mi değdi?”
“Evet, İlayla. İki insanın eli birbirine değebilir. Dünyada ilk kez olmuyor.”
“Ben de bir şey demedim zaten.”
“Yüzün her şeyi söylüyor.”
“Benim yüzüm gayet normal.”
“Hayır, değil.” İlayla gülmeye başladı. Ben de kendimi tutamayıp güldüm ama ardından hemen ciddileştim. “Bak, bunun komik bir tarafı yok.”
“Peki, neden anlatırken yüzün kızarıyor?” Elimi refleks olarak yanağıma götürdüm. “Yüzüm kızarmıyor!”
“Tamam, kızarmıyor.”
“İlayla!”
“Tamam, sustum.” Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra bana bakıp gülümsedi. “Peki, yakışıklı mı?” Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. İşte, beklediğim soru. “Seninle neden bunları paylaşıyorum ki?”
“Çünkü beni çok seviyorsun.”
“Şu an bundan pek emin değilim.”
“Ben eminim.”
Kahkahalarımız salonu doldururken içimdeki gerginlik de biraz dağıldı. İlayla’nın yanında böyleydim işte. En saçma düşüncelerimi bile anlatabiliyor, kendimle dalga geçebiliyor ve bir süreliğine de olsa her şeyi fazla ciddiye almaktan vazgeçebiliyordum. Ama gülüşüm yavaşça dinerken Demir’in yüzü yine zihnime geldi. Ona neden bu kadar dikkat ettiğimi bilmiyordum. Belki de yalnızca alışılmadık davranmıştı. Belki de ben o gün biraz yorgundum ve her şeyi gereğinden fazla düşünüyordum.
Bunun dışında bir ihtimal aramak istemiyordum. “Bence,” dedi İlayla, sesindeki şakacı tonu biraz yumuşatarak, “birini daha yeni tanıdığında hemen karar vermemek lazım. Belki gerçekten mesafelidir, belki de o gün canı sıkkındır. Bunu anlamanın tek yolu zaman.” Başımı salladım. “Biliyorum. Zaten mesele de bu değil.”
“Peki, mesele ne?” Ona cevap vermek için ağzımı açtım ama kelimeler gelmedi.
Mesele neydi, gerçekten?
Demir’in bana tuhaf davranması mı? Ailemden söz ettiğimde yüzündeki ifadenin değişmesi mi? Yoksa parmaklarımız birbirine değdiğinde hissettiğim ve hâlâ açıklayamadığım o garip sıcaklık mı? Bunların hiçbirinin tek başına bir anlamı olmak zorunda değildi. Belki de hepsi sıradan şeylerdi. Ama nedense zihnim bunları bir araya getirip duruyordu. “Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Sanırım ben de tam olarak anlamadım.” İlayla başını sallayıp kahvesini eline aldı. “O zaman anlamak için acele etme.” Bir an ona baktım. Sonra gülümsedim. “Bazen senden nefret ediyorum, biliyor musun?”
“Biliyorum. Ama yine de beni görmeye geliyorsun.”
“Çünkü kahven güzel.”
“Tabii. Başka bir sebebi olamaz zaten.” Fincanımı elime alıp son yudumu içtim. Kahvem bitmişti. Pencerenin ardından içeri süzülen ışık biraz değişmiş, salonun zemini üzerinde uzanan gölgeler yer değiştirmişti. Dışarıda rüzgâr ağaçların dallarını sallamaya devam ediyordu. İlayla’yla konuşmak iyi gelmişti. En azından kafamın içindeki düşünceleri biraz olsun düzene sokabilmiştim. Demir hakkında kesin bir şey bilmiyordum ve şimdilik bilmek zorunda da değildim.
Önümde hâlâ koca bir gün vardı. Ayberk’le buluşacaktım. Fatiş’in ilacını alacaktım. Sonra eve dönecektim. Bugün için başka bir planım yoktu ve umarım buna başka bir şey eklenmezdi. “Ben artık kalkayım,” dedim, fincanımı sehpanın üzerine bırakırken. “Ayberk’e de uğramam gerekiyor. Sonra eczaneye gideceğim.” İlayla, koltuğun köşesine bıraktığı telefonunu eline aldı. “Ne zaman gideceksin?”
“Şimdi. Çok oyalanırsam bütün gün dışarıda kalacağım.”
“Evi yakın değil mi zaten?”
“Yakın. Birkaç sokak ötede.”
İlayla bir süre düşündü. Sonra telefonunu koltuğun üzerine bırakıp ayağa kalktı. “Bekle, ben de geleyim. Zaten bugün evde yapacak bir şeyim yok.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Emin misin? İstersen burada kalabilirsin.”
“Ne yapacağım burada tek başıma? Biraz yürümüş oluruz. Hem Ayberk’i de görmüş olurum.”
“Peki, sen bilirsin.” İlayla fincanları toplamak için sehpanın önüne eğildiğinde elinden alıp mutfağa götürmek üzere ayağa kalktım. “Bırak, ben hallederim,” dedi. “İki fincan taşıyacağız, İlayla. Evin bütün eşyalarını toplamıyoruz.”
“İyi, o zaman seninkini götür.”
Fincanımı alıp mutfağa geçtim. Onunkini de tezgâhın üzerine bıraktım. İlayla arkamdan gelip fincanları durulamaya başladı. Ben de tezgâhın kenarına yaslanıp onu bekledim. “Bu arada,” dedim, “Fatiş’in ilacını almam gerekiyor. Eczaneye uğramadan eve dönmeyeceğim.”
“İyi yapıyorsun. Sabah nasıl olduğunu söyledin mi ona?”
“İyi olduğunu söylüyor ama yine de içim rahat etmiyor. İlacının bittiğini son anda fark ettik.” İlayla musluğu kapatıp bana döndü. “Bir sorun olursa doktoruyla da görüşürsünüz. Ama sen de kendini fazla yıpratma, olur mu? Fatiş senin endişelendiğini görse o da üzülür.” Başımı hafifçe salladım. “Biliyorum. Sadece bir şey olmasını istemiyorum.”
“Anlıyorum.”
Bu kez konuyu uzatmadı. Beni teselli etmek için uzun uzun konuşmasına da gerek yoktu zaten. Ne demek istediğimi anlamıştı. İlayla fincanları yerine bıraktıktan sonra odasına gidip üzerini değiştirdi. Ben de salondaki çantamı alıp kapının yanına geçtim. Birkaç dakika sonra yanıma geldiğinde saçlarını toplamış, üzerine kalın bir ceket giymişti. “Hazırım,” dedi. Kapıyı açıp dışarı çıktık. İlayla kilidi kontrol ettikten sonra anahtarını çantasına koydu ve merdivenlerden inmeye başladık. Apartmandan çıktığımızda rüzgâr yüzüme çarptı. Atkımı boynumda biraz daha sıkılaştırdım. “Sabah bu kadar soğuk değildi sanki,” dedim. İlayla ellerini ceketinin ceplerine soktu. “Sen sabah otobüsten inince üşümüşsündür. Şimdi de alıştın.”
“Olabilir.” Birlikte kaldırıma çıktık. İlayla evinin kapısını kilitlemiş olmasına rağmen birkaç adım sonra çantasını açıp anahtarını kontrol etti. “Ne arıyorsun?” diye sordum. “Anahtarımı koydum mu diye bakıyorum.”
“Az önce çantana koydun.”
“Biliyorum, yine de bakıyorum.” Gülümseyerek başımı salladım. İlayla bazen bir şeyi yaptığı hâlde tekrar kontrol etmeden rahat edemezdi. Benim de kendime özgü alışkanlıklarım vardı elbette. Mesela evden çıkarken telefonumu en az iki kez kontrol etmek gibi. Ayberk’in evi gerçekten yakındı. Ana caddeye çıkmamıza bile gerek yoktu. Birkaç apartmanın önünden geçip ara sokağa dönecektik. Kaldırımların kenarına sararmış yapraklar birikmişti. Rüzgâr estikçe bazıları ayaklarımızın önüne sürükleniyor, bazılarıysa kaldırımın diğer tarafına savruluyordu.
Bir süre havadan sudan konuştuk. İlayla iş yerinde yaklaşan hafta için yapması gerekenlerden bahsetti. Ben de ertesi gün okula gittiğimde tamamlamam gereken birkaç işi hatırladım. “Yarın yine erkenden kalkacağız,” dedi İlayla. “Bana bunu hatırlatmana gerek yoktu.”
“Benim de yarın çalışmam gerekiyor. En azından yalnız değilsin.”
“Bu beni hiç rahatlatmadı.”
“Bence rahatlatmalı.” Gülümseyip başımı iki yana salladım. “Senin mantığın gerçekten kendine özgü.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat etmedim.”
“Ben öyle kabul ettim.” Yürümeye devam ederken bir süre sessiz kaldık. Sessizlik rahatsız edici değildi. İlayla’yla konuşmadığımız zamanlarda da kendimi açıklama yapmak zorunda hissetmezdim. Bazen aynı yolda yürümek, etraftaki insanları izlemek ve arada bir iki cümle kurmak yeterliydi. Sokağın köşesini döndüğümüzde Ayberk’in oturduğu apartman biraz ileride göründü. “Bayağı yakınmış,” dedi İlayla. “Sana söylemiştim.”
“Ben bu kadar yakın olduğunu unutmuşum.”
“Zaten uzun zamandır gelmiyorsun.”
“Doğru. Bir ara hepimiz daha sık görüşüyorduk. Sonra herkesin işi gücü çıktı, görüşmeler azaldı.” Başımı salladım. Gerçekten de eskisi gibi sık görüşemiyorduk. İnsan büyüdükçe hayatının içine yeni sorumluluklar giriyordu. Bazen görüşmek istediğin insanlara bile zaman ayırmak zorlaşıyordu. Ama bu, onları daha az önemsediğin anlamına gelmiyordu.
Apartmanın girişine ulaştığımızda çantamı omzumda düzelttim. Zillerin bulunduğu panoda Ayberk’in adını bulup parmağımı düğmeye bastırdım. Birkaç saniye sonra sesi duyuldu. “Alo?”
“Benim, Nehir. Geldik.”
“Tamam, kapıyı açıyorum.”
Kapının kilidi açıldı. İlayla’yla içeri girip merdivenlere yöneldik. Ayberk’in dairesinin önüne ulaştığımızda kapı çok geçmeden açıldı. Ayberk önce bana, sonra yanımdaki İlayla’ya baktı. “İkiniz birden mi geldiniz?” İlayla hafifçe gülümsedi. “Rahatsız etmiyoruz, değil mi?”
“Ne rahatsızlığı? Gelin, geçin.”
Ayberk kapıyı açıp kenara çekildi. İçeri girdik. Ayakkabılarımızı çıkarırken Ayberk yeniden İlayla’ya döndü. “Uzun zamandır görüşmüyorduk. Nasılsın?”
“İyiyim. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim.”
“İyi görünüyorsun zaten.”
“Teşekkür ederim.” Ben ayakkabılarımı kenara yerleştirirken ikisinin konuşmasını dinliyordum. İlayla çantasını omzundan indirip koridordaki askılığa baktı. “Montumu buraya asabilir miyim?”
“Tabii, as.”
Kabanımı çıkardıktan sonra ben de yanına astım. Ayberk salona doğru yürürken bize dönüp seslendi. “Bir şey içer misiniz? Çay, kahve?”
“Ben çay alabilirim,” dedi İlayla. “Ben de su alayım,” dedim. Ayberk başını sallayıp mutfağa geçti. Biz de salona girdik. Ev düzenliydi ama fazla gösterişli değildi. Koltuğun üzerinde katlanmış bir battaniye, sehpanın üzerinde birkaç kitap ve kumanda duruyordu. Televizyon kapalıydı. Pencerenin yanındaki perde hafifçe aralanmış, dışarıdan gelen solgun ışık odanın içine yayılmıştı. İlayla koltuğa otururken bana baktı. “İyi ki beraber geldik. Biraz oturur, sonra birlikte çıkarız.”
“Evet,” dedim. “Zaten çok uzun kalmayı düşünmüyordum.”
“Biliyorum. Fatiş’in ilacını alacaksın.”
Ayberk elinde tepsiyle salona geldi. İlayla’nın önüne çayını, benim önüme de su bardağını bıraktı. Sonra karşı koltuğa oturdu. “Ee, anlatın bakalım. Neler var, neler yok?” İlayla çayından bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı. Ben de arada söze karışıyor, bazen anlattıklarına gülüyordum. Konu bir süre işten güçten açıldı. Ayberk’in son zamanlarda neler yaptığına, İlayla’nın iş yerindeki küçük aksiliklere ve benim izin günümde bile dışarıda olmama kadar pek çok şeyden konuştuk. Bir ara Ayberk bana dönüp sordu. “Bu arada, Fatiş nasıl? Uzun zamandır göremedim onu.”
“İyi. Sabah birlikte kahvaltı yaptık. Sadece ilacı bitti, o yüzden bugün eczaneye uğramam gerekiyor.”
“Anladım. Ona selamımı söylersin.”
“Söylerim.” Bardağımdan bir yudum su aldım. İlayla da çayını sehpanın üzerine bıraktıktan sonra konuşmaya devam etti.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Biraz önce evden çıkarken aklımda yalnızca günün geri kalanını nasıl tamamlayacağım vardı. Şimdiyse arkadaşlarımla oturmuş, sıradan şeylerden konuşuyordum. Bazen hayatın en güzel yanı da buydu. Her anın özel ya da unutulmaz olması gerekmiyordu. Bazı günler yalnızca sevdiklerinin yanında oturmak, onları dinlemek ve kendini ait olduğun yerde hissetmek yeterliydi.

· · ───── ✦ ───── ·

Ayberk ve İlayla’nın yanından ayrıldığımda akşam çoktan yaklaşmıştı. Gün boyunca fark etmeden zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Birkaç saat önce İlayla’nın salonunda içtiğimiz kahvenin kokusu hâlâ burnumdaymış gibi geliyordu. Ayberk’le biraz sohbet etmiş, günlük şeylerden konuşmuş, ardından kalkıp gitmem gerektiğini söylemiştim.
İkisi de beni kapıya kadar geçirmişti. Sokağa çıktığımda hava eskisinden daha soğuktu. Gökyüzünün rengi yavaş yavaş değişiyor, binaların arasından görünen bulutların üzerine akşamın karanlığı çöküyordu. Ceketimin yakasını biraz daha kaldırıp çantamın askısını omzuma yerleştirdim. Eve dönmeden önce halletmem gereken bir iş vardı.
Fatiş’in ilacı.
Sabah evden çıkarken bunu kendime defalarca hatırlatmıştım. Önce İlayla’ya uğrayacak, sonra Ayberk’e geçecek ve dönüşte ilacı alacaktım. Her şey planladığım gibi ilerlemişti, yalnızca saat sandığımdan daha hızlı geçmişti. Eve yakın olan eczaneye doğru yürümeye başladım. Aklımda bir an önce ilacı alıp eve dönmek vardı. Fatiş’in ilacının bitmiş olması zaten içime sinmiyordu. Sabah kutunun boş olduğunu gördüğümden beri bunu düşünüyordum. Onu evde tek başına bırakmıştım ve şimdi mümkün olduğunca çabuk dönmek istiyordum. Eczanenin kapısını açtığımda içeride birkaç kişi vardı. Sıramın gelmesini beklerken çantamdan reçeteyi çıkardım, ardından elimdeki kâğıdı düzeltip tezgâha yaklaştım. “İyi akşamlar. Bu ilacı alacaktım.” Eczacı reçeteye göz attıktan sonra bilgisayarında birkaç işlem yaptı. Ekrana bakarken kaşlarını hafifçe çattı. “Bir dakika, kontrol edeyim.” Beklerken gözüm duvardaki saate kaydı. Akşam ilerliyordu. Bir an önce çıkıp eve gitmek istiyordum. Eczacı kısa bir süre sonra yeniden bana döndü. “Maalesef bu ilaç şu an elimizde yok.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Peki, ne zaman gelir? Yarın uğrasam bulabilir miyim?”
“Yarın için kesin bir şey söyleyemem. Ama isterseniz şu eczaneye sorabilirsiniz.” Tezgâhın üzerindeki kâğıda bir adres yazıp bana uzattı. “Biraz uzak kalıyor ama sistemde stokları görünüyor. Yine de gitmeden önce telefonla arayıp teyit etmeniz daha iyi olur.” Kâğıdı alıp üzerindeki adrese baktım. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Burası evime yakın sayılabilecek bir yer değildi. Oraya gidip geri dönmem, düşündüğümden çok daha uzun sürecekti. “Anladım, teşekkür ederim.” Eczaneden çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Kapının önünde birkaç saniye durup elimdeki kâğıda yeniden baktım. Başka bir seçeneğim yoktu.
Fatiş’in ilacını almadan eve dönmek istemiyordum. En azından diğer eczanede olup olmadığını öğrenmeliydim. Telefonumu çıkarıp verilen numarayı aradım. Birkaç kez çaldıktan sonra karşı taraftan bir ses duyuldu. “İyi akşamlar, buyurun.”
“İyi akşamlar. Bir ilacın stokta olup olmadığını öğrenmek istiyordum.”
İlacın adını söyledim. Karşı taraf kısa bir süre beklememi istedi. Telefonu kulağıma bastırıp kaldırımın kenarında durdum. Yanımdan geçen arabaların farları gözümü alıyor, insanlar başlarını önlerine eğmiş hâlde aceleyle evlerine yetişmeye çalışıyordu. “Evet, elimizde var,” dedi görevli sonunda. “Şu an için bir kutu görünüyor.” İçimden derin bir nefes verdim. “Tamam, çok teşekkür ederim. Birazdan orada olurum.” Telefonu kapatıp çantama koydum. Sonra haritayı açarak adresi kontrol ettim. Yürüyerek gitmek fazla zaman alacaktı. Otobüsle gitsem bile durağa ulaşmam, beklemem ve ardından eczaneyi bulmam gerekecekti. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Hızlı olmam gerekiyordu. Fatiş’in evde beni beklediğini düşündükçe içimdeki huzursuzluk biraz daha arttı. Belki de bu kadar endişelenmem gerekmiyordu ama onun söz konusu olduğu hiçbir şeyi kolayca kafamdan atamıyordum. Telefonumu cebime koyup adımlarımı hızlandırdım. Gideceğim eczane uzaktaydı ve hava kararmak üzereydi. Bir an önce oraya ulaşıp ilacı almam, sonra da eve dönmem gerekiyordu.
O sırada aklımdan tek bir şey geçiyordu: Umarım yetişirim.
Haritadaki yolu takip ederek ilerlemeye başladım. İlk birkaç dakika boyunca hâlâ yetişebileceğimi düşünüyordum. Eczanenin bulunduğu sokağa girdiğimde tabelasını uzaktan gördüm. İçerideki beyaz ışık, karanlık sokakta diğer bütün ışıklardan daha belirgin duruyordu.
Adımlarımı biraz daha hızlandırıp kapıya ulaştım. İçeri girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Dışarıdaki soğuk yüzünden ellerim üşümüştü. Çantamın askısını omzumda düzelterek tezgâha yaklaştım. “İyi akşamlar.
Biraz önce telefonla görüşmüştüm. İlacın hazır olduğunu söylemişlerdi.” Eczacı başını kaldırıp bana baktı. “İsminiz neydi?” Adımı söyledim. Bilgisayardan kontrol ettikten sonra arkasındaki raflara yöneldi. Ben de beklerken telefonumu çıkarıp saate baktım. Saat düşündüğümden daha geç olmuştu. Ekranın ışığı yüzüme vururken annemden ya da Fatiş’ten bir mesaj gelip gelmediğini kontrol ettim. Bildirim yoktu. Fatiş’in beni merak edip etmediğini düşündüm. Evden çıkarken çok geç kalmayacağımı söylemiştim. Aslında bunu söylerken kendim de inanıyordum. Günün bu kadar uzayacağını, ilk gittiğim eczanede ilacı bulamayacağımı hesaplamamıştım. Eczacı elinde küçük bir poşetle geri döndü. “Buyurun, ilacınız.” Poşeti alıp içindekini kontrol ettim. Ardından çantamdan cüzdanımı çıkardım ve ödemeyi yaptım. “Çok teşekkür ederim.”
“İyi akşamlar.” Eczaneden çıkmadan önce ilacı çantama yerleştirdim. Fermuarı kapatıp çantayı omzuma astım. En azından gün boyunca aklımı kurcalayan işi halletmiştim. Şimdi geriye eve dönmek kalıyordu.
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda yüzüme vuran soğuk hava, eczanenin sıcaklığını birkaç saniye içinde unutturdu. Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Sokak neredeyse tamamen boşalmıştı. Geldiğimde de çok kalabalık sayılmazdı ama en azından birkaç dükkânın önünde insanlar vardı. Biraz ilerideki fırından ekmek almak için çıkan yaşlı bir adamı, kaldırımın kenarında telefonuyla konuşan bir kadını, karşıdan karşıya geçmek için bekleyen iki kişiyi hatırlıyordum. Şimdi ise dükkânların çoğunun kepenkleri indirilmişti. Açık olan birkaç yerin ışığı da sokağın karanlığını dağıtmaya yetmiyordu. Yolun karşısındaki durakta durup tabelaya baktım. Sonra telefonumu çıkararak ulaşım uygulamasını açtım. Belki eve giden başka bir otobüs vardı. Belki biraz yürüyüp daha işlek bir caddeye çıksam bir minibüse denk gelebilirdim. Ekrana birkaç kez dokundum. Sonuç değişmedi. Metro kapanmıştı. Otobüs seferleri sona ermişti. Minibüsler de artık çalışmıyordu. Bir süre ekrana bakmaya devam ettim. Sanki biraz daha beklersem yeni bir seçenek belirecekmiş gibi.
Belirmedi. “Harika,” diye mırıldandım kendi kendime. Telefonun ekranını kapatıp başımı kaldırdım. Eve kadar yürümek zorundaydım. Normalde bu kadar uzun bir yolu yürümeyi düşünmezdim bile ama o saatte başka bir seçeneğim yoktu. Taksi çağırmak aklımdan geçti.
Telefonumdan uygulamaları kontrol ettim, fakat karşıma çıkan seçenekler ve bekleme süresi işimi kolaylaştıracak gibi görünmüyordu. Bir süre daha uğraşmak yerine doğrudan yola çıkmaya karar verdim. Çantamın içindeki ilacın yerinde olduğundan emin olmak için elimi fermuara götürdüm. Sonra atkımı boynuma biraz daha sıkı doladım. Eve varmam gerekiyordu. Başka bir şey düşünmek istemiyordum. İlk başta yürüyüşümün o kadar da kötü geçmeyeceğini düşündüm. Sonuçta şehirdeydim. Birkaç sokak geçecek, ana caddeye ulaşacak, ardından bildiğim yollardan evime doğru ilerleyecektim. Yol uzundu ama imkânsız değildi. Yalnızca havanın kararmasını hesaba katmamıştım. Gündüz gözümün önünden geçip giden binalar, geceleri birbirine benzeyen koyu gölgelere dönüşmüştü. Dükkânların camlarında kendi yansımamı görüyor, bazen bir vitrinin önünden geçerken istemsizce yavaşlıyordum. Sokak lambalarının altında birkaç saniyeliğine aydınlanıyor, sonra yeniden karanlığın içine giriyordum. Ayak seslerim kaldırım boyunca yankılanıyordu.
Başka hiçbir ses yoktu demek doğru olmazdı. Uzaklardan bir araba geçiyor, bir binanın içinden belli belirsiz televizyon sesi geliyor, rüzgâr ağaçların dallarını birbirine sürtüyordu. Fakat bütün bu sesler birbirinden uzaktı. Yanımda yürüyen, benimle aynı yolu paylaşan kimse yoktu. Bu durum bir süre sonra dikkatimi çekmeye başladı. Önümdeki sokak boştu. Arkamı döndüğümde de gördüğüm tek şey geride bıraktığım kaldırımlar, kapalı dükkânlar ve sarı ışıkların altında uzayan gölgelerdi. Adımlarımı hızlandırdım. Aslında karanlıktan korkan biri olduğumu söyleyemezdim. En azından kendimi öyle tanımlamazdım. Gece yürümek, tek başına bir yere gitmek ya da evin ışıkları kapalıyken odadan odaya geçmek benim için başlı başına korkulacak şeyler değildi. Fakat insanın çevresinde olup bitenleri göremediği, seslerin nereden geldiğini kestiremediği anlarda kendini biraz daha dikkatli hissetmesi doğaldı. Ben de yalnızca dikkatli olmaya çalışıyordum. Bir sonraki sokağa döndüğümde telefonumu yeniden çıkardım. Haritada bulunduğum yere baktım. Eve giden yol hâlâ uzundu. Daha kısa bir güzergâh görünüyordu ama oradan geçmek için birkaç ara sokağı kullanmam gerekiyordu.
Bir an duraksadım. Sonra bildiğim yolu tercih ettim. En azından hangi sokaktan geçtiğimi biliyordum. Yolun ilerleyen kısmında daha büyük bir caddeye çıkacaktım. Oraya ulaştığımda belki bir taksi bulabilir ya da açık bir işletmenin önünde biraz soluklanabilirdim. Telefonu cebime koyup yürümeye devam ettim. Birkaç dakika sonra, ilerideki sokak lambasının altında bir hareket gördüm. Başımı kaldırdığımda kaldırımın diğer ucunda birinin yürüdüğünü fark ettim. Aramızdaki mesafe fazla olduğu için yüzünü seçemiyordum. Üzerinde koyu renkli bir şey vardı. Başını öne eğmiş, ağır adımlarla ilerliyordu. Bir süre onu izledim. Sonra önüme döndüm. Şehirde birinin yürüyor olması tuhaf değildi. Herkes benim gibi işini geç saatte bitirmiş olabilirdi. Üstelik o kişi kendi yoluna gidiyordu; benimle ilgisi olduğunu düşündürecek hiçbir şey yoktu. Yine de içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluşmuştu. Bunu önemsememeye çalıştım. Adımlarımı biraz daha hızlandırıp sokağın sonundaki kavşağa doğru ilerledim. Kaldırımın kenarında biriken kuru yapraklar ayakkabılarımın altında hışırdıyordu. Rüzgâr atkımın ucunu savurunca elimle düzelttim.
Tam köşeyi dönerken arkamdan bir ses duydum. Ayakkabı tabanının kaldırıma vurmasıyla çıkan kısa, tok bir ses. Ardından bir tane daha. Başımı çevirmedim. Belki az önce gördüğüm kişi de aynı yöne gidiyordu. Belki arkamda başka biri vardı. Belki de zihnim, boş sokakta duyduğum her sesi olduğundan daha belirgin hâle getiriyordu. Bunu düşünerek yürümeye devam ettim. Bir süre sonra sesleri yeniden duydum. Bu kez daha yakından. Adımlarım yavaşladı. Arkamdaki ses de bir an kesildi. Olduğum yerde durmadım ama omuzlarımın gerildiğini hissettim. Birkaç saniye boyunca yalnızca rüzgârın sesini dinledim. Sonra yeniden yürümeye başladım. Ayak sesleri de yeniden başladı. Kalbim göğsümde biraz daha hızlı atmaya başladı.
Tesadüf.
Kendi kendime bu kelimeyi tekrarladım. Bunun başka bir açıklaması olmalıydı. Belki aynı yere gidiyorduk. Belki adamın da evi bu taraftaydı. Belki ben gereksiz yere kuruntu yapıyordum. Ama neden durduğumda o da durmuştu? Bu soruyu aklımdan uzaklaştırmak istedim. Bir sonraki sokak lambasının altına geldiğimde camı aydınlık bir binanın girişini gördüm. Kapının üzerindeki küçük ışık yanıyordu. Bir an oraya yönelmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim. Henüz emin olmadığım bir şey yüzünden kendimi korkutmanın anlamı yoktu. Üstelik eve gitmem gerekiyordu. Fatiş beni bekliyordu. Bu düşünceyle çantamın askısını omzumda düzelttim ve yürümeye devam ettim. Ancak artık çevremdeki her ayrıntıyı fark ediyordum. Kapalı bir dükkânın kepengindeki çizik, kaldırımın kenarına bırakılmış siyah bir poşet, bir apartmanın açık unutulmuş bodrum penceresi…
Gözüm sürekli bir yerlere takılıyor, sonra yeniden önüme dönüyordu. Bir süre sonra telefonumu çıkardım. Ekranda saat görünüyordu. Sandığımdan daha fazla zaman geçmişti. Eve varmam için hâlâ uzun bir yol vardı. Birini aramayı düşündüm.
İlayla.
Parmağım rehberdeki ismin üzerinde durdu. Ona ne diyecektim? Galiba biri beni takip ediyor, benimle telefonda kalır mısın? Daha birkaç dakika önce yanından ayrılmıştım. Üstelik ortada kesin bir şey yoktu. Onu endişelendirmek istemiyordum. Ayberk'i aramak da aklımdan geçti. Ama telefonu kulağıma götürmeden önce arkamdan gelen sesi yeniden duydum. Bu defa daha yakındı. Başımı çevirmemek için kendimi zorladım. Ekranı kapatıp telefonu cebime koydum. Adımlarımı hızlandırdım. Neredeyse yürümekten çok aceleyle ilerliyordum artık. Arkamdaki kişi de hızlanmıştı. Bunu bu kez inkâr edemedim.
Ayakkabı sesleri benimkilerle aynı aralıklarla geliyordu. Ben hızlandıkça sesler de hızlanıyor, birkaç saniyeliğine yavaşladığımda arkamdaki kişi de yavaşlıyordu. Aramızda ne kadar mesafe olduğunu bilmiyordum. Bilmek için dönüp bakmam gerekiyordu ama bunu yapmak istemiyordum. Çünkü belki döndüğümde gerçekten biriyle karşılaşacaktım. Ve o zaman kendime bunun yalnızca kuruntu olduğunu söyleyemeyecektim.
Sokağın sonuna yaklaştığımda başımı kaldırdım. İleride iki yol vardı. Soldaki yol, evime giden güzergâhın bir parçasıydı. Sağdaki ise daha geniş bir caddeye çıkıyordu. Oradan birkaç dakika daha yürümem gerekecekti ama en azından daha fazla ışık olacağını hatırlıyordum. Sağa döndüm. Bunu yaparken göz ucuyla arkamı kontrol ettim. Kaldırımın gerisinde, az önce gördüğüm koyu renkli silueti seçebildim.
Bir erkekti.
Yüzünü hâlâ göremiyordum. Sokak lambasının ışığı onun bulunduğu yere ulaşmıyor, yalnızca omuzlarının çevresinde belirsiz bir çizgi oluşturuyordu. Ellerini ceplerine sokmuş, başını hafifçe öne eğmişti. Bana bakıp bakmadığını anlayamadım. Ama aynı yöne dönmüştü. İçimdeki huzursuzluk artık bir düşünceden ibaret değildi. Göğsümün ortasında gittikçe büyüyen, nefes almamı bile zorlaştıran bir ağırlığa dönüşüyordu.
Belki gerçekten aynı yere gidiyordur.
Bu ihtimale tutunmak istedim. Bir an için durup onun önümden geçmesini beklemeyi düşündüm. Ama ya durduğumda o da durursa? Ya aramızdaki mesafeyi kapatırsa?
Hayır.
Yürümeye devam ettim. Ana caddeye ulaştığımda beklediğim kadar aydınlık bir yerle karşılaşmadım. Bazı sokak lambaları yanıyordu ama dükkânların neredeyse tamamı kapanmıştı. Geniş yolun iki yanında park edilmiş arabalar sıralanıyordu. Aralarında kalan boşluklar karanlıkla dolmuştu. Karşı kaldırımda bir apartmanın giriş ışığı yanıyordu; birkaç saniye boyunca oraya bakarak kendimi daha güvende hissetmeye çalıştım. Sonra arkamdan gelen sesler yeniden duyuldu. Bu kez dönüp baktım. Adam birkaç metre gerimdeydi. Yüzünü seçebileceğim kadar yaklaşmıştı ama ışık yine de yeterli değildi. Koyu renkli bir mont giyiyordu. Saçları alnına düşmüş gibi görünüyordu. Yürürken başını kaldırıp bana baktığını fark ettim. Göz göze geldik mi, emin olamadım. Yalnızca bir an sürdü. Hemen önüme döndüm. Boğazım kurumuştu. Ellerimin soğuktan mı yoksa gerginlikten mi titrediğini anlayamıyordum. Çantamın askısını sıkıca tuttum ve yürüyüşümü hızlandırdım. Artık kendimi ikna etmeye çalışmıyordum. Adamın benimle aynı yöne gitmesi tesadüf olabilirdi ama durduğumda durması, hızlandığımda hızlanması başka bir şeydi.
Beni takip ediyordu. Bu düşünce zihnime yerleştiği anda etrafımdaki her şey değişti.
Sokak daha karanlık görünmeye başladı. Binalar birbirine yaklaşmış, yol uzamış gibiydi. Birkaç dakika önce yalnızca eve ulaşmak için yürüdüğüm kaldırım, şimdi sonunu göremediğim bir koridora dönüşmüştü. Sokak lambalarının arası fazla açıktı. Birinin altından çıktığım anda karanlıkta kalıyor, sonraki ışığa ulaşana kadar çevremdeki ayrıntıları seçemiyordum. Bir araba sesi duymak için kulak kesildim.
Hiçbir şey.
Bir kapının açılmasını, bir pencereden ses gelmesini, karşıma bir insanın çıkmasını bekledim. Şehir, sanki beni bu sokakta yalnız bırakmak için bütün seslerini geri çekmişti. Telefonumu yeniden çıkardım. Bu kez İlayla'nın ismine basıp aramayı başlattım. Telefon kulağıma giderken gözlerimi karşı kaldırımdan ayırmadım. Arama sesi duyuluyordu ama cevap gelmiyordu. Bir kez daha aradım. Yine cevap yoktu.
Lütfen aç.
Bunu sesli söylemedim. Dudaklarımı bile oynatmadım. Yalnızca telefonun ekranına bakıp aramanın bağlanmasını bekledim. Arkamdan gelen ayak sesleri kesildi. Başımı kaldırdım. Bir anlığına duraksadım. Telefon hâlâ kulağımdaydı. Sokağın diğer ucuna baktım, sonra yavaşça arkamı çevirdim. Adam da durmuştu. Aramızdaki mesafe birkaç metreydi. Bu kez onu daha net görebiliyordum. Yüzü hâlâ gölgede kalıyordu ama duruşu, bana doğru dönük omuzları ve başını hafifçe kaldırışı, artık bir yanlış anlaşılma ihtimaline yer bırakmıyordu. Bana bakıyordu. Telefon kulağımda çalmaya devam etti. Sonra adam yeniden yürümeye başladı. Ben de yürüdüm. Artık hızlı adımlarla ilerliyordum. Nereye gittiğimi düşünmüyordum bile. Tek istediğim, aramızdaki mesafenin açılmasıydı. Yolun sonuna ulaşmak, ışıklı bir yere çıkmak, birinin beni görebileceği bir yerde durmak…
Telefonumda arama sona erdi. İlayla cevap vermemişti. Bir an için Ayberk'i aramayı düşündüm ama ellerim o kadar soğumuştu ki ekranı doğru düzgün kullanmakta zorlanıyordum. Telefonu yeniden açmaya çalışırken önümdeki kaldırımın daraldığını fark ettim. Yolun bir tarafında yüksek bir duvar, diğer tarafında ise uzun süredir kullanılmadığı belli olan kapalı bir iş yeri vardı. Duvarın üzerindeki lambalardan biri yanıp sönüyordu. Her yanıp sönüşünde kaldırım bir anlığına aydınlanıyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Buradan geçmek zorundaydım. Adımlarımı hızlandırdım. Arkamdaki ayak sesleri de hızlandı. Artık neredeyse koşacaktım ama koşmaya başladığım anda paniğimin daha da büyüyeceğini biliyordum. Önce daha aydınlık bir yere ulaşmalıydım. Biraz ileride bir kavşak vardı. Oraya çıkarsam belki bir araba geçerdi. Belki bir güvenlik kulübesi, açık bir dükkân ya da sokağa bakan bir apartman görevlisi bulurdum. Kavşağa ulaşmak üzereydim ki önümdeki karanlıkta bir hareket gördüm.
İlk anda bunun bir gölge olduğunu düşündüm. Sokak lambasının ışığı yüzüme vuruyor, gözlerim karanlığa alışmakta zorlanıyordu. Birkaç adım daha attım. Sonra siluet belirginleşti.
Bir adam. Yolun ortasında duruyordu. Olduğum yerde kaldım. Adamın yüzünü göremiyordum. Üzerinde koyu renkli bir mont vardı. Kolları iki yanında duruyor, başı hafifçe bana doğru dönük görünüyordu. Beni bekliyormuş gibi hareketsizdi. Arkamdaki ayak sesleri de kesildi. Yavaşça başımı çevirdim. Beni takip eden adam artık birkaç adım gerimdeydi. Bir an boyunca hiçbir şey yapamadım. Önümde bir adam, arkamda diğeri vardı. Geldiğim yol karanlıktı. Yanımdaki yüksek duvarın üzerinden geçemezdim; kapalı iş yerinin kapısı da kilitliydi. Sokağın diğer ucuna dönmek istesem bile arkamdaki adamın yanından geçmem gerekecekti. Telefonum elimdeydi ama ekrana bakmıyordum., Parmaklarımın arasında tuttuğum cihazın soğukluğunu hissedebiliyordum yalnızca. Nefesim hızlanmıştı. “Affedersiniz…” dedim istemsizce. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki beni duyup duymadıklarından emin değildim. Önümdeki adam başını biraz kaldırdı. Arkamdaki ise tek kelime etmedi. Bir adım geri çekildim. Ayakkabım kaldırımın kenarındaki kuru yapraklara takıldı. Çıkardıkları ses, o sessizliğin içinde gereğinden fazla yüksek duyuldu. Dengemi toparlamak için duvara uzandım. Avucum soğuk, pürüzlü yüzeye değdi.
Kaçacak bir yer aradım. Sağıma baktım. Kapalı dükkân. Soluma baktım. Duvar. Önüme baktım. Adam.
Arkamı dönmeye cesaret edemedim ama onun hâlâ orada olduğunu biliyordum. Bunu görmek için dönmeme gerek yoktu. Varlığını, arkamdaki sessizliğin içinde hissedebiliyordum. “Bir şey mi istiyorsunuz?” diye sordum. Bu kez sesim biraz daha belirgin çıkmıştı ama kendi kulağıma bile yabancı geldi. Korktuğumu belli etmemeye çalışıyordum. Belki konuşursam geri çekilirlerdi. Belki yanlış bir şey anlamıştım. Belki…
Önümdeki adam bir adım attı. Ben de istemsizce geriledim. Aramızdaki mesafe biraz daha kapandı. “Lütfen yaklaşmayın.” Bu sözleri söylerken sesimin titrediğini duydum. Ellerimi daha sıkı kapattım. Bir yandan telefonun ekranını açmaya çalışıyor, bir yandan gözlerimi adamdan ayırmamaya uğraşıyordum. Ekran aydınlandı. Parmaklarım titrediği için istediğim yre basamadım. Telefonu avucumda daha sağlam tutmaya çalıştım. Birini aramam gerekiyordu. Polisi. İlayla'yı. Ayberk'i. Kimi aradığımın bile önemi yoktu. Yeter ki birine ulaşabileyim. Fakat o sırada arkamdaki adamın ayak seslerini yeniden duydum.
Bir adım. Sonra bir adım daha. Gözlerimi kapatıp açtım. Önümdeki adam hâlâ bana bakıyordu. “Ne istiyorsunuz benden?” diye sordum. Bu kez cevap vermedi. Sessizlik uzadıkça kalbimin atışlarını daha fazla hissediyordum. Sokak lambasının zayıf ışığı adamın yüzünün yalnızca bir kısmını aydınlatıyordu. Geri kalan kısmı karanlıkta kalmıştı. Onun ne düşündüğünü, neden orada durduğunu, arkamdaki adamla birbirlerini tanıyıp tanımadıklarını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, artık tek başıma olmadığım ve bunun beni rahatlatmadığıydı.
Çünkü yanımda kimse yoktu. Beni koruyacak kimse yoktu. Ve iki yabancı, gecenin ortasında, kimsenin geçmediği bir sokakta yolumu kesmişti. Bir adım daha geri çekildim. Sırtım duvara değdiğinde durmak zorunda kaldım. Soğuk yüzey ceketimin üzerinden bile hissediliyordu. Başımı yana çevirip bir çıkış aradım ama görebildiğim tek şey karanlık, kapalı kapılar ve uzayıp giden boş kaldırımdı.
“Bırakın beni!” diye bağırdım. Önümdeki adamın yüzüne bakmaya çalışırken arkamdaki adam kolumdan tuttu. Bir anda kendime doğru çekildim. Dengemi kaybetmemek için ayaklarımı yere sağlam basmaya çalıştım ama adamın kuvveti karşısında geriye doğru sürüklendim. “Ne yapıyorsunuz siz? Bırakın!” Çantamı omzumdan çekiştiren adamın eli askıya uzandı. Çantayı kendime doğru çekip kurtarmaya çalıştım. İçinde Fatiş’in ilacı vardı. Ne olursa olsun onu vermek istemiyordum. “Çantamı bırak!” Askıyı iki elimle kavradım. Adam sertçe çekince omzum acıdı. Diğeriyse kolumu bırakmak yerine bana daha fazla yaklaştı. Kendimi uzaklaştırmaya çalıştım ama arkamdaki duvar hareket alanımı kısıtlıyordu. “Dokunma bana!” diye bağırdım. Elini üzerimden itmeye çalıştım. Bir anlığına geri çekilir gibi oldu ama hemen ardından kolumu yeniden yakaladı. Kurtulmak için bütün gücümle direndim. Onlara karşı koydukça korkum öfkeye dönüşüyor, fakat ne kadar uğraşırsam uğraşayım ikisinin kuvvetine yetişemiyordum. “Yardım edin!” diye bağırdım. “Kimse yok mu?” Sesim boş sokakta yankılandı. Cevap gelmedi. Çantamı tutan adam sonunda askıyı elimden çekip aldı. Dengesizce öne doğru savruldum. Çantamı geri almak için uzandığımda diğer adam beni yeniden tuttu. “Bırakın dedim!” Bu kez bütün gücümle onu ittim. Bir adım geriledi ama hemen yeniden üzerime geldi. Kendimi korumaya çalışırken sırtım duvara çarptı. Nefesim kesilir gibi oldu. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamak için kendimi zorluyordum. Tam o sırada uzaktan bir motor sesi duyuldu. Önce önemsemedim. Hâlâ çantamı geri almaya çalışıyordum. Ancak motor sesi giderek yaklaştı.
Sokaktaki karanlığı iki farın ışığı yardı ve araba birkaç metre ötemizde aniden durdu. “Ne yapıyorsunuz lan siz?!” Arabanın kapısı açıldı. İlk inen adamı gördüğümde birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
Demir
Arkasından başka bir adam daha indi. Demir'in yüzündeki ifade, bizi gördüğü anda değişmişti. Bakışları önce bana, ardından kolumu tutan adama ve yerdeki çantama kaydı. “Çekilin lan kızın üzerinden, orospu çocukları.” diye sertçe seslendi. “Gücünüz kızlara yetiyor tabii!” İki adam birbirine baktı.
Çantamı tutan adamın yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki karşılarında beklemedikleri birini bulmuşlardı. “Yürü, hadi!” diye fısıldadı diğeri. Beni tutan adam kolumu bıraktı. Çantayı elinden atar gibi yere bıraktılar ve geldikleri yöne doğru koşmaya başladılar. Birkaç saniye içinde karanlık sokağın içinde kayboldular. Demir arkalarından birkaç adım attı. Eli bir an beline gitti ama yanındaki adam koluna dokundu. “Demir, bırak! Önce kıza bakalım.” Demir durdu. Sonra hızla bana döndü.
Benim ellerim titriyordu. Üzerimdeki montu o şerefsizler üzerimden atmışlardı. Üstüm biraz açılmıştı ve onu kapatmaya çalışıyordum. Demir’in bakışları üzerimde fazla gezinmedi ama beni hemen tanıdı.
“Nehir?”
Sesindeki sertlik gitmişti. Bana doğru yaklaşırken ellerini kaldırıp bir an duraksadı; sanki bana dokunmadan önce izin vermesi gerektiğini düşünüyordu. “İyi misin? Sana bir şey yaptılar mı?” Cevap vermeye çalıştım ama boğazımdan tek kelime çıkmadı. Kollarım titriyordu. Yalnızca yerde duran çantama baktım. Yanındaki adam hemen eğilip çantayı aldı. Fermuarını açmadan bana uzattı. “Al. Bir şeyin eksik mi, kontrol etmek ister misin?”
Çantayı ellerim titreyerek aldım ve göğsüme bastırdım. Demir bir kez daha yüzüme baktı. Çenesini sıktığını fark ettim. “Burada ne işin var senin, bu saatte?” diye sordu. Ardından kendi sorusunun ne kadar yersiz olduğunu fark etmiş gibi başını iki yana salladı. “Boş ver. Şimdi bunun sırası değil.” Yanındaki adam etrafına göz gezdirdi. “Ben arabayı biraz yaklaştırayım. Burada kalmayalım.” Sonra bana döndü. “Benim adım Kutay. Korkma, benden zarar gelmez. Ben Demir’ in kardeşiyim.”
Kardeşi mi? Demir’in iki kardeşi mi vardı? Şuan bunu düşünemedim. Gözlerim montumu arıyordu. Üzerim açılsın istemiyordum. Ona baktım. Birkaç dakika önce yolumu kesen adamların yüzünü hâlâ gözümün önünden silemiyordum. Karşımda duran Demir'i tanıyordum ama o an, neden tam da bu sokaktan geçtiğini, yanındaki adamla nereye gittiğini ya da beni nasıl bulduğunu düşünecek hâlim yoktu.
Demir, sanki ne düşündüğümü anlamış gibi yerden montu aldı. Bana uzatmak yerine montu üzerime geçirdi. Ben titreyerek onu giydim. Hala şokun etkisinde olduğum için konuşamıyordum. Kendimi çok zorladım ve ağzımdan tek bir cümle çıktı. “Ben… eve böyle gidemem.”
Demir'in bakışları yumuşadı. “Tamam,” dedi. “Senin için şu an ne yapabilirim?”
Bilmiyordum. Böyle eve gidersem Fatiş çok korkardı. “Ben... bilmiyorum. Ne yapacağım bilmiyorum.”
Gözlerim dolmaya başladı. Şuan sadece oturup ağlamak istiyordum. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşamıştım ve şuan gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum. “Ağla. İçinde tutarsan daha kötü olur. Ağla.”
O beni ayağa kaldırırken ben çoktan ağlamaya başlamıştım ve anın etkisi ile ona sıkıca sarıldım. Demir’in bakışları Kutay’a kaydı.
“Abi. Kız çok korkuyor. Evine götürürsek belli ki ailesi...”
“Annesi ve babası vefat etmiş onun.”
“Sen kendi evine götür. Kızı bu halde evine götürürsek belki tek başına daha çok korkar. Baksana, şuan bile çok korkuyor.”
Demir’in iç çektiğini duydum. Sonra ise beni arabanın arka koltuğuna yönlendirdi. Kutay kapıyı açtı ve Demir’in beni oturtmasına yardım etti. Beni koltuğa oturttu ve sonra önüme diz çöktü. “Yol boyunca istediğin kadar ağlayabilirsin. Seni kendi evime götüreceğim.”
Ben koltukta rahat bir şekilde oturdum ve çantama sıkıca sarıldım. Onun söylediğini sadece başım ile onaylamıştım.
Demir kapıyı kapattı ve sürücü koltuğuna geçti. Kutay da hızlıca hareket edip sürücü koltuğunun yanındaki koltuğa yerleşti. Ben olayın yaşandığı yerden uzaklaşmamızı izlerken hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. Bazen sesim azalıyor bazen artıyordu. Kontrol edemiyordum.
Demir bir süre hiçbir şey söylemedi. Kutay da sessizliğini koruyordu. Arabanın içinde yalnızca benim hıçkırıklarım ve dışarıdan gelen motor sesi duyuluyordu. Ne kadar ağladığımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o gece yaşadıklarımı unutmak istediğimdi. Ama bazı anlar, insan unutmak istedikçe zihnine daha çok kazınıyordu. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım. Birkaç saat önce sıradan bir günün sonunda eve dönmeyi düşünüyordum. Şimdi ise hiç tanımadığım iki adamın arasında, beni evine götüreceğini söyleyen Demir Karahan'ın arabasında oturuyordum. Hayat bazen insanın bütün planlarını tek bir gecede değiştirebiliyordu.
Fakat o gece değişen yalnızca planlarım değildi. Çünkü Demir'in beni o sokakta bulması bir tesadüf müydü, yoksa bilmediğim başka bir şey mi vardı? Bunun cevabını henüz bilmiyordum. Ama çok geçmeden öğrenecektim ki Demir Karahan'ın hayatıma girdiği gece, aslında hiçbir şeyin başlangıcı değil, çoktan yazılmış bir hikâyenin yeniden başlamasıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18