2. bölüm / 3
ÖLÜM MASASI2.Bölüm - Yıldızını Kaybetmemek
Bölümler 3Şu an: 2.Bölüm - Yıldızını Kaybetmemek
- 1 1.Bölüm - Küllere Karışan Gece3.473 kelime
- 2 2.Bölüm - Yıldızını Kaybetmemek7.402 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm - Küllerin Çekim Gücü9.700 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı geceler insanın peşinden yıllarca gelir.
Takvimler değişir, insanlar büyür, hayat devam eder. Çocukken yaşadığınız bazı şeylerin artık geride kaldığını düşünürsünüz. Hatta zaman geçtikçe onları unuttuğunuza bile inanabilirsiniz ama bazı anılar unutulmaz. Sadece sessizleşir ve hiç beklemediğiniz bir anda yeniden kendini hatırlatır.
>17 Yıl Sonra<
Ben geçmişimi düşünmemeye çalışıyordum. En azından çoğu zaman.
Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından odama süzülürken gözlerimi yavaşça açtım. Birkaç saniye boyunca tavana baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalışmıyordum. Sadece yatağımdan kalkmak istemiyordum. Telefonumun alarmı birkaç dakika önce çalmış olmalıydı. Elimi yatağın diğer tarafına uzatıp telefonumu buldum. Ekrana baktığımda saat sabah 07.12'ydi. “Harika…” Bugün de geç kalmamıştım. Yataktan kalkıp perdeleri açtım. Gün daha yeni doğuyordu. Sonbaharın gri sabahı, odamın camından içeri sessizce bakıyordu. Gökyüzünün koyu mavisi, yerini solgun bir griye bırakırken ufukta güneş kendini göstermeye çalışıyordu. Ağaçların sararmış yaprakları rüzgârla birlikte bir sağa bir sola savruluyor, bazıları kaldırıma düşüp diğerlerinin üzerine sessizce seriliyordu. Pencerenin önünde birkaç saniye öylece durdum.
Gökyüzüne bakmayı seviyordum. Nedenini tam olarak bilmiyordum. Belki çocukluğumdan kalma bir alışkanlıktı.
Başımı pencerenin dışına çevirdim. Bugün sıradan bir gün olacaktı. Telefonumu yatağın üzerinden alıp banyoya doğru ilerledim. Aynadaki yansımama kısa bir bakış attım. Saçlarım yine birbirine girmişti. “Sabahları neden insan gibi görünemiyorum?” Kendi kendime söylenip saçlarımı toplamaya çalıştım. Bugün işe gitmem gerekiyordu. Çocukların bitmek bilmeyen enerjisiyle dolu uzun bir gün beni bekliyordu.
Saçlarımı tepemden at kuyruğu yaptım. Aynanın önünde duran rafta pembe bir sepet vardı. Sepetin içinde bir sürü toka vardı. Tokaların hepsi anaokulundaki çocukların bana hediyesiydi. Çocukları severdim ve çocuklarla vakit geçirmeye bayılırdım. Hepsi kalbimde ayrı bir yer taşırdı ama erkek çocuklarına karşı ayrı bir zaafım vardı. Ben sepetin içinden birkaç toka seçtim ve saçıma tutturdum. Başımı sağa sola çevirirken aşağıdan anneannemin sesini duydum. “Nerişim, uyandın mı? Uyandıysan işe gitmeden hemen bir kahvaltı hazırlayayım sana.” Ben banyoda gülümsedim. Anneannem her zamanki gibi benden önce kalkmayı başarmıştı. Anneannem her zaman erken yatar erken kalkardı. Ben hemen banyodan çıktım ve odamın kapısına doğru yürüdüm. Odamda ufak bir banyo vardı. Kişisel banyom olması güzel bir şeydi.
“Uyandım Fatişim ama kahvaltıya gerek yok. Anaokulunun yanındaki pastaneden alırırım bir şeyler” Annneannem hemen bana sinirlenince çıkardığı homurtuyu çıkarttı.Elindeki bastonu sıkıca kavradı. “Nerişim saçma sapan konuşma. Dışarıda bir poğaça o kadar para mı vereceksin sen? Hayatta veremezsin. Otur evinde yap kahvaltını düzgünce.”
Fatişim konuşmaya devam ederken ben gardolaba yöneldim ve kıyafet aramaya başladım. Kıyafetlerime bakarken kafamda hemen kombini yarattım. Elimi dolaba uzattım ve siyah mini eteğimi çıkardım.
Eteğin üzerine krem rengi, düğmeli kısa bir üst buldum ve etek ile hızlıca giydim. Üzerine de koyu kahverengi, oversize deri ceketimi geçirdim. Çantamı omzuma astıktan sonra beyaz, bilekte biten çoraplarımı giydim. Son olarak diz altına kadar uzanan siyah çizmelerimi ayağıma geçirdim.
Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Koyu renklerin arasındaki krem rengi üst, kombini biraz daha yumuşatıyordu. Deri ceketimi üzerimde düzelttim, çantamın askısını omzuma yerleştirdim ve odadan çıktım. Fatişim beni gördüğü anda ellerini ağzına götürdü. “Kız nazar değecek bu güzellik ne?” Ben gülmeye başladım. “Saçmalama Fatiş bu her zaman ki halim. Birde ruhsuz duruyorum. Makyaj yapmaya çok üşendim çünkü.” Fatişim bastonundan yardım alarak bana doğru biraz daha yürüdü ve elini kaldırdı. “Eğil kız biraz boyun yetişmiyor sana.” Ben hemen dizlerimi biraz kırdım ve onun yanağımı sıkmasına izin verdim. “Otur da kıçını kaşı ya da oturma direk burada kaşı.” Ben daha fazla güldüm. Anneannemin bu halini seviyordum.
Tabii beni o elindeki baston ile beni dövdüğü zamanları saymazsak.
Bana bakan gözleri sanki parlıyordu. “Fatişciğim, rahatını bozmak istemem ama yanağımı biraz daha sıkarsan kopucak.” Elini hemen yanağımdan çekti ve yanağımı ovaladı. “Özür dilerim kuzum! Nerişim çok acıdı mı canın?” Ben hemen onun tonbiş yanaklarına dokundum. “İyiyim ben sen hiç merak etme. Hadi ben çıkayım. Erken gidip çocuklara boyama kağıdı hazırlayacağım. Bugün hep boyama yapıp oyun oynayacaklar. Geçen hafta çok istediler onları kıramadım.” Fatiş bastonuna iki elini koydu ve başı ile onayladı. “Tamam madem, git çocuklara boyama kağıdı çıkart.” Sonra yine gözlerini bana dikti.
“Kahvaltı?”
“Fatiş.”
“Tamam be.” Arkasını döndü ve yavaş yavaş yürümeye başladı. Onu seviyordum. Her zaman yanımdaydı. Ben çocukluğuma dair her şeyi Fatişim ile hatırlıyordum. Ona annemi ve babamı sorduğumda bana bir süre cevap vermemişti. İlerleyen zamanlarda daha fazla sorunca anlatmıştı.
Annemi ve babamı bir yangında kaybetmişim. O yangında ben de başımdan sert bir darbe aldığım için hafızamı kaybetmişim ve beni o zamandan bu zamana kadar anneannem yani Fatiş büyütmüş. Yangının nasıl çıktığını kimse bilmiyormuş ve ben hastanede gözlerimi açmadan belirsiz şeyler söylemişim. Herkes anlattığım şeylerin mantıksız şeyler olduğunu söylüyormuş hatta bazılarını videoya almışlar ama ne dediğimi onuncu dinlemede bile anlamamışlar ve sonunda pes etmişler. Bana o videoyu en son on beş yaşındayken izletmişlerdi ve bir daha izlememiştim.
Derin bir nefes aldım. Bugün fazla yorulmayacaktım. Çocuklar boyama yaparken yanlarında durur onları izlerdim. Oyun oynarken de zaten kendimi yormuyordum. Yüzümdeki ifade daha neşeli bir hal aldı. Çocukların o kahkahaları o kadar içimi ısıtıyordu ki. Bunu sadece yaşayanlar anlardı. Bu duyguyu asla anlatamazdım. Bazen kendi çocukluğumu da hatırlamak istiyordum ama bunun mümkün olmadığını bildiğim için çabucak vazgeçiyordum.
Dış kapıya doğru yürümeye başladım. Fatiş arkadan yine bana seslenince dönüp ona baktım. Mutfaktan elinde küçük bir saklama kabı ile geliyordu. “Dün kurabiye yapmıştım Nehir. Çocuklara yemek arasında verirsin. Beraber yerler.” Fatiş ve Fatişin o kocaman pamuk gibi kalbi. Başımı yana yatırdım ve gözlerimi kıstım. “Teşekkür ederim bunu çocuklara kesinlikle vereceğim. Hepsinin seveceğine eminim.” Saklama kabının içini açtım ve içinden bir kurabiye çaldım. “Kız onu çocuklara yaptım ben!” Bastonu ise bacağıma yavaş ama sert şekilde vurdu. Ben kahkaha atarak dış kapıyı açtım ve dışarı çıktım. “Bir tane aldım sadece.” Fatişciğim bana gülümsedi ve el salladı. Bende ona el salladım ve kapıyı kapattım.
Dışarısı soğuktu. Her sonbahara olduğu gibi yine soğukta titriyecektim. Bir de etek giymiştim. Neyse ne en azından kombinim güzel görünüyordu. Saklama kabını çantama koydum ve kulaklığımı aradım. Bulunca kulaklığı telefonuma bağladım ve kulağıma taktım.
Şarkı seçimlerime gelirsek. O kısım biraz karışık. Benim şarkı uygulamamın içine girerseniz kesinlikle kaybolurdunuz. Yani şunu demek istiyorum. Mesela hareketli şarkılar çaldıktan sonra birden eski duygusal şarkılara geçebiliyordu ya da bunu tam tersi olabiliyordu. Tam üzülme havasına girecekken birden hareketli bir şarkı çalıyordu. Beynimin artık yeter dediğine emindim.
İçerisi ana baba günü gibi olan şarkı uygulamama girdim ve düzenli olan listelerim arasında gezmeye başladım. Bugün modum yüksekti ama soğuk hava biraz sinirimi bozuyordu. Hangi şarkıyı açacağımdan pek emin değildim. Bakışlarım tek bir listede takılı kaldı. Yaptığım listenin adını ‘Lanet Sonbahar’ koyduğum çalma listesine hemen girdim ve başlat tuşuna bastım. Kulaklarıma dolan şarkının ilk başta ne olduğunu anlamadım ama o duygusal melodisini duyduğum anda hava sanki beş derece daha soğudu. Kulaklığımda çalan şarkı Sena Şener’den Porselen Kalbim’di.
Benim porselen kalbim
Karanlık bir çağa düşmüş
Tek başına savaşırken
Bir aşka esir olmuş
100 bin parça, hepsi sevgisiz
Şarkı devam ettikçe içimde garip bir ağırlık oluştu. Nedenini bilmiyordum. Ortada üzülecek bir şey yoktu ama içimde, uzun zamandır dokunulmamış bir yere biri hafifçe dokunmuş gibiydi.
Benim porselen kalbim
Herkese duvar örmüş
Büyük bir kumar ortasında
Gerçeğe göğüs germiş
100 bin parça hepsi çaresiz.
Birkaç saniye boyunca ne yaptığımı unuttum. Sadece dinledim. İçimde anlamsız bir boşluk vardı. Sanki bir şeyi özlüyordum ama neyi özlediğimi bilmiyordum. Birini mi, bir yeri mi, yoksa hiç hatırlayamadığım bir zamanı mı… Bunu ayırt edemiyordum.
Göğsümün ortasında hafif bir sıkışma hissettim. Gözlerim dolacakmış gibi oldu ama neden ağlamak istediğimi anlayamadım. Bu his bana aitmiş gibi geliyordu ama aynı zamanda yıllardır benden saklanmış bir duygunun geri dönüşü gibiydi.
Benimle oyunlar oynadın
Kırıldıktan sonra topladın
Aynı olmadı
Sen hatırlamazsın, ben unutmam
Nasıl yandım
Yüreğim kandı sana
Bir umut avunmaya
Sen hatırlamazsın, ben unutmam
Nasıl kıydın?
Yüreğim kandı sana
Bir umut avunmaya
Şarkıyı kapatmak istedim. Elim telefona doğru gitti ama durdum. Çünkü garip bir şekilde, canımı acıtmasına rağmen dinlemeye devam etmek istiyordum.
Bazı duyguların nedenini bilmeden de onları hissedebiliyordum. Sokakta yürümeye devam ettim. Etrafımda çok fazla insan yoktu ve bu benim için iyiye işaretti. Fazla insan beni boğuyordu. Sanki insanlar üzerime üzerime yürüyor gibi hissdiyordum.
Hepsinin bakışları benim üzerimdeymiş gibi geliyordu ve bu çok rahatsız verici bir histi. Kolumdan aşağıya doğru düşen çantamı düzelttim.
Kulaklığımdan çalan şarkılar değişti. Yaklaşık on beş dakikanın sonunda anaokulunun yanındaki pastanede durmuştum. İçeriye girdiğimde o yeni harlanmış kahvenin kokusu burnuma doldu. Sabah erkenden ders çalışmaya gelen öğrencilerin laptoplarından defterlerinden ve kalemlerinden gelen sesler. Onları bir süre izledim. Onların hayelleri için çalışmaları bana eski Nehir’i hatırlattı. Üniversite zamanlarımda bende kafelerde ders çalışırdım.
Adımlarımı sipariş noktasına çevirdim ve oradaki kadına gülümsedim. “Günaydın.” Kadın tezgahı temizlerken bana baktı. “Kusura bakmazsanız sizi bir saniye bekletebilir miyim? Şurayı silmem gerekte.” Ben temizlediği yere baktım. Çıkması zor gibi duran bir leke ile uğraşıyordu. “Beklerim, sorun değil.” Kadın hızlı hızlı lekeyi çıkartmak için çabaladı. Tezgahın altından bir leke çıkarıcı sprey çıkardı ve lekeli alana sıktı. Elindeki bez ile yeniden sertçe lekeyi ovuşturdu. Kadın orayı temizlemek ile uğraşmaya devam ederken bende telefonuma döndüm. Okula gidince fotokopisini alacağım boyama kağıtlarına bakmaya başladım. Erkekler için araba ve yollu bir şey seçmişken, kızlar için elbise giymiş bir kız seçmiştim. Çocukların hayal gücü ile o resimleri karışık renklerle boyamaları çok hoştu. Ben bunları düşünürken kadın elindeki bezi arka tezgaha bıraktı ve bana baktı. “Beklettiğim için tekrardan özür dilerim. Şimdi siparişinizi alabilirim.” Ben sorun yok der gibi gözlerimi kırptım ve telefonumu ceketin cebine koydum. “Ben orta boy vanilya latte alabilir miyim?” Kadın hemen başı ile onayladı. “Kart mı olucak, nakit mi?”
“Kart”
Kadın POS cihazında bir kaç tuşa bastı ve sonra bana uzattı. Bende cüzdanımdan kartımı çıkartıp cihaza uzattım. “Kahveniz beş dakikaya hazır olur. İsminiz neydi?” Kadın elinde bir kalem ve orta boy kahve bardağı ile bana baktı. “Nehir Arman” Kadın ismi tam yazacakken durdu. Benim yüzüme baktı ve dikkatlice beni süzdü. Anlamaz gözlerle ona baktım. Kadın hemen bardağa adımı yazdı ve acelece “Kahveniz hazır olunca size seslenirler ileride bekleyebilirsiniz.” dedi. Ben başımla onayladım. Kenarıda duvara yaslandım ve kahvemi beklemeye başladım. O kadının neden bana öyle garip bakışlar attığını anlamamıştım. Belki soyadımı garip bulmuştu. Çok saçma Nehir. Neden birisi senin soyadını garip bulsun ki. Ayrıca bu kadın sadece bir çalışandı. İşi insanların adına ve soyadına yorum yapmak değildi. Ben düşünmeyi bıraktım. Çünkü biliyordum düşünmeye devam edersem sinirlenicektim. Bunun yerine telefonuma döndüm ve sosyal medyada gezinmeye başladım. Arkadaşlarımın attığı fotoğraflara falan baktım.
Kadın benden sonraki insanların da siparişlerini alıyordu ve bardağa isimlerini yazıyordu. Özellikle isimlere verdiği tepkilere baktım. Hepsine gülümsüyordu. Kadın bir bir adamın siparişini daha alıp adamın ismini bardağa yazdı. Sonra bakışları bana döndü ve yine ismimi ilk duyduğunda yaptığı yüz ifadesini yaptı ve sonra önüne döndü.
Bu kadının gerçekten benimle problemi neydi? “Allahım sen bana sabır ver.” Kendi kendime fısıldadım.
Şimdi genellikle ben sabahları gergin olurdum. Bu benim yazılı olmayan kurallarımdandı ama sakin olduğum sabahlar da vardı elbette. Ayda beş, bilemedin on defa. Bu sabah sakin anlarımdan birindeydim ama şuan bedenim yavaş yavaş gerginliğe doğru ilerliyordu. Bu kadın bana bir daha aynı bakışı atarsa gidip derdini öğreneceğimi bilse çok iyi olurdu ama beni tanımayan insanlar genellikle sabahları gazabıma uğruyordu.
“Nehir Arman!”
Duvardan kendimi ittim ve tezgaha yaklaştım. Kahvemi almak için biraz uzandım ve o kadın ile yeniden göz göze geldim.
Aynı bakış.
Dik durdum ve bende kadına gözlerimi diktim. “Senin derdin ne ya? İsmimi duyduğundan beri bir şeyler oldu sana?” Kadın da benim gibi duruşunu dikleştirdi. “Bir sorunum yok.” Gözlerimi devirdim. “Bir sorunun yoksa insan gibi bak. Sabah sabah ayarlarımla oynama benim.” Arkamı döndüm ve çıkışa doğru ilerledim.
“İleride görüşeceğiz.”
Ne? İlereride görüşmek mi? Bu kadın gerçekten ya ayarlarımla oynamak istiyordu ya da delirmişti. Kadına dönmeden olduğum yerde durdum. Etraftaki müşteriler bir bana bakıyordu, bir kadına. Kimse ne olduğunu bilmiyordu. Ders çalışan bir kaç kişi kulaklıklarını çıkartıp bizi dinlemeye başlamıştı.
Ben kendimi sakin tutmak için derin bir nefes aldım. Elimdeki kahve bardağını daha sıkı tuttum ve arkamı dönüp kadına baktım. Yanındaki birkaç arkadaşı müşterilere nasıl davranması gerektiğini söylüyor gibiydi. Kadını özür dilemesi için zorluyorlardı. “Biz seninle nasıl ileride görüşeceğiz? Onu da söyle de bileyim bari.” Yüzüme bir gülümseme geldi ama bu gülümseme kesinlikle normal bir gülümseme değildi. “Anlarsın ileride.”
Tamam. Bu kadın beni delirtmişti. Sabrım yoktu artık. Normalde olsa istediği kadar konuşsun umurumda olmazdı ama şuan bedenimdeki sabah gerginliğini atmamışken gelip bana bulaşması çok büyük bir hataydı. İleriye doğru yürümeye başladım. İnsanlar önümden kenara çekildi. “Anlarım ileride öyle mi?” Elimdeki kahve bardağını tezgaha koyuyor gibi yaptım ve birden kadının üzerine doğru çevirdim. Kahve kadının üzerine döküldüğünde kadını ağzından bir çığlık döküldü. “Yandım!!” Ben geriye doğru bir adım attım ve kadına baktım. “Kusura bakma. Bilerek olmadı gerçekten. Sadece tezgaha koymak istemiştim.”
Kadının yüzüme bakan gözlerindeki değişikliği hemen fark ettim. Korkusunu gizliyordu. Ben onu baştan aşağıya süzdüm. Sağ elinin üzeri kızarmıştı. “Senin yerinde olsam şuan da hemem elimi soğuk suyun altına sokardım. Benden sana tavsiye olsun, buz aküsü de kullanabilirsin.” Ben arkamı döndüm ve çıkışa doğru yürürdüm. Sonra durdum. Elimi biraz havaya kaldırdım. Arkamı yeniden dönmeden konuştum. “Ha bu arada ileride görüşeceğiz. Bunu da unutma.” Sonra pastaneden ayrıldım.
Pastanenin dışındaki hava hala soğuktu. Güneş kendisini biraz daha belli ediyordu ama sıcaklığı değiştirmemişti. Anaokuluna doğru yürümeye başladım. Az önce yaşanan olayları hemen zihnimden silmeye çalıştım ama kadının sözleri zihnimden çıkmıyordu. Hele o eski bakışları asla çıkmıyordu. Bunun sadece bir ad, soyad meselesi olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Yoksa yine saçmalamaya başlamıştım. Ben pastanede yaşanan anı zihnime kazırken çoktan anaokuluna varmıştım. Bahçe kapısının önünde durdum. Kapının sağ tarafında manyetik kartı okutmam için bir bölme vardı. Elimi çantamın içine attım ve kartı aramaya başladım. Manyetik kartı bulunca hemen manyetik kart okuyucuya okuttum. Kırmızı ışık yeşile döndüğünde kapı otomatik olarak kendisini geriye attı.
Bahçeye adım attığımda bahçe görevlilerine başım ile selan verdim. Onlar da ufak bir selam verip işlerine döndüler. İçeri girdim ve öretmenler odasına doğru yürüdüm. Kapıyı yavaşça açtığımda içeride İlayda’yı gördüm. İlayda fotokopinin yanında duruyordu. “Günaydın Nehir.”
“Günaydın.” İlayda benim üniversiteden arkadaşımdı. İkimiz de aynı anaokulunda çalışmak için çok çabalamıştık ve çabamızın karşılığını almıştık. İlayda bana daha dikkatli bakmaya başlayınca, ben de istemsizce kendime baktım. “Üzerime leke falan mı bulaştı, niye öyle bakıyorsun?” İlayda hemen ellerini iki kaldırdı ve iki yana salladı. “Hayır, hayır. Üzerinde leke falan yok. Sadece sanki sende bir şeyler eksik gibi.”
“Elimde kahvem yok?” Havada olan ellerini birbirine çarptırdı. “Evet kahven yok. Kahven nerede senin?” Masaya doğru yürüdüm. Bir yandan da ceketimi çıkarttım. “Ne sen sor ne ben anlatayım.” Ceketimi sandalyeye astım. Bedenimi desteklemek için iki elimle sandalyeye arkadan tuttundum. İlayda’nın bakışları daha meraklı bir hal alınca ofladım. “Şu okulun arkasındaki pastane var ya? Bu sefer kahveyi oradan alayım dedim, almaz olaydım. Zaten içemedim.”
“Neden içemedin, o kadar mı kötü yapıyorlar kahveyi?”
“Yok ya ondan değil. Sipariş verdim. Kadın adımı bardağa yazmak için adımı istedi. Adımı söyleyince bana öyle bir bakış attı ki. İrkilmiş gibiydi ama bir yandan sanki beni tanıyor da nefret ediyordu. Bir anlayamadım.” İlayda’nın bakışları daha meraklı bir hal aldı. “Kızım ağzında geveleyip durma lafı. Doğru düzgün anlat hadi çok merak ettim.” Bir elimle yanağımı sıvazladım ve devam etttim. “Siparişi verip kenara çekildim. Siparişi beklerken diğer müşterilere nasıl davrandığına baktım. Diğer müşteriler isimlerini söyleyince normalce gülümseyip devam ediyordu. Dedim herhalde bu kız deli. Sabah sabah geldi beni buldu. Benim de sabah gerginliğim geldi. Neyse işte oraları geç. Sonra kahvem geldi kahvemi aldığımda kadın ile yine göz göze geldim. Bana yine aynı şekilde bakınca derdini öğrenmeye gittim. Dedim ‘Senin derdin ne benimle?’ Bana dedi ‘Benim seninle derdim yok.’ Bana yavaş yavaş geliyorlardı, haberi yok işte.”
İlayda başı ile beni onayladı ve dinlemeye devam etti. O da ileride ne yaptığımı merak ediyor gibi duruyordu. “Neyse sonra ben de ‘Madem benimle derdin yok, o zaman insan gibi bak.’ Dedim ve kahvemle çıkışa yürüdüm. Sonra kadın bana demedi mi ‘İleride görüşeceğiz.’ diye?” İlayda elini ağzına götürdü. O benim sabah gerginliğimin nasıl olduğunu çok iyi biliyordu. “Bil bakalım ben ne yaptım?” İlayda bir süre düşünür gibi yaptı. Sonra omuzlarını kaldırıp indirdi. “Sıcak kahveyi üzerine döktüm. Sağ eli yandı.” İlayda gülmemek için kendisini zor tuttu. Ben sandalyeden ittim kendimi ve öğretmenler odasındaki kahve makinesine yürüdüm. “Gülersen seni de yakarım.”
“Tamam. Gülmeyeceğim ama karıncayı bile incitmeyen Nehir Arman’dan beklenmeyen hareketler.” Kahveyi makinenin koydum ve suyunu ekledim. “Sabahları bana kimse bulaşmasa her şey mükemmel zaten ama bazen aksaklıklar çıkabiliyor.” İlayda bu sefer kahkkahayı patlattı ve fotokopi makinesine döndü. Ben de kahve makinesine kupamı koydum ve kahvenin olmasını bekledim.
Kahve makinesinin çıkardığı son sesle birlikte kahvem hazır olmuştu. Kupamı alıp bir yudum içtim. Sıcak kahvenin boğazımdan aşağıya doğru ilerlemesiyle biraz olsun rahatladığımı hissettim. Sabahın bütün gerginliğini üzerimden atmamıştım ama en azından artık sinirlerim eskisi kadar gerilmiş değildi. İlayda hâlâ fotokopi makinesinin başındaydı. Elindeki son birkaç kâğıdı da çıkartıp düzgünce üst üste koydu. Sonra makinenin kapağını kapatıp arkasını bana döndü.
“Benim işim tamam.”
“Sonunda.”
Gülümsedi ve hazırladığı fotokopileri bana uzattı. Kâğıtları alıp masanın üzerine bıraktım. Kendi hazırladığım boyama kâğıtlarını fotokopi makinesinin yanına yerleştirdim. Makinenin kapağını açıp kâğıtları tek tek yerleştirirken İlayda da yanıma geldi. Bir süre ikimiz de sessizce kendi işlerimizle uğraştık. Fotokopi makinesinden çıkan her kâğıdı alıp masanın üzerine koyuyordum. Çocukların boyarken kullanacağı resimlerin düzgün çıkmasına özellikle dikkat ediyordum. Birkaç tanesini kontrol ettikten sonra hepsini toparladım ve dosyanın içine yerleştirdim. Dosyanın kapağını kapattığımda içim biraz olsun rahatladı.
En azından günün ilk işi tamamlanmıştı. İlayda da kendi fotokopilerini çantasına yerleştirirken bana baktı. “Hazır mısın?” Başımı kaldırıp ona baktım. “Çocuklar için mi?”
“Evet.” Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. “Her zaman.” Çantamı açıp dosyayı dikkatlice içine yerleştirdim. Eğilip çantamın fermuarını kapattım. Sonra elimde kalan kahveye baktım. Kupada sadece birkaç yudum kalmıştı. Bir anlığına masanın kenarına yaslanıp kahvemi içmeye devam ettim. Sabahki olayın ardından sıcak kahvenin son yudumlarını içmek garip bir şekilde iyi geliyordu. İlayda çantasını omzuna astı. “Ben çıkıyorum.”
“Bekle.” Son yudumu da içip kupayı masanın üzerine bıraktım. Çantamı omzuma taktım ve İlayda'nın yanına gittim. Birlikte öğretmenler odasından çıktık. Koridorda ilerlerken çocukların sesleri yavaş yavaş daha belirgin hâle gelmeye başladı. Küçük ayak sesleri, birbirlerine söyledikleri şeyler, kahkahalar…
Bütün yorgunluğuma rağmen yüzümde yeniden bir gülümseme oluştu.
Bahçeye açılan kapının önüne geldiğimizde İlayda ile yan yana durduk. Çocukların çoğu aileleriyle birlikte bahçeye girmeye başlamıştı. Bazıları ellerindeki oyuncakları gösteriyor, bazıları birbirlerinin peşinden koşuyor, bazıları ise daha kapıdan girer girmez öğretmenlerini arıyordu.
Birkaç saniye sonra küçük bir ses duydum. “Nehir öğretmen!” Başımı çevirdiğim anda üzerime doğru koşan küçük öğrencimi gördüm. Daha ne olduğunu anlamadan kollarını bacaklarıma doladı. “Öğretmenim!” Gülerek eğildim ve onu kollarımın arasına aldım. “Günaydın benim küçük adamım.” Bana sıkıca sarılmaya devam etti. “Özledim sizi öğretmenim.” İçimde sıcak bir şey yayıldı. “Ben de seni özledim.” Onu yere bıraktığım anda bu kez başka bir öğrenci koşarak geldi. Ardından bir diğeri…
Bir anda etrafım çocuklarla dolmuştu. Kimi sarılıyor, kimi çantasından çıkardığı bir oyuncağı bana gösteriyor, kimi de daha sabahın ilk dakikalarında anlatacak onlarca şeyi olduğunu söylüyordu. İlayda'nın tarafında da aynı manzara vardı. Çocukları onu görünce koşarak yanına gidiyor, İlayda da gülerek hepsine sarılıyordu. Bahçeye bakarken içimden sessizce gülümsedim.
Belki hayatımın bazı parçalarını hatırlamıyordum.
Belki geçmişimde kocaman bir boşluk vardı.
Ama şu an burada, bu çocukların arasında kendimi eksik hissetmiyordum. Onların mutluluğu bana yetiyordu.
Çocukların sesleri bahçenin her köşesine yayılmıştı. Birinin elinden oyuncağı düşüyor, başka biri arkadaşına bir şey anlatmak için heyecanla kolundan çekiştiriyordu. Ben hepsine birden baktım. Sonra derin bir nefes aldım ve ellerimi birbirine vurdum. “Minik Yıldızlar!” Hepsinin dikkati bana döndü. “Şimdi sizinle bir oyun oynayacağız. Sınıfa ilk giren bugün ne yapacağımızı seçicek. Kurallar şunlar; birbirinizi itmek ve ya çekmek yok. Koşan kişiyi tutmak da yok. Anlaştık mı?” Hepsi ‘Evet!’ diye bağırınca gülümsemem daha fazla büyüdü. “O zaman üç dediğimde, bir... iki... ÜÇ!”
Hepsi dediğim kurallara uyarak koşmaya başladı. Ben onların arkasından yürümeye başladım. “Yine buldun çocuklara bir oyun.” İlayda’nın sesi kulaklarıma dolduğunda ona döndüm. “Emin ol, hepsi çok eğleniyor.” İlayda her zaman içimi ısıtan bir şekilde güldüğünde benden ona bakıp güldüm ve sınıfımdan içeriye girdim. Bazı çocuklar yerde yatıp soluklanıyordu. Bazılar sandalyeye oturmuş çantalarından oyuncak çıkartıyordu. “Galiba koşmak sizi yordu.” Yerde yatan çocuklardan biri olan Emir ayağa kalktı ve olduğu yerde zıpladı. “Öğretmenim, öğretmenim ben yorulmadım. Biraz daha koşalım.” Onunla aynı boya gelmek için dizlerimin üzerinde durdum ve saçlarını karıştırdım. “Gerçekten hiç yorulmadın mı?”
“Yorulmadım öğretmenim.”
“Ama nefes alışın öyle demiyor. Nefes nefese kalmışsın.” Emir’in gözleri aşağıya kaydı. Sanki çok hızlı nefes aldığını anlamamış gibi bakıyordu. “Olsun öğretmenim, biraz daha koşalım.”
“Bu isteğine hayır diyeceğim çünkü bugün zaten çk fazla koşucaksınız şuan koşmanıza gerek yok.” Emir’i yüzü birazcık düştü ama ben yanağına dokununca gülümsedi ve en yakın arkadaşı Alper’in yanına gitti. Bende ayağa kalktım ve sınıfa baktım. Hepsi bugün çok enerjik görünüyordu. “Minik Yıldızlar! Hadi sandalyelerinize oturun da bugün ne yapacağımızı size anlatayım.”
Ayakta olanlar koşarak sandalyelerine oturdu. Bende kendi masama geçtim ve eşyalarımı yerleştirdim. “Şimdiden beni dinleyeceğiniz için teşekkür ederim.” Dedim ve hepsinin gözlerine teker teker baktım. Ben her zaman çocuklara teşekkür ederdim, çünkü onların da tıpkı yetişkinler gibi yaptıkları şeylerin fark edilmesine ve değer görmesine ihtiyaçları olduğunu düşünürdüm.
“Bugün planımızda ilk önce boyama yapmak olucak. Boyama yaptıktan sonra hep beraber öğlen yemeklerimizi yiyeceğiz. Yemekleri bitirdikte son her zaman olduğu gibi dişlerimizi fırçalayacağız ve sonra bütün eşyalarınızı alıp bahçeye çıkacağız. Bahçede bir saat kadar oyun oynadıktan sonra evlere dağılacağız. Sorusu olan?” O minik gözlere yine teker teker baktım. Sınıfımın bence en tatlısı ve en miniği olan İnci o güzel ve ince sesi ile konuştu. “Öğretmenim boyama kağıtları nasıl?”
“Kızlar için prenses, erkekler için ise araba var.” Sınıfın içince neşeli sesler yükseldiğinde onları susturmadım ve çantamdaki dosyaya uzandım. Dosyadan kağıtları çıkarttım ve ayağa kalkıp çocuklara doğru yürüdüm. Tek bir masa vardı ve çocuklar masanın etrafındaki sandalyelerde oturuyordu. Ben kağıtları hepsine dağıttım. “Boyamalarınız ne zaman biterse o zaman öğlen yemeğine geçeceğiz. Acele etmenize gerek yok. İstediğiniz renklerle boyayabilirsiniz. Şimdi kalemleri getireceğim size.” Masamın arkasındaki dolaba yürüdüm. Raftaki boyama kalemlerini aldım ve yeniden çocukların masasına yürüdüm. Kalemleri masanın üzerine koyduktan sonra kenara çekildim. “O zaman size iyi boyamalar. Başlayın bakalım.” Ben kendi masama döndüm ve sandalyeye oturdum. Önümdeki yoklama defterini açtım. Kalemliğimden mavi kalem çıkartıp defteri doldurdum. Bugün hepsi eksiksiz gelmişti. Onların eksik olduğu çok fazla gün yoktu. Onlar benim yanımda hep keyif alıyordu. Belki onların isteklerine göre hareket ettiğim içindi, bilemezdim.
Onlar kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Bir yandan defteri doldurdum diğer yandan onları dinledim. Sanırım gelecek hakkında konuşuyorlardı. İnci ve Emir konuşuyordu.
“Ben büyüyünce çok büyük olucam. Uzun boylu ve kaslı olucam.” İnci ince sesi ile kıkırdadı. “Ben büyük olmayacağım. Büyük olmak bana yakışmaz. Ben böyle minik kalıcam.”
“Ama sen minik olursan seni kim koruyacak?” Emir bu soruyu sorduğunda İnci hemen sanki kol kasları varmış gibi kollarını gösterdi. “Birincisi, ben kendimi korurum. İkicisi ise beni abim var.”
Emir ve İnci konuşmaya devam ederken ben onalra yaklaştım ve ikisinin arkasında durdum. “Boyamalar nasıl gidiyor bakalım?”
“Çok iyi gidiyor öğretmenim.” İnci’nin kağıdına baktım ve saçlarını okşadım. Kendi saçları gibi prensesin saçlarını da sarı rengine boyamıştı. “Buradaki prenses sen misin, İnci?”
“Evet, benim.”
“Senden de zaten prenses olurdu.” Onun yanaklarına bir öpücük kondurdum ve masanın etrafında yürümeye başladım. Çocuklar resimleri çoktan yarılamıştı. “Hepinizin boyadığı resimleri masamın arkasındaki mavi panoya asacağım. Hepiniz mükemmel boyamışsınız.”
Çocuklar boyamalarını bitirdikten sonra kağıtlarını toplamıştım ve masaya örtü sermiştim. Çocuklar da beslenme çantalarından yemeklerini çıkartıp yemeye başlamışlardı. Onlar yemek yerken onları nöbetçi öğretmene emanet ettim ve sınıftan ayrıldım. Kendimi öğretmenler odasına yönlendirdim. Yanıma yiyecek bir şey almamıştım ama İlayda’nın bize bir şeyler getirdiğine emindim. Öğretmenler odasından içeriye girdim ve tam da tahmin ettiğim gibi İlayda, saklama kaplarını ve çatalları çıkartıp masanın üzerine koyuyordu. “Sen olmasan ben ne yapacağım ya?” İlayda sesimi duyunca arkasını döndü ve elini beline koydu. “Senin hiçbir şey yapmadığını tahmin ettim. Zaten sana yemek getirmesem burada açlıktan bayılırsın.”
“Sen gerçekten herkese lazım bir arkadaşsın.”
“Biliyorum canım. Hadi gel yiyelim.” Ben masaya doğru yürüdüm ve elimi İlayda’nın boynuna dokundurdum. İlayda hemen irkildi ve geriye çekildi. Ben gülmeye başladım. “Gülme!” Bu daha fazla gülmeme sebep oldu. “Tikin olduğunu unuttum. Pardon.”
“Bir daha tikimle oynarsan olacaklardan ben sorumlu değilim.”
“Hep böyle diyorsun.” Sandalyeyi çektim ve oturdum. “Bugün menümüzde ne var İloş?”
“Zıkkımın kökü var. Yiyecek misin?” Ellerimi göğümün altında birleştirdim ve bacak bacak üstüne attım. “Ayıp ediyorsun, en sevdiğim yemek.” İlayda derin bir nefes aldı. Bana sinir oluyordu şuan biliyordum ama bırakamıyordu işte. Saklama kablarının kapaklarını açtı ve ve kapakları kenara koydu. Benim için kremalı tavuklı makarna yapmıştı. “Gerçekten neyi sevdiğimi biliyorsun. Yemek için o kadar heyecanlıyım ki.” İlayda karşımdaki sandalyeyei çekti ve oturdu. “Hadi ye. Mesai devam ediyor. Çocuklar yemeklerini yedikten sonra dıarıda eğlence var.”
“Bakalım eğlence mi olucak yoksa işkence mi? Benim minikler bugün fazla enerjik. Yemek yedikten sonra gelicek enerjiyi düşünmek dahi istemiyorum.” İlayda güldü. “Sen de onlarla birlikte yoruluyorsun ama farkında değilsin.”
“Ben yorulmuyorum. Onlar benim yaşama sevincim.”
İkimiz de güldük. Çatalımı elime alıp makarnadan bir lokma aldım. Daha ilk lokmada yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Fatiş’in yaptığı yemekler kadar güzel olmasa da İlayda’nın yemekleri de oldukça iyiydi. “Güzel olmuş.”
“Beğenmene sevindim. Sabah sana kahvaltı bile yaptıramadık.”
“Onu hatırlatma. Fatiş sabah kahvaltı yapmadan evden çıkmama izin vermeyecekti.” İlayda başını salladı. “Anneannen seni hâlâ çocuk sanıyor.”
“Bazen ben de öyle hissediyorum.”
Bir süre sadece yemeklerimizi yedik. Arada çocukların sınıftan gelen seslerini duyuyorduk. Kahkahalar, sandalyelerin hafifçe çekilme sesleri ve birbirlerine bir şeyler anlatan küçük sesler yemekhanenin sessizliğini dolduruyordu. İlayda çatalını tabağına bıraktı.
“Bugün boyamalarını yaptılar, değil mi?”
“Evet. Şimdi de bahçeye çıkacağız.”
“Kolay gelsin o zaman.” Ona bakıp gözlerimi kıstım. “Bunu söyleyiş şeklinden hiç iyi bir şey olmayacağını anlıyorum.” İlayda gülerek omuzlarını kaldırdı. “Ben sadece gerçekleri söylüyorum.” Başımı iki yana sallayıp gülümsememi gizlemeye çalıştım. Son lokmamı da yedikten sonra saklama kabının kapağını kapattım. “Ben sınıfa geçeyim. Çocuklar çoktan beni aramaya başlamıştır.” Sandalyeden ceketimi aldım ve giydim.
“Git bakalım. Ben de birazdan çocuklarla gelirim bahçeye.”
Sandalyemden kalkıp çantamı aldım ve sınıfa doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda çocukların çoğunun yerlerinde olmadığını fark ettim. Sınıfın içinde nöbetçi öğretmenimiz vardı. Çocukların yanına eğilmiş, onlara bir şeyler anlatıyordu. Beni görünce ayağa kalktı. “Hoş geldin Nehir. Çocuklar yemeklerini bitirdi. Dişlerini fırçalamalarında da yardımcı oldum.”
“Çok teşekkür ederim. Seni de uğraştırdık.”
“Estağfurullah. Zaten görevim. Şimdi hepsi bahçeye çıkmak için hazır.” Çocuklara baktım. Gerçekten de çantalarının yanına geçmiş, ayakkabılarını kontrol ediyor ve birbirlerine bahçede ne oynayacaklarını anlatıyorlardı. Yüzümde bir gülümseme oluştu.
Anlaşılan İlayda haklıydı. Eğlence vakti gelmişti.
Nöbetçi öğretmene tekrar teşekkür ettim ve çocuklara baktım. “Anlaşılan hepiniz eğlenceye hazırsınız. O zaman bahçeye çıkalım. Montlar giyili, atkılar ve bereler takılı. Hadi takip edin beni.” Ben de ceketimi öğretmenler odasından çıkmadan önce zaten giymiştim bu yüzden çantamı toparladım ve çocuklarla bahçeye çıktım. Çocuklar oyun oynamak için dört bir yana dağılırken ben çocukları görebildiğim bir banka oturdum. Çocukları izlerken ellerimi kucağımda birleştirdim. Hava soğuktu ama çocukların neşesi bahçenin havasını tamamen değiştirmişti. Kimi kaydırağa koşuyor, kimi top oynuyor, kimi de arkadaşını yakalamaya çalışıyordu.
Bir süre onları izledikten sonra aklım yine sabahki pastaneye kaydı. O kadının bakışları… Adımı duyduğu anda yüzünün değişmesi hâlâ aklımdaydı. Üstelik söylediği o garip cümle de zihnimin bir köşesinde takılı kalmıştı.
İleride görüşeceğiz.
Kaşlarımı çattım.
Belki de gerçekten soyadımı bir yerden duymuştu. Ya da ben sabah sabah olmayan şeyleri kafamda büyütüyordum. Sonuçta bir insanın bana bakmasından bu kadar anlam çıkarmak biraz saçmaydı. Tam bu düşünceler arasında kaybolmuşken önümde iki karton kahve bardağı belirdi. Başımı kaldırdığımda İlayda’yı gördüm. “Senin için.” Elindeki bardaklardan birini bana uzattı. Kahveyi alırken şaşkınlıkla ona baktım. “Ben sana kahve istediğimi söylemedim.”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
İlayda yanıma otururken omuzlarını silkti. “Bugün az kahve içtin.” Kaşlarımı kaldırdım. “Az mı? Sabah bir bardak içtim.”
“İşte sorun da bu.” Elindeki kahveyi gösterdi. “Normalde üç bardak içiyorsun. Bugün sadece bir bardakta kaldın. Sayıyı yükseltmek istedim.” İstemeden güldüm. “Sen benim kahve tüketimimi neden takip ediyorsun?”
“Çünkü sen kahve içmediğinde çekilmez oluyorsun.”
“Ben mi?”
“Evet, sen.” Kaşlarını kaldırdı. “Nehir, sen sabahları kahve içmeden önce insanlarla iletişim kurmayı bile denemiyorsun.”
“Bu biraz ağır olmadı mı?”
“Hayır. Hatta oldukça nazik söyledim.” Kahveden küçük bir yudum aldım. Sıcaklık içimi biraz olsun rahatlattı. “Bu arada…” İlayda bana yan gözle baktı. “Şu pastanedeki kadın meselesini hâlâ düşünüyor musun?”
Bir an sustum. “Biraz.” İlayda derin bir nefes verip gözlerini gökyüzüne çevirdi. “Tamam. Şimdi tahminlerime başlayabilirim.”
“Allah’ım…”
“Bir: Kadın senin gizli hayranın.” Ona boş boş baktım. “İki: Yıllar önce seninle aynı sınıfta okudu ama sen hatırlamıyorsun.”
“İlayda…”
“Üç: Senin ailenden gizli bir şekilde nefret ediyor.” Bu kez kaşlarımı kaldırdım. İlayda birkaç saniye düşündü.
“Dört: Aslında uzaktan akrabanız çıkacak ve sezon finalinde herkes şok olacak.” Kahvemi elimde tutarak ona baktım. “Sen fazla dizi izliyorsun.”
“Ben sadece seçenekleri değerlendiriyorum.”
“Bunların hiçbirinin mantıklı olduğunu düşünmüyorum.”
“Ben de düşünmüyorum zaten.” Güldü. “Ama senin şu anki suratını görünce biraz eğlenmek istedim.” Başımı iki yana salladım. İlayda’nın yanında ciddi kalmak gerçekten zordu. “Yine de,” dedim, gözlerimi çocuklara çevirerek, “kadının bana neden öyle baktığını merak ediyorum.” İlayda bu kez birkaç saniye sustu. Sonra dirseğiyle hafifçe koluma dokundu. “Boş ver. Eğer gerçekten önemli bir şey varsa zaten karşına çıkar.” Ona baktım. “Umarım çıkmaz.” İlayda kahvesinden bir yudum aldı. “Çıkarsa da beni ara. Ben de mısırımı alıp gelirim.” Kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Sen gerçekten berbatsın.”
“Biliyorum.”
İkimiz de çocukların seslerine bakıp gülmeye başladık. Birkaç dakika önce zihnimi dolduran düşünceler, İlayda’nın saçma tahminleri sayesinde biraz olsun uzaklaşmıştı.
İlayda’yla birkaç dakika daha çocukları izleyerek oturduk. Onu ne kadar zamandır tanıdığımı düşününce yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Üniversitede tanışmıştık. İlk başlarda birbirimizden pek hoşlanmamıştık. Hatta aynı projeye düştüğümüzde ikimiz de diğerinin işi batıracağını düşünmüştük. Sonra nedense birbirimizin en yakın arkadaşı olduk.
İlayda biraz fazla konuşurdu. Bazen aynı şeyi üç farklı şekilde anlatır, ben daha ilk cümlede ne demek istediğini anlamış olsam bile anlatmaya devam ederdi. Ama onu seviyordum. Çünkü ne zaman gerçekten ihtiyacım olsa yanımda olan insanlardan biriydi. “Bu arada,” dedi İlayda, kahvesinden son yudumunu alırken, “yarın izinlisin diye hatırlıyorum.”
“Evet. Sonunda bir gün dinlenebileceğim.”
“Dinlenmek mi? Sen mi?” Başımı ona çevirdim. “Neden şaşırdın?” “Çünkü sen evde duramazsın. Sabah uyanırsın, kahveni içersin, sonra evde yapacak bir şey bulamazsan duvarlarla konuşmaya başlarsın.” “Duvarlarla konuşmam.”
“Geçen ay mutfaktaki duvara beş dakika boyunca baktığını gördüm.”
“Ben düşünüyordum.”
“Duvar da seni dinliyordu zaten.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. İlayda’nın en sinir bozucu özelliği, söylediği saçma şeyleri ciddi bir yüz ifadesiyle söylemesiydi. Tam ona cevap verecekken bahçenin girişinden bir veli içeri girdi. Ardından bir başkası daha geldi. İlayda ayağa kalktı. “Sanırım görev başlıyor.” Ben de ayağa kalkıp üzerimi düzelttim. Çocukların yanına doğru ilerledik. Veliler geldikçe çocuklar tek tek yanımıza geliyor, biz de onları ailelerine teslim ediyorduk. Kimi annesine koşarak sarılıyor, kimi babasına gün boyunca yaptığı her şeyi anlatmaya çalışıyor, kimi de eve gitmek istemediğini söyleyip birkaç dakika daha bahçede kalmak için bizi ikna etmeye uğraşıyordu.
Her çocuğun ailesine teslim edildiğinden emin olduktan sonra etrafa baktım. Bahçede hâlâ birkaç çocuk vardı. Gözlerim İnci’yi buldu. Küçük kız, bahçenin kenarında tek başına duruyordu. Ellerini birbirine kenetlemiş, kapıya bakıyordu. Yanına doğru yürüdüm. “İnci?” Başını kaldırıp bana baktı. “Öğretmenim.” Yanına çömeldim. “Sen hâlâ buradasın. Annen nerede?” İnci başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.” Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Kimse seni almaya gelmedi mi?” Başını eğdi. “Hayır.” İçimde küçük bir endişe oluştu. Elimi onun küçük elinin üzerine koydum. “Tamam. Merak etme. Biraz daha bekleriz.” Tam o sırada arkamdan İlayda’nın sesi geldi. “Nehir, ben çıkıyorum. Geliyor musun?” Başımı ona çevirdim. Sonra İnci’ye baktım. “Ben İnci’yle kalacağım. Velisi gelince ben de eve dönerim.” İlayda birkaç saniye bize baktı. Sonra başını salladı. “Tamam. Bana haber ver.”
“Veririm.” İlayda bize el sallayıp bahçeden ayrıldı. İnci’yle birlikte boşalan bahçedeki banka doğru yürüdük. Yanına oturduğumda küçük kız ayaklarını sallamaya başladı. “Öğretmenim, sen neden benimle kalıyorsun?”
“Çünkü seni burada tek başına bırakamam.”
“Annem gelince gidecek misin?”
“Evet.”
“Sonra yine okula gelecek misin?”
“Tabii ki geleceğim.” İnci gülümsedi. Ben de ona baktım. Sonra bir anda aklıma anneannemin sabah çantama koyduğu saklama kabı geldi. Çantamı açıp kabı çıkardım. “Bir dakika…” Kapağını açtığımda içindeki kurabiyeleri görünce gülümsedim. “Bunları tamamen unutmuşum.” İnci merakla kaba baktı. “Ne onlar?”
“Kurabiye.” Bir tane alıp ona uzattım. “Aslında bunu sınıf için getirmiştim ama unuttum. Senin hakkınmış, evde yersin.” İnci kurabiyeyi iki eliyle aldı. “Gerçekten benim mi?”
“Gerçekten senin.” Yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Teşekkür ederim öğretmenim.”
“Rica ederim, küçük yıldız.” İnci kurabiyeye bakarken bir süre sessiz kaldı. Sonra başını kaldırıp bana baktı. “Öğretmenim, sen küçükken de öğretmen olmak ister miydin?” Sorusu karşısında birkaç saniye duraksadım. “Bilmiyorum.”
“Neden bilmiyorsun?” Gözlerimi bahçenin diğer tarafına çevirdim. Çocukluğuma dair hatırlayamadığım o kocaman boşluk yine karşıma çıkmıştı. “Çünkü bazı şeyleri hatırlamıyorum.” İnci bunu anlamaya çalışıyormuş gibi yüzüme baktı. “Hiç mi?” Başımı yavaşça iki yana salladım. “Hiç değil. Sadece bazı şeyleri.”
“Peki üzülüyor musun?” Bu kez ona baktım. Küçücük bir çocuğun bu kadar ciddi bir soruyu sormasını beklemiyordum. “Bazen.” İnci kurabiyesinden küçük bir ısırık aldı. “Ben olsam sana hatırlatırdım.” İstemeden gülümsedim. “Sen mi?”
“Evet. Çünkü ben iyi bir yardımcı olurum.” Kahkaha attım. “Bundan hiç şüphem yok.”
İnci kurabiyesinden bir ısırık daha aldı. Ben de telefonumu çantamdan çıkardım. “Anneni arayalım mı? Belki nerede olduğunu biliyordur.” İnci başını salladı. “Olur.” Telefonumdaki numarasını bulup aradım. Birkaç saniye sonra telefon meşgul çalmaya başladı. Kaşlarımı hafifçe çattım ve aramayı sonlandırdım. “Annen şu an meşgul.” İnci hiç şaşırmamış gibi omuzlarını kaldırdı. “Annem hep meşgul olur.”
“Çok mu çalışıyor?”
“Evet. Çok çalışıyor.”
“Ne iş yapıyor?”
“Bilmiyorum.” Gülümseyerek ona baktım. “Bazen evde bilgisayarla çalışıyor. Bazen de bir yere gidiyor ve çok geç geliyor.”
“Anladım.” İnci kurabiyesini elinde çevirirken bir anda aklıma başka bir şey geldi. “Peki seni alabilecek başka biri var mı?”
“Abim var” Başını salladı. “ama gelebilir mi bilmiyorum.”
“Neden?”
“Çünkü abim de çalışıyor.” Anlayarak başımı salladım. “Peki abin kaç yaşında?” İnci parmaklarını açıp kapattı. “Yirmi dokuz.”
“Yirmi dokuz mi? Epey büyükmüş.”
“Çok büyük.”
“Sen abini seviyor musun?” İnci'nin yüzünde hemen kocaman bir gülümseme oluştu. “Çok seviyorum.”
“Nasıl biri?” Bir süre düşündü. “Beni kızdırıyor.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Bu kadar mı?”
“Hayır.” Başını iki yana salladı. “Bazen saçımı bozuyor. Ben de ona kızıyorum.”
“Sonra?”
“Sonra bana çikolata veriyor.” Kahkaha attım. “Demek seni susturmanın yolunu biliyor.”
“Evet. Ama annem görürse kızıyor.”
“Niye?”
“Çünkü yemekten önce çikolata yemem yasak.”
“Abin seni biraz şımartıyor galiba.” İnci, başını salladı. “Beni çok seviyor.” Küçük kızın sesindeki mutluluğu duyunca yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. “Belli oluyor.” İnci kurabiyesinin son parçasını da ağzına attı. “Abim gelince sana göstereceğim.” İşaret parmağım ile kendimi gösterdim ve yüzümde şaşkın bir ifadeyle ona baktım. “Evet. Çünkü sen de onu tanı.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Olur.”
İnci ayaklarını sallamaya devam etti. Ben ise bahçe kapısına baktım. Hâlâ kimse görünmüyordu. Telefonuma tekrar göz attım. Annesi hâlâ aramamıştı. İnci'nin abisinin geleceğini düşünürken nedense içimde garip bir merak oluşmuştu. Henüz yüzünü bile görmediğim bir çocuk hakkında bu kadar şey öğrenmek tuhaftı. Ama İnci'nin onu anlatırken yüzündeki o mutluluk, abisinin onun için ne kadar önemli olduğunu anlamama yetmişti.
Gökyüzü biraz daha kararırken anaokulunun önünde bir Mercedes-Benz CLS 300 durdu. Bir süre arabayı inceledim. İnci olduğu yerden kalkınca bende kalktım. “Abiş!! Abiş geldi.” İnci’nin peşinden bende hemen ayağa kalktım. “İnci yavaş.” İnci beni dinlemeden kapıya koştu. Banka baktım. İnci çantasını unutmuştu. Ben kendi çantamı ve onun çantasını alıp bahçe kapısından çıktım. İnci arabadan inen adama bakıyordu ve gülüyordu. Adam telefonla konuşuyordu ve çok ciddi duruyordu. Adam öfkeli bir nefes verdi ve telefondaki adam “Halledeceğim baba.” dedi. Adam İnci’yi görünce yüzünü hemen yumuşattı ve telefonu kulağından çekip, kabanının iç cebine koydu.
Gerçekten uzundu.
Ben de kısa sayılmazdım ama onun yanında kendimi ilk kez olduğumdan daha küçük hissettim. Omuzları genişti. Üzerindeki koyu renk kaban, vücudunun düzgün ve güçlü hatlarını belli ediyordu. Öyle abartılı bir görüntüsü yoktu. Tam tersine, üzerinde taşıdığı her şey sanki özellikle seçilmemiş gibi sade duruyordu. Ama buna rağmen gözlerimi ondan çekmek kolay değildi. Saçları siyahtı. Biraz dağınık duruyordu ama bu dağınıklık özensizlikten çok, üzerinde fazla düşünülmemiş bir görüntü veriyordu. Yüz hatları belirgindi. Keskin bir çenesi, düz bir burnu ve insanın ilk bakışta bile dikkatini çeken koyu renk gözleri vardı.
Gözleri... Onlarda garip bir şey vardı.
Koyu kahverengiydi ama bana ilk anda kahverengiden çok karanlık geldiler. Sanki karşısındaki insanı yalnızca görmekle kalmıyor, onu anlamaya çalışıyormuş gibi bakıyordu. Fakat bakışlarında merakla birlikte bir mesafe de vardı. İnsanlara kolayca yaklaşan biri olmadığı belliydi.
Ben onu incelerken o da bana bakıyordu.
Nedense bakışlarını üzerimde hissettiğim anda içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu. Bunun nedenini açıklayamıyordum. Ortada beni rahatsız edecek herhangi bir şey yoktu. Bana kötü bir şey söylememişti. Hatta henüz tek kelime bile etmemiştik.
Ama yine de...
Sanki bu adamı daha önce bir yerlerde görmüşüm gibi geldi. Bu düşünce aklımdan geçer geçmez kendime kızdım.
Saçmalıyordum.
Hayatım boyunca yüzlerce insan görmüştüm. Birinin yüzünün bana tanıdık gelmesi çok normaldi. Üstelik geçmişime dair hatırlamadığım koca bir bölüm vardı. Belki de beynim, tanımadığım bir yüzü eski ve silik bir anıyla eşleştirmeye çalışıyordu. Yine de gözlerimi ondan ayıramadım.
Duruşunda garip bir sakinlik vardı. Etrafında olup bitenleri sessizce izliyor, hiçbir şeye gereğinden fazla tepki vermiyordu. Sanki bulunduğu ortama aitmiş gibi değil de, orada olması gereken kişiymiş gibi duruyordu.
Sonra göz göze geldik. Bir anlığına içimdeki bütün düşünceler sustu.
Onun bakışlarında da kısa bir değişiklik gördüm. Çok küçük bir şeydi. Belki de yanılıyordum. Gözleri bir anlığına üzerimde sabitlendi ve yüzündeki o kontrollü ifade sanki çatladı. Ama hemen toparlandı. Ben ise toparlanamadım. Göğsümün ortasında açıklayamadığım bir ağırlık oluştu. Kalbim hızlanmıştı ama bunun heyecan olduğunu düşünmüyordum. Daha çok, uzun zamandır kapalı duran bir kapının aralanması gibiydi.
İçimde bir yer... Onu tanıyor gibiydi. Ama ben tanımıyordum. En azından bildiğim kadarıyla.
Adamın yüzüne yeniden baktım. Koyu saçları, soğuk görünen yüzü, geniş omuzları ve özellikle o gözleri zihnime istemeden kazınıyordu. Kendime, bunun sadece ilk karşılaşmanın garipliği olduğunu söyledim. Ama içimdeki başka bir ses buna inanmıyordu. Çünkü bazı insanları ilk kez görürsünüz ve hiçbir şey hissetmezsiniz. Bazılarını ise ilk gördüğünüz anda içinizde açıklayamadığınız bir şey kıpırdar.
Ben o an, hangisinin olduğunu henüz bilmiyordum.
Bildigim tek şey, karşımdaki adamın bana hiç tanımadığım biri gibi bakmadığıydı. Ve bu, nedense beni onun kendisinden daha fazla rahatsız etmişti.
“Abiş, neden gelmen bu kadar uzun sürdü?”
İkimizin de bakışları İnci’ye döndü. Düşüncelerime o kadar dalmıştım ki İnci’nin orada olduğunu unutmuştum. Bakışlarım yeniden adama döndü. Adamın ne yapacağını beklemeye başladım. İnci’nin abisine olan bakışları merak doluydu. “Biraz geç kaldım. Özür dilerim.”
“Ama ben seni bekledim. Annem de gelmedi.” Adam derin bir nefes aldı ve İnci’nin önünde diz çöktü. “Biliyorsun annemiz çok çalışıyor. İşi uzayınca beni aradı. Bende toplantının ortasında hemen geldim.”
“Yani annem eve gelmedi, değil mi?”
“Aynen öyle.”
İnci’nin yüzü bir an düştü. Dışarıdan bakan İnci’nin annesine ve babasına düşkün olduğunu düşünebilirdi ama İnci öyle biri değildi. Annesi veya babası onu almaya geldiğinde yanlarına koşarak giderdi evet ama ilk önce hep abisini sorduğunu duyardım.
Asla unutmadığım bir anı vardı. İki ay önce İnci annesine, abisini sorduğunda annesi ona abisinin ülke dışında olduğunu ve bir ay gelmeyeceğini söylediği için İnci anaokulunun bahçesinde ağlamıştı. Onun o yüzü aklımdan çıkmıyordu.
“Bu akşam bende evde olamayacağım. Bu gece şirkette işlerim yoğun. Eve geldiğimde muhtemelen uyumuş olursun.”
“Tamam, abiş.”
Adam dizleri üzerinden kalktı ve bana baktı. “Siz?” Bende adama döndüm. “Ben İnci’nin sınıf öğretmeni Nehir. Nehir Arman.” Adamın bakışları üzerimde gezindi. Ben adamın yüzüne bakmaya devam ederken “Bir sorun mu var?” dedim.
“Sorun yok. Sadece isminiz tanıdık geldi.” Başımla onayladım. “Muhtemelen.”
“Ben Demir Karahan. İnci’nin abisiyim.”
“Evet sizden bahsetti bana.” Demir’in bakışları İnci’ye döndü. “Demek bu ufaklık benden bahsetti. Ne dedin öğretmenine?” İnci gülümsedi ve bana baktı. “Nehir öğretmenime senin çalıştığını, büyük biri olduğunu, bana çikolata verdiğini ve saçlarımı sürekli bozduğunu söyledim.” Demir burnundan güldü. Gamzelerini o anda gördüm. Çok güzel görünüyordu. Kendimi neden bu kadar kaptırmıştım? Sakin ol Nehir, bu sen değilsin. “Ben abiyim. Saçlarını bozmak benim görevim.”
“Abiş!”
“Tamam ufaklık kızma.”
İnci abisine tamamen döndü ve kollarını havaya kaldırdı. Demir ne demek istediğini anlamış gibi hemen İnci’yi kucağına aldı. İnci bana bakarak gülümsedi. “Öğretmenim yarın okulda mısın?” Ona üzgün bir gülümseme verdim. “Yarın izinliyim. Ama sonraki günler yine geleceğim.”
Nehir gülümsedi ve başını abisinin göğsüne yasladı. “O zaman öğretmenine görüşürüz de, ufaklık.”
“Görüşürüz Nehir öğretmenim.”
“Görüşürüz İnci.” Demir ve inci arabaya doğru yürüdü. Demir İnci’yi bindirmek için kapıyı açtı. İnci oturunca kemerini bağladı ve kapıyı kapattı. Tam demir arabaya binecekken elimdeki çantayı fark ettim. “Demir Bey.” Demir’in bakışları bana döndü. “Sizi dinliyorum.”
“Şey, İnci’nin çantası.” Demir elimdeki çantaya baktı ve sonra bana yaklaştı. Bende ona doğru yürüdüm. İkimiz de ortada buluşunca çantayı ona uzattım. Demir elini uzatıp çantayı benden aldığı sırada parmaklarımız birbirine değdi.
Çok kısa bir andı.
Ama nedense o küçücük temas bile içimde tuhaf bir şeylerin kıpırdamasına yetti. Elimi geri çekmek istedim ama birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Sanki bedenim benden önce durmuştu.
Başımı kaldırdığımda Demir'in de bana baktığını gördüm.
Göz göze kaldık.
Onun bakışlarında da az önceki o sakin ifadeden farklı bir şey vardı. Ne olduğunu anlayamıyordum. Benim hissettiğim şeye benzer bir şaşkınlık mıydı, yoksa sadece ben mi öyle düşünüyordum?
Kalbimin atışını bir anda daha fazla hissetmeye başladım.
Bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım. Birkaç saniye boyunca ikimiz de hiçbir şey söylemeden birbirimize baktık. Sonra Demir elindeki çantaya baktı ve ben de sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi kendimi toparlamaya çalıştım.
Demir çantayı elinde tutmaya devam ederken arabaya doğru bir adım attı. Sonra sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi durdu ve yeniden bana döndü. “Bu arada, burada uzun zamandır mı çalışıyorsunuz?”
“İki yıl kadar oldu.”
“Memnun musunuz?”
“Evet. Çocuklarla çalışmayı seviyorum.” Demir başını hafifçe salladı. “Belli oluyor.” Gülümsedim. “İnci de beni seviyor galiba.”
“Seviyor.” Kısa bir süre sustu. “Hatta eve geldiğinde sizden bahsettiği oluyor.”
“Umarım hakkımda kötü şeyler söylemiyordur.”
“Hayır. Genellikle iyi şeyler söylüyor.” İstemeden güldüm. Demir'in bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı. “Arman...” dedi birden. “Güzel bir soyadı.”
“Teşekkür ederim.”
“Nehir ismi de öyle.”
Bu kez neden böyle söylediğini anlayamadım. Sadece hafifçe gülümsedim. “Adınızı kim koydu?”
“Adımı annem koymuş.”
Demir'in yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Neden bu kadar basit bir cevabın ardından sustuğunu anlamadım. Bakışları birkaç saniyeliğine uzaklara kaydı. Sonra toparlanıp bana baktı. “Anneniz hâlâ İstanbul'da mı?” Soruyu duyunca gülümsemem biraz kayboldu.
“Hayır. Annemi ve babamı çocukken kaybettim.” Demir'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki hiç beklemediği bir şey duymuştu. Gözleri birkaç saniye boyunca üzerimde kaldı ama bu kez az önceki meraktan eser yoktu. Bakışlarında kısa süreliğine şaşkınlık, hatta anlam veremediğim bir ağırlık belirdi.
Neden böyle tepki verdiğini anlayamadım.
Demir dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemedi. Birkaç saniye öylece kaldı. Sonra bakışlarını yere indirdi ve derin bir nefes aldı. “Başınız sağ olsun.” Sesi önceki halinden daha düşüktü. “Teşekkür ederim.” Başımı hafifçe eğdim.
Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Demir'in yüzüne baktığımda hâlâ söylemek istediği bir şey varmış gibi görünüyordu. Fakat ne olduğunu sormaya cesaret edemedim.
O ise birkaç saniye sonra kendini toparladı. “Aracınız var mı? Evinize nasıl döneceksiniz?” Ben etrafa baktım. “Hayır. Evim uzak değil zaten yürüyerek gidebilirim.”
“Bu sokak geceleri biraz tehlikeli oluyor isterseniz sizi bırakalım.” Ben gülümsedim ve biraz mahcup olmuş bir sesle konuştum. “Gerçekten gerek yok. Yürüyecek gidebilirim.” Demin başı ile onayladı. “Pekala dikkatli olun. İyi akşamlar.”
“İyi akşamlar.”
Demir küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sonra arkasını dönüp arabanın yanına gitti. İnci'nin kapısını açıp onun kemerini kontrol etti. Çntayı İnci’nin yanındaki koltuğa koydu. İnci içeriden bir şeyler anlatmaya başlayınca Demir eğilip onu dinledi. Bir süre onları izledim. İnci konuşurken ellerini sürekli hareket ettiriyor, Demir ise arada başını sallayarak onu dinliyordu. Birkaç saniye sonra İnci'nin yanağına dokundu ve kapıyı kapattı. Demir arabanın diğer tarafına geçip sürücü koltuğuna oturdu.
Ben hâlâ bahçenin kapısının önünde duruyordum. Motor çalıştıktan sonra İnci camdan bana el salladı. Ben de gülümseyip elimi kaldırdım. Demir arabayı yavaşça hareket ettirdi. Anaokulunun önünden geçerken bir anlığına bana baktığını gördüm. Ben de istemsizce ona baktım. Sonra araba gözden kayboldu. Bir süre daha olduğum yerde durdum.
“Garip…”
Kendi kendime mırıldanıp başımı iki yana salladım. Nedenini bilmediğim bir şekilde Demir'in gidişinin ardından içimde tuhaf bir boşluk kalmıştı. Ama bunu düşünmek istemedim. Anaokulunun kapısından çıktıktan sonra çantamı omzuma geçirip yürümeye başladım. Hava iyice serinlemişti. Ellerimi ceketimin ceplerinden çıkarttım. Telefonumu ve kulaklığımı çantamdan aldım ve müzik uygulamama girdim. Bir süre listelerimin arasında gezindim. Aslında ne dinlemek istediğimi ben de bilmiyordum. Bugün yaşadıklarım yüzünden zihnim zaten yeterince karışıktı.
Sonunda Oya ve Bora’nın şarkısı olan Sevme Zamanı’na bastım. Kulaklığımı taktığım anda dışarıdaki sesler biraz olsun uzaklaştı. Yürümeye devam ederken az önce yaşananları düşünmemeye çalıştım.
Ama tabii ki düşünüyordum.
Demir Karahan.
İsmi aklıma geldiğinde istemsizce yüzünü hatırladım. Koyu kahverengi gözlerini, bana bakarken yüzünde oluşan o kısa değişikliği ve özellikle de annemden bahsettiğim anda birden sessizleşmesini...
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Neden böyle davranmıştı?
Belki de sadece şaşırmıştı. Sonuçta karşısındaki insanın anne ve babasını çocuk yaşta kaybettiğini öğrenmek kolay bir şey değildi. Belki verdiği tepkinin başka hiçbir anlamı yoktu. Ama içimdeki bir şey buna inanmak istemiyordu. Bir de o garip tanıdıklık hissi vardı.
Onu ilk kez görmüştüm. Bundan emindim.
Yine de gözlerine baktığımda sanki hafızamın ulaşamadığı bir yerde onunla daha önce karşılaşmışım gibi hissetmiştim.
Kulaklığımdan gelen müziğe kendimi vermeye çalıştım.
Olmadı. Aklım yine ona gitti. Özellikle de parmaklarımızın birbirine değdiği o küçücük an... Çok saçmaydı.
Bir insanın eli elime değmişti sadece. Bundan daha normal ne olabilirdi ki? Ama o anda içimde oluşan hissi açıklayamıyordum. Sanki bir anlığına her şey durmuştu. Başımı iki yana salladım.
“Abartma Nehir.”
Kendi kendime söylenip yürümeye devam ettim. Yol boyunca sonbaharın serin havası yüzüme çarparken gözlerim istemeden gökyüzüne kaydı. Bulutların arasından güneşin son ışıkları süzülüyordu. Normalde böyle bir görüntü bana iyi gelirdi. Bugün ise aklıma yine o adam geldi.
Demir'in bana bakışı... Sanki beni tanıyordu. Ya da ben onun bakışlarında, kendimin bile hatırlamadığı bir şeyi arıyordum. Bunun hangisi olduğunu bilmiyordum.Belki de hiçbir anlamı yoktu. Belki yarın uyandığımda bugün yaşanan her şeyi unutacaktım. Ama içimde küçük bir his, bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyordu.
Müziğin sesi biraz yükselirken adımlarımı hızlandırdım.
Demir Karahan'ı daha o gün tanımıştım.
Ama nedense eve giderken aklımda kalan kişi, bütün gün gördüğüm insanlar arasında yalnızca oydu. Esen rüzgar artık hiçbir şeydi. Onun aklımdan çıkmayan gözleri bana sıcaklık bastırıyordu. Üşümem gereken anda terlemeye başlamıştım.
O adam bana ne yapmıştı?
Aşık mı olmuştum?
Bölüm etkileşimi
