7. bölüm · ÖLDÜREN GÜZEL ŞEYLER

KORKMA AŞK

Ahmet Faruk Kırtay

BEN NERMİN, KAYBEDİYORUM.

Fatih'in en zengin ailesinin kızı olarak dünyaya geldim. Vefa mahallesinin tepesinde büyükçe bir konakta geçirdim çocukluğumu. Babam dergaha üye olduğu için liseye kadar dergahta eğitim aldım.

Ben hangi liseye gideceğimi heyecanla hayal ederken babam beni artık okutmayacağını ev hanımlık dersleri alacağımı söyledi.

O gün hayatımda ilk kez sinirlendim. Ama babama karşı çıkmadım. Ta ki beni iş ortağının oğlu Keramettin ile evlendireceğini öğrendiğim güne kadar.

18 yaşıma azıcık kala bu haberi duyduğumda dünyam başıma yıkıldı. Hayatım boyunca ilk kez dua ettim. O güne kadar yalnız Yüce Allah'ıma şükür ediyordum.

Hayatımda isteyebileceğim her şey zaten elimin altındaydı, o efsunlu güne kadar. Babam evlilik haberini karşıma geçip söylemedi. Uzun yıllar boyunca benden utandığı için söylemediğini düşünmüştüm ancak şimdi anlıyorum ki zor olan işleri anneme bırakıyordu.

Ama ben kötü haberi, annemle babam salonda tek başlarına olduklarını sandıkları o an öğrendim. Babam 3 kesme şekerli Türk kahvesini yudumlarken kara haberi anneme iletti. Annem bu hayattaki hiçbir şeyi kocasından daha iyi bilmediğini düşünen, sessiz sakin bir çarşaflıydı.

O gece uyuyamadım, sabaha dek ağlaya ağlaya Allah'ıma dua ettim. Özgürlük, hayatım boyunca dilediğim ilk dua olmuştu. Ertesi sabah pembe şalımı özensizce sarıp evdeki herkesten habersiz hızla dışarının yolunu tuttum.

Pembe şal her zaman kapalı renklerde giyinmemi öğütleyen anneme bir başkaldırıydı.

Yanımda kimse olmadan evden çıktığım gün sayısı sınırlıydı. Hatta mahallemden dışarı hiç çıkmamıştım ancak artık yaşadığım bu küçük dünya beni mahvediyordu.

Dizlerimin bağı çözülene, dilim susuzluktan kuruyana kadar yürümeye devam ettim. Sanki hayatım boyunca sesini çıkarmayan vücudum benimle konuşmaya çalışıyordu.

Düğünü iptal etmesi için benden 10 yaş büyük olan Keramettin abiyle konuşmam gerekiyordu. Onunla tek kelime konuşmamış, hayatım boyunca 5-6 kez görmeme rağmen bir kere dahi onun yüzüne bakmamıştım.

7 yaşımda tesettüre girdiğimden bu yana bakmak zorunda olmadığım hiçbir erkeğin yüzüne bakmamıştım, bakmamam öğretilmişti. Ta ki o güne kadar.

Evlerine bir kez ziyarete gittiğimiz Keramettin abinin evinin yolunu karıştırdığımı fark edince hemen bir taksi bulmaya koyuldum.

Hava o kadar sıcaktı ki o kadar uzun yürümüştüm ki başımı tutmakta dahi zorlanmaya başlamıştım. Tam gözüm kararırken Allah'ımın benim için ilmek ilmek işlediği kader planı tesirini göstermeye başladı.

Yarı baygın haldeyken birinin beni tuttuğunu gördüm. O an beni, burnumu yakan limonlu kolonya kokuları kendime getirdi.

Gözlerimi açtığımda tedirgin gözlerle bana bakan bir adam gördüm. O adam ki temiz sakallı ve yusuf yüzlüydü. Koyu renkli serseri saçları vardı. Gözleri kahverengiydi ancak baktıkça aklımı başımdan alan bir hali vardı. Ya da sadece benim aklımı başımdan alıyordu çünkü bu adam hayatım boyunca gözünün ta içine baktığım ilk adamdı.

Beni taksi arabasının arka koltuğuna yatırmış, uyanmam için yanaklarıma tatlı tokatlar atıyordu. O an neler hissettiğimi hala bilemiyorum. Aşık olma, hoşlanma değildi bu. Hayat amacını bulmak gibi bir husustu bu.

Hikmet'le tanıştıktan sonra anladım ki ben hayatım boyunca çabasız, amaçsız ama rahat yaşamışım. Onunlayken hiç rahat olamadım. Hep bir derdimiz olur, hayat kavgamızı her cephede yapardık. Ama biz hep mutlu olduk, en acı günlerimizde bile.

Annemle babam evlenmemize mani oldular. Sonuçta ben sırça köşkte yaşayan zengin bir kızken o, geçimini taksicilik yaparak kazanan hasta annesine bakan bir yetimdi.

Üstelik hayat tarzımız da bambaşkaydı. Ben kendimi Allah yoluna adamış biriyken o namaz kılmayı bile bilmeyen, arada sırada rahatlamak için içki içen bir adamdı.

18 yaşıma bastığım o 6 ağustos gününde hayatımın en büyük kararını verip evden kaçtım. Mahallesinden bile çıkmayan o kız evini bir daha dönmemek üzere terk etmişti.

Tek bir an dahi korkmadım, tek bir an dahi beni yalnız bırakmadı. o andan itibaren Hikmet benim hayat amacım olmuştu. Onun gözlerinin içindeki kendi yansımama bakan bir kadındım artık.

Dünyanın en mutlu kadınıydım. Birlikte hasta olan annesinin yanına Üsküdar'a taşındık. Benim evden kaçış haberim annemin mutlu sandığı hayatına bir kıymık gibi batmış ve üzüntüsünden bu dünyadan göçüp gitmişti.

Babam annemin ölümünden 41 gün sonra yeniden evlendi. Beni hiç affetmediği gibi nikahına dahi çağırmadı. Her an düşecek gibi olsam da hiç düşmedim çünkü Hikmet her daim benim yanımdaydı.

Bana neden aşık olduğunu, neden benimle evlenmek istediğini ona her gün sorardım. Nikahımızda "EVET!" cevabını vermeden önce, Üsküdar'daki hasta annesinin yanına taşınırken, onu işe yolcu ederken "Beni neden seviyorsun?" diye sormak rutinim olmuştu.

O da her daim aynı huzur veren sesiyle "Seni sen olduğun için seviyorum." derdi. Bazen cevabını değiştirir "Çok güzel karnıyarık yaptığın için." ya da "Beni inanan bir adam yaptığın için." derdi.

Onun bu cevapları her yeni günü mutlulukla selamlamamı sağlardı. Biz evlendikten çok geçmeden Hikmet'in annesi vefat etti. Sacide hanım oğlunun en mutlu olduğu gün gözlerini yumdu.

Babam Sinan'ın doğduğu gün beni yıllar sonra aradı. Benden helallik istedi ve tüm servetini bana verip göçüp gitti. Hikmet önce gururuna yediremese de çocuklar için mirası babamın yeni karısıyla bölüşmeyi kabul etti.

Art arda gelen bu kayıplar bizi birbirimize daha çok yaklaştırdı. Önce Akif Sinan sonra Ali'm dünyaya geldi. Onlar bize Allah'ımın bir lütfuydu.

Onları gözümden sakındım, ayaklarına taş değmesin diye hayatımı feda ettim. Onlar için Allah'ın huzurunda çok güzel bir gelecek hayal ettim.

Ama o gün sakin hayatımıza bir bomba düştü. O kız geldi ve ilmek ilmek kurduğum yuvam parçalanmaya başladı.

O kızı gördüğüm andan beri içime bir ateş düştü. Evime adım attığı andan beri yuvamın havası, oğlumun bana bakışı değişti. Yıllarca her akşam yanıma gelir, gününün nasıl geçtiğini anlatırdı bana Sinan'ım.

Nasıl bir kız bu kadar çabuk girebilirdi bir erkeğin kalbine? Kim bilir ne edepsizlikler yapıp çelmişti oğlumun aklını? Oysaki benim gelinim yıllardır hazırdı, serpilmeyi bekliyordu.

Tam muradıma erecekken felaketiyle birlikte geldi, ateşini Ali'me sıçrattı.

Ali'm benim yusuf yüzlü oğlum sakat kaldı. Ayten yüzünden benim futbolcu olan oğlum sakat kaldı. Ucuz kurtulduğumuzu sanıyordum ki şimdi yine oğlum o kızın elini tutmuş karşımdaydı.

"Katil!"

BEN AYTEN, NELER OLUYOR BANA?

Peşimdeki onca adam beni öldürmek için hazırda beklerken bile bu kadar korkmamıştım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, göğüs kafesimi parçalamak için hazırlanıyordu.

Duyduklarıma inanamadım, Ali ölmüş olamazdı. O sözü duymadan önce elimi sıkıca tutan Sinan, elimi bıraktı. Bu bırakış benim yüzümde bir tokat gibi patladı ve sebep olduklarımı bana bir kez daha hatırlattı.

Bu adam benimle silahlar huzurunda zorla evlendirilmişti. Benim yüzümden kardeşi sakat kalmıştı. Belki de benimle hiç tanışmamış, o traktöre hiç binmemiş olmayı diliyordu.

Ayten, dokunduğu her şeyi küle çeviren, sadece yaşayabilmek için onca insanın canını yakan lanetli Ayten.

Bedenimin kontrolünü kaybettiğimi hissediyor, hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu.

Merak ettim, kendime hayret ettim. Bedenimin şimdiye kadar nasıl alarma geçmediğine şaştım kaldım. Bedenim beni duymuş olacaktı ki oracıkta gelini olduğum evin eşiğinde, eve giremeden bayıldım.

Evin salonunda bir koltuğa yatırılmıştım. Her yerden tartışma sesleri geliyor, Nermin hanımın çığlıkları evi inletiyordu.

"İstemiyorum bu kızı, oğlumu sakat bıraktı. Defolsun gitsin!" diye bağırıyordu. Sinan nasıl hissediyordu acaba? Annesine biraz da olsa hak veriyor muydu?

O an bayılmış olduğum için Allah'a şükür ettim. Çünkü eğer bayılmasaydım bu sözlerin hedefi ben olacaktım. O an o koltuktan hiç kalkmamayı, ölene dek baygın kalmayı istedim.

Ancak Sema'nın beni ayıltmak için attığı tokatlar öyle sertti ki uyanmamak imkansızdı. Sanırım arabada bizi izlerken bayıldığımı görmüş, bana koşmuştu. Buradaki tek ailem olan Sema bile bana şantaj yapıyordu.

Gözümü açtığımı gören Sinan, annesiyle tartışmayı bırakıp hemen bana yöneldi. Muhtemelen bayıldığım anda yere düşmeme bile izin vermemiş, beni bir prenses gibi koltuğa dikkatle yatırmıştı. Ya da ben öyle hayal ettim.

Yorgun görünüyordu, ama bana belli etmemeye çalışıyordu. Yusuf yüzüyle bana yaklaşıp usulca gülümsedi. "İyi misin?" dedi.

Karnımda kelebekler uçuşmasına izin vermeden koltukta doğruldum. Kendime geldiğimi gören Nermin hanımın çığlıkları daha da yükseldi. Ona kendimi anlatmak istedim. Her şeyi anlatmak istedim ama yapamadım.

"Sinan bak uyandı işte, götür bu kızı evimden. Onu evimde görmek istemiyorum. Defolsun!"

Sinan ayağa kalktı ve sinirle "Anne, Ayten benim karım. Gitmeyecek." dedi.

Artık sahte olan bir evliliğimiz yoktu. Artık gerçek olan, sahte bir evliliğimiz vardı. Bu sebeple Sinan'ın ağzından karısı olduğumu duymak bana ilk defa duyuyormuş hissi verdi.

İçimdeki kelebekleri durduramıyordum. Memleketin dört bir yanına uçuşmak istiyorlardı. Ancak Nermin hanımın "O zaman boşanacaksın bu kızdan!" cümlesi, kelebeklerimin bu yolcuğunu yarıda kesti.

Artık tehdit bitmişti, ölmemeyi başarmıştık. Boşanabilirdik. Ama bunu bir türlü düşünemiyordum. Bundan böyle Sinan'sız bir hayatı hayal dahi edemiyordum.

Gerçekten o kadar bağlanmış mıydım ona? Ne kadar tanıyordum onu? 1 ay en fazla 40 gündür hayatımdaydı. 22 yıldır kendi başıma savaşırken 40 gündür tanıdığım bu adam olmadan tek bir gün dahi hayal edemez hale gelmiştim.

Hayatta hiçbir şeyi merak etmediğim gibi Sinan'ın annesine vereceği cevabı merak ediyordum. Kalbim sanırım artık yerinden çıkmış, bir kaburgamı çatlatmıştı. Öyle bir acı vardı vücudumda.

"Boşanmam anne."

"Neden oğlum? Neden?"

"Çünkü Ayten hamile. Karnında senin torununu taşıyor."

İlk kez Nermin hanım da ben de aynı duyguyu yaşamıştık. İkimiz de elimizi ağzımıza götürdük ve paramparça olduk.

Sinan neden bunu yapmıştı? Neden bizi ailesinin önünde geri dönülmez şekilde bağlamıştı? Şimdi ne olacaktı? Karnımdaki can bir kez daha herkesin ağzındaydı.

Nermin hanım usulca Sinan'a yaklaştı ve dünyanın en sert görünen tokadını attı. Bağırarak "Sen bunu nasıl yaparsın? Nasıl günahların en büyüğünü işlersin? Hem de bu kızla, kardeşini sakat bırakan kızla. Nasıl?" dedi.

Her kelimesi bir bıçak gibi karnıma saplandı. Yutkunamadım, vücudumu hareket ettiremedim. Kendimi hüngür hüngür ağlamamak için zorluyordum.

Tam o sırada Sinan'ın babası Hikmet bey, kavgaya daha fazla dayanamadı ve otoritesini gösterdi.

"Nermin yeter! Olanla ölünmez, oğlun yapmış bir eşeklik. Biz ona doğru yolu göstermezsek nerede kalır bizim anne babalığımız? Bu kız bundan böyle bizim gelinimizdir. Herkese haber sal, düğün yapacağız. Karnındaki çocuk da kız da kabulümüzdür."

Bütün ev buz kesmişti. Hikmet beyin bu sözlerinden sonra kimse üzerine tek bir laf dahi edemedi, Nermin hanım dahil.

Sinan'ın kime çektiğini o an anlamıştım. Hikmet bey esip gürlerken gözlerinde Sinan'ı görmüştüm. Kapadokya'daki düğünü basmaya geldiğinde aynı böyle esip gürlemişti.

Odadan önce Hikmet bey, sonrasında şoklar içinde olan Nermin hanım çıktı. Sema elinde limon kolonyasıyla mutluluktan havalara uçuyordu.

Sinan yavaşça bana döndü ve yumuşak bir bakış attı. Sanki bunu da atlattık der gibiydi. Oysa ben her şeyin yeni başladığını hissediyordum.

Sinan Sema'ya misafir odalarından birini verdi ve ailesiyle evde kalma konusunu akşam konuşacağını söyledi.

Birlikte merdivenlerden yukarı kata doğru çıktık. Üst kata çıkarken ev, bana ilk geldiğimden daha farklı gelmeye başlamıştı.

Ahşap merdivenler her adımımızda ses çıkarıyordu. Evin her yeri farklı farklı kilimlerle, duvarlar da tablolarla doluydu. Bazılarında şiirler, bazılarında manzara resimleri vardı.

Hatta bir tanesinde Kapadokya manzarası vardı. Peri bacaları ve havada uçuşan rengarenk balonlar.

O resmi gördüğümde kendimi garip bir şekilde huzurlu hissettim. Belki orada hiç güzel anılarım yoktu, hatta her gün ölmemek için ya da satılmamak için kırk takla atıyordum.

Ama orası benim evimdi, dedemdi. Bunca zamandır dedemi bilakis hatırlamamaya çalışıyordum. Ama o resmi görünce dedemle olan anılarım patlayan bir kavanoz gibi her yere saçıldı.

Onu her geçen gün daha çok özlüyor, belki de onun yokluğunu Sinan ile doldurmaya çalışıyordum.

Üst kata çıktığımızda Sinan beni odasına buyur etti. "Yorgunsun, biraz dinlen." dedi. O kadar yorgun görünüyordu ki onu dizlerimde uyutmak istedim.

Ama bu şekilde uyuyamazdım, yüzleşmem gerekiyordu. Sebep olduğum acıyı aklıma mıh gibi kazımak istiyordum.

"Beni Ali'ye götür. Onu görmek istiyorum."

Sinan'ın gözündeki yorgunluk derin bir hüzne dönüştü. Her zamankinden daha yavaş adımlarla beni kendi odasının karşısındaki odaya götürdü.

"Burası." dedi. Kapının eşiğinde tıpkı Nermin hanımın beni "Katil!" diye suçladığı zamanki gibi duruyorduk. Ellerim titreye titreye kapıyı açtım.

Odanın her tarafında çeşit çeşit kupalar, madalyalar vardı. Futbolcu posterleri duvarlara asılmıştı. Ali'nin yatmış olduğu yatağın yanında bir yerde, yeşil bir krampon gördüm.

Gözlerim acıyla yanıyordu. Aklımda abim Mehmet'in Ali'yi vuruşunu tekrar tekrar oynattım. Ensemde hissettiğim Sinan'ın sıcak nefesi bir kez daha bana dayanma gücü verdi.

Bu sıcakta yorganını kafasına kadar çekip yatan Ali, bizi gördü. Onunla göz göze geldiğimde birkaç saç telimin kafamdan koptuğunu hissettim.

Tıpkı Nermin hanım gibi bana karşı öfke dolu olacağını düşünürken o, bizi görünce rahatlamış hissetti. Sinan hızla yatağında yatan Ali'ye doğru yöneldi ve kardeşine bir güzel sarıldı.

Onları bir sergide huzur dolu bir resmi izler gibi seyrederken Ali bana dönüp "Hoş geldin Ayten abla." dedi.

Kendimi Ali'nin öfkesine o kadar hazırlamıştım ki onun bu tatlı cümlesi ciğerimi cayır cayır yakmıştı. Olduğum yerde yere çöküp ağlamaya başladım.

Sinan da Ali de ne yapacaklarını bilemez halde beni izlerken ben, katıla katıla ağlıyordum. Yüreğim dolup taşan bir kazan gibi fokurduyordu.

Hayatım boyunca canımın yanmasına alışıktım. Ama benim yüzünden bir masumun canının yanması, hayatta ilk kez tattığım bir felaketti. Odanın orta yerinde çökmüş ağlarken, içimden Allah'a dua ettim.

"Allah'ım sana yalvarıyorum, benim bacaklarımı al Ali'ye ver. Allah'ım beni sakat bırak, onu iyileştir ya rabbim."

Sinan bana doğru yaklaştı ve beni çöktüğüm yerden kaldırdı, beni yatağın bir köşesine oturttu. Ali yatakta doğrulmaya çalıştı ama yapamadı.

Bu yapamayış beni daha çok ağlatırken o, muzip bir tavırla " Niye ağlıyorsun Ayten abla? Ben anneme inanmıyorum. Senin bir suçun yok." dedi.

Öyle ağlıyordum ki Ali'yi zar zor duyabiliyordum. Arada ağzımdan "Çok özür dilerim." ve "Benim yüzümden." gibi kelimeler çıkıyor, ne dediğimi anlayamıyorlardı.

Sonunda ağlamam durunca Sinan, beni odadan çıkarmaya çalıştı ama ben Ali ile özel konuşmak istediğimi söyleyip onun çıkmasını istedim.

Kafasını "Tamam." der gibi sallayıp odadan çıktı ve kapıyı kapattı.

Odada Ali ile baş başa kalınca, gözlerimin yaşını sildim ve ona doğru yaklaştım.

"Beni zorla istemediğim biriyle evlendireceklerdi Ali. Abim beni bir mal gibi satmıştı. Sinan beni kurtardı, beni bırakmadı. Ama abim de bırakmadı. Biz İstanbul'a kaçarken bir şekilde izimizi bulmuş, beni öldürmeye gelmişti."

Ali şaşkınlıktan konuşamıyordu.

"Benim abim için namus, kardeşinin canından daha önemliydi. Ama senin için ise kardeşin, kendi canından bile önemliydi. Hiç düşünmeden önümüze atladın."

Ali gururlanmış gibi duruyordu.

"Yaparım öyle şeyler."

Ali'nin bu şakacı hali beni rahatlatıyordu.

"Abim her yerde aranıyor, onu ihbar ettim. Şimdi ise buradayım, geri döndüm. Ama eğer gitmemi istersen, arkama bile bakmadan çeker giderim. Sinan bile beni burada tutamaz. Bundan sonra sen ne istersen onu yapacağım."

Ali ellerini hafif kıvırcıklaşmış saçlarında gezdirdi. Sonrasında gözlerimin ta içine baktı ve "Abimi seviyor musun?" dedi.

Sinan'ı seviyor muyum? Uzun zamandır sormaktan korktuğum soru şimdi canlanmıştı. Hislerimden kendim bile emin değilken ne cevap verebilirdim?

Ali'yi o korkunç yalanlardan ayırmak istiyordum. Ona her şeyi ilk kez tüm çıplaklığı ile anlatmak istiyordum.

Derin bir nefes aldım ve "Bir gün bu sorunu cevaplayacağım. Ama bu gün sana tek bir yalan dahi söylemek istemiyorum." dedim.

Bir köşesinde oturduğum yataktan kalktım ve kapıya doğru ilerlerken arkamdan bir ses geldi.

"Bu evde kalmanı istiyorum. Madem senin yüzünden bu haldeyim, o zaman beni sen iyileştir."

Arkamı döndüm ve Ali'nin bu cömert cümlesiyle yüzleştim. Öyle bir cümleydi ki bu, sanki ete kemiğe bürünüp sırtımı sıvazlıyordu.

Ali'ye baktım. Onun yaralı ama umutlu yüzünü iyice inceledim. Karşımda topunu kaybetmiş bir çocuk değil, hayatını kazanmaya çalışan mert bir adam vardı.

"Sen git dediğin gün bu evden gideceğim."

Gülümseyerek " Çık git odamdan da dinleneyim." dedi. Bu haliyle bile beni güldürmeyi başarmıştı. İçimden hayatımın en güzel 10 anısından 5'ini Ali'ye armağan etmeyi diledim ve odasından çıktım.

Odadan çıktığımda Sinan'ın kapının arkasında bizi dinlediğini düşünmüştüm ancak, kapı ardında kimse yoktu. Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyor diye merak ederek Sinan'ın odasına girdim.

İçeri girdiğimde pencereden içeri giren güneş, gözlerimi kısmama neden oldu. O kapıyı kapattığım anda, kendimi dünyanın en güvenli sığınağında gibi hissettim.

Bu oda, tahmin edemeyeceğim kadar ona benziyordu. Duvarların bir kısmı kitaplarla kaplıydı, raflar özenle değil de aceleyle doldurulmuş gibi duruyordu. Bazı kitaplar yan yatmış, bazılarının sayfa köşeleri kıvrılmıştı.

Bir basketbol topu, birkaç tane ağırlık aleti odanın bir köşesine rastgele bırakılmıştı. Balkon kapısının kenarında birkaç saksı vardı. İçlerindeki bitkiler sanki sahibi gibi bakım istiyordu.

Bu adam bana daha önce hiç gitmediğim diyarlara gitmişim gibi hissettiriyordu. Gurbette olup evinde hissetmek. Benim için Sinan bu demekti.

Bunu tam o sırada Sinan, odanın balkonundan çıktığında fark ettim. O kadar zamandır odasında olmasına rağmen neden üstünü değiştirmemişti?

O kadar yorgun olmasına rağmen neden uyumamıştı? Ben onun yerinde olsam yatağa oturduğum gibi uyuyakalırdım.

Neden bilmiyorum ama o yorgun gözlerle bana bakarken, ona doğru koşup ona sıkıca sarılmak istedim. Onun kokusunu üzerimde hissetmek istedim.

Bu kadar güçlü durduğu için ona teşekkür etmek istedim. Ama onun yerine bağırarak "Neden onlara hamile olduğumu söyledin?" dedim.

Parmağını dudaklarına götürdü ve "Sessiz ol, başka türlü kabul edilemezdik. " dedi.

Onun bu sözleri beni sinirlendirmişti.

"Çok yanlış yaptın Sinan, şimdi asla ayrılamayacağız. Biz nasıl boşanacağız?"

Artık konuşmasını, hislerini söylemesini istiyordum.

"Alt kattaki şantajcı kuzenin, amcana haber uçururken biz nasıl boşanacağız? Amcanın eli üstümüzde, ayrıca abin de hala yakalanmadı. Hal böyleyken hepimizin bir arada kalması en doğrusu."

Duymak istediklerim ile duyduklarım arasındaki uçurum beni öldürüyordu. Sinirden deliriyordum.

"Bırak bu bahanelerin ardına saklanmayı Sinan. Biz kez olsun plan yapmadan gerçek hislerini söyle bana."

"Ne duymak istiyorsun?"

"Neden hamile olduğumu söyledin? Neden beni kurtardın? Neden benimle evlendin? Neden? Sakın bana dedenin vasiyeti yüzünden deme."

Her kelimemde daha da çok sinirleniyor, bağırmaya başlıyordum.

"Deden gözlerimin önünde ölüp gitti Ayten. Onun son isteğ-"

"Yalancı! Yalancısın sen, korkaksın."

Kabul edemiyordum, onun hala dedem için benimle olmasını kabul edemiyordum. Ona doğru yaklaşıp göğsüne vurmaya başladım.

"Korkaksın sen Sinan, korkaksın. Hayatımda gördüğüm en korkak insansın."

Göğsüne vurmakta olduğum ellerimi yakaladı ve sakince "Haklısın, korkağım. Kimse, sadece bir saat tanıdığı bir adam için böyle bir tehlikeye atılmaz. Ben de bilmiyordum başımıza bunların geleceğini, bu uğurda kardeşimin sakat kalacağını. "

Ellerim onun tek bir avcunun içindeyken ağlamaya başladım. Ama o devam etti.

"Dedenin vasiyeti yüzünden başladım ama haklısın, tek sebep o değil."

(EYLEM AKTAŞ- SÖYLEYEMEDİM)

Ağlamam yarıda kesildi, cümlesinin devamını merakla beklemeye başladım. O an sanki kulaklarım daha iyi duyar olmuştu.

"Diğer sebep ne o zaman? Ne Sinan?"

Önce derin bir nefes aldı, ardından ellerimi bıraktı.

Gözümün içine baktı ve "Diğer sebebim-" derken kapı açıldı ve içeri Hikmet bey gelip bizi kahvaltıya çağırdı.

Eğer bir dakika sonra gelseydi belki de çiçekler açacak, savaşlar bitecek dünya güzelleşecekti.

Ama Sinan, babasının talimatına uydu ve cümlesini yarıda kesip hızla aşağı kahvaltıya indi. Yatağa çöktüm ve bir süre düşündüm.

O benim kocamdı ve elbet yalnız kalacaktık. Elbet o sebebi öğrenecektim. Elbet o çiçekler açacaktı.

Yüzümü sertçe yıkayıp aşağı indiğimde mutfaktaki uzun masa açılmış, kahvaltıya başlanmıştı. Hikmet bey Ali'ye kahvaltısını odasına götürmüş, Nermin hanım başına bir yazmayı dolamıştı.

Sema ve Sinan da yemeğe başlamamış sanki beni bekliyorlardı. Sema valizindeki en kapalı kıyafetini giymişti.

Sinan Sema'nın evde kalma konusunu açmış, ailesini ikna etmeye çalışıyordu. Zaten o kadar ikna edici bir yapısı vardı ki bir orduyu yönetebilirdi.

Nermin hanım sanırım bir sürü ağrı kesici almıştı. Yarı uyuşuk şekilde " Oğlum neden anlamıyorsun? Bu kız burada kalamaz. Aynı evde bir erkekle bir kadın nikahsız kalamaz. Ali ile bu kız aynı evde kalamaz." dedi.

Sinan bir açık bulmuş gibi " Yani bizim Ayten ile nikahımızı kabul ediyorsun o zaman, ha annecim?" dedi. Sesi mutlu gibiydi.

"Onu da kabul etmiyorum. Asla kabul etmem. Süreyya ne olacak oğlum?"

Kapı eşiğinde onları dinlerken daha fazla dayanamadım ve dahil oldum.

"Süreyya kim?"

Hikmet bey masadaki herkese çay koyuyordu. Karısının çayını doldururken benim sesime yöneldi ve hemen konuyu değiştirdi.

"Gel kızım, kocanın yanına otur. Bir şeyler yiyin sonra güzelce dinlenirsiniz. Sema kızım da bir süre misafirimiz olsun hanım. Hem ev işlerinde sana yardımcı olur değil mi Sema kızım?"

Sema'nın insanlara kendini sevdirme huyu vardı. Çatalına bir salatalık alıp en masum sesiyle "Tabi ki Hikmet amcacığım, benim elimden her iş gelir. Hem evde olduğumu anlamazsınız bile." dedi ve ilaçlardan kafası uyuşmuş Nermin hanımı pes ettirdi.

Sessizce Sinan'ın yanına oturdum. O anki huzurumu gören Sema bana baktı ve gülümseyerek göz kırptı. Benim için mutlu olmuştu. Ben de kendim için mutlu olabilmeyi diledim çayımı yudumlarken.

Hikmet bey hepimizin tabaklarına haşlanmış yumurta koyarken Sinan benim tabağıma koymasına izin vermedi.

"Babam, Ayten yumurta yiyemiyor ona koyma."

Hikmet bey yüzünde muzip bir gülümsemeyle artan yumurtaları benden en uzak köşeye koydu.

Sinan'ın bu lafını duyan Nermin hanım elindeki çay bardağını havada sallayarak "Ben de yumurta sevmem Sinan. Ama ne baban ne sen bundan bir habersiniz ki şu an tabağımda yumurta var." dedi ve masadan çekti gitti.

Hepimiz buz kestik. Sinan ve babası birbirlerine yaramazlık yapmış bir çocuk gibi baktılar. Ardından Hikmet bey karısının yanına odalarına gitti.

Ağzımıza bir iki şey attıktan sonra Sinan duş almak için yukarı çıktı. Sema ile ben de sofrayı toplamaya başladık.

Ben kirlileri bulaşık makinesine yerleştirirken Sema sırtımı sıvazladı ve "Abla sen hiç sıkma canını, her şey çok güzel olacak. Sen Sinan abi ile çok mutlu olacaksın." dedi.

Onun bu sözleri beni daha da tedirgin etmişti. Sesimin tonunu biraz düşürüp " Peki ya bebek ne olacak? " dedim.

Sema gülümseyerek "Sinan abiden daha iyi baba olabilecek kimse yok bu dünyada. Sen içini ferah tut, her şey hallolacak." dedi.

Bana şantaj yapmış da olsa o benim ailemdi. Yaşanan her şeyi bir kalemde sildim ve Sema'ya doyasıya sarıldım. Sema da ailemin kokusu vardı. Dedemin, annemin.

Mutfağı temizledikten sonra Sinan'ın odasına çıktım. Odaya girdiğimde Sinan'ı, yatağın bir köşesine yatmış uyurken buldum. Kollarını sıkan beyaz tişört ve gri eşofman giymişti.

Onun bu yorgunluğunu içimde hissediyordum. Yorgunluktan saçını dahi kurutamamış, yatağın içine dahi girememişti. Nevresimlerin üzerinde yatağa sokulmuştu.

İstemsizce ona yaklaştım ve ellerimi nemli saçlarında gezdirdim. Ona yaklaştığım her an odunsu kokusu daha da yayılıyor, aklımı başımdan alıyordu.

Onun huzurla uyuduğunu bir süre izledikten sonra ben de aynı yatağın içinde, yatağın içine girmeden ona en yakın yastığa kafamı koyup derin bir uykuya daldım.

O uyku karnımdaki kelebekleri yeni diyarlara yolcu etmiş, Beni bu adamın kalbine tutsak etmişti.

Bir gün anlarsın ki ben

Ne rüzgarım ne de heves

Sessizce girdim ömrüne

Çıkamadım bir nefes