17. bölüm · ÖLDÜREN GÜZEL ŞEYLER
KADER
BEN SİNAN, HATALARIM.
Bazen günün en boş vakitlerinde rahatsız bir mindere oturur, hayatı çözümlemeye çalışırdım. Bu anlar benim için nadir ama önemli anlar olurdu.
Çünkü hayatın içine atılmış yetişkin bir adamın biraz soluklanıp düşünmeye, "Neden?" sorusunu sormaya vakti yoktur.
Sürekli kendini ve ailesini bir adım ileriye götürmek ve onlara rahat bir yaşam sürdürmek için çabalamak durumundadır.
Çocukken bile yaz tatillerinde farklı farklı işlerde çalışır, kafamı bulandırmamak için kendime uğraş edinirdim.
Buna karşılık annem de genç bir adamın evde oturmasından hoşlanmaz, beni boş gördüğü her an hayıflanırdı.
Önce annemin zoruyla sonra ise alıştığım için yıllarca bu rutinin içine hapsolmuştum. Fakat bu rutin beni rahatsız etmez, hatta güvenli alanımın içinde olmak beni mutlu ederdi.
Ta ki Ayten'e kadar.
O gelince hayatımın tüm dikenleri sivrilmiş, hepsi bir ok gibi boğazıma saplanmıştı. Belki de sırf bu yüzden daha suskun bir adam haline gelmiştim.
Oysa hikayeler anlatmayı, akşam üzeri eve gelip anneme günümü özetlemekten büyük haz duyardım.
Ayten'le birlikte içindeki "Neden?" sorusu çürümüş, yerini "Nasıl?" sorusu almıştı.
Nasıl daha güçlü bir adam olabilirim?
Nasıl sevdiklerimi koruyabilirim?
Nasıl bu kadını incitmeden sevebilirim?
Tüm bu sorular aklımın bir köşesinde döner dururken eski hayatımı unutur, bir kadının genç bir adamın hayatını nasıl değiştirdiğine hayret ederdim.
Öyle bir kadın ki yıllarca ilmek ilmek işlediğim maskemi çıkartmış, beni en çıplak halimle baş başa bırakıp beni terk etmişti.
Oysa benim için kaçmak, içinde mutlu olduğum güvenli alanımı terk etmek Kaf dağının ardına bakmak gibiydi.
Bu sebeple bir evlat gibi yetiştirdiğim İtalya projem için kaygılanıyor, reddetme noktasına gelmek için bahaneler üretiyordum.
Başka bir ülkede koca bir sene yaşamak bedenime yavaşça zuhur eden bir grip gibi beni hasta ediyordu.
İtalya'ya gitmek Ayten'i ardımda bırakmak demekti.
Ayten'in ben olmadan nasıl bir hayat süreceğinden endişeleniyor, kafamda türlü türlü senaryolar kuruyordum.
Ancak Ayten beni terk ettiğinde anladım ki ben aslında sadece korkuyormuşum. Ayten için değil kendim için korkuyormuşum.
Birilerine iyi evlat olmadan, Ayten'e güçlü bir koca olmadan nasıl bir adam olacağımdan korkuyormuşum.
"Ayten bundan sonra bu evde bizimle kalacak."
"Duydun mu Sinan?"
Ayten'i kapının önünde gördüğümde ilk fark ettiğim şey yüzünün rengiydi. Her zamanki canlılığından eser yoktu; teni solgun, dudakları renksizdi. Gözleri yorgunluktan ağırlaşmış, kirpikleri birbirine yapışmış gibiydi.
Saçları dağılmıştı. Alnına ve yanaklarına birkaç tutam yapışmıştı. Yüzünü buruşturduğu kısa anlardan, ağrısı olduğunu anlayabiliyordum.
"Ne oldu? Ayten'in neyi var? Anne?"
"Oğlum sakin ol. Kız çok yorgun şimdi. Al karını odanıza çıkart, biraz dinlensin."
"Anne?"
"Sinan! Beni dinle oğlum."
Ayten transa geçmiş gibiydi. Bedenen buradaydı ancak ruhu başka yerdeydi. Yavaşça koluna girdiğimde zayıflığı elimi titretti.
Beni terk ettiğinden bu yana ciddi derecede kilo vermiş gibi duruyordu. Kısa ve temkinli adımları aklımı kurcalarken annem salona geçip babama olanları anlatmaya başladı.
Yaşananlara olan merakım Ayten'e dokununca son bulmuş, tek isteğim onun iyi olması olmuştu.
Merdivenlerden yukarı çıkarken onu kucağıma almamak için direnirken Ayten, sadece benim duyabileceğim şekilde usulca inliyordu.
Onu odaya götürüp yatağa yatırdığımda içimdeki buzların eridiğini ve tekrar yamacımda olduğu için rahatladığımı hissettim.
Sanki kaybettiğim bir eşyamı bulmuş, tamamlanmıştım.
Küçükken en çok kaybetmekten korkardım. Sırf bu yüzden arkadaşlarımla oyun oynamaktan çekinir, yenilince onlara diş bilerdim.
Anlamsız bir oyun yüzünden en candan arkadaşlarıma kinlenmek, aklımda onları alt etmek benim en utandığım yönümdü.
Yıllar geçtikçe bu yönümü törpülemeye ve enerjimi başka şekilde harcamaya çalıştım. Bu sebeple yıllar geçtikçe daha çok içimde yaşamaya ve sesimi kısmaya başladım.
Bir işe başlarken ince eleyip sık dokumaya ve olası rakiplerimi daha dikkatli seçmeye çalıştım.
Ben kendimi hayata karşı temkinli sanırken karşımdaki bu kadın, nefes almaya bile çekiniyordu.
Ayten'in yastığını düzeltip üstünü örterken mavi elbisesinin bir kenarının kanlı olduğunu görmem içime ateş düşürdü.
Ancak başını yastığa koyar koymaz uykuya dalan Ayten'i uyandırmadım. Aşağıya inip anneme de sormadım.
Sadece izledim.
Göz kapaklarının yorgunluğunu, hafifçe belirginleşmeye başlayan alın çizgilerini ve sol kaşının hemen köşesindeki ufak beni.
Yatağın bir köşesine oturup onu izlerken üzerime giymiş olduğum yeşil gömleğim ve siyah kot pantolonum beni rahatsız etmiyordu.
Hatta öyle rahatlardı ki senelerdir uyumadan önce kıyafetlerim beni rahatsız etmesin diye çıplak uyuduğum günlere hayret ettim.
Çıplak ayaklarımı birbirine sürterken saatlerin geçtiğini ve yeni bir günün kendini ifşa ettiğini geç fark ettim.
Kapının usulca çalmasıyla yatakta doğruldum ve ayağa kalktım. Kapının eşiğindeki annem, elinde bir kahvaltı tepsisi ile karşımda duruyordu.
"Oğlum günaydın. Ayten bugün yataktan çıkmasın. Kahvaltısını yedir güzelce."
"Anne? Senin kafana saksı mı düştü?"
"Ben deccal değilim Sinan. Ben, anneyim."
Annem, gözlerinin dolduğunu fark edince hızla tepsiyi bana verip aşağıya indi. Merdivenlerden inerken işlemeli yazmasının bir kenarıyla gözlerini ovuşturduğunu gördüm.
"Ne oldu?"
Ayten'in yeni uyanma sesiydi bu.
Çatallı ve kısık.
"Kahvaltı getirmiş annem."
"İstemem."
Kapıyı kapatıp kahvaltı tepsisini yatağın yanındaki komodine bıraktım.
"Annem yumurta koymamış. Sadece domates, peynir ve yeşil zeytin var."
"İstemiyorum Sinan. Lütfen gider misin?"
Ayten yatakta uzanıyor, üzerine serdiğim battaniyeyle yüzünü kapatıyordu. Görüş alanından çıkayım diye bana arkasını dönmüştü.
"Annem iki bardak çay koymuş buraya. Ama tek çatal bırakmış. Yani kahvaltıyı sadece senin yemeni istiyor. Benim ise çay içebileceğimi söylüyor."
"Sürekli düşünüyorsun. Her zaman ufacık bir şeyden büyük anlamlar çıkarmaya çalışıyorsun. Belki de ikinci çatalı koymayı unutmuştur annen. Olamaz mı?"
Sorusunun cevabını alamayınca yüzünü bana döndü ve beni süzdüğünü hissettim. Elim istemsizce enseme giderken Ayten'in eli karnına gitti.
Komodinin üzerindeki tepsiyi alıp yatağın üzerine bıraktım. Ardından yatakta Ayten'in karşısına oturup ona yaklaştım.
Ona yaklaşmamla yatakta doğrulması bir oldu.
"Ne yapıyorsun Sinan?"
"Lütfen kahvaltını yapar mısın?"
"Hayır."
"Peki sana kahvaltını etmeni vasiyet etsem yapar mısın?"
Dudağının bir kenarının yavaşça kalktığını görünce çatala bir salatalık batırıp Ayten'e verdim.
"Nasıl bir adamsın sen?"
"Nasıl bir adammışım ben?"
"Seni terk eden kadını elinle besliyorsun."
Çatalı onun eline tutuşturduktan sonra tepsiden kendi çayımı alıp höpürdeterek içtim.
"Senin yerinde kim olsa aynısını yapardım."
"Benim yerimde kim olsa tüm gece başında bekleyip ellerinle besler miydin?"
Salatalığı sertçe çiğnerken ben çayımı yudumlamaya devam ediyordum.
"Beklerdim tabi."
"Yalan."
"Senin yerinde Levent bile olsa bunu yapardım."
Ayten, "Levent" adını duyunca yemeyi bıraktı.
"Bir daha sakın Levent'in adını ağzına alma Sinan."
"Neden? Renk kattı hayatımıza."
Ayten sinirle göğsüme bir tokat atarken onun eski hırçın haline dönmesi içime su serpmişti.
"Bundan sonra hayatımız diye bir şey yok Sinan."
"Ayten-"
"Senin istediğin gibi boşanacağız. Artık başına daha fazla dert açmayacağım."
"Evimi neden taşladın?"
"Ne?"
"Neye şaşırıyorsun köylü kızı? Bir ton masraf ettirdin bize. Gelip beni taşlasaydın ya."
"Senin o kafanı yarmadığım için o kadar pişmanım ki."
"Taş burada, kafa burada."
Ayten tek bir söz bile etmeden kahvaltısını bitirdi. Ardından soğumaya yüz tutmuş çayını hızla yudumladı.
Tepsiyi alıp komodine koyarken dolu gözlerle beni incelemeye devam etti.
"Özür dilerim."
"Ne için?"
"Seni terk ettiğim için. Evini taşladığım için. Ve-"
Ağlayışı sözlerini bir bıçak gibi keserken ellerini karnında birleştirdi.
"Ve ne?"
"Ve bebeğim-"
"Bebek mi?"
"Bebeğimi kaybettiğim için senden özür dilerim."
"Ne?"
Yemek yapmak için malzemeleri bıçakla doğrarsınız. Doğramaya başlarken temkinli davranır, malzemeyi nasıl keseceğinizden çok elinizi kesmemek için uğraşırsınız.
Birkaç kesişten sonra bıçağa alışır daha rahat davranırsınız. Bir nevi rehavete kapılırsınız.
İşte tam o an öldüren darbe gelir.
Bıçağa bulanan kan, sizin kanınızdır. Fakat bıçağı tutan da kanatan da sizsinizdir.
Boğazımdan yukarı çıkmaya çalışan düğümü yutmaya çalışırken boynumdaki damarların zorlandığını hissettim.
Kendimi uzun bir otobüs yolcuğunda tuvaletini tutmaya çalışan bir çocuk gibi sıkıyordum. Otobüsün çaresizce durmasını bekliyor, kendimle savaşıyordum.
"Annen bana kanser olduğunu, senin Süreyya ile nişanlı olduğunu söyledi. Bana seni terk etmemi vasiyet etti."
"Hayır!"
"Seni terk ettiğimde Levent beni aradı ve bebeğinin sorumluluğunu alacağını söyledi. Ondan başka kimsem kalmamıştı Sinan. Ben de Levent'e güvendim."
Her kelimesi bir beton gibi kafama saplanıyordu.
"Meydanda onu beklememi söyledi. Ben de bekledim. Bebeğim için bekledim. Ama gelmedi. Ben geceyi sokakta geçirdim."
"Sokakta mı?"
"Sonra beni Süreyya buldu. Ben, onun senin nişanlın olduğunu bilmiyordum."
"Nişanlım değil o benim."
"Beni evine götürdü, bana seni anlattı. Ben de seni ona anlattım. Ama sonra anladım ki aynı adamdan bahsediyormuşuz."
Elim saçlarıma gitti. O an Ayten'i daha iyi duymak için kulaklarımı temizlemek istedim.
"O senden "Meleğim" diye bahsetti. Ben de seni Süreyya'ya "Kocam" diye anlattım. Hatta ona "İnşallah meleğinle evlenirsiniz." bile dedim. Kocamı ona sundum."
"Ayten ben sunulacak bir şey değilim."
"Sonra öğrendim ki Süreyya senin evine yemeğe gitmiş. Evin önüne gelip pencereden sizi görünce dayanamadım."
"Ben, özür dilerim."
"Bak hep böyle yapıyorsun işte."
"Ne yapıyorum?"
"Hep sorumluluk alıyorsun. Kötü bir şey yapmasan bile özür diliyorsun. Koruyorsun, kolluyorsun. Karnımı doyurmak için kırk takla atıyorsun. Seni sevmemek imkansız."
"Ayten-"
"Dedemin vasiyeti için bunları yaptın biliyorum. Ben de sırf bu yüzden, annenin vasiyetine uydum. Ödeşmek için seni terk ettim."
"Ama ben bunları vasiyet için yapmadım."
"Nasıl yani?"
"Hatırlıyor musun diğer sebebim var demiştim sana. Sadece dedenin vasiyeti için yapmadım bütün bunları."
"Ne için?"
Sertçe yutkundum. Boğazımdaki düğümü aşağı itmek için çabaladım.
"Seni sevdiğim için."
BEN AYTEN, HATALARIM.
Yas.
Her insanın yas süreci farklıdır. Bazıları yaşanan her şeyi unutur, hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Bazıları ise kaybını bir kor gibi içinde tutar ve ölene dek cayır cayır yanar.
Ben hangisiyim?
İçimden bir ses özgürlük çığlıkları atarken bir diğer yanım ise utançla yakıp yıkmak istiyor.
Ama nereyi?
İçimde Levent'le yaşadığım günahın tohumunu taşımak beni yavaş yavaş öldürürken o tohumu kaybetmek içimi temizlemiyor, günahlarıma bir yenisini ekliyordu.
Ben günahlarımla ıslanırken karşımdaki bu adam, onu terk etmeme rağmen beni kanatlarının altına alıyordu.
Beni aklanmış paklanmış hissettiren bu adam, benim kocamdı.
Ancak fark ediyordum ki kim bana ne diyorsa ben o oluyordum. Sinan beni öpünce kadın, karnımı okşayınca anne ve kim bana sevgi gösterirse o an çocuk oluyordum.
Oysa ben birileri bana dokunmadan da kadındım, anneydim ve çocuktum.
Hayatımı başkalarının bana verdiği değer üzerine kurmak beni bir deli rüzgar gibi savurdukça savuruyordu.
O an, Sinan'ın çok beklediğim itirafını duyunca neredeyse hiçbir şey hissetmedim.
Haftalarca onun ağzından dökülen her sözü işini hakkıyla yapan bir temizlikçi gibi süpürmüş, çöplerini atmamıştım.
Sinan'ın her bir kelimesini aklımda döndürüp kendime yol yapmıştım.
Ben Süreyya değildim.
Sinan'ı uzaktan değil, sol bacağındaki doğum lekesine kadar tanıyordum. Sinan'ı Süreyya gibi hayal etmek Sinan'ın karısına yakışmazdı.
Birinin karısı olmak bana ne kadar çok güç katıyordu?
Yanımda Sinan olunca dizlerim titremiyor, gözlerimi kapatsam bile onu görüyordum. Sinan'ın o keskin kokusunu aldığım o an aşkımın yanlış olduğunu fark ettim.
Kendini biri ile ilişkilendirerek var etmeye çalışmak çölü kazmak gibi bir şeydi.
"Levent bizi nasıl buldu hiç merak etmiyor musun?"
Sinan yaptığı itirafın faturasını alamamış, gözleri yine durgunlaşmıştı.
"Nerden çıktı bu şimdi?"
"Hiç merak etmedin mi yani?"
"Ettim, hatta ona da sordum ama geçiştirdi."
"Sema söylemiş."
"Ne?"
Sinan'ın kaşları birleşmiş, bana iyice yaklaşmıştı.
"Sema neden yapsın böyle bir şeyi?"
Biraz olsun vakit kazanabilmek için saçlarımı bir yanıma attım.
"Ayten, Sema neden böyle bir şey yaptı?"
"Ali için."
"Ali mi?"
Sinan'ın dudakları aralandı ama konuşmadı.
"Sema, Ali'nin bir günlüğü olduğunu söyledi."
"Evet, günlük tutuyor."
Gerçekten bir günlüğü olduğunu öğrenince Sema'ya biraz daha inanmaya başladım.
"Sema bir gün merak etmiş, Ali'nin günlüğünü karıştırmış."
"Neden yapmış bunu?"
"Bilmiyorum ama günlükte Ali'nin bazı yazılarını okumuş."
"Ayten söyler misin artık?"
Derin bir nefes verdim.
"Ali'nin, günlüğünde bana aşık olduğunu yazdığını görmüş."
"Hayır!"
Sinan'ın gür sesi odayı inletirken yatakta zıpladım.
"Sema görünce ne yapacağını bilememiş. Hatta-"
"Hatta ne?"
"Sinan ne olursun sakin ol."
"Hatta ne Ayten?"
"Ali, günlüğünde seni öldürmek istediğini yazmış. "Eğer Sinan ölürse Ayten'le mutlu olurum." diye yazmış."
"Yalan. O Sema yalan söylüyor. Zaten İstanbul'a gelmek içinde bize şantaj yapmamış mıydı? İnanmıyorum."
"Ben de en başta inanmadım ama bir düşün Sinan, Sema neden böyle bir yalan söylesin? Bu ortaya çıktığında benim de kendisinin de evsiz kalacağını biliyordu."
"Ayten! Böyle bir şey olamaz diyorum sana. Ayrıca Ali'nin günlüğünde bunları yazması ile Sema'nın Levent'i aramasındaki bağlantı ne?"
"Sema, eğer ben evden gidersem her şeyin düzeleceğini düşünmüş. Eğer ben Levent'le gidersem bebeğimi onunla büyütür hem de aileniz dağılmaz diye düşünmüş."
"Bunun kararını Sema veremez."
"Sinan artık saklanmaktan çok yoruldum. Bunca şey olmuşken, bu uğurda bebeğimi kaybetmişken yüzleşmek istiyorum."
"Ne demek istiyorsun?"
"Gidip Ali ile yüzleşelim. Sema'nın yalanı ortaya çıksın."
"Ben-"
"Sinan, eğer bununla yüzleşmezsek şüphe içimizi kemirecek duracak. Eğer Sema doğru söylüyorsa ben artık bu evde kalamam. Giderim."
Sinan'ın alnının terleyişini, çıplak ayaklarının parke üzerinde çıkardığı sesleri aklıma kazıdım.
Allah der ki "Neyi çok seviyorsan seni onunla sınarım."
Ve Allah der ki "Neyi benden daha çok seviyorsan onu senden alırım."
Sinan kapıyı çarpıp odadan çıkarken tekrar yalnız kaldım. Odanın balkonuna çıkıp yüzüme çarpan ılık havayı içime çektim.
Sema'nın yalan söylüyor olması için dua etim. Ali'nin bana aşık olmaması için Allah'a yalvardım.
Balkondan çıkıp yatağa oturdum ve cebimden telefonumu çıkarıp Sema'yı aradım.
BEN SEMA, HATALARIM.
Kahvaltıdan sonra herkes masadan kalkmış, tüm evin işi bana kalmıştı. Önce mutfağı topladım ardından tüm evi süpürdüm.
Evin tozlarını da aldıktan sonra güzel bir çay demleyip herkese servis ettim. Mithat dayının yaptığım çaya iltifat edip saçımı okşaması tüm çabama değmişti.
Ayten ablamın dayısı olan Mithat dayı, en çaresiz anımda bana evini açmıştı. Ayten abla, evden ayrılırken tüm yaptıklarıma rağmen bana sarılmış, beni Kapadokya'ya yolcu etmişti.
Küçüklüğümden beri Ayten ablamı çok sever, hep onun yanında kalmak isterdim. Onunla evcilik oynamak, onunla yemeğimi paylaşmak beni çok mutlu ederdi.
Ancak annem ve babamın baskıları, bizim dostluğumuza ket vurmuştu. Annem sürekli beni bir kenara çeker Ayten abla ile oynadığım için saçımı çekerdi.
Ayten abla ve ailesinin bizden aşağıda olduğunu, onların ayak takımı olduğunu kafama sokardı.
Yıllar içinde biz iki kuzen, aynı evin için iki farklı hayat yaşar olmuştuk. Ancak benim Ayten'e olan sevgim hiç azalmadı.
Sürekli yeni elbiseler için ağlar, eskimeyen elbiselerimi Ayten ablaya verirdim. Annemi de tatmin eden bu davranışım Ayten'le aramızdaki ilk sırrımızdı.
Sonrasında sırlarımız çoğaldı ama hayatlarımız değişmedi.
Ayten'in, Ürgüp'te Levent'le kaçacağını duyunca dünyalar benim olmuştu. Fakat Levent'in onu terk ettiğini duyduğumda umutlarımız tükendi.
Bir gün annem ile babamın gizli konuşmalarını duymuştum. Babam anneme Levent'e arsa verip Ayten'den ayırdığını söylemişti.
Bu duyduğumu Ayten'e söyleyemedim. Öz babamın kötülükleri boynumu bükmüş, kendim için korkmaya başlamıştım.
Ya bir gün aşık olursam ve babam Ayten'e yaptığını bana yaparsa?
O andan itibaren babamdan kaçmanın yollarını aradım ancak cesaret edemedim. Kimse bu cehennemden çıkamaz derken Ayten, çıkmıştı.
Yanındaki şövalyesiyle babamı yenmişti.
Babamın ilk kez geri adım attığını görünce üzerine gittim ama dik duramadım. Hayatım boyunca her istediğim yapıldığı için karşı çıkmak doğamda yoktu.
Ama Ayten'de vardı.
Sırf bu yüzden onlara şantaj yaptım. Zorla İstanbul'a geldim.
Bizim için cehennemin bittiğini düşünürken İstanbul'da yaşadıklarımız üzerimize kabus gibi çöktü.
Nermin hanımın evdeki otoritesi Ayten'i köşeye sıkıştırırken öğrendiğim gerçek bizim için tüm yolları tıkadı.
Sırf meraktan Ali'nin günlüğünü okurken kalbim patlayacak gibi atmış, felaketin eşiğinde olduğumuzu anlamıştım.
Çoğu kız çocuğu babasının ölümüne feryat ederdi ancak ben, yapmadım. Ayten'e babamın ölümü için bağırıp çağırsam da içten içe rahatlamış hissettim.
Biliyordum ki bu düzen bozulmayacak, babamın yerine elbet birisi geçecekti.
Bu yüzden Kapadokya'ya dönmek bizim için cehenneme geri dönmek demekti. Babamın ölümünü içime sindirmeye çalıştığım o gece Levent'i aradım.
Ayten, Levent kendisinden haber alabilsin diye benim numaramı da vermişti. Hatta bir keresinde onunla tanışmıştık.
Ablama olan aşkı gözlerinden okunurken babam yüzünden sevdasını terk etmek durumunda kalmıştı.
Belki bu sefer üzerlerine kabus gibi çöken babam olmadan mutlu olabilirler diye düşündüm. Ablam bebeğini sağlıkla dünyaya getirir, huzura kavuşurdu.
Levent'e her şeyi anlatıp onu Üsküdar'a çağırdıktan sonra odada duramadım. Tam o sırada Sinan abi mutfakta su içiyordu.
"Ne yapıyorsun kız Sema?"
Gülümseyince ortaya çıkan inci dişleri, insanın içine işleyen ses tonuyla Sinan abi tanıdığım hiçbir erkeğe benzemiyordu.
Bir keresinde herkes kahvaltısını bitirip masadan kalkmıştı. Herkes beni temizlenmeyi bekleyen mutfakla baş başa bırakırken Sinan abi yanımdaydı.
Onun kimse demeden sofrayı toplaması ve bulaşıkları dizmesi beni çok şaşırtmıştı. Çünkü hayatımda hiç ev işi yapan bir erkek görmemiştim.
"Sinan abi bırak ben yaparım."
"Niye kız? Birlikte yapalım ki çabucak bitsin."
"Erkekler ev işi yapmaz ama."
"Halt yemiş o erkekler. Herkes her işi yapar."
Mutfağı birlikte çabucak topladıktan sonra kimse görmesin diye etrafı kontrol etti ve kadife cüzdanını çıkarıp bana harçlık verdi.
"Müsait olunca çık dışarı, gez dolaş. Burası İstanbul, hiçbir yere benzemez."
O an Sinan abinin gerçek olduğuna inanamadım. Böyle bir adama sahip olduğu için Ayten ablamı tebrik ettim.
Sinan abinin bana verdiği harçlığı ovuştururken güzel geçen çocukluğuma lanet ettim. Eğer çocukluğum Ayten abla gibi kötü geçseydi benim de karşıma Sinan abi gibi biri çıkabilirdi.
Sinan abinin ailesine verdiği değer gözler önündeyken her şeyi bile bile onları felakete sürüklemek harçlığıma haksızlık gibi geldi.
Bu sebeple içim rahattı.
Mithat dayının yanında bir hizmetçi gibi yaşasam da yapmış olduğum iyilik beni tatmin ediyordu.
Fakat işler istediğim gibi gitmedi. Levent Ayten'i yine terk etti. Meğer terk etmesi babam yüzünden değil, karaktersizliğindenmiş.
Çayları servis ederken telefonumun çalmasıyla odama geçtim.
Arayan Ayten'di.
"Efendim abla."
"Sema hemen Sinan'ın evine gel. Ben oradayım."
"Abla sen onu terk etmemiş miydin?"
"Sema uzatma. Hemen Sinan'ın evine gel. Ali ile ilgili."
"Ali mi?"
Durdurmak için hayatlarla oynadığım felaket gelmişti.
"Tamam abla hemen geliyorum."
BEN AYTEN, FELAKETİM.
Sinan'ın masasındaki defteri karıştırırken buldum kendimi. Defterde İtalya ile ilgili bir sürü bilgi vardı.
Venedik'in yakında batabileceğini, Roma'da yapılan pizzaları denemek istediğini yazmıştı. Ancak defterde bir sürü karalama da vardı.
Sanki ısrarla bir şey yazılıp silinmiş gibiydi. Tam o sırada kapı açıldı ve Sinan içeri girdi.
"Ne yapıyorsun sen?"
"İtalya'ya gidecek misin?"
Sinan yanıma gelip hışımla defteri elimden aldı.
"İnsanların özel eşyalarını karıştırmak sizde genetik galiba."
"Öylesine baktım."
"Bir şey merak ediyorsan bana sor Ayten."
"İtalya'ya gidecek misin?"
Bana bir adım yaklaştı ve fısıldadı.
"Ali'ye bağlı."
O an hayatlarımızın birbirini etkilediğini fark ettim. Birimizin tek bir adımı herkesin hayatını değiştiriyordu.
Ben, Sinan, Ali, Sema ve Süreyya.
Küçükken özgürlük benim için farklı çift çorap giyebilmekti. Şimdi çıplak ayaklarımla yolumda yürüyor, tökezlemeden ilerleyemiyordum.
Sema eve geldiğinde hep birlikte Ali'nin odasına girdik. Kapının eşiğinde gördüğüm Sinan'ın titreyen elleri, olayın ciddiyetini gösteriyordu.
"Hepimiz girmesek."
Sinan'ın bu tavrını çok iyi anlıyor ama artık yorgunluğumu daha fazla gizleyemiyordum. Her şeyin gün yüzüne çıkmasını ve tek celsede bitmesini istiyordum.
"Birlikte çözelim bunu. Birbirimize tutunalım bu sefer, itmeyelim."
İçeri girdiğimizde Ali'yi yatağında doğrulmuş, telefonundan oyun oynarken bulduk.
"Ayten, hoş geldin. Ben geldiğini görmedim."
Sema "Ayten abla!" diye araya girdi.
Ali Sema'ya öldürücü bakışlar atarken Sinan, odanın bir köşesine sinmiş bizi izliyordu.
"Ali, biz seninle önemli bir şey konuşmak için buradayız."
"Hayırdır Ayten, bir şey mi oldu?"
Sema yine araya girdi ve "Ayten abla!" diye çıkıştı.
Sema'ya dönüp "Sema sen sus." dedim ve Ali'nin yatağına oturdum.
"Ali nasılsın? Durumun nasıl gidiyor? Seninle ilgilenemedim özür dilerim."
"Durumum çok iyi. Birkaç güne fizik tedaviye başlıyorum. Ayrıca artık bacaklarımı kıpırdatabiliyorum."
Ali, battaniyeyi üzerinden çekip bize bacaklarının kıpırtısını gösterdi. O an biraz geri çekilip dikkatle kıpırtıları izledim.
O kıpırtılar bana can oldu. Yarattığım enkazın iyileştiğini görmek omuzlarımı düşürdü. Derin nefes aldım ve yavaşça bıraktım.
"Şükürler olsun. Sonunda her şey düzene giriyor. Bundan sonra her şey çok güzel olacak."
Ali'nin dudakları kıvrıldı ancak bir anlığına abisi ile göz göze gelince tekrar yüzü düştü.
"Biz senin günlüğünü bulduk Ali. Maalesef biraz okumak zorunda kaldık. Bunun için senden özür diliyorum."
Ali gözlerini indirdi ve yerdeki kilimi incelemeye başladı.
"Bu utanılacak bir şey değil. Hepimizin kafası karışabilir, hatalar yapabiliriz. Hatta yanlış kişilere doğru hisler biriktirebiliriz."
"Yanlış değil!"
Ali'nin çığlığı hepimizi yerimizde zıplattı.
"Eğer Sinan olmasaydı her şey çok güzel olacaktı."
O an Sinan'a bakmamak için direndim, neler hissettiğini düşünmek elimi kızgın yağa sokmak gibiydi.
"Ali, Sinan'ın hiçbir suçu yok."
"Sen onu sevmiyorsun. Ben sana "Sinan'ı seviyor musun?" diye sorduğumda cevap vermemiştin."
Sinan'ın arkamda olduğuna, onunla göz göze olmadığıma şükrederek Ali'yi dinliyordum.
"Ali, bu konu Sinan ile benim aramda. Seni ilgilendirmez."
"İlgilendirir."
Sema "Ali, aklını başına al. Pişman olacağın bir şey söyleme." dedi.
Ali ise sinirle telefonunu duvara fırlattı.
"Neden ya neden? Neden sürekli dikkatli olmam gerekiyor? Neden hoşlandığım tüm kızlar bana abimi sorup duruyor? Neden her yerde Sinan'ın kardeşi olarak tanınıyorum?"
Kafamı yavaşça arkama çevirdiğimde Sinan'ı yere çökmüş, ağlarken gördüm. Onu böyle zayıf görünce ellerimi yumruk yaptım.
"Ali yeter artık. Abini ne kadar üzdüğünü görmüyor musun?"
"Sinan'ın ölmesini istiyorum."
"Ali sus."
"Çünkü ben sana abla demek istemiyorum. Ben seni-"
Ali cümlesini bitiremeden attığım tokat onu yatakta savurmuş, Sinan'ın feryadını bastırmıştı.
Arkamı dönüp Sinan'a baktığımda onu, bacaklarını karnına çekmiş eliyle ağzını kapatmış halde gördüm.
Ali, hırsla kafasını yastığa vururken Sema elimi sıkıca tuttu.
O cümleyi bitirmesine izin veremezdim. Sinan'ın gözünden akan tek bir yaş, benim ömrümü kısaltıyordu.
Aile.
"Bütün kötülüklerin iyi niyetle yapıldığı yer."
İzlediğim bir filmde duymuştum bu sözü.
Aile, insanın hayatın bıçağından kaçıp saklandığı yerdir. Fakat her aile, kendi bıçağını içinde saklar.
Sinan sertçe gözlerini ovuşturdu ve hışımla ayağa kalktı. Kan toplayan gözleri hepimizi bir adım geriye iterken Sinan, usulca bize yaklaştı.
"Gidiyorum ben. İtalya'ya gidiyorum. Bir daha dönmemek üzere."
