10. bölüm · ÖLDÜREN GÜZEL ŞEYLER
EŞİK
BEN SİNAN, SEÇİMİM.
Sinan, Akif Sinan Sağlam.
Evlat olmak. Hayatım boyunca en çok evlat olmak için uğraştım. Anneme babama hayırlı bir evlat olmak en birincil hedefimdi.
Sonra okudum, çok okudum. Kitapların dünyası beni içine çekti ve bana başka bir hayatın da var olabileceğini öğretti.
Martin Eden, aşkı için tüm benliğini değiştirmeye çalıştı. Raif bey, herkesten kaçtı ama kendinden kaçamadı. Emily, öksüz bir çocuk olarak kaderini yeniden yazdı.
Bu karakterler bana insanın içindeki gücün kimseye bağlı olmadığı, yalnız kendi için yaşaması gerektiğini öğretti.
Gezdim, çok gezdim. Anadolu'da gezilmedik yer bırakmadım. Aydın, Tokat, Kastamonu, Kars ve daha nice şehirleri mesken tuttum.
Amacım o şehirlerde kendimi bulmak ve içimdeki boşluğu doldurmaktı. En mutlu insanların cahil insanlar olduğunu söylemişti Kars Sarıkamış'ta tanıştığım Maksut dede.
Farkındalığı yüksek insanlar bir kuşun kanat çırpmasından bile etkilenirler ancak kuş zaten uçmak için yaratılmıştır. Önemli olan "Neden?" sorusunun cevabıdır.
Neden doğarız?
Neden severiz?
Neden ölürüz?
Dünyadaki tüm dinlerin bu sorulara ağız dolusu cevapları vardır ancak bu soruları cevaplaması gereken dinler değil insanlardır.
Yalnız tanrıya ibadet etmek ve onun testlerini geçmek için yaşadığını söyleyen insanlara hiç inanmadım. Çünkü insanın, yalnız insan olduğu için yapması gerekenler vardır.
Mesela gözlerinin önünde ölen bir adamın son isteğini yerine getirmek gibi.
Ben de tam olarak bunu yaptım. Olanları unutabilirdim, ölene güzel bir dua okuyup evime dönebilirdim.
O kıza yardım etmeyebilirdim. Bu benden hiçbir şey götürmezdi, çantamı toplar başka bir şehri keşfe çıkardım.
O kızın elini tuttuğumda kardeşimin sakat kalacağını, ailemin parçalanacağını ve benden olmayan bir çocuğun babası olacağımı bilseydim yine de o kızı kurtarır mıydım?
Soğuk zemine oturmuş, bacaklarımı karnıma çekmiş halde beklerken ellerimi saçlarıma attım ve birkaç saç telimin döküldüğünü fark ettim.
Ayten, "Karnımdaki bebeğin babası sensin Sinan" cümlesinden sonra karnını tutmaya başladı. Ben onunla tartışmaya devam ederken gözlerim terliklerine kaydı.
Kasıklarından akan kan, yeri ıslatırken Ayten çığlık atmaya başladı. Korkuyla ona yardım etmeye çalışırken çığlıklarının şiddeti arttı ve oracıkta bayıldı.
Yere düşmeden Ayten'i tuttum ve hızla aşağı indirdim. Çığlıkları duyan herkes yanımıza koştu, Annem namaz kıyafetini giymiş, secdeye hazırlanıyorken kucağımda kanlar içindeki baygın Ayten'i görünce telaşlandı.
Sema ağlamaya başlamış, Ali ise salondan bize bağırıyordu.
"Sinan ne oldu bu kıza?"
"Babam zaman yok, arabayı alıyorum. Ayten'i hastaneye götüreceğim."
"Ben de geleyim."
"Ben de."
Annem o üç saniye içinde kargaşa halindeki evi hizaya soktu.
"Hikmet, sen evde kal. Çocuklara göz kulak ol. Sinan ben hazırım zaten, hemen götürelim kızı."
Evin tüm ahalisi Nermin hanım ne dediyse onu yaptı. Annem namaz kıyafeti ile gelirken ben çıplak ayaklarıma önü açık gri terliğimi giydim.
Ayten'i arabanın arka koltuğuna yatırırken annem de Ayten'in yanına, arka koltuğa oturdu ve kızın başını alıp dizine koydu.
Telaş içindeydim, hiçbir şey düşünemiyordum. Annem arkada Ayten'e tatlı tokatlar atarak uyandırmaya çalışırken sesli bir şekilde dua okuyordu.
Hızla en yakın hastaneye geldim ve Ayten'i kucaklayıp hastaneye girdim.
"Yardım edin, karım hamile. Kanaması var. Yardım edin!"
Hemşireler Ayten'i sedyeye yerleştirirken annem arkadan bize koşuyordu. Elini tuttum. Ona muayene edecekleri odaya götürürlerken eli, elimden yavaş yavaş kopuyordu.
O an aklıma ellerimden kopup giden Ramiz dede geldi. Son isteğini yerine getirirken kızını mahvetmiş, belki de onu öldürmüştüm.
Ayten ellerimden yavaş yavaş koptu ve ben o kuyuya düştüm.
O soğuk hastane zemininde bacaklarımı karnıma çekmiş beklerken annem, hemen yanımdaki sandalyeye oturmuş dua okuyup kafama üflüyordu.
O traktörün ufuktan görünüp bana gelişi kafamda dönmeye başladı.
Ayten.
Zavallı, kurtarılmaya muhtaç, korkusuz, güçlü, yalancı Ayten.
Yalancı Ayten.
Ayten'in bebeğinin babası Sinan.
Her seçimi ona kan kaybettiren, hayatın eşiğinden bir türlü geçemeyen zavallı Sinan.
Bir eli tutarak cana kıyan, bir eli tutarak baba olan Sinan.
Az önce zihnimi kaçırdığım o düşüncelerden sıyrılıp, yine o soğuk hastane zemininde buldum kendimi.
Elimi saçlarımı attığımda gördüğüm dökülmüş saç tellerim beni kendime getirdi. Sonunda doktor odadan çıktı ve hışımla ayağa kalktım.
"Doktor bey, o nasıl? Ayten nasıl?"
"Merak etmeyin, anne gayet iyi."
"Peki ya bebek?"
Bu soruyu sorduğuma annem de şaşırmıştı. Bebek nasıldı? Ayten'in bebeği nasıldı? Babası sensin dediği bebek nasıldı?
"Bebek nasıl doktor bey? Konuşsanıza."
"Şu anda bebeğin kalbi atıyor, ancak düşük tehdidi söz konusu. Şimdi ultrasonla bebeğin durumunu daha ayrıntılı kontrol edeceğiz. İsterseniz siz de içeri girebilirsiniz."
Doktorun sert cümleleri kafama bir beton gibi düşmüş, gözlerimi doldurmuştu. Annem ellerini açtı ve büyük bir coşkuyla "Allah'ım şükürler olsun." dedi.
O an aklıma Ayten'i duvara sıkıştırmam ve ona bağırmam geldi. Beni hiç bu kadar kızgın görmemişti, korkmuş olmalıydı.
Onu korkuttuğum için, karnındaki canı yaktığım için kendimden nefret ettim. Annem bana dönüp sarılacakken hemen doldurduğum gözlerimi buruşturdum ve anneme sarıldım.
"Ben de geleceğim Sinan. Torunumu ben de göreceğim."
"Torunun."
Ben baba olacağımı yeni anlamışken annem torununu kabullenmişti bile. Hızla odaya girdik. Ayten uyanmış ancak çok yorgun görünüyordu.
Onu o halde görünce hemen gözlerimi yumdum. Ben bir iyilik yapmak istemiştim. Ancak şimdi yaptığım o iyilik hayatımı hiç olmadığı kadar Ayten'e bağlamış, beni baba yapmıştı.
Ona bakmamak için odanın farklı yerlerini incelemeye başladım. Kenarı çizilen ultrason cihazını, doktorun oturduğu beyaz deri koltuğu ve annemin Ayten'den saklamaya çalıştığı heyecanını.
Doktor, Ayten'in açıkta olan göbeğine jel gibi bir şey sürdükten sonra barkod okuma cihazı gibi duran cihazı Ayten'in göbeğinde gezdirmeye başladı.
"Bakın, kalbi atıyor. Duymak ister misiniz?"
Ayten kafasını evet der gibi salladı. Kaçak bakışlarla ona bakarken onun gözü ekrandaydı.
Cihazdan önce hafif bir parazit sesi geldi. Sonra doktorun eli durdu.
"Duyuyor musunuz?"
Birkaç saniye sonra odanın içinde hızlı ve düzenli bir ses yankılandı.
Tak-tak-tak-tak-tak-tak-tak...
Bebeğin kalbi atıyordu, yaşıyordu. O amansız maceralara bizimle birlikte göğüs germiş, en başından beri bizi hiç bırakmamıştı. Annesi gibi güçlü olacağı belliydi.
Doktor birkaç saniye daha görüntüyü inceledi.
"Henüz çok erken ama..."
Ellerini açmış dua eden annem, doktorun sözünü kesti ve heyecanla "Ama?" dedi.
"Erkek olma ihtimali yüksek."
Erkek.
Bunu duyan annem sevinçle duasını bitirdi ve çantasından çıkardığı telefonuyla muhtemelen babamı aramak için odadan çıktı.
Annem odadan çıkınca rahatlayan Ayten, hafif doktora doğru yöneldi ve bana bakmadan doktora fısıldadı.
"Doktor bey, kürtaj olabilir miyim?
Bu cümle az önceki sahte aile saadetine batan bir kıymık gibiydi.
"Evet. Dokuzuncu haftada olduğunuz için, tıbbi açıdan uygun olduğu ve gerekli şartlar sağlandığı takdirde gebeliğin sonlandırılması mümkün."
"Teşekkür ederim."
"Şu an dokuz haftalıksınız. Gebeliği sonlandırma konusunda kararınız kesin ise, çok fazla zamanınız yok. Yasal süre açısından yaklaşık bir haftanız kaldı."
Ayten benimle göz teması kurmuyor, hatta konuşulanları duymayayım diye fısıldıyordu. Doktor aramızdaki garip durumun farkına vararak bir tenis maçını izler gibi bizi seyretmeye başladı.
"Babası siz misiniz?"
Aklımı esir alan bu soru, doktorun sesiyle ete kemiğe bürünmüştü ve biz, Ayten'le yeni bir yol ayrımındaydık.
BEN AYTEN, BEBEĞİM.
Hayatım boyunca yeşermeyi bekleyen bir tohum gibi yabani otların arasında saklanıyordum.
Sadece yaşamak için çetin mücadeleler vermiştim ama o hengamenin ortasında hamile olduğumu unutmuştum.
Bir yerden sonra kendimi Sinan'a öyle kaptırmıştım ki aklım bana oyunlar oynamış, kötü yollara sapmıştım.
Artık amcam da yoktu, abim de. Dalımı kesmek isteyen kimse yoktu artık. Özgür olabilirdim, ilk kez rahatça nefes alabilirdim.
Ama yapamadım, tek başıma nefes alamadım. Sinan'dan ayrılma düşüncesi beni öyle tutsak etti ki başka bir hayat düşünemedim.
Tek bildiğim bu adamın yanından ayrılmak istemediğimdi. Sırf bu adamın o keskin kokusunu her gün içime çekeyim diye onu sırtından vurmuştum.
Ancak karnımdaki can, bu kirli oyunun farkına varmış olacaktı ki hemen kendini hatırlattı. Sanki kendimi yalnız hissettiğim için bana kırılmıştı.
"Ben buradayım, Sinan olmasa da ben buradayım. Yalnız değilsin." diyordu karnımdaki can.
İşte tam o an doktorun gözlerinin içine baktım ve "Kürtaj olmak istiyorum." dedim.
İkisine birden sahip olamayacağımı anlamıştım. Ya Sinan'dan ya da karnımdaki candan vazgeçmem gerekiyordu.
Sahte kocası için bebeğinden vazgeçen bir anne.
Seni bir görev olarak gören bir adamın karısı olmak için bebeğini öldürmek isteyen bir kadın.
"Beyefendi, bebeğin babası siz misiniz?"
"Evet."
Onun cevabını duymamak için kafamın içinde çığlıklar atarken "Evet!" demesiyle pencere önünde birkaç karganın uçuşma sesini duydum.
O an ekrandan gelen "Tak-tak-tak-" sesinin şiddeti artmaya başladı. Sanki bebek benim için o evet kelimesinin önemini biliyordu.
Karnımın içinde benim için seviniyordu. Sanki bana "Beni öldürme!" diyordu.
Sinan'a duyduğum utanç yüzünden onun yüzüne bile bakamazken o, gözlerini bana dikmiş gülümsüyordu.
Umut veriyordu.
Doktor Sinan'ı odadan çıkarttı ve son kontrolleri yapıp beni taburcu etti. Odadan çıkınca karşımda gördüğüm Nermin hanım, ufak bir iç geçirdi.
Sinan çıkış işlemlerini halletmiş, odanın yakınındaki vezneden geliyordu.
O, eli ensesinde usul usul bana yaklaşırken gri önü açık terlik giymiş olduğu ayaklarına baktım. Onun yanındayken hep düşecek gibiydim ama hiç düşmemiştim.
Elimi bir an olsun bırakmamıştı. İstemsizce ona doğru yürümeye başladım. Sanki ayaklarım onun ayaklarını mesken tutmuş, onsuz yapamıyordu.
Annesi bizi uzaktan izlerken biz birbirimize yaklaşmaya devam ettik.
"Gidelim mi?"
Onun bu sözleriyle vücudum bir mıknatıs gibi ona çekildi ve ben var gücümle Sinan'a sarıldım.
Güçlü gövdesi yıkılmaz bir dağ gibi hissettiriyordu. Ona her dokunduğumda acım diniyor, direncim artıyordu.
Tüm gücümü ona sarılmak için kullanıyor, onu kendime yeterince yaklaştırmak için savaş veriyordum.
Saçlarının o odunsu kokusuna karışan tuzlu ter kokusu beni mest ediyordu. Ellerimi önce serseri saçlarında ardından dokunabildiğim her yerinde gezdirdim.
Ona ulaşmak için kana bulanmış siyah terliklerimle parmak ucumdaydım. Büyük ellerini sırtımda gezdirmesi gözlerimi sıkıca kapatmama ve elinin her hareketini vücudumda hissetmeme neden oldu.
Dakikalarca öyle durduktan sonra beni yavaşça bıraktı. Nermin hanımın bizi dolu gözlerle izlediğini görünce Sinan'ın doktora verdiği "Evet!" kelimesi kafamda dönmeye başladı.
Hastaneden çıktığımızda aydınlanan güneşin beni selamladığını yüzümde hissettim. Etraftaki o müthiş sabah kokusu bir merhem gibi derimin içine süzüldü.
Biz Nermin hanımla hastane girişinde beklerken Sinan arabayı otoparktan almaya gitti. Ben kanlar içinde baygınken neler hissetmişti acaba? Otoparka arabayı park ederken aklı bende miydi?
Kafamı çevirip Nermin hanıma baktım, üzerindeki ince namaz kıyafetiyle tüm gece üşümüş olmalıydı. Benimle hiç göz teması kurmuyor ancak sürekli dua okuyup bana doğru üflüyordu.
O üfürük öyle belirsiz öyle gizliydi ki anlamam zaman almıştı.
Günün ilk ışıkları yüzümüze vururken ikimiz de yan yana durmuş Sinan'ı bekliyorduk.
"Ben oğlunuzu seviyorum Nermin hanım."
Bu itiraf güneşin artık tamamen doğmasına ve ikimizin de gözlerinin kısılmasına yol açtı. Kendime bile itiraf etmekten büyük bir çekince duyduğum bu cümleyi benden nefret eden birine açmıştım.
Aklım hiç olmadığı kadar berraktı. Nermin hanım bu cesaretimi duyunca duasını yarıda kesti.
"Sen nası-"
"Ali'ye bunu yapan cezasını buldu, ömür boyu hapis yatacak. Bundan böyle beni kabul etmeniz için elimden ne geliyorsa yapacağım Nermin anne."
Bir anne adayı kocasının annesine anne demişti.
Kim olsa bunun çok güzel bir yakınlaşma olduğunu düşünürdü. Ancak benim Nermin hanıma "Anne!" demen onun için bir savaş ilanıydı.
Bana döndü ve "Sen ağzınla kuş da tutsan seni istemeyeceğim. Sinan'la evlendiğin için çok pişman olacaksın kızım. Sen uğursuzsun." dedi.
"Peki ya torununuz?"
Kulağına yaklaştı ve fısıldayarak "Herkesi kandırabilirsin ama beni kandıramazsın. O bebeğin Sinan'dan olmadığını adım gibi biliyorum. Bundan sonra oğlumu kullanmana izin vermeyeceğim vesikalı gelin." dedi ve arabayı getiren Sinan'a doğru yürüdü.
Kendimi kurtarmaya çalışırken, mutlu olmak için çırpınırken daha da dibe batıyordum. Öyle bir bataklıktı ki bu sinsice en umutlu olduğum zamanı bekleyip öyle çekiyordu beni kendine.
Annesi arabanın ön koltuğuna kurulmuşken Sinan, hastane girişinde olan bana doğru yaklaştı ve elini uzattı.
Umarsızca tuttum o eli, sımsıkı.
Beni dikkatlice arka koltuğa yerleştirdi ve eve doğru yol aldık.
Arabanın arka camını açtım ve sabah kokusunun içeri girmesine izin verdim. Öyle bir kokuydu ki bu, kalpleri eritir, elleri birleştirirdi.
Eve geldiğimizde herkesin hala uyuduğunu görünce dikkatlice odalarımıza doğru gittik. Sinan ile birlikte yavaşça yukarı çıkarken arkamı döndüm ve Nermin hanıma "Teşekkür ederim, Nermin anne." diye fısıldadım.
Bu teşekkür onun savaş ilanına bir cevap gibiydi. Dudağının kenarının titrediğini gördüğüm Nermin hanım, bir cevap vermeden odasına doğru koştu.
Sinan'ın odasına girdiğimde sanki hiç hastaneye gitmemişiz, hiç fenalaşmamışım gibi hissettim. Ancak Sinan hiç kavga etmemişiz gibi yatağı açıp beni için hazırladı.
"Bir şey demeyecek misin?"
"Yorgunsundur, iyice dinlen."
Yataktaki bir yastığı ve ince nevresimi yere sererken kolunu tuttum.
"Belki annen falan kontrol etmeye gelir, sen de yatakta yat Sinan."
"Merak etme, kimse odama girmez. Rahatına bak."
Yataktan aldığı ince nevresimi halıya serip yere uzanırken onu izledim. Bir elini yastığın üstünden ensesine koyarken gözlerini kapattı.
Ben ise ayakta onu izliyordum. Çok yorgun olsam da içim taşıyor, konuşmak istiyordum.
"Neden evet dedin?"
Sinan gözleri kapalı şekilde uzanıyordu.
"Neden bu bebeğin babası benim dedin Sinan?"
"Sen öyle dedin çünkü."
Hala gözleri kapalıydı, fısıldayarak cevap veriyordu.
"Bebeği aldıracak mısın Ayten?"
"Sen ne düşünüyorsun?"
"Senin kararın."
Bu sert cümlesi sinirimi bozmuştu. Uzandığı yere doğru diz çöktüm.
"Hani senin bebeğindi Sinan?"
Sonunda gözlerini açtı ve bana doğru yaklaştı.
"Ne dememi bekliyorsun?"
"Bir şey demeni?"
"Bir şey."
Onun bu küçük şakası yastığa tekrar yatmasına neden olmuşken göğsüne sert bir tokat attım.
"Şuan şaka yapamazsın. Sadece birkaç günümüz kaldı."
Tokadımdan sonra ciddileşti ve başını yastıktan kaldırdı.
"Ne değişti? Neden bir anda bebeği aldırmayı düşünmeye başladın?"
"Amcam öldü, abim hapiste. Artık bebeğe de evliliğimize de gerek kalmadı. Değil mi Sinan?"
Burun burunaydık, sıcak nefesi nefesim olmuşken tek çabam onu daha fazla konuşturmaktı.
"Evet."
İstemsizce onun yüzünü iki elimin arasına aldım. Yeni çıkan sakalları tatlı bir iğne gibi ellerimi batıyordu.
"Ne evet Sinan? Ne evet?"
"Adı ne?"
"Neyin adı ne?"
"Bebeğin gerçek babasının adı ne?"
O soruyla bataklığıma daha da batmış, yüzü ellerimin arasından kayıp gitmişti.
"Levent."
"Bu Levent bir gün çıkıp gelirse ne olacak?"
"Gelmez."
"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Bugün evliliğimizi herkese ilan edeceğiz. Halalar, dayılar hepsi gelecek. Biz onlara bebeğimiz olacağını söylediğimizde artık geri dönüşü olmayacak Ayten."
Göz pınarlarının dolduğunu fark ettiğimde elimi ağzıma götürdüm. Bu son eşiğimizdi.
"Boşanalım o zaman."
Acımazca gülümsedi.
"Ali'ye bir söz vermiştin. "Beni sen iyileştir." demişti. Sen de kabul etmiştin. O çocuğu yüz üstü mü bırakacaksın?"
"Sen bizi dinledin mi?"
"Şunu kafana sok Ayten, artık benim hayatımın içindesin. Eğer yaşamaya cesaretin yoksa arkana bile bakmadan kaç. Bakalım daha nereye kadar kaçacaksın?"
"Ne saçmalıyorsun sen? Ben keyfimden mi kaçtım?"
Sinirle ayağa kalktı, gözlerinin doluluğunu saklamaya çalışıyordu.
"Seni kaç defa kurtardım? Senin için ölümü göze aldım. Ama sen kaçak dövüşmekten başka bir şey yapmıyorsun."
"Ben senin canın yanmasın diye kaçtım. Sırf sana bir şey olmasın diye o pislik Sıtkı'yla evlenecektim."
"Fedakarlık kaçarak olmaz Ayten hanım, her şeye rağmen devam etmekle olur. Asıl korkak olan sensin. Yalanların, kötülüklerin ardına saklanan sensin."
Haklıydı, o benim için hayatını yakmışken ben, her seferinde kaçıp gitmiştim.
"Onca şeyi dedemin vasiyeti için mi yaptın Sinan? Diğer sebebin ne?"
Beni tekrar duvara yapıştırmıştı. Gözleri daha önce hiç görmediğim kadar kederliydi.
"O çocuğu doğur."
Gözlerinden cılız bir damla yaş yanağına düşerken hızla benden uzaklaştı ve odadan çıktı.
Elim karnıma gitti. Karnımı usulca okşarken benim için hazırladığı yatağa uzandım ve derin bir uykuya daldım.
Gözlerimi Sema'nın sesiyle açtım. Beni dürterek uyandırmaya çalışıyordu. Gözlerim hemen Sinan'ı aradı ama hiçbir yerde yoktu.
Yatakta doğrulduğumda Sema ile göz göze geldik, ağlıyordu.
"Senin o pislik abin babamı öldürmüş, uyan!"
"Sema sakin ol."
"Olmuyorum abla olmuyorum, tam her şey düzene girecekti. Yine her şeyi mahvettiniz."
Hiçbir şey anlayamıyordum.
"Sema neyi mahvettim? Abim öldürdü babanı, ben değil."
"Annem şimdi beni eve çağırıyor, ne yapacağım ben?"
"Bence anneni dinlemen iyi olur. Kapadokya'ya git Sema."
Sema hışımla ayağa fırladı. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
"Tabi ya ben gideyim de sen de rahat rahat evliliğinin sefasını sür. Öyle mi abla?
"Sema kendinde değilsin sen, çık dışarı."
"Benim babam ölmüş, sen ne diyorsun abla? Yok ama olmaz, gitmeyeceğim."
Sinirle yataktan fırladım ve Sema'yı odadan çıkarmaya çalıştım.
"Gideceksin Sema, yengemi arayacağım. Alsın götürsün seni."
"Hele bir yap abla-"
"Sema çık dışarı."
Sema'yı kolundan tutup odadan çıkardım ve üstüne kapıyı örttüm. Bu kızın tekinsiz davranışları beni korkutuyordu.
Annesinin yanında olması onun için daha iyi olacaktı. Ayrıca artık Duran amcam yoktu, kimse bizi satmaya kalkamazdı.
Sema'nın durulmasını bekledikten sonra kapıyı açtım ve karşımda onu bulamadım. Sema saman alevi gibiydi. Çabuk sinirlenir çabuk sönerdi.
Sinan'a bakınarak aşağıya indiğimde evde kimseyi göremedim. Ancak akşamki kutlama için hazırlıklar başlamıştı. Mutfakta çeşit çeşit yemekler yapılmış, yemeklerin ağızları sıkı sıkıya kapatılmıştı.
Bahçe güzelce süslenmiş, büyük bir masa ortaya konulmuştu. O an hemen kendimi dışarı atmak istedim. Yukarıya çıktım ve hızla üstüme bir tişört ve pantolon geçirip dışarı çıktım.
Sonbahar etkisini göstermeye başlamıştı, hava kararmak üzereydi. Havada esen serin rüzgar saçlarımı dalgalandırırken yürümeye başladım.
İstanbul'a ilk geldiğim zaman Sinan'la oturup köfte ekmek yediğimiz bankta buldum kendimi. Karşımda tüm ihtişamıyla Kız kulesi bana göz kırpıyordu.
Karnımın guruldamasıyla dünden beri hiçbir şey yemediğimi fark ettim. Bu açlık hissinin farkına varınca karnım daha da acıkmaya başlamıştı.
Gözüm hemen bankın yanında Sinan'ın bana köfte ekmek aldığı arabaya takıldı. Cebimdeki cüzdanımı kontrol edip arabaya yaklaştım.
"Ben bir yarım ekmek alabilir miyim?"
"Valla ablacım, en son köfteyi bu ablaya verdim."
Köftecinin bu sözünden sonra bir kadın arkasını döndü ve bana gülümsedi.
"Paylaşalım mı? Ben çok aç değilim zaten."
Krem rengi başörtüsü ve koyu renk pardösüsüyle sessiz, ağırbaşlı bir genç kadına benziyordu. Yüzündeki dinginlik, bakışlarındaki temkinle çelişiyordu. Elinde bavula benzeyen bir çanta vardı.
Karnımın açlığı bu teklifi reddetmeme engel olmuştu. Sinan'la oturduğumuz banka oturduğumuzda kendimi güvende hissettim.
Elindeki yarım ekmeğin daha çok köfte olan kısmını bana verdi ve yüzünü Kız kulesine dönerek yemeğe başladı.
"Yavaş ye, boğulacaksın."
Ekmeği aldığım gibi ısırmaya başlamıştım. Köftenin tadı bana o günü hatırlattı. İstanbul'daki ilk gün heyecanımı.
"Teşekkür ederim valla, dünden beri hiçbir şey yemedim."
"Afiyet bal şeker olsun."
"Tatile mi çıkmıştın?"
"Okulum bitti, ben de artık evime döndüm."
Okullu olduğu her hareketinden, her kelimesinden belli oluyordu.
"Öyle mi? Ne okudun?"
"Bartın'da hemşirelik bitirdim. Anneannem oralı, birlikte kalıyorduk. Şimdi iş bulmak için çocukluğumun geçtiği mahalleme döndüm."
"Burada da eviniz var yani?"
"Var var, üniversiteye kadar buradaydım sonra okul için Bartın'a taşındık. Şimdi temelli döndük."
"Peki ya anne baban?"
Benim bu meraklı sorularım beni kendi hayatımdan uzaklaştırıyor, rahatlatıyordu. Bir yandan hızla ekmeğimi bitirirken pür dikkat kızı dinliyordum.
"Ben küçükken vefat ettiler. İkisi de aynı gün hakkın rahmetine kavuştu."
Kızın bu cümlesi ekmeğimi boğazımda bıraktı. Birkaç öksürükten sonra kendime geldim.
"Ben çok özür dilerim."
"Dileme, dileme. İnsan zamanla her şeye alışıyor. Allah dayanma gücünü veriyor, şükürler olsun."
Bu kız bana yaz ayında yüzümde esen tatlı bir rüzgar hissi vermişti. Biraz sohbet ettikten sonra numaralarımızı aldık.
"Benim artık gitmem lazım, anneannem bekler. Tanıştığıma memnun oldum."
"Ben de memnun oldum-"
"Elif, Elif Süreyya Karaca."
"Ayten, Ayten Karaboğa."
Elif gülümseyerek yanımdan ayrılırken ben karnımın doymasının mutluluğunu yaşıyordum.
Eve döndüğümde herkes bahçede uzun beyaz örtülü masanın etrafında toplanmıştı. Üzerine porselen tabaklar, kristal bardaklar ve ortasına bir vazo dolusu çiçek konulmuştu.
Sinan, masanın başında babasıyla konuşuyordu. Üzerinde koyu gri, ince çizgili bir takım elbise vardı. Ceketinin düğmeleri açıktı, beyaz gömleğinin üstten iki düğmesi açıktı.
Saçları dağınıktı, sakalları uzamıştı. Müzede sergilenen bir eser gibi onu inceledim. Ardından hemen yukarı çıkıp üstümü değiştirdim.
Yatağın üzerine dikkatlice serilmiş elbiseyle göz göze geldik. Kirli beyaz, sade bir elbiseydi. Sinan'ın seçtiği çok belliydi. Omuzları hafif açık olan elbiseyi yüzümde aptal bir gülümsemeyle giyindim.
Saçlarımı arkadan topladım ancak birkaç saç telimin yüzüme düşmesine izin verdim. Valizimin içinde makyaj malzemesi aradım ancak bulamadım.
Bahçeye indiğimde gözüm Nermin hanıma kaydı. Üzerindeki koyu bordo elbise ona çok yakışmıştı. Yüzü asıktı, zorla orda olduğu çok belliydi.
Hikmet bey, Nermin hanımın yanında baş köşede oturuyordu. Üzerine bej bir takım elbise giymiş, gömleğinin üstten bir düğmesini açmıştı.
Ali masanın kenarında tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Üzerine mavi bir gömlek giymiş, Sema'ya bir şeyler anlatıyordu.
Sema üzerine yeşil bir elbise giymiş, bana bakarken gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Akrabalar masanın etrafında toplanmışlardı. Yaşlı bir teyze Nermin hanıma bir şeyler anlatıyordu.
Bir yandan masadaki yemekler yeniliyor, arkada hoş bir müzik çalıyordu. Bahçenin sarı ışıkları herkesin gözünü alıyordu.
Sinan'ın yanına geldiğimde göz ucuyla bana baktı.
"Saçını toplamışsın."
"Topladım."
Nermin hanımın yanındaki yaşlı teyze beni görünce hızla yerinden kalktı ve bana koştu.
"Ay maşallah, ne kadar güzelmişsin. Gören hiç Nermin'in gelini demez valla. Fikriye halan ben."
Herkes kahkaha atarken Nermin hanımın ölümcül bakışları nefesimi kesti. Fikriye hala ortamdaki neşeyi tek başına üstleniyordu.
"Hadi kalkın hepiniz. Hep birlikte gelinimizle birlikte bir Ellik oynayalım. Aç müziği çocuğum!"
Sinan'la istemsizce birbirimize baktık, reddedemezdik. Bir anda herkes ayağa kalktı ve arka arkaya dizilmeye başladılar.
Ben etrafa boş gözlerle bakarken elimi büyük ve sert bir elin tuttuğunu hissettim. Sinan'dı bu.
Bir anda beni ortaya doğru çekti ve sıranın en başına geçip beni arkasına aldı. Nermin hanım dışında herkes eğleniyordu.
Ali oturduğu yerden abisine gülüyor, el çırpıyordu. Herkes Sinan'ın en önde olmasına şaşırmıştı. Teyzeler birbirlerine bakıp gülmeye başladılar.
Sinan büyük bir ciddiyetle oyuna başladı. Müzik yükseldikçe eller bir yana açılıp çırpılıyor, herkes eğleniyordu.
Sinan'ın ellerini takip etmeye çalışırken ritmi kaçırıyordum. Benim elimin sesi diğerlerinden sonra geliyordu.
Bir an Sinan arkasını döndü ve bana yarım yamalak gülümsedi. O gülüş bana ritmi öğretti ve kalabalığın içinde kaybolduk.
Uzun bir süre eğlendikten sonra müziğin bitti ve herkes masaya oturup yemek yemeğe devam etti.
Tam o sırada ortada bir tek Sinan ve ben kalmıştık. Oyunun etkisiyle anlamsızca gülerken gözlerimiz buluştu.
Birbirimize baktıkça ciddileşiyor, birbirimize yaklaşıyorduk. Sinan elinin tersiyle boncuk boncuk terleyen alnını sildi ve bana bir adım attı.
"Ayten, sana bir şey söylemem lazım."
"Söyle."
Tam o sırada bahçe kapısı çaldı. Herkes birbirine baktı, masada eksik yoktu.
Fikriye hala ağzına bir sarma atıp "Hadi Ayten gelinim, kapıya bak bakalım." dedi.
Merakla Sinan'ın sözünü beklerken hızla kapıyı açmaya koştum.
Ne söyleyecekti?
Bahçenin demir kapısı ısrarla çalınıyor, herkes merak içinde kapıya bakıyordu.
Hışımla kapıyı açtım ve o an dünyam başıma yıkıldı.
"Levent?"
