6. bölüm · Okul Asansörü

Bölüm 4 Karanlığın Ötesi

Yunus Emre Keklikci

BÖLÜM 4
Karanlığın Ötesi
Asansörün kapıları ağır ağır aralandığında, zemin kattaki koridor, akşamın soluk ışığıyla karşıladı onları. Dört genç, eşikte donakaldı. Ayakları, sağlam zemine basıyordu ama bedenleri hâlâ sarsıntı halindeydi. Sanki yer çekimi, farklı çalışıyordu orada. Sanki her nefes, bir öncekinden daha zordu.
Emine, ilk adımı attı. Parke, soğuktu. Ama gerçekti. Bu soğukluk, onu eve çağırıyordu. Annesine. Sıcacık yatağına. Normal hayatına.
"Çıkalım artık," dedi Fatma, sesi çatlayarak. "Hemen. Şimdi Çıkalım."
"Bekle." Orhan, asansöre döndü. Metal kapılar, yarı aralık duruyordu. İçerisi, karanlıktı. Ampul sönmüştü. Ama bir şey farklıydı. Koku. O eski küf kokusu, nem kokusu, yerine başka bir şey gelmişti. Taze toprak kokusu. Sanki yağmur yağmıştı içeride. Sanki bir bahar, o paslı kutunun içinde filizlenmişti.
"Bir şey değişti," dedi Orhan, burnunu kıvırarak.
"Ne değişti şimdi?" Metin, geri adım attı. "Asansör mü değişti?"
"Asansör değil. Asansörün içindeki şey. Sanki... sanki öldü."
"Öldü mü?" Emine, arkasına döndü. Asansörün karanlığına baktı. Gözleri, alıştıkça bir şeyler seçmeye başladı. Kırık ayna parçaları. Eski halı. Ve duvarlardaki çizikler. Ama bu kez, çizikler farklıydı. Daha az derindi. Sanki birisi, tırnaklarını çekmişti. Sanki birisi, rahatlamıştı.
"Gölge," dedi Emine, fısıltıyla. "Gölge gitti."
"Nereye?" diye sordu Fatma.
"Bilmiyorum. Ama... ama hissediyorum. Artık orada değil."
Metin, asansörün düğmelerine baktı. Hepsi kararmıştı. Ama bir tanesi, zemin katının düğmesi, hafifçe parlıyordu. Sarı, soluk, titrek bir ışık. Sanki son nefesini veriyordu.
"Bakın," dedi, parmağıyla işaret ederek. "Düğme yanıyor."
"Söner yakında," dedi Orhan. "Asansör, kapanıyor. Uyuyor."
"Uyuyor mu?" Fatma, alaycı bir kahkaha attı. Ama kahkahası, boğazında düğümlendi. "Umarım hiç uyanmaz."
"Uyanacak." Emine, koridorun penceresinden dışarıyı baktı. Gökyüzü, morumsu bir karanlığa bürünmüştü. İlk yıldızlar, göz kırpıyordu. "Ama bu gece değil.
Bu gece, bizim."
Dört genç, çıkış kapısına doğru yürüdü. Adımları, başta ağır, sonra hızlandı. Sanki birisi peşlerinden geliyormuş gibi. Sanki asansörün kapıları, aniden aralanacak, içinden bir el uzanacakmış gibi.
Ama olmadı.
Kapıya ulaştıklarında, Hüseyin amca, anahtarlarını sallayarak karşılarında belirdi. Gri saçları, dağınıktı. Gözlerinin altı, morarmıştı. Sanki uyumamıştı. Sanki bekliyordu.
"Siz mi?" dedi, sesinde bir şaşkınlık. "Hâlâ burada mısınız?"
"Özür dileriz, Hüseyin amca," dedi Orhan. "Kaybolduk biraz."
"Kayboldunuz mu?" Hüseyin amca, dört genci süzdü. Gözleri, Emine'nin yüzünde takıldı. Sanki bir şey fark etti. Sanki bir şey biliyordu. "Eski koridorlarda mı dolaştınız?"
"Evet."
"Asansörün olduğu yerde mi?"
Dört genç, birbirlerine baktı. Şaşkınlık. Korku. Merak.
"Nereden biliyorsunuz?" diye sordu Emine.
Hüseyin amca, omuz silkti. Yüzünde, eski bir hüzün vardı. Sanki bir anı, zihninin derinliklerinden süzülüyordu. "Orada... orada bir şey var. Herkes bilir. Ama kimse konuşmaz. Konuşanlar... konuşanlar bir daha görülmez."
"Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu Orhan.
"Yıllar önce. 1987'de. Okulun açıldığı yıl." Hüseyin amca, duvara yaslandı. Gözleri, uzaklara takıldı. "Bir asansör tamircisi geldi. Gençti. Sabırlıydı. Asansörü tamir etmeye çalıştı. Ama bir gece... bir gece asansörde kaldı. Sabah, bulunduğunda... delirmişti. Sadece bir şey söylüyordu. 'Gölge. Gölge orada.'"
"Gölge," diye tekrarladı Emine, sesi titreyerek.
"Evet. O günden beri, kimse o asansöre binmez. Kimse o koridordan geçmez. Ama siz... siz geçtiniz. Ve çıktınız." Hüseyin amca, gözlerini kızarttı. "İlk kez. İlk kez birisi çıktı."
"Daha önce kimse çıkmadı mı?" diye sordu Fatma.
"Çıkanlar oldu. Ama farklıydılar. Boş bakışlıydılar. Konuşmuyorlardı. Sanki ruhları, orada kalmıştı. Ama siz... siz farklısınız. Siz... siz yaşıyorsunuz."
Dört genç, sessizce durdular. Sanki bir ağırlık, omuzlarına çökmüştü. Sanki bir sorumluluk, ellerine tutuşturulmuştu.
"Belki de," dedi Orhan, düşünceli bir şekilde, "çünkü birlikteydik. Birlikte girdik. Birlikte çıktık."
"Belki." Hüseyin amca, anahtarlarını cebine koydu. "Ama bir şey daha söyleyeceğim. Asansör, sizi seçti. Siz, onu seçmediniz. O, sizi seçti. Ve seçtiği kişileri... bırakmaz."
"Bırakmaz mı?" Metin'in sesinde bir panik vardı. "Ne demek bırakmaz?"
"Demek istediğim şu: Bu gece kurtuldunuz. Ama yarın? Yarından sonra?
Asansör, orada. Hâlâ orada. Ve bir gün... bir gün tekrar çağıracak."
"Hayır," dedi Emine, sertçe. "Tekrar binmeyeceğim. Asla."
"Asansöre binmenize gerek yok." Hüseyin amca, kapıyı açtı. Dışarıda, İstanbul'un eski sokakları, akşamın serinliğinde uzanıyordu. "O, sizi bulur. Nerede olursanız olun."
Dört genç, kapıdan çıktılar. Soğuk hava, yüzlerine vurdu. Ferahlatıcıydı.
Canlandırıcıydı. Sanki ilk kez nefes alıyorlardı.
Ama Hüseyin amca'nın sözleri, kulaklarında çınlıyordu. "O, sizi bulur."
Sokakta, ayrılma vakti gelmişti. Fatma, sağa dönecekti. Metin, sola. Orhan, düz gidecekti. Emine, karşıya.
"Yarın görüşürüz," dedi Fatma, kucaklaşarak. "Okulda."
"Evet," dedi Emine. "Okulda."
"Ama asansöre yaklaşmayacağız," dedi Metin, ciddi bir şekilde. "Anlaştık mı?"
"Anlaştık," dedi Orhan.
Ama Emine, cevap vermedi. Sadece arkasına döndü. Okul binası, karanlıkta yükseliyordu. Dördüncü kattaki pencereler, kapkaranlıktı. Ama bir pencerede, bir ışık yanıp sönüyordu. Sarı, titrek, tanıdık.
Asansörün ışığı.
"Görüyor musunuz?" diye sordu, arkadaşlarına işaret ederek.
Üç genç, baktılar. Gerçekten de öyleydi. Dördüncü kattaki o eski pencerede, bir ışık parlıyordu. Sanki birisi, asansörün içindeydi. Sanki birisi, onları izliyordu.
"Belki birisi temizlik yapıyordur," dedi Metin, ama sesi inandırıcı değildi.
"Akşam vakti mi?" diye sordu Fatma.
"Belki de..." Orhan, duraksadı. "Belki de, başka birisi."
"Başka birisi mi?" Emine, kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?"
"Asansör, her gece çalışmaz. Sadece... sadece birisi yaklaştığında. Birisi, o düğmeye bastığında."
"Ama kim bastı?"
Cevap, rüzgârdan geldi. Hafif, soğuk, fısıltılı bir rüzgâr. Sanki birisi, onların isimlerini söylüyordu. Sanki birisi, onları çağırıyordu.
"Gidelim," dedi Fatma, ürpererek. "Lütfen. Gidelim."
"Evet," dedi Emine. "Gidelim."
Dört genç, ayrı yönlere doğru yürüdü. Ama her biri, arkasına baktı. En azından bir kez. Okul binasına. O pencereye. O ışığa.
Ve her biri, aynı şeyi hissetti. Asansör, oradaydı. Hâlâ oradaydı. Ve bekliyordu.
Emine, evinin kapısına ulaştığında, saat 20:30'u gösteriyordu. Apartmanın merdivenlerini çıkarken, ayak sesleri, boş koridorda yankılandı. Sanki birisi, peşinden geliyordu. Sanki birisi, onu izliyordu.
"Saçmalama," dedi, kendi kendine. "Sadece merdiven sesi."
Ama kalbi, hızla çarpıyordu. Avuçları, terlemişti. Ve zihni, asansördeydi. O karanlıkta. O gölgede.
Kapıyı açtı. Annesi, televizyon izliyordu. Kumanda, elinde. Ama gözleri, ekranda değildi. Penceredeydi. Dışarıdaydı. Sanki bir şey bekliyordu.
"Geldim, anne," dedi Emine, kapıyı kapatırken.
Annesi, döndü. Gözleri, kızının yüzünde gezindi. Sanki bir şey arıyordu. Sanki bir şey bulmuştu. "Geç kaldın," dedi. Ama sesinde, bir endişe vardı. Sanki sadece geç kalmaktan değil, başka bir şeyden korkuyordu.
"Arkadaşlarımla kaldım."
"Hangi arkadaşların?"
"Fatma. Metin. Orhan."
Annesi, isimleri tekrarladı. Dudağının kenarında, hafif bir tebessüm belirdi.
Sanki hatırlıyordu. Sanki bir zamanlar, o da böyle arkadaşları vardı. "Peki," dedi.
"Yarın okul var. Erken yat."
"Evet, anne."
Emine, odasına gitti. Kapıyı kapattı. Sırt çantasını yere bıraktı. Ve aynaya baktı.
Yüzünde, bir şey farklıydı. Gözlerinin altındaki morluklar, yorgunluğun iziydi. Ama bakışlarında bir şey vardı. Daha önce hiç görmediği bir şey. Sanki birisi, içindeki bir kapıyı aralamıştı. Sanki karanlığın içinde, küçük bir ışık yanmıştı.
"Değiştim," dedi, aynadaki yansımasına. "Ama nasıl?"
Cevap, aynada yoktu. Ama kalbinde, bir his vardı. Bir şeylerin başladığının hissi. Bir şeylerin bitmediğinin hissi.
Yatağına uzandı. Gözlerini kapadı. Nefes aldı. Derin, rahatlatıcı nefesler.
Ama uyuyamadı.
Her kapatışında, o karanlık gözünün önüne geliyordu. Asansörün içi. Kırık ayna. Titreyen ampul. Ve gölge. Yüzsüz, sessiz, bekleyen gölge.
Ama bu kez, gölge farklıydı. Daha zayıftı. Sanki birisi, onu incitmişti. Sanki birisi, onu yormuştu.
"Sen de yoruldun," diye mırıldandı Emine, karanlığa. "Değil mi?"
Cevap yoktu. Ama bir his vardı. Sanki gölge, duyuyordu. Sanki gölge, anlıyordu.
Ve o an, bir ses duydu. Uzakta, çok uzakta. Asansörün gıcırtısı. Metalin metal üzerinde sürtünmesi. Zincirlerin hareketi.
Ama bu kez, korkutucu değildi. Bu kez, bir vedâydı. Bir son. Bir başlangıç.
"İyi geceler," diye mırıldandı, uykunun eşiğinde.
Ve uyudu.
Rüyasında, bir koridor vardı. Ama bu koridor, tanıdık değildi. Beyaz duvarlar. Kırmızı halı. Ve uzakta, bir kapı. Altın rengi. Parlak.
Kapıya doğru yürüdü. Her adım, biraz daha hafif. Biraz daha özgür. Ve kapıyı ittiğinde...
Bir bahçe. Yeşil, çiçekli, kuş sesleriyle dolu. Ve bahçenin ortasında, bir kadın.
Kızıl saçlı, gülümseyen, kollarını açmış.
"Hoş geldin," dedi kadın. "Seni bekliyordum."
Emine, koştu. Kadının kollarına daldı. Sıcaktı. Güvenliydi. Ev.
"Anne," diye mırıldandı.
"Evet, kızım. Benim."
Ve rüya, devam etti. Güzel, sıcak, sonsuz bir rüya.
Ama sabah olduğunda, Emine uyandı. Güneş, penceresinden içeri süzülüyordu. Kuşlar, şarkı söylüyordu. Ve kalbi, hafifti.
Ayağa kalktı. Pencereye gitti. Dışarıya baktı. İstanbul, uyanıyordu. Sokaklar, doluyordu. Hayat, devam ediyordu.
Ve o an, telefonu çaldı.
Fatma'dan. Mesaj: "Okulda buluşuyoruz. Asansörün yanından geçmeyeceğiz.
Söz."
Emine, gülümsedi. Parmaklarıyla ekrana dokundu. "Söz," yazdı.
Ama gözleri, okul binasına takıldı. Dördüncü kat. O pencere. O ışık.
Sönmüştü.
Ama bir şey, hâlâ oradaydı. Hissediliyordu. Nefes alıyordu.
"Bekle," diye mırıldandı, kendi kendine. "Bekle. Dönüşüm yok."
Ama kalbi, başka bir şey söylüyordu. Sanki bir biliyordu. Sanki bir hissediyordu.
Asansör, oradaydı. Hâlâ oradaydı. Ve bir gün, tekrar çağıracaktı.
Ama o gün, bugün değildi.
Emine, okula giderken, sokaklar henüz uyanmamıştı. Ekmekçi, tezgâhını açıyordu. Sıcacık somunların kokusu, havada dolaşıyordu. Bir köpek, çöp tenekesinin yanında kemik arıyordu. Bir kedi, duvarın üzerinde güneşleniyordu.
Hayat, devam ediyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama Emine, biliyordu ki, bir şey olmuştu. Ve daha da fazlası olacaktı.
Okulun kapısına ulaştığında, Fatma, Metin ve Orhan, kapının önünde duruyorlardı. Yüzlerinde, aynı ifade vardı. Endişe. Merak. Ama aynı zamanda, bir rahatlama.
"Geldin," dedi Fatma, koşarak. "Korktum. Gelmeyeceğini sandım."
"Neden gelmeyeceğim?"
"Çünkü... çünkü dün gece. Asansör. Her şey."
"Hepsi gerçekti," dedi Metin, sesi alçak. "Değil mi?"
"Gerçekti," dedi Orhan. "Ama şimdi, buradayız."
"Evet," dedi Emine. "Buradayız."
Dört genç, okulun kapısından içeri girdiler. Koridorlar, tanıdıktı. Ama bu kez, farklıydı. Sanki binanın kendisi, onları izliyordu. Sanki her adımları, kaydediliyordu.
Dördüncü kata çıktıklarında, Emine durdu. Eski koridor. O koridor. Asansörün olduğu koridor.
"Gitmeyelim," dedi Fatma, elini Emine'nin koluna takarak. "Başka bir yoldan gidelim."
"Başka yol yok," dedi Orhan. "Bu koridor, sınıfımıza giden tek yol."
"Ama..."
"Biliyorum. Korkuyorum ben de. Ama kaçamayız. Sonsuza kadar kaçamayız."
Dört genç, koridorun sonuna doğru yürüdü. Her adım, biraz daha ağırdı. Sanki hava, yoğunlaşıyordu.
Ve sonra, gördüler.
Asansör. Metal kapıları, kapalı. Paslanmış, solmuş, eski. Ama bir şey farklıydı.
Kapıların üzerinde, bir çizik vardı. Taze. Kan kırmızısı. Sanki birisi, tırnaklarıyla çizmişti.
"Bu... bu dün yoktu," diye fısıldadı Metin.
"Biliyorum," dedi Orhan. "Yeni."
"Kim yaptı?" diye sordu Fatma.
Cevap, asansörün içinden geldi. Önce bir gıcırtı. Sonra, bir tıkırtı. Sanki birisi, içerideydi. Sanki birisi, düğmelere basıyordu.
"Orada biri var," dedi Emine, sesi titreyerek.
"Kim?" diye sordu Metin.
"Bilmiyorum. Ama... ama birisi var."
Asansörün kapıları, yavaşça aralandı. Metalin sürtünmesi, kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı. Ve içinde...
Boştu.
Sadece eski halı parçası. Kırık ayna parçaları. Titreyen ampul. Ve bir şey daha.
Zeminde, bir not vardı. Katlanmış, eski, sarılmış bir kağıt.
"Bu... bu ne?" diye sordu Fatma.
Orhan, içeri adım attı. Eğildi. Notu aldı. Açtı. Üzerinde, eski bir el yazısı vardı. Mürekkep, solmuştu. Ama hâlâ okunuyordu.
"Bir sonraki yolcu, siz değilsiniz. Ama siz, rehbersiniz. Onu bulun. Yoksa, o sizi bulur."
"Bu... bu ne demek?" diye sordu Metin.
"Bilmiyorum," dedi Orhan. "Ama birisi geliyor. Bir sonraki yolcu. Ve biz... biz onu bulmalıyız."
"Neden biz?" diye sordu Fatma. "Neden yine biz?"
"Çünkü," dedi Emine, asansörün karanlığına bakarak, "biz, asansörü biliyoruz.
Onu anlıyoruz. Ve belki de... belki de onu durdurabiliriz."
"Durdurmak mı?" Metin, kaşlarını çattı. "Asansörü mü durduracağız?"
"Hayır. Asansörü değil. Asansörün içindeki şeyi. Gölgeyi. Korkuyu."
"Ama sen, dün gece onu yendin."
"Yenmedim." Emine, başını salladı. "Sadece... sadece onu anladım. Ama o hâlâ orada. Hâlâ bekliyor. Ve şimdi, başka birini çağırıyor."
"Kim?"
"Bilmiyorum. Ama bulmalıyız. Onu bulmalıyız. Asansör, onu bulmadan."
Dört genç, asansörün içinden çıktılar. Notu, cebine koyan Orhan, etrafına baktı. Koridor, boştu. Ama bir şey, hâlâ oradaydı. Hissediliyordu. Nefes alıyordu.
"Hadi," dedi Orhan. "Sınıfa gidelim. Ama bu akşam... bu akşam buraya geleceğiz."
"Ne?" diye bağırdı Fatma. "Yine mi? Delirdiniz mi?"
"Başka seçeneğimiz yok. Asansör, birini çağırıyor. Ve biz, onu durdurmalıyız."
"Nasıl?"
Orhan, cebindeki nota baktı. "Rehber olacağız. Onu bulacağız. Ve ona... ona yol göstereceğiz."
"Yol mu?" Metin, gülümsemeye çalıştı. Ama gülümsemesi, donuktu. "Biz mi yol göstereceğiz? Kendimiz zaten kaybolmuşuz."
"Ama bulunduk." Emine, arkadaşlarına baktı. "Ve şimdi, başkasını bulmamız gerekiyor."
Dört genç, koridorun sonuna doğru yürüdü. Asansör, arkalarında sessizce
duruyordu. Kapıları yarı aralık, içi karanlık. Bekleyen.
Ama bu kez, bekleyişi farklıydı. Sanki dinleniyordu. Sanki uyuyordu. Sanki bir süreliğine, yolcu almayacaktı.
Ta ki, bir sonraki cesur kalp, o eski düğmeye basana kadar.
Ve o zaman, hikâye, yeniden başlayacaktı.
Ama şimdi, bu hikâye burada duruyor.
Emine, Fatma, Metin ve Orhan. Dört genç. Dört arkadaş. Dört hayat.
Bir asansörün içinde, birbirlerini buldular. Birbirlerini kurtardılar. Birbirlerini değiştirdiler.
Ve şimdi, başka birini kurtarmak için, tekrar o karanlığa döneceklerdi.
Çünkü bazı asansörler, sadece yukarı çıkmaz.
Ve bazı hikâyeler, asla bitmez.
Ama her hikâyenin bir başlangıcı vardır.
Ve bu, yeni olan başlangıçtı.