16. bölüm · Okul Asansörü
Bölüm 14 Labirent Ve Hapishane
Bölüm 14: Labirent ve Hapishane
Asansör, yukarı çıkıyordu. Ama bu, normal bir çıkış değildi. Daha hızlı, daha keskin, daha… Kaotik. Sanki asansör, onları bir yere fırlatmak istiyordu. Sanki asansör, öfkeliydi. Kızgındı. İhanete uğramıştı.
Beş arkadaş, birbirlerine sarılmış, gözlerini kapatmış, nefeslerini tutmuşlardı. Zeynep, elindeki anahtarı sıkıyordu. O anahtar, onları buraya getirmişti. Ama nereye, bilmiyorlardı. Ve ne bulacaklarını, bilmiyorlardı.
Ve sonunda, durdu.
Kapı, açıldı. Ama bu sefer, yavaşça, ağırca, sanki direnerek açıldı. Sanki asansör, onları dışarı salmak istemiyordu. Sanki asansör, onları içinde tutmak istiyordu. Sonsuza dek.
Ama kapı, açıldı. Ve beş arkadaş, dışarı çıktılar.
Ve gördükleri şey, onları dondurdu.
Bir şehir. Yeraltı şehri. Tüneller, koridorlar, odalar, merdivenler… Hepsi birbirine bağlı, hepsi labirent gibi, hepsi… Sonsuz. Duvarlar, taş. Yer, toprak. Tavan, kaya. Ve her yerde, ışık. Zayıf, sarımsı, mum ışığı gibi. Ama yeterli. Yeterli, görmek için. Yeterli, kaybolmak için.
— Bu… Bu neresi? diye fısıldadı Emine. Bu… Bu bir yeraltı şehri mi?
— Evet, dedi Zeynep. Elif, bundan bahsetmişti. İstanbul'un altında, eski okulumuzun enkazının altında, bir labirent. Ve bu… Bu o labirent olmalı.
— Ama ne kadar büyük? diye sordu Metin. Bu… Bu sonsuz gibi. Nereye gidiyor? Nerede bitiyor?
Kimse cevap vermedi. Çünkü kimse bilmiyordu. Ve o sırada, bir ses duydular. Uzakta, derinlerden gelen bir ses. Ayak sesleri. Çok ayak. Çok insan. Ve bir mırıltı. Bir ilahi gibi, bir mantra gibi, bir… Dua gibi.
— Biri var, dedi Fatma. Çok kişi. Geliyorlar.
— Saklanalım, dedi Orhan. Hemen. Şu tünele.
Beş arkadaş, yakındaki bir tünele daldılar. Dar, karanlık, tozlu. Ama saklanacak kadar derin. Ve beklediler.
Ve gördüler.
İnsanlar. Onlarca, belki yüzlerce insan. Beyaz önlüklü, beyaz maskeli, beyaz başlıklı. Sanki bir tören, bir ritüel, bir… Ayin. Ve önlerinde, bir platform. Platformun üzerinde, bir şey. Büyük, metal, cam. Bir asansör. Ama bu, normal bir asansör değildi. Bu, devasa bir asansör. On katlı, yüz kişilik. Ve içinde, ışık. Kırmızı, nabız gibi atan, canlı bir ışık.
Ve platformun etrafında, insanlar dans ediyordu. Yavaşça, ritmik, hipnotik bir dans. Ve mırıldanıyorlardı. Aynı sözler. Aynı ilahi. Aynı dua.
"Korku, güçtür. Korku, yaşamdır. Korku, sonsuzluktur."
Beş arkadaş, tünelin içinde, donakalmıştı. Gözlerine inanamıyorlardı. Bu, bir tarikat. Bir örgüt. Ve bu örgüt, korkuyla besleniyordu. Korkuyla yaşıyordu. Korkuyla, ritüel yapıyordu.
— Asansör Mimarları, diye fısıldadı Zeynep. Elif haklıymış. Gerçekten varlar. Ve gerçekten… Gerçekten bu.
— Peki ne yapacağız? diye sordu Emine. Burada, bu tünelde, sonsuza dek mi saklanacağız? Yoksa… Yoksa çıkıp, onlarla mı savaşacağız?
— Savaşamayız, dedi Metin. Yüzlerce kişi. Biz beş kişi. Ve silahsızız. Güçsüzüz. Ne yapabiliriz?
— Bir şey yapmalıyız, dedi Orhan. Çünkü eğer burada kalırsak, eğer onlar bizi bulursa… O zaman, biz de onların bir parçası oluruz. Biz de, o ritüelin bir parçası oluruz. Ve ben… Ben bunu istemiyorum. Kurtulduk bir kere. Tekrar kurtuluruz. Ama önce, buradan çıkmamız gerek. Bu labirentten çıkmamız gerek.
— Ama nasıl? diye sordu Fatma. Bu labirent, sonsuz gibi. Nereye gideceğiz? Hangi yoldan gideceğiz?
Ve o sırada, Zeynep, bir şey fark etti. Tünelin duvarında, bir işaret. Kazınmış, eski, ama okunaklı. Bir ok. Aşağıyı gösteriyordu. Ve okun yanında, bir kelime. "Çıkış."
— Orada, dedi Zeynep. Bir işaret. Çıkış. Bu tünel, bizi dışarı çıkarabilir. Belki.
— Belki mi? diye sordu Orhan. Sadece belki mi?
— Sadece belki, dedi Zeynep. Ama başka seçeneğimiz yok. Takip edelim.
Ve beş arkadaş, tünelin içinde, oku takip ederek ilerlemeye başladı. Dar, karanlık, tozlu. Ama ilerliyorlardı. Her adımda, ayak sesleri daha uzaklaşıyor, mırıltı daha hafifleniyordu. Ve oklar, devam ediyordu. Her dönemecede, her kavşakta, bir ok. "Çıkış."
Ama sonra, oklar değişti. Aynı ok, ama farklı bir yön. Yukarı. Ve yanında, farklı bir kelime. "Merkez."
— Merkez mi? diye sordu Emine. Bu, Elif'in bahsettiği merkez mi?
Beyin mi?
— Evet, dedi Zeynep. Bu, merkeze giden yol. Ama biz, çıkışı arıyorduk. Neden merkeze gidiyoruz?
— Çünkü, dedi Orhan. Çünkü belki, çıkış, merkezden geçiyor. Belki, bu labirentin merkezini bulmadan, dışarı çıkamayız. Belki… Belki bu, bir test. Bir seçim. Ya merkeze gideriz, ya da sonsuza dek bu labirentte dolaşırız.
— Peki merkezde ne var? diye sordu Metin. Ne bekliyor bizi?
Kimse cevap vermedi. Çünkü kimse bilmiyordu. Ama ilerlemeye devam ettiler. Yukarı, yukarı, yukarı… Merdivenler, tüneller, koridorlar… Ve sonunda, bir kapı. Büyük, metal, ağır. Üzerinde, bir sembol. Sonsuzluk işareti. ∞.
— Bu… Bu kapı, dedi Zeynep. Bu, merkez olmalı.
— Açalım mı? diye sordu Fatma.
— Açalım, dedi Orhan. Merkezi bulduk. Şimdi, içeri girmemiz gerek.
Ve Orhan, kapıyı itti. Açıldı. Ve içeri girdiler.
Ve gördükleri şey, onları dondurdu.
Bir oda. Yuvarlak, geniş, yüksek tavanlı. Duvarlar, taş. Yer, mermer. Tavan, kubbe. Ve odanın ortasında, bir platform. Platformun üzerinde, bir sandalye. Ve sandalyenin üzerinde, bir kişi.
Yaşlı bir adam. Beyaz saçlı, beyaz sakallı, beyaz önlüklü. Gözleri, kapalı. Ama yüzünde, bir gülümseme. Huzurlu, ama tehlikeli bir gülümseme. Sanki her şeyi biliyordu. Sanki her şeyi kontrol ediyordu. Sanki… Tanrı gibi.
Ve sandalyenin etrafında, ekranlar. Onlarca ekran. Her ekranda, farklı bir görüntü. Farklı bir asansör. Farklı bir okul. Farklı bir şehir. Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Trabzon… Ve İstanbul. Eski okulları. Yıkılmış okulları. Enkazın altındaki o asansör. Ve ekranda, beş arkadaş. Yedi yıl önce. O gece. O korku. Her şey.
— Siz… Siz kimsiniz? diye sordu Orhan.
Yaşlı adam, gözlerini açmadı. Ama gülümsedi. Daha da belirgin bir gülümseme.
"Ben, Asansör Mimarları'nın kurucusuyum. Ben, bu ağın beyniyim. Ben, korkunun babasıyım. Ve siz… Siz, benim en sevdiğim eserlerimsiniz. Yedi yıllık bir eser. Ve şimdi, sonunda, bana geldiniz." — Eser miyiz? diye sordu Emine. Biz… Biz insanlarız. Eser değiliz.
— İnsan mısınız? diye sordu yaşlı adam. Gözlerini hâlâ açmadan. İnsan mısınız, gerçekten? Yedi yıldır, korkuyla yaşıyorsunuz. Yedi yıldır, o geceyi hatırlıyorsunuz. Yedi yıldır, o asansörün içindesiniz. İnsan mısınız, yoksa… Yoksa korkunun bir parçası mısınız? Korkunun, kendisi misiniz?
Beş arkadaş, birbirlerine baktı. Gözlerinde şaşkınlık, korku, ama aynı zamanda bir… Öfke. Çünkü bu adam, onları bir şey olarak görüyordu. Bir nesne. Bir araç. Bir eser. İnsan değil.
— Siz… Siz manyaksınız, dedi Metin. Siz hasta bir adamsınız. İnsanları korkutuyorsunuz. İnsanları kullanıyorsunuz. Ve bunun için… Bunun için cezalandırılacaksınız.
Yaşlı adam, güldü. Hafif, melodik, ama soğuk bir kahkaha. "Cezalandırılmak mı? Ben mi? Hayır, genç adam. Ben cezalandırılmayacağım. Çünkü ben, hukukun dışındayım. Kuralların dışındayım. Adaletin dışındayım. Ve siz… Siz de, artık adaletin dışındasınız. Çünkü siz, buradasınız. Ve burada, benim kurallarım geçer. Benim adaletim. Benim hukukum."
Ve o sırada, ekranlardan birinde, bir görüntü değişti. Ankara. Mamak. Eski okul. Komiser Kaya. Ve komiserin yanında, polisler. Ama bu sefer, farklı polisler. Siyah üniformalı, siyah maskeli, siyah silahlı. Ve komiser Kaya, yerde. Bağlı. Ağzı bantlı. Gözlerinde korku.
— Komiser! diye bağırdı Orhan. Ona ne yaptınız?
— Hiç, dedi yaşlı adam. Sadece, onu susturdum. Çünkü o, benim için tehlikeliydi. Sizin için değil. Benim için. Ve ben, tehlikeleri ortadan kaldırırım. Her zaman. Her yerde. Her şekilde.
— Siz… Siz cani bir adamsınız, dedi Fatma. Siz… Siz bir canavarsınız.
— Canavar mı? dedi yaşlı adam. Gözlerini hâlâ açmadan. Belki. Ama her canavar, bir kahraman tarafından yaratılır. Ve siz, beni yaratmadınız mı? Sizin korkunuz, beni beslemedi mi? Sizin çığlıklarınız, beni büyütmedi mi? Ben, sizin eserinizim. Siz, benim yaratıcım. Ve şimdi… Şimdi, yaratıcınızı yargılıyorsunuz. Ne ironik. Ne… Trajik.
Beş arkadaş, sessiz kaldı. Çünkü adam, bir şekilde haklıydı. Onların korkusu, onu beslemişti. Onların korkusu, onu büyütmüştü. Ama bu, onu aklamıyordu. Bu, onu mazur göstermiyordu.
— Peki ne istiyorsunuz? diye sordu Orhan. Bizi buraya getirdiniz. Ne istiyorsunuz?
Yaşlı adam, bu sefer gözlerini açtı. Ve beş arkadaş, onun gözlerini gördüğünde, donakaldı. Çünkü o gözler, normal değildi. Beyazdı. Tamamen beyaz. Göz bebeği yoktu. Sadece beyaz. Sanki kör. Sanki ölü. Sanki… Başka bir şey.
"İstediğim, basit. Siz, benim yanımda kalacaksınız. Sonsuza dek. Çünkü siz, benim en güçlü eserimsiniz. Ve sizin korkunuz, benim en güçlü enerjim. Ama… Ama beşiniz birden, fazla. Beşiniz birden, tehlikeli. Bu yüzden, birinizi seçeceğim. Birinizi, benim yanımda tutacağım. Diğerlerinizi, serbest bırakacağım. Ama serbest bıraktıklarım, bir şartla. Asla konuşmayacaklar. Asla anlatmayacaklar. Asla, bu yerin varlığını belli etmeyecekler. Aksi halde… Aksi halde, serbest bıraktıklarım da, buraya dönecek. Ve bu sefer, hepsi. Sonsuza dek."
— Birimizi mi? diye sordu Emine. Birimizi mi seçeceksiniz? Nasıl? Kimi?
Yaşlı adam, gülümsedi. Ve elini kaldırdı. İşaret etti. Beş arkadaşın arasından, birine. Ve o parmak, Orhan'ı işaret ediyordu.
"Sen. Avukat. Sen, en güçlüsün. En zeki. En kararlı. Ve senin korkun… Senin korkun, en derin. En saf. En güçlü. Sen, benim yanımda kalacaksın. Diğerleri, gidecek. Ama sen… Sen, burada kalacaksın. Sonsuza dek."
— Hayır! diye bağırdı Emine. Olamaz! Orhan'ı alamazsınız! Olamaz!
— Olabilir, dedi yaşlı adam. Ve olacak. Çünkü burada, benim sözüm geçer. Benim hukukum. Benim adaletim. Ve avukat… Sen, benim hukukumu öğreteceksin. Benim adaletimi yazacaksın. Benim kurallarımı, benim yasalarımı… Sen, benim avukatım olacaksın. Ama bu sefer, suçlu değil. Savunma değil. Sadece… Sadece benim sesim. Benim kalemim. Benim… Kölem.
Orhan, donakalmıştı. Gözlerinde şok, korku, ama aynı zamanda bir… Öfke. Derin, keskin, dayanılmaz bir öfke.
— Ben… Ben sizin köleniz olmam, dedi. Ben avukatım. Adalet için çalışırım. Hukuk için çalışırım. İnsanlar için çalışırım. Sizin için değil. Asla sizin için değil.
— O zaman, dedi yaşlı adam. O zaman, hepiniz kalacaksınız. Hepsi. Beşiniz. Sonsuza dek. Çünkü ben, teklifimi geri çekmem. Ya biriniz kalır, ya hepiniz kalır. Seçim, sizin.
Sessizlik. Odada, sadece ekranların hışırtısı ve yaşlı adamın nefes alışı vardı. Beş arkadaş, birbirlerine baktı. Gözlerinde çaresizlik, korku, ama aynı zamanda bir… Sevgi. Derin, samimi, vazgeçilmez bir sevgi.
— Ben kalacağım, dedi Orhan sonunda. Siz gidin. Ben kalacağım. Çünkü eğer hepiniz kalırsanız, o zaman hiçbirimiz kurtulamayız. Ama eğer ben kalırsam, en azından siz kurtulursunuz. Ve siz kurtulursanız, belki bir gün… Belki bir gün, beni de kurtarırsınız.
— Orhan, hayır! diye bağırdı Emine. Hayır! Biz birlikte girdik, birlikte çıkacağız! Birlikte!
— Biliyorum, dedi Orhan. Ama bu sefer, farklı. Bu sefer, bir fedakârlık gerek. Ve ben… Ben bu fedakârlığı yapacağım. Sizin için. Hepiniz için. Çünkü siz, benim arkadaşlarımsınız. Benim ailemsiniz. Ve aile için, her şey yapılır. Her şey.
Ve Orhan, arkadaşlarına baktı. Son bir kez. Gözlerinde yaşlar. Ama gülümsüyordu. Hüzünlü, ama sıcak bir gülümseme.
— Gidin, dedi. Şimdi. Bu kapıdan çıkın. Ve asla unutmayın. Ben, sizi seviyorum. Hepinizi. Yedi yıldır, yedi yıl boyunca. Ve sonsuza dek.
Ve yaşlı adam, elini salladı. Kapı, açıldı. Ve diğer dört arkadaş, dışarı itildi. Zorla. Ama itildiler. Ve kapı, arkalarından kapandı. Ve Orhan, içeride kaldı. Yaşlı adamın yanında. Asansör Mimarları'nın merkezinde. Sonsuza dek.
***
Dört arkadaş, labirentin içinde, koşuyorlardı. Ama nereye, bilmiyorlardı. Sadece koşuyorlardı. Ağlıyorlardı. Bağırıyorlardı. Ama koşuyorlardı.
Emine, önde koşuyordu. Gözleri yaşlı, ama ayakları hızlı. Çünkü biliyordu ki, durursa, ağlarsa, Orhan'ı kaybederdi. Ve Orhan'ı kaybetmek, onu da kaybetmek demekti. Çünkü Orhan, onların lideriydi. Onların gücüydü. Onların… Kalbi.
Metin, peşindeydi. Gözleri kızgın, ama ayakları yorgun. Çünkü o, doktordu. İnsanları kurtarırdı. Ama şimdi, en yakın arkadaşını kurtaramamıştı. Ve bu acı, onu delirtiyordu.
Fatma, yanındaydı. Gözleri şokta, ama aklı çalışıyordu. Çünkü o, psikiyatristti. İnsan ruhunu anlardı. Ama şimdi, kendi ruhu, anlaşılmaz bir yerdeydi. Çünkü Orhan, onun da ruhunun bir parçasıydı.
Ve Zeynep. Zeynep, arkada, yavaş koşuyordu. Ama koşuyordu. Çünkü o, şairdi. Kelimelerle yaşardı. Ama şimdi, kelimeler yetmiyordu. Çünkü Orhan'ın fedakârlığı, kelimelerin ötesindeydi.
Ve sonunda, bir ışık gördüler. Uzakta, zayıf, ama gerçek. Güneş ışığı. Dışarı. Özgürlük.
Ve koştular. Daha hızlı, daha çok, daha çaresizce. Ve ışığa ulaştılar. Bir merdiven. Yukarı çıkan bir merdiven. Ve yukarıda, açık hava. Gökyüzü. Güneş.
Ve çıktılar.
Ve gördükleri, onları şaşırttı. Çünkü dışarıda, eski okulları vardı. Yıkılmış, enkaz halindeki eski okulları. Ama enkazın üzerinde, bir şey yoktu. Hiçbir bina yoktu. Sadece enkaz. Sadece yıkıntı. Ve enkazın ortasında, bir delik. Labirentin ağzı.
— Burası… Burası eski okulumuz, dedi Emine. Biz… Biz hiç ayrılmamışız. Hep buradaymışız.
— Evet, dedi Zeynep. Elif haklıymış. Labirent, eski okulumuzun altında. Ve biz, sadece bir daire çizmişiz. Geri gelmişiz. Başladığımız yere.
— Ama Orhan, diye fısıldadı Fatma. Orhan, hâlâ orada. Hâlâ içerde. Hâlâ o canavarın yanında.
— Kurtaracağız onu, dedi Metin. Söz veriyorum. Kurtaracağız. Nasıl olursa olsun. Ne pahasına olursa olsun.
Ve dört arkadaş, enkazın üzerinde, eski okullarının kalıntılarının arasında, oturdular. Yorgun, bitkin, ağlamaklı, ama kararlı. Çünkü Orhan, onların içindeydi. Ve onu kurtarmak, kendilerini kurtarmak demekti.
Ve Emine, telefonunu çıkardı. Polisi aradı. Komiser Kaya'yı aradı. Ama telefon, cevap vermedi. Çünkü komiser Kaya, hâlâ Asansör
Mimarları'nın elindeydi. Hâlâ bağlıydı. Hâlâ susturulmuştu.
Ve dört arkadaş, yalnız kaldılar. Yine. Ama bu sefer, farklıydı. Çünkü bu sefer, bir arkadaşlarını geride bırakmışlardı. Ve o arkadaş, onların kurtuluşu için, kendini feda etmişti.
Ve Emine, gözlerini kapadı. Ve düşündü. Orhan'ı düşündü. Yedi yıl önce, o gece, o asansör… Orhan, her zaman lider olmuştu. Her zaman güçlü olmuştu. Her zaman, onları korumuştu. Ve şimdi, o koruyordu.
Ama bu sefer, farklı bir şekilde. Bu sefer, kendini feda ederek.
Ve Emine, ağladı. Yüksek, içten, acı dolu bir ağlayış. Ve diğerleri de ağladı. Metin, Fatma, Zeynep… Hepsi. Çünkü Orhan, onların bir parçasıydı. Ve o parça, şimdi eksikti.
Ve o sırada, bir ses duydular. Uzakta, bir siren. Polis sireni. Ve sonra, bir araba. Beyaz, üzerinde mavi ışıklar. Polis arabası.
Ve arabadan, biri indi. Tanıdık biri. Komiser Kaya. Ama farklıydı. Yüzü morarmış, dudağı yarılmış, eli bandajlı. Ama yaşıyordu. Kurtulmuştu.
— Siz… Siz kurtuldunuz, dedi Emine. Nasıl? Nasıl kurtuldunuz?
Komiser Kaya, onlara baktı. Gözlerinde yorgunluk, ama aynı zamanda bir… Kararlılık.
— Ben, polisim, dedi. Onlar, beni bağladılar. Ama ben, polisim. Ve polis, pes etmez. Kaçtım. Zorla, acıyla, ama kaçtım. Ve siz… Siz de kaçtınız. Ama Orhan… Orhan, orada mı? Hâlâ orada mı?
— Evet, dedi Metin. Orhan, orada. O canavarın yanında. Onun… Kölesi.
Komiser Kaya, başını salladı. Gözlerinde bir öfke, bir acı.
— Kurtaracağız onu, dedi. Söz veriyorum. Bu örgüt, bu tarikat, bu canavar… Hepsini durduracağız. Ve Orhan'ı kurtaracağız. Ama şimdi, gitmeniz gerek. Buradan. Hemen. Çünkü onlar, sizi arıyor. Sizi bulacaklar. Ve eğer bulurlarsa… Eğer bulurlarsa, hepiniz, Orhan'ın kaderini paylaşacaksınız.
— Nereye gideceğiz? diye sordu Zeynep. Nereye kaçacağız?
— Bilmiyorum, dedi komiser Kaya. Ama gitmeniz gerek. Şimdi. Hemen.
Ve unutmayın: Bu örgüt, her yerde. Her şeyi görüyor. Her şeyi duyuyor. Dikkatli olun. Çok dikkatli olun.
Ve dört arkadaş, ayağa kalktı. Birbirlerine baktı. Gözlerinde aynı korku, aynı çaresizlik, aynı kararlılık.
— Gidelim, dedi Emine. Ama Orhan'ı unutmayalım. Asla unutmayalım. Ve bir gün… Bir gün, onu kurtaracağız. Söz veriyorum.
Ve dört arkadaş, enkazın arasından, eski okullarının yıkıntılarının arasından, uzaklaştılar. Koşmadılar. Yürüdüler. Ama her adımda, arkalarına baktılar. Çünkü Orhan, oradaydı. Hâlâ oradaydı. Ve onu geride bırakmak, en büyük acıydı.
Ve Emine, yürürken, telefonunu çıkardı. Kulaklıklarını taktı. Ve "Sen Bahçesin Ben Kasırga"yı açtı. Ama bu sefer, ağlamadı. Sadece dinledi. Ve sözler, bu sefer, farklı geldi. Farklı anlamlı.
"Sen bahçesin ben kasırga."
"Çiçeklerin kopar burda."
Ama bu sefer, kasırga, o bahçeyi korumaya çalışıyordu. Çiçekleri korumaya çalışıyordu. Ve Orhan, o bahçenin en güzel çiçeğiydi. Ve o çiçek, şimdi, bir kasırgaya teslim edilmişti. Ama Emine biliyordu ki, o çiçek, bir gün yeniden açacaktı. Bir gün, o kasırgadan kurtulacaktı. Ve o gün geldiğinde, bahçe, yeniden çiçeklenecekti.
Ama o gün, henüz gelmemişti.
***
Ve Orhan. Orhan, labirentin merkezinde, yaşlı adamın yanında, oturuyordu. Sandalyede. Ama bağlı değildi. Çünkü yaşlı adam, onu bağlamaya gerek duymamıştı. Çünkü biliyordu ki, Orhan, kaçmayacaktı. Çünkü Orhan, arkadaşları için feda etmişti kendini. Ve eğer kaçarsa, arkadaşları tehlikeye girerdi. Ve Orhan, bunu istemiyordu.
— Neden? diye sordu Orhan. Neden bunu yapıyorsunuz? Neden insanları korkutuyorsunuz? Neden onları kullanıyorsunuz?
Yaşlı adam, gözlerini açtı. Beyaz gözler, boş gözler, ama derin gözler.
"Çünkü korku, güçtür. Çünkü korku, yaşamdır. Çünkü korku, sonsuzluktur. Ve ben… Ben sonsuzluğu istiyorum. Ben, ölümsüzlüğü istiyorum. Ve korku, bana bunu veriyor. İnsanların korkusu, beni besliyor. Beni büyütüyor. Beni… Yaşatıyor."
— Ama bu, insanlık dışı, dedi Orhan. Bu, canilik. Bu, cinayet.
— Cinayet mi? dedi yaşlı adam. Gülümsedi. Belki. Ama her cinayet, bir sanattır. Ve ben, bir sanatçıyım. Siz de, benim en güzel eserimsiniz. Ve şimdi… Şimdi, sizinle, yeni bir eser yaratacağız. Yeni bir asansör. Yeni bir korku. Yeni bir… Sonsuzluk.
Ve yaşlı adam, elini uzattı. Orhan'ın omzuna dokundu. Ve Orhan, titredi. Çünkü o el, soğuktu. Ölü gibi soğuktu. Ama aynı zamanda, güçlüydü. Çok güçlü.
— Hayır, dedi Orhan. Ben, sizin eseriniz olmam. Ben, avukatım. Adalet için çalışırım. Ve bir gün… Bir gün, sizi durduracağım. Söz veriyorum.
Yaşlı adam, güldü. Yüksek, soğuk, alaycı bir kahkaha.
"Durduracak mısın? Sen mi? Burada, benim yanımda, benim hapishanemde? Hayır, avukat. Sen, durduramayacaksın. Çünkü sen, artık benim avukatımsın. Benim kölemsin. Benim… Eserimsin. Ve eserler, asla yaratıcılarına karşı çıkamaz. Asla."
Ve Orhan, başını eğdi. Gözlerinde yaşlar. Ama ağlamıyordu. Çünkü biliyordu ki, ağlarsa, yenilmiş olurdu. Ve Orhan, yenilmeyecekti. Bir gün, bir şekilde, kurtulacaktı. Ve o gün geldiğinde, bu canavarı durduracaktı. Söz veriyordu. Kendine, arkadaşlarına, adalete söz veriyordu.
Ama şimdilik, sadece bekleyecekti. Bekleyecek ve plan yapacaktı. Çünkü avukatlar, sabırlıdır. Avukatlar, stratejiktir. Ve avukatlar, her zaman, en son sözü söyler.
Ve Orhan, yaşlı adama baktı. Gözlerinde bir öfke, ama aynı zamanda bir… Sessizlik. Derin, hesaplı, stratejik bir sessizlik.
— Peki, dedi. Ben, sizin avukatınızım. Ama unutmayın: Her avukat, bir gün, müvekkiline karşı çıkar. Ve o gün geldiğinde, siz, benim karşımda olacaksınız. Ve ben, sizi yeneceğim. Söz veriyorum.
Yaşlı adam, gülümsedi. Ama bu sefer, gülümsemesinde bir tedirginlik vardı. Bir endişe. Çünkü Orhan'ın gözlerinde, bir şey görmüştü. Bir şey, uzun zamandır görmediği bir şey. Umut. Kararlılık. İrade.
Ve o andan itibaren, yaşlı adam biliyordu ki, Orhan, sıradan bir eser değildi. Orhan, bir rakipti. Ve rakipler, her zaman tehlikelidir.
Ama yaşlı adam, korkmuyordu. Çünkü o, Asansör Mimarları'nın kurucusuydu. Korkunun babasıydı. Ve korku, her zaman kazanır. Her zaman. Her yerde. Her şekilde.
Ama belki… Belki bu sefer, farklı olacaktı. Belki bu sefer, korku, yenilecekti. Belki bu sefer, sevgi, kazanacaktı.
Ama bu, başka bir bölümün hikâyesiydi.
Ve Orhan, labirentin derinliklerinde, kendi hapishanesinde, bekliyordu. Ama beklerken, planlıyordu. Hesaplıyordu. Strateji kuruyordu. Çünkü avukatlar, asla pes etmez. Avukatlar, her zaman, son sözü söyler.
Ve bir gün, o son sözü söyleyecekti.
Söz veriyordu.
