5. bölüm / 5
NUMEN4. Bölüm
Bölümler 5Şu an: 4. Bölüm
- 1 GİRİŞ220 kelime
- 2 1.Bölüm1.011 kelime
- 3 2. Bölüm1.059 kelime
- 4 3. Bölüm1.833 kelime
- 5 4. Bölüm1.605 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
4.BÖLÜM
Eğer yaşayacaklarımı önceden bilseydim yine de aynı şeyi yapar mıydım? Bu soru, ömrümün en güzel anlarında önüme çıkan, ne kadar uğraşsam da kurtulamadığım bir balçık gibiydi.
O gün hiçbir şeyin farkında değildim. Şimdiyse her şey için çok geç… Yine de bazen, kendimi tanrılara dua ederken buluyorum. "Lütfen, beni o güne geri gönderin. Bu acıya katlanamıyorum."
-21. Günlük Kalıntıları, Sayfa 41, Yıl Bilinmiyor.
Duyduğum sözcükler zihnimde yankılanıyordu. Sanki boş bir vadinin içindeydim, sesler bir türlü kesilmiyordu.
"Hoş geldin, Elçi."
"Seni bu kadar erken beklemiyorduk."
Bu sözler ne anlama geliyordu?
Rahip, kollarımdan tutarak ayakta kalmama yardım etti. Ardından bakışlarını omzumun üzerinden, göremediğim birine çevirip "Görevin başladı," dedi. Sesini yükselterek söylediği bu kelimelerle odayı aniden ağır bir metal şakırtısı doldurdu. Zırhların birbirine çarpmasıyla yükselen ses, yüksek tavanın altında çoğalarak sütunların arasında yankılandı. Başımı çevirdiğimde, taş sütunların ardından birer birer beliren askerleri gördüm. Bronz zırhları loş ışıkta parlıyor, adımlarının sesi taş zeminde düzenli bir ritim oluşturuyordu.
Bir düzine kadar asker, tek kelime etmeden çıkışa doğru ilerledi. Hiçbiri etrafına bakmıyor, hiçbiri adımlarını yavaşlatmıyordu. Gözlerimdeki bulanıklık nihayet hafiflediğinde rahibin seslendiği kişinin askerlere öncülük ettiğini fark ettim. Kapının eşiğinde durup son bir kez bu tarafa baktığında onun yol boyunca bana eşlik eden yaşlı adam olduğunu gördüm. Başını hafifçe yana eğilmişti. Ardından, veda edercesine bir kez başını sallayıp gözden kayboldu. Ona seslenmek istedim. Beni buraya kadar getiren adam, şimdi tek kelime açıklama yapmadan çekip gidiyordu.
"Görev de ne?" Sesim düşündüğümden daha da kısık çıkmıştı.
Rahip gülümseyerek başını salladı. "Uzun bir yoldan geldin, Elçi. Biraz dinlenmek isteyebilirsin."
Başımı iki yana salladım. "Dinlenmek istemiyorum, cevaplara ihtiyacım var."
Nasıl aynı dili konuşabilirdik? Ağzımdan çıkan sesler Türkçe değildi, bildiğim hiçbir lisana benzemiyordu. Böylesine kaybolmuş bir dilin Alyon'da ne işi vardı? Hatta, benim bu zamanın Alyon'unda ne işim vardı?
Sormak istediğim o kadar soru vardı ki… ama Rahip bunların hiçbirini önemsemiyor gibiydi. "Sana bir danışman atanacak. O zamana kadar beklemen gerek," dedi. Gözleri yüzüme bakmıyordu. Tüm dikkati arkamdaki asker yığınındaydı. Salondan onlarca asker çıkmasına rağmen oda hınca hınç doluydu.
"Saçmalıyorsunuz, benim bekleyecek-"
Sözlerimi bıçak gibi kesti.
"Herdia Hanesinden İkinci Kallias! Bir adım öne çık." Sözleri tüm salonu sessizlik içinde bıraktı. İnsanlar iki yana çekilirken aralarında yükselen fısıltılar dikkatimi çekti. Bazıları onu görmek için başını uzatıyor, bazılarıysa göz göze gelmemek istercesine yüzünü çeviriyordu. Bütün bunların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Yine de salondaki insanların bu adamı tanıdığı belliydi. Üstelik pek çoğu onun burada bulunmasından memnun görünmüyordu.
Önce koyu renkli bir pelerinin ucunu gördüm. Ardından ağır adımlarla öne çıkan adamı. Diğerlerinden farklı olarak üzerinde parlak bir zırh yoktu. Omuzlarından aşağıya dökülen koyu renkli kumaşın altından, göğsüne çapraz uzanan deri kayışlar seçiliyordu. Belindeki kılıcın kabzası, yürüdükçe hafifçe sallanıyordu. Saçları ensesine kadar uzanıyor, alnına düşen birkaç tutam sert yüz hatlarını kısmen örtüyordu. Yaşlarımız birbirine yakın olmalıydı.
Adam, rahibin birkaç adım önünde durduğunda bile gözlerini bana hiç değdirmedi. Rahip önümden geçerek birkaç adım ilerledi. "İkinci Kallias," dedi. Sesi bu kez emrediciydi. "Sürgün süren henüz dolmadı ancak Kadimlerin iradesi başka bir yol çizdi. Bu yabancı... Elçi, senin sorumluluğuna verilecek. Onu nereye götürmen gerektiğini biliyorsun."
Kallias başını hafifçe yana yatırdı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir itiraz ifadesi belirdi. Sadece bakışlarını rahipten ayırıp ilk kez bana doğru çevirdi. Göz göze geldiğimizde birkaç saniye yüzümü inceledi. Bir şeyler hoşuna gitmemiş gibi kaşlarını çatmıştı.
“Bana düşen görevi biliyorum.” Sesi sakindi.
“İyi,” dedi Rahip. “Onu dünyanın geri kalanından saklayacak ve güvende tutacaksın.”
Kallias hafifçe güldü; bu, içinde hiçbir neşe barındırmayan, oldukça karanlık bir gülüştü. Ardından bana doğru bir adım attı. Aradaki mesafeyi kapattığında boyunun heybeti karşısında küçüldüğümü hissettim.
"Yürüyebilir misin, Elçi?" diye sordu. Sesi sertti ama rahibin sahte nezaketinden çok daha gerçek geliyordu.
Dudaklarımı zorlukla araladım. "Nereye gittiğimizi bilmeden tek bir adım bile atmam."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Rahip yanındaki adama doğru dönmüş başka bir şeyle ilgilenirken, Kallias kimsenin duymasını istemiyormuş gibi yavaşça kulağıma fısıldadı. "Güzel. En azından karşımda soruları olan bir elçi var. Ama önce buradan çıkmalıyız. Çünkü bu salondaki herkes seni ya bir kurtarıcı ya da bir kurban olarak görmek için sabırsızlanıyor."
Bu da ne demekti? Tamam, şu an çoğu şeyi idrak edemiyordum. Yaşadıklarım bana gerçek gibi gelmiyordu. Ama bu sözlerden sonra içimde bir şeyler kopmuş gibiydi. Kadehte bana ne içirdiklerini bilmiyordum. Fakat içimdeki korkunun bana ait olmadığını hissedebiliyordum. Yaşadıklarımı sorgulayan zihnimle her şeyi kabullenmeye hazır bedenim sanki birbirinden ayrılmıştı. Kallias'ın sözleri, bu tuhaf sakinliği ilk kez sarsmıştı.
Kallias, “Soruların olduğunu biliyorum. Sadece buradan çıkana kadar sabret,” dedi ve bir elini nazikçe omzumun üstüne koydu. Omzuma dokunduğunda istemsizce irkildim. Bunu fark etmiş olacak ki elini hemen geri çekti. Rahip gibi beni zorla yönlendirmeye çalışmıyordu. Buna rağmen ona güvenmek için hiçbir nedenim yoktu. Yalnızca diğerlerinden farklı davranıyordu. Şimdilik elimdeki tek şey buydu.
“Buradan nasıl çıkacağız ki?” Önümdeki kalabalığa baktım.
“O işi bana bırak,” deyip bir adım geri çekildi.
O sırada Rahip, nereden bulduğunu bilmediğim bir asayla yere sertçe vurunca tüm dikkatleri üstüne çekti. “Ey, bu yurdun koruyucuları! Şimdi, bize sunulan fırsat için şükretme zamanı! Atalarımız, biz torunlarını yıllarca bu an için hazırladı. Vakit şükretme vaktidir. Bize verilen bu görevi başarıya ulaştırıp refah içinde yaşayacağız. Kaybetmek gibi bir gayemiz yok! Alyon halkı, kehanette bahsedildiği gibi zenginlik içinde yükselecektir!"
Söylediği her sözcükle karşısındaki kalabalığı etkisi altına alıyordu. Askerler gözlerini bile kırpmadan tek dizlerinin üzerine çöküp başlarını eğdiler. Rahip bir adım öne çıkarken beni de beraberinde götürdü. İki kolumdan tuttu. "Elçilerin ruhları bizimle!" Artık sakince konuşmayı bırakıp sesini olabildiğince yükseltmişti. Anlamayan gözlerle arkamda kalan Kallias'a doğru bakmaya çalıştım ama rahibin kolumu sıkıca kavramasıyla olduğum yerde kaldım. “Yaşasın Alyon!” Askerler savaşa gidiyorlarmış gibi bağırmaya başladılar.
Kallias, sağımda belirdiğinde tepkisiz bir şekilde önümdeki manzarayı izliyordum. Zırhlı askerler ayağa kalkmışlardı. Her biri kılıçlarının kabzalarını sıkıca kavramış, parlak gözlerle bulunduğumuz yere bakıyorlardı. Ya da tam olarak bana bakıyorlardı. Etrafımdaki insanların yüzlerinde aynı ifade vardı. Bir şey bekliyorlardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama bakışlarının üzerimde toplanması, içimdeki huzursuzluğu her geçen saniye biraz daha büyütüyordu.
Bir adım geri çekilmek istedim. Rahibin elleri omuzlarıma yerleştiğinde olduğum yerde kaldım.
"Elçimiz!" diye seslendi askerlerden biri.
Ardından bir başkası aynı sözcüğü tekrarladı. Çok geçmeden kalabalığın içinden yükselen sesler birbirine karıştı. Herkes aynı kelimeyi söylüyordu.
Elçi, elçi, elçi.
Korku ilk hissettiğim şeylerden biriydi. Korkmam gerektiğini biliyordum. Aklı başında herhangi biri korkardı. Fakat içimde, bütün bunları büyük bir memnuniyetle karşılamam gerektiğini fısıldayan başka bir his vardı. Sanki, başımı dik tutup onların sözcüklerini gülümseyerek karşılamalıydım. İşte bu, düşünceleri tuhaf, tepetaklak olmuş bir insanın hissedeceği şeydi.
"Kallias." Başımı güçlükle sağa çevirdim. "Bana bir şey söyle."
Göz göze geldiğimizde yüzündeki ifadenin değiştiğini fark ettim. Az önceki sakinliğinin yerini belli belirsiz bir endişe almıştı. Bakışları önce bana, sonra ellerini omuzlarımdan çekmeyen rahibe kaydı.
“Kurban da olsan kurtarıcı da olsan onlar için sen sadece umutsun.” Kalabalığın sesi arasında söylediklerini ben hariç kimse duymamıştı.
Rahip, askerlerin coşkulu bağırışları arasında ellerini yavaşça omuzlarımdan çekti. Sonra bana dönerek başını eğdi.
"Bugün Alyon için unutulmayacak bir gün olacak."
"Benim için de öyle görünüyor," dedim. Sesimdeki alaycılığı gizlemeye çalışmadım. "Fakat sanırım hepimiz farklı nedenlerden dolayı heyecanlıyız."
Rahibin yüzündeki gülümseme silinmedi. Aksine, söylediklerimi anlayan biri gibi gözlerini hafifçe kıstı.
"Henüz hiçbir şey bilmiyorsun."
"Ah, evet… En azından bu konuda hemfikiriz." Bu durumda bile onunla tartışabiliyor olmam şaşırtıcıydı. Normalde çoktan korkudan dilim tutulmuş olmalıydı. Fakat o tuhaf sakinlik, ağzımdan çıkan sözleri bile kontrol etmemi zorlaştırıyordu.
Rahip yüzündeki gülümsemeyi sürdürerek bana bakmaya devam etti. İnsan sarrafı biri olduğum söylenemezdi. Genellikle önce insanlara güvenmeyi seçen aptalın tekiydim. Bu benim tabiatımda var olan bir şeydi. Fakat rahibin bakışları üstüme değdiğinde cildim yanıyor ve tarif edilemez bir ağrı başıma saplanıyordu. Bu adama güvenmemem gerektiğini biliyordum.
Kallias, tüm bunlardan sıkılmış olacak ki rahibe yaklaşıp “Gösterin bittiyse artık gitmeliyiz,” dedi. Kaşlarını çatmıştı ve az önce yüzündeki endişeden şimdi eser yoktu.
Rahip onun sözlerinden hiç de memnun kalmamıştı. “Karanlığı beklemelisiniz,” dedi.
“Bekleyecek vaktimiz yok. Hava kararana kadar burada kalırsak elimizdeki avantajı kaybederiz. ”
“Evet ama…” Rahip sözlerini tamamlayamadan Kallias ona doğru ilerlerledi ve birkaç adımda tam rahibin önüne geldi. “Hiç yeri değil, Selaklas.” Salondaki askerlerin arasında bir uğultu yükseldi.
Rahip, ciddiyetini korumaya devam etti. “Eğer şimdi buradan çıkarsanız sizi koruyamam. Bunu sen de biliyorsun.” Ona ismiyle seslenmesine hiçbir şey dememişti. Sanırım birbirlerini tanıyorlardı.
Kallias, rahibin sözlerine karşılık vermek üzereydi ki salonun girişinde bir hareketlilik başladı. Bir asker, kalabalığı yararak bize doğru ilerliyordu. Sonunda yanımıza ulaştığında doğruca rahibe yöneldi.
“Efendim, sizinle konuşmam gerekiyor.”
Selaklas kaşlarını çattı. “Şimdi mi?”
“Evet, efendim. Önemli.”
Askerin bakışları bir anlığına bana kaydı. Ardından Rahip'e yaklaşarak kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne söylediğini duyamıyordum. Ancak Selaklas'ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
“Emin misin?” diye sordu Rahip.
Asker başını salladı. “Bizzat gördüler, efendim.”
Rahip cevap vermedi. Birkaç saniye boyunca gözlerini askerden ayırmadı. Ardından başını çevirip bana baktı. Bakışlarının üzerimde bu kadar uzun kalması midemi bulandırmıştı. Sanki duyduğu haberin benimle bir ilgisi var gibiydi.
Kallias da bu değişimi fark etmiş olmalıydı. Bir adım öne çıktı ancak Selaklas konuşmadan hiçbir şey sormadı.
Rahip nihayet başını kalabalık asker grubuna çevirdi.
"Salonu boşaltın."
Önce kimse hareket etmedi. Yüzündeki ifadelere bakılırsa ne kadar şaşırdıkları belli oluyordu. Sonra rütbeli askerlerden biri öne çıkıp emri tekrarladı ve herkesi salonun çıkışına doğru yönlendirdi. Nihayet, o korkunç kalabalığın önünde durmaktan kurtulmuştum.
“Ne oldu?” diye sordu Kallias.
“Beni bilirsin, Kallias. Kararımdan dönecek biri değilimdir. Ancak şartlar değişti. Hemen gitmeniz gerekiyor."
Kallias duraksadı. “Neler olduğunu söylemeyecek misin?”
“Bilmen gerekmiyor.”
“Neler çeviriyorsun bilmiyorum ama bunun ucu bize dokunursa hiç iyi şeyler olmaz,” dedi Kallias ve beni omzumdan hafifçe çekerek arkasına aldı ve çıkışa doğru yürümeye başladık.
Salonun büyük kapılarına yaklaştığımızda dönüp son kez arkama baktım. Selaklas hâlâ aynı yerde duruyordu. Ne yanındaki askerle konuşuyor ne de gitmemizi engellemeye çalışıyordu. Sadece bizi izliyordu.
Nedenini bilmediğim bir huzursuzluk çöktü içime. Az önce buradan çıkmamıza izin vermeyen adam, şimdi gitmemiz için acele ediyordu.
"Kallias," diye seslendim. Adımlarını yavaşlatmadan bana baktı.
"Sence ona ne söylediler?"
Bir an cevap vermeyecek sandım.
"Bilmiyorum," dedi sonunda.
Ama yüzündeki ifadeye bakılırsa, bilmemek onu da en az benim kadar rahatsız ediyordu.
Bölüm etkileşimi
