2. bölüm / 5
NUMEN1.Bölüm
Bölümler 5Şu an: 1.Bölüm
- 1 GİRİŞ220 kelime
- 2 1.Bölüm1.011 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. Bölüm1.059 kelime
- 4 3. Bölüm1.833 kelime
- 5 4. Bölüm1.605 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dört yapraklı yonca tam karşımda duruyordu. Heyecandan yerimde duramıyordum. Olduğum yerde dans ediyor ve etrafımdakilerin gülmesini sağlıyordum. "Bizim kız ne buldu yine?" Ses, kazı başkanına aitti. Heyecanla geldiği yöne döndüm. Dr. Esat Boz yukardan merakla yüzüme bakıyordu. 2 ayın sonunda bulduğumuz şey çok kıymetliydi.
"Hocam, gelin gelin!"
“Bu ‘gelin gelin’ tonu hiç hayra alamet değil," dedi ellerine koruyucu eldiven giyerken. "Sadece bana güvenin," dedim kendimden emin bir şekilde. "Güzin, böyle diyorsa o zaman kesin yandık!" Ses tonu gerçekten korkmuş gibiydi. Tüm çalışanlar kıkırdamaya başladığında keyfime diyecek yoktu.
Yanıma gelirken gözlüğünü yüzüne yerleştirdi ve ahşap merdivenlerden inmeye başladı. Bulunduğumuz yer kazının en önemli alanlarından biriydi. Hekate tarafından kutsandığına inanılan kavşaklardan birinin tam ortasını araştırıyorduk. Henüz birinci katmanı aşmadan bir taşın varlığı dikkatimi çekince onu ayırdım ve hislerimde yanılmadığım kanıtlandı. Taş ortadan ikiye kırıldığında, içindeki dört yapraklı yonca zamana meydan okumuşçasına tam karşımızdaydı; insanoğlunun binlerce yıl önce bile şansa inandığını hatırlatıyordu.
Yoncanın her bir yaprağı, taşın iç yüzeyine ince ama belirgin çizgilerle işlenmişti. Sanki biri onu acele etmeden, elindeki en küçük aletle sabırla oymuştu. Aradan geçen yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca taşın yüzeyi aşınmış olsa da yoncanın hatları şaşırtıcı biçimde korunmuştu. Yaprakların ortasından dışa doğru uzanan ince damarlar bile seçilebiliyordu.
Parmaklarımı taşın üzerinde gezdirmeye cesaret edemedim. Yalnızca birkaç santimetre uzaktan bakarak ayrıntıları anlamaya çalışıyordum. Dört yaprak birbirinin kusursuz bir tekrarı değildi; her biri hafifçe farklı yöne eğilmişti.
Fakat beni asıl şaşırtan şey, yoncanın taşın yüzeyine kazınmış olmamasıydı. Taşın kendisi sanki ikiye ayrıldığında bu şekli ortaya çıkarmak üzere hazırlanmıştı. Yonca, iki parçanın birbirine bakan iç yüzeylerinden birinde bulunuyor ve karşı parçadaki hafif oyukla kusursuz biçimde örtüşüyordu.
Bir süre sadece ona baktım. Dört yapraklı yoncanın kendisinden çok, onu buraya kimin koyduğunu düşünüyordum. Şans getirdiğine inanıldığı için mi? Bir adak olarak mı? Yoksa yalnızca onu bulan kişinin hoşuna gittiği için mi?
Bir arkeolog olarak bunlar, buluntunun kendisi kadar önemli sorulardı. Ne de olsa elimizde kalan şeyler, geçmişte yaşayan insanların bize bıraktığı cevaplar değil, onların varlığına dair ipuçlarıydı. Geçmişi kazdıkça ona yaklaştığımızı düşünüyorduk. Oysa yalnızca geçmişin aramızda bıraktığı mesafeyi daha iyi anlıyorduk. Belki de arkeolojiyi bu kadar sevme nedenim buydu. Herkesin bir cevap aradığı yerde ben, henüz sorulmamış soruların peşine düşüyordum.
Çünkü bir şeyi görmekle onu anlamak arasında büyük bir fark vardı.
Bir nesnenin biçimini tarif edebilir, ağırlığını ölçebilir, hangi maddelerden yapıldığını belirleyebilirdik. Onu kimin yaptığını, ne amaçla kullandığını ve hangi düşünceyle geride bıraktığını da tahmin edebilirdik. Ama bütün bunları öğrendikten sonra bile elimizde kalan şey, o nesnenin kendisi miydi, yoksa onun hakkında oluşturduğumuz bir açıklama mı?
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırıp yeniden taşa baktım.
Sonuçta karşımda dört yapraklı bir yonca vardı. Şimdilik.
Esat Hoca nihayet yanıma geldiğinde, başımın üzerindeki dik tepeden vuran sert öğle güneşi yüzünden gözlerimi iyice kısmak zorunda kalmıştım. Çukurun içine çöken yoğun toza ve kireç kokusuna aldırış etmeden “Bir bakalım,” deyip dizlerinin üzerine çöktü. Büyüteci cebinden çıkarıp elindeki fırçayla taşın etrafındaki gevşek toprağı hafifçe süpürdü. Aslında çok da ufak bir motif değildi fakat ayrıntılar önemli olduğu için bu taşı mikroskopta bile incelemek istiyordum.
"Dört yapraklı," dedi fısıldarcasına. Bakışlarını taştan ayırmıyordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım, çamurlu ellerimi şortuma sildim. "Evet, sayabiliyorum hocam."
Esat Hoca başını yavaşça kaldırıp gözlüğünün üstünden bana baktı. “Güzin," dedi sabır dilercesine. "Bazen çok emin konuşuyorsun.”
“Dört tane işte.”
“Tamam, dört.” Elindeki büyüteci çukura sürüklenen kurumuş yaprakların yanına bıraktı. “Sen bunu ne zaman gördün?”
“Biraz önce.”
“Dokundun mu?”
“Hayır.”
“Taşı ikiye bölerken profesyonellerden yardım aldın mı?”
“Elbette.”
“İyi. Bugün senden beklediğim en güzel haber bu.”
İstemeden güldüm. Ama Esat Hoca gülmüyordu artık. Omuzları gerilmiş, bakışları ciddileşmişti. Yüzünü taşa biraz daha yaklaştırdı; aralarındaki mesafe birkaç santime kadar düşmüştü. “Şuna bak…” Parmağını izin birkaç santim üzerinde gezdirdi ama yüzeye kesinlikle değdirmedi. Rüzgâr kazı çukurunun etrafındaki plastik koruma örtülerini dalgalandırırken “Damarlar bile çıkmış,” diye fısıldadı.
“Ben de ona şaşırdım,” dedim sesimdeki heyecanı gizlemeyerek.
“Bu sıradan bir yüzey çatlağı ya da yontulmuş bir taş değil,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Yani gerçekten yonca mı?” diye sordum.
“Büyük ihtimalle.”
“Kaç yıllık?” Bana baktı. Gözlerinde arkeologlara özgü o tanıdık, temkinli pırıltı vardı.
“Daha şimdi bulduk,” dedi kaşlarını çatarak.
“Evet ama…”
“Daha şimdi bulduğumuz bir şeyin yaşını, bakarak söyleyemeyiz.”
“İki bin yıllık olamaz mı?”
Esat Hoca'nın kaşları hafifçe kalktı. “Olabilir.”
Kalbim hızlandı. Kazı alanının fonundaki jeneratör gürültüsü ve uzaktan gelen kürek sesleri bir an için tamamen silindi. “Gerçekten mi?”
“Olabilir dedim. ‘İki bin yıllık’ demedim.”
“Aradaki farkı biliyorum.”
“Bildiğinden emin değilim.” Taşa yeniden baktı.
“Önce bulunduğu tabakayı inceleyeceğiz. Sonra çevresindeki malzemeye bakacağız. Taşın kendisi bize doğrudan tarih vermez.” Eğilip parmak uçlarıyla taşın oturduğu killi toprağı hafifçe kontrol etti.
“Peki ya yoncanın kendisi?”
“Yoncanın kendisi artık olmadığına göre?”
Bir an durdum. Etrafımızda savrulan toz bulutuna ve binlerce yıllık toprağa baktım. Haklıydı.
“Gördüğün şey yoncanın kendisi değil. İzi.” Bunu söylerken sesi iyice alçalmıştı; sanki tapınağın eski sakinleri duysun istemiyormuş gibi bir sessizlik çöktü aramıza. “Bitkinin kendisi zamanla parçalanmış olabilir. Ama taşın üzerinde bıraktığı iz, uygun koşullarda korunmuş.”
Gözlerimi, taşın iç yüzeyinde adeta bir mucize gibi duran o gölgeden ayıramıyordum. “Bu kadar detaylı olması normal mi?”
Esat Hoca başını ağır ağır iki yana salladı. “Normal demeyelim.”
“Anormal mi?”
“Dikkate değer diyelim.”
“Bu, hocaların ‘çok ilginç’ demeden önce kullandığı kelime mi?”
Bu kez yüzündeki o sert ifade dağıldı, bıyık altından güldü. "Sen dört ayda arkeolojiden çok hoca tercümanlığı öğrenmişsin.” Sonra birden ciddileşti. Oturduğu yerde dikleşti, eliyle kasanın yanındaki fotoğraf makinesini işaret etti. “Fotoğrafını çekelim. Ölçüsünü alalım. Konumunu kaydedelim. Ondan sonra taşı kaldıracağız.”
“Ya altında başka bir şey varsa?” Gözlerim istemsizce yere odaklandı.
Esat Hoca duraksadı. Bakışlarını yavaşça benden tarafa çevirdi. “İşte şimdi doğru soruyu sordun.”
İçimdeki heyecan yeniden yükseldi. “Ne olabilir?”
“Bilmiyorum.”
“Hiç mi tahmininiz yok?”
“Var.”
“Peki, ne?”
Esat Hoca cevap vermeden önce doğruldu. Taşın çevresindeki nemli, koyu renkli toprağa ve biraz ötedeki yarım kalmış sütun kaidesine baktı. Derin bir nefes alıp ciğerlerini bin yıllık tozla doldurdu.
“Bu taş burada tek başına durmuyor olabilir.”
“Yani?”
“Yani şu yoncayı bulduğun yer…” Bir an sustu. “Belki de asıl buluntunun kendisi değil.”
Taşa tekrar baktım.
Dört yapraklı yonca hâlâ karşımdaydı. Ama artık ona ilk baktığım zamanki gibi bakmıyordum. Çünkü Esat Hoca'nın yüzündeki ifadeden anladığım tek bir şey vardı: Aylarca aradığımız şey, belki de az önce bulduğumuz taşın üzerinde değildi. Belki de tam altımızda, karanlığın içindeydi.
Bölüm etkileşimi
