4. bölüm / 5
NUMEN3. Bölüm
Bölümler 5Şu an: 3. Bölüm
- 1 GİRİŞ220 kelime
- 2 1.Bölüm1.011 kelime
- 3 2. Bölüm1.059 kelime
- 4 3. Bölüm1.833 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4. Bölüm1.605 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözümün gördüğü görüntüler zihnime ulaşmıyordu. Bunun, deneyimlemesi ilginç olan bir rüya olmasını delicesine istiyordum. Bir rüya görüyordum ve gözlerim buğulanıyordu, kulaklarım basınçla uğulduyordu, parmaklarım birbirlerine kilitlenmiş haldeydi. Sanki bir karabasan uyanmamı engelliyordu. Belki de düştükten sonra kafamı yere çok sert çarpmıştım ve zihnim bana oyunlar oynuyordu.
Fakat her şey rüya olmayacak kadar gerçekti.
Beni o çukurdan çekip çıkarmışlardı. Sakin bir kafayla düşünebilseydim, oranın depolama çukuru olduğunu fark edebilirdim ama şu an hiçbir şeyi anlayamıyordum. Fenerimi de elimden almış, düştüğüm çukurun kenarına bırakmışlardı.
Şimdi iki seçeneğim vardı. Ya kaçacaktım ya da onları deli olduğuma ikna edip fark ettirmeden tüyecektim. Her türlü kaçmam gerekiyordu. Belki de çukurda bayılmıştım ve bu insanlar beni kaçırmıştı. Evet, bu kesinlikle zaman yolculuğu fikrinden daha mantıklıydı.
Önümdeki üç adam da vazolarda gördüğüm insan tasvirlerine hiç uymuyordu. Düşündüğüm kadar keskin hatları yoktu. Üçünün de gözlerindeki parıltı aynıydı. Bunu düşünmek bile tuhaftı.
Üzerlerinde dizlerinin biraz altına kadar uzanan, açık renkli kumaştan tuniklere benzeyen giysiler vardı. Bellerine bağladıkları kuşaklardan aşağı doğru sarkan kumaşlar yürüdükçe hafifçe sallanıyordu. Bacaklarında ise bugüne ait hiçbir şeye benzemeyen deri sandaletler vardı. Saçları omuzlarına kadar uzanıyor, yüzlerindeki sakallar dağınık ama bakımlı görünüyordu.
Gözlerim istemsizce üzerlerinde dolaştı. Sonra ellerine takıldı. Birinin elinde kısa bir mızrak, diğerinin belinde kılıca benzeyen bir silah vardı. Üçüncüsünün ise elinde hiçbir şey yoktu. Fakat diğer ikisine göre daha yaşlı görünüyordu ve bana bakarken yüzündeki ifade diğerlerinden farklıydı. Sanki benden korkmuyordu... sanki beni anlamaya çalışıyor gibiydi.
"Tamam..." diye mırıldandım. "Sakin ol, Güzin."
Üçü de sustu.
"Ben sizi anlamıyorum, siz de beni anlamıyorsunuz. Bu gayet normal."
Adamların yüzündeki ifadeler değişmedi.
"Harika."
Gözlerimi onlardan kaçırıp etrafa çevirdim. Burası bir yerleşim yeriydi. Bunu artık inkâr edemezdim. Toprağın üzerine gelişigüzel serpiştirilmiş taş evler, dar geçitlerin iki yanına sıralanmıştı. Bazılarının duvarları kireçle sıvanmış, bazılarınınsa çıplak taşları açık sarı bir renge bürünmüştü. Evlerin arasında uzanan yol, ayaklar altında ezilmiş topraktan başka bir şey değildi. Yer yer büyük, düz taşlar döşenmişti ama bunlar düzenli bir yol oluşturmaktan çok çamurlu zemini sağlamlaştırmak için kullanılmış gibiydi. Etraf, onlarca meşaleyle aydınlanıyordu.
Ayrıca havadaki garip koku dikkatimi çekti. Yanmış odun, hayvan ve tütsü. Bir de deniz. Denizi görmüyordum ama tuzlu hava burnuma kadar ulaşıyordu.
Uzakta birkaç çocuk çıplak ayaklarla koşuyor, kadınlar evlerin önünde büyük kapların başında bir şeyler hazırlıyordu. Bir adam omzunda kocaman bir testi taşıyor, başka biri eşeğe yüklediği sepetlerle dar yoldan ilerliyordu.
Şehir, meşalelerle aydınlatılmış karanlığın sakinliğinde günü bitirmeyi bekliyordu.
Her şey... fazlasıyla sakindi.
Bir an, önümdeki insanların gerçekten başka bir zamana ait olabileceği düşüncesi zihnime yeniden düştü. Hemen ardından kendimi durdurdum. "Hayır," diye fısıldadım. "Önce mantıklı bir açıklama bul."
Tam o sırada uzaktan gelen ayak seslerini duydum. Hızlı ve düzensizdi. Üç adam da aynı anda başlarını çevirdi. Dar sokağın ucunda küçük bir çocuk belirdi. Belki on, bilemedin on bir yaşındaydı. Üzerinde dizlerinin biraz altında biten açık renkli bir giysi vardı. Çıplak ayakları toz içindeydi ve nefes nefese kalmıştı. Bize ulaşana kadar iki kez tökezledi ama düşmeden kendini toparladı.
Doğrudan yaşlı görünen adama koştu. Çocuk, nefesini düzene sokmaya çalışırken hızlı hızlı konuşmaya başladı. Söylediklerinden tek kelime bile anlamıyordum. Adam onu dikkatle dinledi. Bir şey sordu. Çocuk başını salladı. Sonra eliyle beni gösterdi.
Üç adamın bakışları yeniden üzerimde birleşti. "Ne?" dedim istemsizce.
Çocuk bu kez bana biraz daha yaklaştı. Gözleri yüzümde dolaştı. Üzerimdeki kıyafetlere, ayakkabılarıma, saçlarıma baktı. Sonra yaşlı adama dönüp yeniden birkaç kelime söyledi. Adam uzun süre sessiz kaldı. Ardından çocuğun söylediklerini onaylarcasına başını eğdi.
İçimde tuhaf bir his oluştu. Sanki çocuk benim hakkımda onlara bir şey anlatmıştı. Ama ne?
Yaşlı adam bana döndü ve yavaşça elini uzattı. Bu kez geri çekilmedim. Elimi tutmadı. Yalnızca avucunu önümde açık tutarak kendisini takip etmemi ister gibi bekledi. Diğer iki adam da kenara çekildi. Bana zarar vermek isteselerdi şimdiye kadar çoktan yapabilirlerdi. Üstelik biraz önce beni çukurdan çıkaran da onlardı. Belki de gerçekten kaçırılmamıştım. Belki onlar da en az benim kadar ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Derin bir nefes aldım. "Tamam," dedim kendi kendime. "En azından neler olduğunu anlamam gerek."
Yaşlı adam söylediklerimi anlamamış olsa da yüzümdeki ifadeden bir şeyler çıkarmış olacak ki hafifçe başını eğdi. Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben de peşinden gittim.
Bir süre sonra yerleşimin kalabalığı arttı. Dar sokaklardan geçtikçe yeni ayrıntılar görmeye başladım. Etraf nar ağaçlarıyla doluydu. Hatta birkaç nar yere düşmüştü ve çocuklar kimseye aldırış etmeden içi boş narlarla oyun oynuyorlardı. Bir evin duvarına asılmış bronz kaplar ay ışığında bile kendini belli ediyor, karşıdaki avludan yükselen ekmek kokusu tütsünün ağır kokusuna karışıyordu.
İnsanlar bizi gördüklerinde konuşmalarını kesiyordu. Önce bana bakıyorlardı. Sonra kıyafetlerime. Ardından birbirlerine fakat hiçbiri yaklaşmıyordu. Bu sessizlik, bakışlarından daha rahatsız ediciydi.
Yerleşimin sonuna doğru evler seyrekleşti. Toprak yol hafifçe yükselmeye başladı. Önümüzde, diğer yapılardan çok daha büyük bir taş yapı görünüyordu. İlk bakışta yalnızca birkaç sütun seçebiliyordum. Yaklaştıkça yapı bütün ihtişamıyla ortaya çıkmaya başladı. Beyaz taşlardan yapılmıştı. Ay ışığı, sütunların kenarlarına vuruyor; taşın yüzeyindeki ince oyukları belirginleştiriyordu. Bir tapınaktı. Bunu anlamak için arkeolog olmama bile gerek yoktu. Ama arkeolog olduğum için başka şeyler dikkatimi çekmişti. Taşların üzerindeki işçilik. Sütunların oranları. Basamakların genişliği. Bunların hepsi bana bir şey söylüyordu. Henüz adını koyamadığım bir şey. Merdivenlere yaklaştıkça başımı kaldırdım.
Tapınağın girişinde büyük bir kabartma vardı ve o kabartmayı gördüğüm anda adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Çünkü orada gördüğüm figür... kazı alanında bulduğumuz taşın üzerindeki figürle aynıydı. Dört yapraklı yonca tam karşımda duruyordu. Tıpkı bu sabahki gibi. Fakat bu sefer bir farkla, tapınağın tam girişindeydi.
Yanımdaki adamlar duraksamama kızdılarsa da bir şey demediler ve sakince yüzüme baktılar. Parmaklarım istemsizce yukarı doğru uzandığında yaşlı adam hafifçe gülümsedi. "Al-seir noir lum," dedi.
Bu ne demekti bilmiyordum ama yüreğimi sımsıcak yapmıştı. Dilleri keskin ve anlayamadığım bir zarafet içeriyordu. Her şey o kadar tanıdık ama bir o kadar da uzak geliyordu ki...
Ben şaşkın bir halde kafamı kaldırmış, bu muhteşem yapıya göz gezdirirken beyaz taşların üzerine konumlandırılmış büyük meşaleler, esen kuvvetli bir rüzgarla birer birer söndüler. Sanırım bu iyiye işaret değildi. Yaşlı adam, aceleyle tapınağın büyük kapısından içeri girdi. Artık hareketleri sarsakça değildi. Adımlarını belli bir düzende atıyor, kamburunu ise saklamaya çalışır gibi dik durmaya çalışıyordu.
"Selaksi grei!"
Sanırım bu, onların dilinde "İlerle!" demek gibi bir şeydi. "Tamam, tamam," diye fısıldayıp büyük kapıdan içeri girdim. Kapıdan içeri adımımı attığım anda yüzüme vuran serinlikle birlikte dışarıdaki rüzgârın sesi kesildi. Sanki biri görünmez bir kapıyı kapatmış, beni dünyanın geri kalanından ayırmıştı. Birkaç saniye önce saçlarımı yüzüme savuran o kuvvetli rüzgârdan eser yoktu.
Tapınağın içi, dışarıdan göründüğünden çok daha genişti. Tavana kadar yükselen beyaz taş sütunların üzeri, birbirine dolanan sarmaşıkları ve göğe uzanan ağaçları andıran kabartmalarla süslenmişti. Boyaların rengi öylesine canlıydı ki hayal ettiğim ya da düşünebildiğim hiçbir şeye benzemiyorlardı. Benim bu zamana kadar gördüğüm en cafcaflı renklerdi.
Başımı kaldırıp tavanı aradım ama karanlıkta seçebildiğim tek şey, yukarı doğru uzanıp kaybolan taş kemerlerdi. Duvarların belirli aralıklarına yerleştirilmiş kandiller, içeriyi aydınlatmaya yetmiyordu. Işık, taşların üzerinde titreyerek ilerliyor ve kabartmaların gölgelerini hareket ettiriyordu. Bir anlığına, duvardaki figürlerden birinin başını çevirdiğini sandım. Gözlerimi kırpıştırdım. Yorgunluktan olmalıydı.
"Burada ne yapıyoruz?" diye sordum.
Sesim, beklediğimden çok daha fazla yankılandı. Adamlar cevap vermedi. Yaşlı olanı önde yürümeye devam ederken arada bir dönüp güven verircesine gülümsüyordu. Sanki "Korkma," der gibiydi. Gerçi bunun pek işe yaradığı söylenemezdi. Yine de az da olsa beni düşünmesi iyi bir şeydi sanırım.
Diğer ikisi ise iki yanıma geçmişti. Beni koruyor gibi görünüyorlardı ama aynı zamanda nereye gideceğime de onlar karar veriyordu. Bu durumdan pek hoşlandığım söylenemezdi.
"Bakın, gerçekten nerede olduğumu bilmiyorum. Bir kazı alanındaydım ve sonra..." Duraksadım. Cümlemin devamını getiremedim. Çünkü nasıl açıklayacaktım ki? Bir çukura düşmüştüm, gözlerimi açtığımda kendimi bilmediğim bir yerde bulmuştum ve şimdi de bir tapınağın içinde, muhtemelen ölü bir dili konuşan üç adamla yürüyordum.
Yaşlı adam aniden durduğunda kapıya benzer bir şeyin önüne gelmiştik. İlk bakışta ahşaptan yapılmadığını anlayabiliyordum. Yüzeyi taşa benziyordu ama içinde başka bir malzeme daha varmış gibi tuhaf bir dokusu vardı. Ne olduğunu seçebilmek için gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışırken yaşlı adam yumruğunu kaldırıp kapıya bir kez, bütün gücüyle vurdu.
Kapı, içeriden birileri tarafından çekilmişçesine aniden açıldı. Öyle büyük bir gürültü koptu ki irkilerek geriye çekildim. Fakat önümdeki manzaraya baktığımda idrak edebildiğim tek şey nefesimin kesildiğiydi.
"Sia moer!"
Sözler, salonu andıran geniş odanın tam ortasında duran bir adamın ağzından çıkmıştı. Üzerinde, ayak bileklerine kadar uzanan bembeyaz bir kıyafet vardı. Duruşu ve yüzündeki ifade bana bir rahibi hatırlatıyordu. Ancak asıl dikkatimi çeken, adamın önünde tek sıra halinde dizilen askerlerdi. Kapıdan içeri adımımı attığım andan beri hepsinin gözleri üzerimizdeydi.
Tökezleyerek içeri girdiğimde rahip gibi görünen adam ellerini yana doğru açtı. Ardından başını hafifçe öne eğerek bir şeyler fısıldamaya başladı. İçimdeki ürpertiyi bastıramadan yürümeye devam ediyordum.
Adımlarımı sürdürürken gözlerim askerlerin üzerindeki zırhlara takıldı. Gövdelerini saran metal halkalar, ışığın altında birbirine kenetlenmiş zincirler gibi parlıyordu. Bunlar, bir köylünün hayatı boyunca çalışsa bile sahip olamayacağı kadar pahalı ve özenle işlenmiş savaş donanımlarıydı; yalnızca soyluların ve üst kademe askerlerin giyebileceği savaş zırhları.
Odanın ortasına doğru yaklaştıkça yaşlı adam yavaşladı. Emir verircesine sesini yükselttiğinde yanımdaki adamlar bir adım geri çekildi ve ben en önde yapayalnız kaldım.
Sessizlik mutlak bir kader gibi ortama çöktüğünde rahip gülümseyerek elini bana doğru uzattı. Geri çekilmem gerektiğini biliyordum. En azından içimde bir yerlerde, bunu yapmam gerektiğini söyleyen bir ses vardı. Fakat sanki efsunlanmış gibiydim. Onun teklifini geri çeviremezdim. Bedenim ve zihnim kontrolünü kaybetmişti.
Adam elimi iki avucunun arasına aldı. Parmakları ellerimi kavrarken başını eğdi ve yeniden fısıldamaya başladı.
Zamandan kopmuştum. Fısıltıların kesildiğini ancak sesler tamamen sustuğunda fark edebildim.
Rahibin hemen yanında duran, onunkiyle aynı beyaz kıyafeti giymiş başka bir adam öne çıktı. Elinde simsiyah bir kadeh taşıyordu. Hiçbir şey söylemeden kadehi avuçlarıma bıraktı.
Kadehin yüzeyine dokunduğum anda parmaklarım kasıldı. Elimi yakarcasına soğuk olduğunu hissedebiliyordum ama hiçbir şeye tepki veremiyordum. Kadehin ortasında keskin dişlerini gösteren bir kurt duruyordu; gözleri, ışığın yansımalarıyla sanki hareket eder gibi tam bana bakıyordu. Kadehin içinde ise kıpkırmızı, yoğun bir sıvı vardı.
İlk başta bunun yalnızca ışığın bir oyunu olduğunu düşündüm. Fakat sıvının yüzeyine baktıkça renginin ne kadar yoğun olduğunu fark ettim. Neredeyse siyahtı; yalnızca kenarlarında, ışığa yakalandığı yerlerde kan kırmızısına dönüşüyordu. Kadehin soğuğu avuçlarımdan kollarıma yayılırken, elimden düşürmemek için parmaklarımı sıkıca kenetledim.
Fakat soğuğa karşı gelemediğimde kadeh ellerimden kayıp düşecek gibi oldu. Rahip ani bir refleksle kadehi alttan destekledi ve dudaklarıma doğru götürmeye başladı. Bir adım geri çekilmeye çalıştım ama arkamdaki adamlar buna izin vermedi; kollarımdan tutup tüm hareket özgürlüğümü elimden aldılar.
Kadeh bana doğru yaklaşırken gözyaşları eşliğinde kafamı iki yana sallıyor, ağzımı açıyor ama konuşamıyordum. Bir şey söylemeliydim. Bağırmalı, yardım istemeli, en azından nedenini sormalıydım. Fakat ağzımdan tek bir ses bile çıkmıyordu. Kelimeler sanki dilimin ucuna kadar geliyor, sonra kayboluyordu.
Beni tutan adamlardan biri başımı sabitlemeye çalıştı.
İşte o an gözlerimi sımsıkı kapattım.
Şimdi düşündüğümde, o ana kadar yaptığım en büyük hatalardan birinin bu olduğunu biliyorum. Çünkü gözlerimi kapattığımda etrafımda olup bitenlerden geriye yalnızca hissettiklerim kalmıştı: Kollarımı ezen parmaklar ve yüzüme yaklaşan kadehin soğukluğu.
Kadeh dudaklarıma değmişti ve ben o kırmızı sıvıdan ilk yudumumu içmiştim.
Sıvı dilime değer değmez bütün bedenim kasıldı. Tadını anlamaya fırsat bulamadan boğazımdan aşağı indi ve bir anda içimde bir şey alev aldı. Sanki erimiş lav yutmuş gibiydim. Göğsümden mideme doğru yayılan yakıcı acıyla öne doğru eğildim. Dizlerim beni taşımayı bıraktı ve saniyeler sonra dizlerimin üstüne çöküp derin nefesler almaya çalıştım.
Sonra bir ses duydum. Yakınımdan mı gelmişti yoksa odanın öteki ucundan mı anlayamıyordum.
Fakat ses hiç şüphesiz gerçekti.
"Hoş geldin, Elçi."
Bölüm etkileşimi
