3. bölüm · NOKTA
3.BÖLÜM
Nihayet o büyük gün geldi çattı.
Takvimler cumartesiyi, saatler ise sabahın 08:50'sini gösteriyordu. Dışarıda şubat ayının o kemik sızlatan, dondurucu gri soğuğu vardı ama Logan’ın içinde adeta bir yangın çıkmıştı. Kalbi göğüs kafesini dövüyor, adımları her zamankinden daha hızlı, daha kararlı atıyordu. Cebinde sımsıkı tuttuğu o giriş belgesi, sanki ailesinin geleceğinin, o yeni evin ve tapunun anahtarıydı. Geri dönüşü yoktu.
Swan Corporation’ın o devasa gökdeleninin kapısından içeri adım attığında, o ilk günkü ezik çocuktan eser yoktu. Üzerinde yine eski montu vardı belki ama omuzları dik, bakışları keskindi. Girişteki o takım elbiseli, iriyarı güvenlikler bu kez Logan’ı durdurmadı. Aksine, içlerinden biri Logan’ı görür görmez hafifçe başıyla selam verdi ve turnikelerin kapısını açtı:
— Hoş geldiniz Bay Garrison. 13. kat sizi bekliyor.
Logan hiçbir şey söylemeden turnikeden geçti. Lüks cam asansöre bindiğinde yalnız değildi. İçeride onun gibi genç, yaşları 18-19 arasında değişen dört kişi daha vardı. Üzerlerindeki kıyafetler en az Logan’ınki kadar eski, yüzlerindeki ifadeler ise en az onunki kadar sert ve yorgundu. Kimse konuşmuyordu. Göz göze geldiklerinde her biri karşısındakinin ne kadar tehlikeli ve dişli bir rakip olduğunu anlamış gibi tetikte bekliyordu.
Asansör 13. kata ulaştığında o tanıdık, tiz "bip" sesi yükseldi ve kapılar iki yana açıldı.
Logan derin bir nefes alarak koridora adım attı. O çok sevdiği, onu güvende hissettiren o sakin kütüphane odası tam olarak bıraktığı gibiydi. Loş, sıcak sarı ışıklar ahşap duvarları aydınlatıyor, havada yine o taze kahve ile eski kitapların huzur veren kokusu yayılıyordu. Fakat bu kez oda boş değildi.
Odanın dört bir yanına yerleştirilmiş olan o yüksek sırtlıklı, devasa kahverengi deri koltuklarda ve kütüphane masalarında kendisi gibi yaşlarda onlarca çocuk oturuyordu. Hepsinin gözlerinde aynı derin yorgunluk, aynı hırs ve aynı çaresizlik vardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Oda o kadar sessizdi ki, sadece şöminede çıtırdayarak yanan odunların sesi duyuluyordu. Bu sıcak atmosfer, çocukların yaydığı o soğuk gerilimle tuhaf bir tezat oluşturuyordu.
Logan kendine boş bir köşe ararken, odanın önündeki büyük masasında oturan Ophelia Vane’i fark etti. Üzerindeki o şık, koyu renk takımla yine büyüleyici ve bir o kadar da tehlikeli görünüyordu. Önündeki evrakları incelerken kafasını kaldırdı, zeytin yeşili gözleri doğrudan Logan’ı buldu. Kırmızı dudakları yavaşça kıvrıldı.
Logan, Ophelia’ya kafasıyla hafifçe selam verip odanın daha az dikkat çeken bir köşesine doğru geçti ve boş bir koltuğa yerleşti. Göz ucuyla etrafı süzerken, neredeyse kendi yaşlarında, omuzları geniş ve güçlü yapılı bir oğlan tam önünde belirdi. Çocuğun üstündeki kıyafetler temiz ama yıpranmıştı; bakışlarında ise derin bir kaybın ve öfkenin izleri okunuyordu.
— Oturabilir miyim? Başka yer kalmadı da, dedi çocuk, sesindeki o yorgun ama dik tonu gizlemeyerek.
— Buyur, otur, dedi Logan kısık bir sesle.
Çocuk yanındaki koltuğa yerleşti. Bir süre aralarında ağır bir sessizlik oldu. Şömineden yükselen çıtırtılar dışında kimseden ses çıkmıyordu. Sonunda sessizliği bozan, yanına oturan o çocuk oldu. Elini hafifçe uzatarak fısıldadı:
— Ben Cain. Ya sen?
— Logan, dedi bizimki de aynı mesafeli ama saygılı tonla.
Cain, Logan’ın eski montuna ve yüzündeki o korumacı, tetikte bekleyen ifadeye baktı. Kendisi gibi lüks bir hayattan gelip her şeyini kaybetmiş biri için, Logan’ın bu saf ve katı duruşu dikkat çekiciydi. İki genç birbirlerinin gözlerinde aynı şeyi gördüler: Kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların o gözü kara cesaretini.
Tam o sırada, odanın önündeki büyük masadan bir topuk sesi yükseldi. Ophelia Vane yavaşça ayağa kalkmıştı. Odadaki tüm gözler, nefesler bir anda ona kilitlendi.
Ophelia zeytin yeşili gözlerini salondaki onlarca gencin üzerinde tek tek gezdirdi, kırmızı dudakları şeytani bir memnuniyetle kıvrıldı:
— Hepiniz hoş geldiniz, Swan Corporation'ın gelecekteki seçkinleri, dedi sesi odadaki ahşap duvarlarda yankılanırken.
— Zamanı geldi. Sınavınız... Başlıyor.
Ophelia’nın o buz gibi sesinden sonra odadaki herkes aynı anda ayaklandı. Havada kurşun gibi ağır bir gerilim vardı; kimse yanındakine güvenmiyor, herkes birbirini elenecek birer rakip olarak görüyordu.
Tam o kargaşanın ortasında, Cain yavaşça Logan’ın olduğu tarafa döndü. Gözlerinde korkudan ziyade, kaderine meydan okuyan bir kararlılık vardı. Elini samimi bir şekilde Logan’a doğru uzattı:
— Umarım ikimiz de kazanırız, dedi sesi sakin ama içten gelerek.
Logan, karşısındaki bu çocuğun asilce hareketini yanıtsız bırakmadı. Bu çöplük gibi dünyada ve bu tekinsiz binada ilk defa kendine benzeyen, samimi bir ruh görmüştü. Kafasını onaylarcasına salladı ve uzatılan eli sımsıkı sıktı:
— Umarım, dedi Logan da aynı kararlılıkla.
Onlar ellerini ayırırken, Ophelia masasının arkasından ağır adımlarla yürüyerek salonun tam ortasına doğru geldi. Gözleri bu iki gencin üzerinde bir an duraksadı, ardından sesini biraz daha yükselterek tüm odaya hitap etti:
— Herkes sınav için sınıfların önünde sıraya geçsin!
Ophelia’nın o otoriter sesi kütüphanenin yüksek tavanında yankılanır yankılanmaz, odadaki onlarca çocuk aynı anda hareketlendi. Sandalyelerin ahşap zeminde çıkardığı o gıcırtı sesi, salondaki gerilimi daha da tırmandırıyordu. Kimse birbiriyle konuşmuyor, herkes bir an önce o kapıların önüne ulaşmaya çalışıyordu.
Logan ve Cain yan yana, adımlarını diğerlerine uydurarak yürümeye başladılar. Koridora çıktıklarında, duvarların üzerinde dijital numaraların yandığı yan yana dizilmiş sınav sınıflarını gördüler. Tıpkı o devasa holding binasının içi gibi, bu koridor da fazla temiz, fazla kurallı ve soğuk görünüyordu.
Cain, göz ucuyla kapıların üzerindeki numaraları kontrol ederken Logan’a doğru fısıldadı:
— Sanırım bizi ayıracaklar Logan. Numaralar ardışık değil.
Logan tam cevap verecekti ki, koridordaki gri takım elbiseli görevlilerden biri önlerinde durdu. Elindeki tablete bakıp sert bir sesle konuştu:
— Cain Belmont , 4 numaralı salon. Logan Garrison, 7 numaralı salon. Lütfen yerlerinize geçin.
Cain, gitmeden önce Logan’ın omuzuna hafifçe vurdu. Gözlerinde "İçeride ne olursa olsun, dik dur" der gibi bir ifade vardı. Hiçbir şey söylemeden 4 numaralı kapıya doğru ilerledi. Arkadan adamın sesi yankılanıyordu. Diğer çocukların adları okunuyordu.
Logan ise derin bir nefes alıp 7 numaralı sınıfın kapısını araladı. İçeri girdiğinde odanın büyüklüğü ve pencerelerinden görünen o devasa şehir manzarası gözünü aldı. Sınıf ölüm sessizliğine gömülmüştü. İçeride onun gibi yaşlarda yaklaşık on çocuk daha vardı ve herkes önündeki masaya kilitlenmişti.
Logan kendine ayrılan sıraya geçip oturdu. Masanın üzerinde sadece tek bir dijital kalem ve bembeyaz, boş bir sınav ekranı duruyordu.
Sınıfın önünde bekleyen beyaz önlüklü görevli, saatine bakıp o soğuk sesiyle kuralları okumaya başladı:
— Kurallar basit. Kopya çekmek ya da yanınızdakiyle etkileşime girmek doğrudan elenme sebebidir. Süre bittiğinde kalemleri bırakacaksınız. Sınavınız... Başlamıştır. Ekranlara dokunun. Logan yutkunarak elini dijital kaleme uzattı ve ekrana ilk dokunuşunu yaptı.
İlk sorular ekranda belirdiğinde Logan şaşırmadı. Karmaşık matematik denklemleri, mantık dizilimleri ve görsel hafıza testleri... Sonuçta Swan Corporation ülkenin en büyük şirketiydi ve dahi çocuklar arıyor olmaları normaldi. Logan kalemi ekranda hızla oynatıyor, cevapları tek tek işaretliyordu.
Ancak ekranda yeni gelen soruyla Logan’ın kalemi havada donakaldı:
“Bir grup insanı kurtarmak için tek bir kişiyi geride bırakır mıydınız?”
Logan ekrana bakakaldı. Kaşları hayretle çatıldı. Başını hafifçe kaldırıp etrafına baktı. Sınıftaki diğer çocuklar umursamadan hızlı hızlı soruları çözüyordu.Kafasını geri indirid. Oda Logan için bir anda buz kesti. Bu açık uçlu soruya uzun uzun baktı ardından “Doğru cevap bazen hiç yoktur” yazdı.
Logan yutkunarak ekranı kaydırdı. Şaşkınlığı, yerini yavaş yavaş bir ürpertiye bırakıyordu. Sıradaki soru diğerinden daha ilginçti:
“Size verilen emrin yanlış olduğunu düşünürseniz ne yaparsınız?”
Logan’ın nefesi daralmaya başladı. Swan Corporation tam olarak ne arıyordu? Ve son sayfaya geçtiğinde, ekrandaki her şey birden silindi. Sayfanın tam ortasında, simsiyah ve net, tek bir nokta belirdi.
•
Altında ise sadece şu yazıyordu: “Uzun süre aynı noktaya bakmak sizi rahatsız eder mi?”
Logan, "Bu ne saçmalık?" diye düşünecekken gözleri o noktaya takılı kaldı. Ve o an, hayatında daha önce hiç hissetmediği bir şey oldu. Noktaya baktıkça odadaki fısıltılar, şehrin gürültüsü, her şey zihninden bir anda çekildi. İçinde tuhaf, kapkara bir boşluk büyümeye başladı. Göğsüne tonlarca ağırlıkta bir taş oturmuş gibi nefesi kesildi. Nefesi düzensizleşti, beyninin içinde geçmişin karanlığından kopan bir sürü yabancı ses yankılanmaya başladı:
— Denek bir... Zihinsel dalga boyu optimize ediliyor... Profesör, nabzı gittikçe düşüyor!
— Hastaya cardiomaxin verin.
Logan, zihninin içindeki o eski laboratuvarda bir hemşirenin seruma ilacı enjekte ettiğini hisseder gibi oldu. Nabzı anında ve agresif bir şekilde yükseldi ama bunu yaparken damarlarında aşırı, kavurucu bir yanma hissi yayıldı. Göğsü sıkıştı, nefes alamadı.
— Profesör, işe yaramadı!
— Pulsarit uygulayın o zaman...
Logan'ın başı çılgınca dönüyor, midesi bulanıyordu. Kabus gibi üzerine çöken bu şeyi algılamaya, o acıdan kurtulmaya çalıştı. Tam o karanlığın ortasında boğulmak üzereyken, aniden tepesinde bir gölge belirdi ve bir ses onu gerçekliğe fırlattı:
— Bay Logan.
Logan derin derin soluklanarak, gözlerindeki o korku dalgasıyla kafasını kaldırıp kadına baktı. Sırılsıklam olmuştu.
— Buyurun? dedi sesi titreyerek.
— Sınav süresi bitti!
Logan’ın kafasından aşağıya kaynar sular döküldü. Ne ara süre geçmişti? Kaç soruyu boş bırakmıştı?
Swan Corporation, o tek bir noktayla zihnine sızmış ve onu paramparça etmişti. Sınıftaki herkes tek tek ayağa kalkıp çıkarken, Logan bir robot gibi sırasından kalktı. Koridora çıktığında etrafındaki kalabalığı, diğer çocukların fısıldaşmalarını duymuyordu bile. herkesi farklı çıkışlardan tahliye ediyorlardı.
Eve dönüş yolu tam bir bilinmezlikti. Otobüs camına alnını yaslamış, dışarıdaki gri binaları izliyordu ama aklı hâlâ o kapkara noktanın içindeydi. Zihni karmakarışıktı. Denek bir... Bu sözcükler tesadüf müydü? Swan Corporation’ın bu tuhaf psikolojik sınavı onda neden böylesine gerçekçi, acı dolu bir sanrı tetiklemişti? Yoksa bu binaların, bu kusursuz şirketin ardında, onun bile hatırlamadığı kendi geçmişine dair kilitli bir şeyler mi vardı?
Evin kapısını dalgın bir şekilde açıp içeri adımını attığında, mutfaktan o tanıdık, detone ama neşeli ses yükseldi. Aurora, dünyanın en kötü şarkısını söyleyerek salona doğru zıplıyordu. Logan’ı görünce durdu.
— Logan! Geldin mi?
Logan, kardeşinin o saf neşesine bakarken yavaşça yutkundu. Zihnindeki o karanlık soruları ve damarlarında hissettiği o hayalet acıyı şimdilik derinlere gömdü. Yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirerek Aurora'ya baktı. Sınavı geçip geçmediğini bilmiyordu ama ne pahasına olursa olsun, o adaya gitmek zorundaydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Swan Corporation'ın genel merkezindeki o boş, soğuk koridorda deri kokan topuk sesleri yankılanıyordu. Ophelia Vane, koridorun sonundaki odadan gelen yoğun telefon sesine doğru istemsizce yöneldi. Odaya girip masanın üstündeki telefonu eline aldı ve açtı.
Karşı taraftan buz gibi, otoriter bir ses sordu:
— Ophelia, durum nedir?
Ophelia, arkasındaki devasa şehir manzarasına bakarak yutkundu:
— Efendim… Herşey iyi ama o burada.
— Kim?
— Denek 1. Logan Garrison.
Telefondan memnun, derinden gelen tekinsiz bir gülme sesi yükseldi.
— Onunla iyi ilgilen Ophelia.
Ophelia bakışlarını kararttı:
— Emriniz olur efendim.
