2. bölüm · NOKTA

2.BÖLÜM

Süsen

Sabah güneşi evi delercesine içeri giriyordu. Bayan Garrison kahvaltı hazırlıyordu. Aurora tabakları masaya diziyor, sonra bozup tekrar diziyordu. Logan gözaltları çökmüş, gözleri kızarmış, yüzü ıslak bir şekilde içeri girdi; sandalyede duran havluyu alıp yüzünü sildi. Evde ölüm sessizliği vardı. Sessizliği bozan tek şey Aurora’nın oynadığı tabak kaşık sesiydi. Logan, Aurora’dan tabakları ve diğer malzemeleri aldı, masayı düzeltti. Bayan Garrison oğluyla hiç göz teması kurmuyordu. Hazırladığı el yapımı yemekleri masaya koydu. Bayan Garrison’ın da oturmasıyla kahvaltı başladı. Uzun bir sessizliğin ardından tam Logan bir şey diyecekti ki zil çaldı.Aurora bir hevesle kalkıp:
— Ben açarım! dedi kelimeyi uzatarak.
Kapıyı açar açmaz karşısında uzun boylu, siyah küt saçlı, sinek gözlüklü, takım elbiseli bir kadın ve onun hemen arkasında siyah takım elbiseli iki koruma belirdi.
— Buyurun, dedi Aurora.
Kadın yavaşça gözlüğünü çıkardı. Hafifçe kıza eğildi. Çingene kırmızısı dudaklarını oynatarak:
— Annen ya da baban nerede küçüğüm? dedi yılan bakışlarıyla.
Aurora'nın bir anda nutku tutuldu. Deminki o neşeli, hevesli halinden eser kalmamıştı; kadının soğukluğu ve arkasındaki korumaların devasa gölgeleri küçük kızı olduğu yere çivilemişti. Korkudan tek bir kelime bile edemeden geriye doğru bir adım attığı an, Logan Aurora’nın omzundan tutup onu yavaşça kendi arkasına, gölgeye doğru çekti. Kardeşinin titreyen elini hissetmek, Logan’ın uykusuzluktan sızlayan gözlerindeki o kırmızı damarları daha da belirginleştirmişti.
Bayan Garrison da hemen arkalarından belirdi. Yüzü kireç gibiydi; ellerini önlüğüne silerken gözleri kadının zeytin yeşili gözlerine ve o iki iri yarı korumaya kaydı. Logan, kadının o yılan bakışlarının tam karşısına dikildi. Arkasındaki korumaları umursamadan buz gibi bakan gözleriyle kadına kilitlenmişti. Gözünü bile kırpmadı.
— Babamız yok, dedi Logan. Sesi, sabahın o erken saatine göre fazla pürüzsüz ve sert çıkmıştı.
— Annem burada. Ne istiyorsunuz?
Logan ve annesi, gelen bu kişileri birkaç hafta önce de gelen tahsilatçılar sanmıştı. Mahalleyi korumak adı altında zorla para istiyorlardı.
Kadın, karşısındaki bu yorgun, çökmüş gözlerde görmeye alışık olduğu o “korkuyu" bulamadı. Hafifçe kaşlarını kaldırdı, kırmızı dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Logan’ı baştan aşağı süzdü. Aradığı şeyi bulmuş gibi bir tatmin vardı yüzünde.
Yavaşça Mary’ye döndü:
— Adınız nedir madam?
— Gar-rrison... Mary Garrison.
— Bayan Garrison, dedi; ses tonu bir yılanın tıslaması kadar pürüzsüzdü.
— Swan Corporation’dan geliyoruz. Bendeniz Ophelia Vane. Çocuklarınızın geleceğini tamamen değiştirecek, tam burslu bir akademi programı için... Bazı çocukların, doğdukları bu çöplükte kalmaması gerektiğine inanıyoruz
Ophelia, kırmızısı dudaklarında küçümseyici bir tebessümle içeriye, o eski mutfak masasına doğru bir bakış fırlattı.
— Swan Corporation, bu ülkenin en parlak zihinlerini yetiştiren, küresel çapta bir teknoloji ve eğitim devidir, diye devam etti Ophelia. Sesi adeta ezberlenmiş bir reklam metni gibi akıcıydı. — Akademi programımıza seçilen çocukların tüm eğitim, barınma ve yaşam masrafları şirketimiz tarafından karşılanır. Ayrıca... Ailelerine de bu süreçte çok ciddi bir finansal destek paketi sunulur. Aylık düzenli bir ödeme, hatta dilerseniz bu mahalleden taşınmanız için temiz bir ev.
"Finansal destek" ve "temiz bir ev" kelimeleri mutfaktaki o ağır havada bir anda yankılandı. Mary’nin gözleri, birkaç hafta önce kapıya dayanan o tahsilatçıların tehditlerini düşününce istemsizce ikilemde kaldı. Üzerindeki o ezici borç yükü ve her ay biriken kira kabusu, kadının sunduğu bu lüks teklifin arkasında bir anlığına silinir gibi oldu. Ancak Bayan Garrison’a göre bu hayatta kimse bedava bir şey vermezdi.
— Teklifiniz... kulağa çok güzel geliyor Bayan Vane. Ama ben çocuklarımdan ayrılmak istemiyorum. Onların yeri benim yanım.
Ophelia, kadının sesindeki o güvensizliği ve korkuyu hemen fark etti. Kırmızı dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı; bu reddediliş onu şaşırtmamış, aksine eğlendirmişti. Yavaşça elindeki pahalı deri çantayı açtı. İçinden, üzerinde altın sarısı bir kuğu amblemi olan, sert ve mat siyah bir kartvizit çıkardı. Kartı Bayan Garrison’a doğru uzattı.
— Sizi anlıyorum madam, dedi Ophelia. Ses tonu pürüzsüz ve sakindi.
— Ama bazen gurur, çocukların geleceğinin önüne geçmemeli. Bu akşam iyice bir düşünün. Bu sefaletle baş başa kalmak mı, yoksa onlara yeni bir hayat vermek mi?
Bayan Garrison kartı almakta tereddüt edince, Logan öne doğru bir adım atıp kartı Ophelia'nın elinden aldı. Ophelia, oğlana uzun uzun, anlamlı bir tebessümle baktı. Ardından sinek gözlüklerini tekrar gözüne taktı.
— Unutmayın, yarın sabah erkenden bu şehirden ayrılıyoruz. Eğer kararınız değişirse karttaki numaradan bana ulaşın. Bu, çocuklarınızın bu çöplükten kurtulmak için tek şansı.
Arkasındaki korumalara hafif bir baş işareti verdi ve oradan uzaklaştı. Kapı kapandıktan sonra ailecek mutfağa geçtiler. Logan, masanın kenarına yaslanmış, elindeki o sert siyah kartla oynuyor, parmaklarının arasında döndürüyordu.
Bayan Garrison, oğlunun elindeki karta dik dik bakarak sertçe konuştu:
— Unut onu Logan, dedi.
— Bu hayatta kimse kimseye karşılıksız bir şey vermez. Hele ki o zenginler... Çocuklarımı benden koparmalarına izin vermeyeceğim.
Logan, annesinin gözlerindeki o saf korkuyu ve çaresizliği gördü. Onunla tartışmanın, evde yeni bir kriz çıkarmanın hiçbir şeyi çözmeyeceğini biliyordu. Uykusuzluktan sızlayan gözlerini hafifçe kırpıştırdı, yüzündeki o sert ifadeyi yumuşatarak kartı yavaşça mutfak tezgahının üzerine bıraktı.
— Haklısın anne, dedi uysal bir sesle. Sesi şaşırtıcı derecede sakindi.
— Sadece... ne olduğunu merak ettim. Endişelenme, unut gitsin.
Mary, oğlundan gelen bu uysal tepkiyle rahatlayarak derin bir nefes aldı. Logan’ın o kartı orada bırakıp Aurora’nın yanına çömelmesini, kardeşinin saçlarını okşayarak onu sakinleştirmesini izledi. Tehlike geçmiş gibi görünüyordu.
Ancak Logan, annesi arkasını döndüğü an mutfak tezgahındaki o mat siyah kartı el çabukluğuyla cebine indirdi.
Gece yarısı olduğunda, ev ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Eski evin tahtaları dışarıdaki rüzgarla çatırdarken, Logan odasında yatağın kenarına oturdu. Kalbi göğüs kafesinden çıkacak gibi çarpıyordu.
Cebinden çıkardığı kartın üzerindeki altın kuğu amblemi, pencereden sızan cılız sokak lambasının ışığında parıldadı. Derin bir nefes aldı, eski telefonunu eline alıp karttaki numarayı tuşladı. Telefon sadece iki kez çaldıktan sonra açıldı. Karşı taraftan düz, donuk ve soğuk bir ses yükseldi:
— Buyrun, burası Swan Corporation. Size nasıl yardımcı olabilirim?
Logan, içinde hafif bir tedirginlikle derin bir nefes aldı:
— Evimize vakıf çalışanları kayıt için gelmişlerdi. Düşünmek için zaman istedik, onlar da sonra arayıp cevabınızı iletin dediler.
Karşıdaki ses biraz yumuşadı:
— Evet, cevabınız?
— Kabul ediyorum. Nereden kayıt yaptırabilirim?
— The Loop bölgesinde, Swan Corporation binasının 13. katında kayıt yaptırabilirsiniz.
Logan, içini kaplayan tatlı bir heyecanla cevap verdi:
— Tamam, teşekkür ederim.
— Heyecanla sizleri bekliyoruz ve iyi geceler diliyoruz, dedi telesekreter.
Telefon kapandı. Logan cihazı yavaşça yatağın üzerine bırakırken parmaklarının hâlâ titrediğini fark etti. Aurora'yı bu işe asla karıştırmayacaktı. Ne olacaksa ona olmalıydı; burası iyi ya da kötü ne çıkarsa çıksın, kendini feda edecek ama kardeşini o çöplükten kurtaracaktı.
Ertesi sabah, güneş henüz mahallenin üzerindeki o kirli dumanı dağıtamadan Logan ayaktaydı. Hafta sonunun son günüydü; ya bugün yapacaktı ya da haftaya kalıp yeni bir bahane üretmek zorunda kalacaktı. En azından annesine söyleyeceği yalan hazırdı. Market için erken çıkacak, ilk önce kaydı halledecek, oradan da işe geçecekti.
Üzerine her zamanki solmuş, dirsekleri aşınmış montunu geçirdi. Mutfakta uykulu gözlerle kahve yapan annesinin yanına yaklaşıp yanağına hızlı bir öpücük kondurdu.
— Ben çıkıyorum anne, markette işler yoğun, akşama ancak dönerim, dedi. Sesindeki o gizli suçluluk duygusunu saklamaya çalışarak hızla kapıya yöneldi.
Bayan Garrison arkasından "Dikkatli ol oğlum," diye seslendi ama Logan çoktan kendisini mahallenin soğuk, rutubetli sokaklarına atmıştı.
Önünde upuzun ve tehlikeli bir gün vardı. Önce bu köhne mahalleden kilometrelerce uzakta olan, adını bile telaffuz ederken zorlandıkları o parıltılı gökdelenler bölgesi The Loop’a doğru yola çıkacaktı. Cebindeki o mat siyah kart, montunun kumaşından bacağına batıyor gibiydi; sanki ona zamanının azaldığını fısıldıyordu.
İlk otobüsü yakalamak için koştu. Hava buz gibiydi; şubat ayı her zaman bu kadar soğuk olmazdı, sanki hava bile Logan’ı durdurmaya çalışıyordu. Durağa ulaşmak üzereyken otobüsün geldiğini gördü. Koşarak otobüsü yakalamaya çalıştı; neyse ki güçlü bacaklara sahipti. Otobüse binip cam kenarına oturdu. Cebindeki son yemek parasını da bu yolculuğa yatırmıştı.
İleride otobüsten indi, ardından tramvaya aktarma yapıp nihayet The Loop bölgesine geçti. İndikten sonra gözleriyle Swan Corporation'ı aramaya başladı. Hem kolundaki saatine bakıyor hem de nefes nefese koşarak binayı bulmaya çalışıyordu. O sırada kar yağmaya başlamıştı, koşarken taneler yüzüne buz gibi çarpıyordu.
— Keşke Aurora’ya verdiğim atkıyı alsaydım, dedi içinden.
Yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuşken son bir umutla kafasını kaldırdı. Karşısında, devasa gökdelenin üzerinde parıldayan kocaman bir kuğu amblemi vardı. İşte bulmuştu. Koşarak döner kapıya doğru ilerledi ama iki güvenlik görevlisi anında önünü keserek onu durdurdu. Logan’ı baştan aşağı, tiksinir gibi incelediler. Ardından görevlilerden biri ters bir tonla konuştu:
— Dilenciler giremez.
Logan şaşkınlıkla üstüne başına baktı; solmuş montuna, eski botlarına... Ardından kafasını kaldırıp olabildiğince naif bir sesle cevap verdi:
— Ben 13. kata, kayıt olmaya gelmiştim.
Adam şüpheyle kafasını salladı, telsizine fısıldayarak birkaç şey söyledi. Çok geçmeden turnikelerin arkasından bir kadın ve bir erkek görevli aşağıya, kapıya doğru geldi. Kadın Logan’a yaklaşıp sordu:
— Adınız nedir?
— Logan. Logan Garrison.
— Anladım, buyurun önden.
Logan hafifçe utanarak, eski montunun kollarını parmaklarının ucuyla iki yana doğru çekiştirip üstünü başını düzeltmeye çalışarak içeri girdi. İçerisi adeta binlerce ışıkla aydınlatılmış gibi pasparlaktı ve sıcacıktı. Dışarıdaki o dondurucu şubat soğuğundan sonra bu sıcaklık Logan’ın yüzünü sızlattı. Kadın nazik bir el hareketiyle Logan’a yolu gösterdi. Kocaman, cam kaplı bir asansörün önünde durdular. Erkek görevli düğmeye bastı; asansör zemin kata geldiğinde kapılar pürüzsüzce açıldı ve içeri girdiler. Adam paneldeki 13. kat düğmesine bastı. Ardından asansörün içinden tiz, robotik bir ses yükseldi:
— Yetkili kartınızı okutun.
Adam cebinden çıkardığı dijital kartı panele okuttu ve asansör büyük bir hızla yukarı doğru hareket etmeye başladı. Geçtikleri her katta Logan’ın kalbi daha hızlı çarpıyor, içini tarif edilemez bir heyecan kaplıyordu. Yepyeni bir umut onu çepeçevre sarmıştı. Sonunda... Babasına verdiği o gizli sözü gerçekleştirebilecekti.

Tiz bir "bip" sesinin ardından asansör durdu ve kapılar iki yana açıldı. Logan fütüristik, soğuk bir yer beklerken karşısında gördüğü şeyle afalladı. 13. kat, aşağısı gibi göz alan parlak ışıklarla değil; devasa bir kütüphaneyi andıran, loş ve sıcak sarı ışıklarla aydınlatılmıştı. Duvarlar koyu renk ahşaptandı ve havada taze kahve ile eski kitapların o huzur veren kokusu vardı. Logan, hayatı boyunca kendini hiç bu kadar korunaklı bir sığınakta hissetmemişti.
Koridorun sonundaki kapı pürüzsüzce açıldığında, görevli kadın Logan’a gülümseyerek içeriyi işaret etti:
Asansörle gelen iki yetkili de geriye döndü. Bu sakin atmosferde Logan’ın üzerindeki gerginlik yavaş yavaş dağılmış, rahatlamıştı.
— Kayıt odanız burası Bay Logan. Lütfen içeri geçin.
Odaya vardıklarında kadın kendisinin içeri girmeyeceğini söyleyip oradan uzaklaştı. Logan derin bir nefes alarak odaya adım attı. O adımını attığı an, arkasındaki kapı kapandı ve dış dünyaya ait tüm sesler bir anda bıçak gibi kesildi. Odanın ortasındaki o yüksek sırtlıklı, devasa kahverengi deri koltukta Ophelia Vane oturuyordu. Önündeki masada duran mat siyah bir dosyayı kapattı ve zeytin yeşili gözlerini Logan'a dikti.
— Tam zamanında geldin Logan, dedi sesi odadaki sakin havada yankılanırken.
— Kaydını bizzat ben onaylayacağım. Bugün resmi girişini yapıyoruz, heyecanlı mısın?
Logan kelimeleri seçemedi, sadece kafasını sallamakla yetindi.
— Tamamdır, bakalım... Şimdi sana bazı belgeler vereceğim, zaten reşit olduğun için kendin imzalayabilirsin, dedi Ophelia.
Kağıtlarla dolu kalın bir dosyayı Logan’a uzattı. Logan masaya doğru uzanıp dosyayı aldı, sandalyeye yerleşip formları doldurmaya başladı. Ancak imzaları atacağı sırada, maddelerden biri dikkatini çekti. “Ölüm ve yaralanma durumlarında Swan Corporation sorumlu değildir,” yazıyordu. Logan’ın parmakları duraksadı, kafasını kaldırıp doğrudan Ophelia’ya baktı.
— Bu madde ne için?
Ophelia sakin ve soğuk bir ses tonuyla cevap verdi:
— Okulumuz bir adada, Bay Garrison.
Konuşurken yavaşça ayağa kalktı, kollarını belinin arkasında bağladı ve o yılan gözleriyle Logan’ı tamamen göz hapsine aldı. Adımlarını ağır ağır atarak masanın etrafından dolandı:
— Ve orada oldukça zor koşullarda eğitim alacaksınız. Biri intihar ederse ya da gecenin bir yarısı denizde yüzmek isteyip boğulursa... Bunlardan sorumlu olmak istemeyiz, değil mi?
Son kelimesini söylerken Logan’ın dibine kadar girmiş, nefesini yüzünde hissettirecek kadar yaklaşmıştı. Logan’ın gözlerindeki kararlılığı ölçtükten sonra yavaşça doğruldu ve tekrar masasının arkasındaki yerine geçti:
— Eee, ne düşünüyorsunuz Bay Garrison? Tamam mı, devam mı?
Logan göğsünü şişiren derin bir nefes aldı. Geri dönüşü yoktu, kardeşinin geleceği bu imzanın ucundaydı. Kalemi sertçe bastırarak kağıtları imzaladı. Sesinin titremesine izin vermeden, asıl buraya geliş amacını, içini kavuran o derdi ortaya koydu:
— Bir şey daha var Bayan Vane. Giriş işlemlerini yapıyoruz, haftaya sınava geleceğim, tamam... Ama ev konusu ne olacak? Eğer ben o adaya gidersem, aileme vereceğiniz o güvenli ev sözü ne zaman gerçekleşecek? Annem ve kardeşim o tekinsiz mahallede mi bekleyecek beni?
Ophelia, Logan’ın bu pazarlıkçı ve dik duruşu karşısında şaşırmış gibi yaptı, ardından o kırmızı dudakları keyifle kıvrıldı. Masasına doğru eğilip ellerini birleştirdi:
— Çok sabırsızsınız Bay Garrison, ama bu hoşuma gitti. Swan Corporation sözünü tutar. Önümüzdeki cumartesi günü buraya gelip o ilk sınavı başarıyla geçtiğiniz an, aileniz için hazırladığımız o lüks ve güvenli dairenin anahtarları annenizin elinde olacak. Giriş belgeniz ile birlikte tapu ve anahtar size ulaştırılacak. Siz adadayken, onlar The Loop sınırları içindeki yeni evlerinde, tamamen güvende yaşayacaklar.
Logan aldığı bu kesin cevapla derin bir nefes aldı. Göğsündeki o ağır yük bir nebze olsun hafiflemişti. Aurora artık güvende olacaktı.
— Devam! dedi sert ve kararlı bir sesle.
Ophelia’nın o çingene kırmızısı dudakları memnuniyetle kıvrıldı, dosyayı elinden aldı. Masanın üzerindeki dijital onay ekranını Logan'a doğru çevirirken konuşmasını sürdürdü:
— Haftaya cumartesi tatlı ve sizin için oldukça çıtır bir sınavımız var Bay Garrison. Saat tam dokuzda bu katta olun, geç kalmayın. Sizi aramızda görmeyi çok ama çok isteriz dedi.
Ophelia’nın o imalı sözlerinin ardından Logan, kadının zeytin yeşili gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı arkasında bırakarak odadan çıktı. Asansör zemin kata doğru pürüzsüzce kayarken, Logan’ın zihni karmakarışıktı. Ölüm ve yaralanma durumlarında Swan Corporation sorumlu değildir... Okulumuz bir adada, Bay Garrison... Kadının ses tonu, fısıltıları adeta beyninin içinde dönüp duruyordu.
Girişteki o kendisini dilenci sanan güvenliklerin önünden bu kez dik bir yürüyüşle geçti ama içindeki o eziklik hissi henüz geçmemişti. The Loop’un o parıltılı, lüks caddelerinden yürüyerek tekrar tramvay ve otobüs aktarmalarına doğru ilerledi. Cebinde beş kuruş parası kalmamıştı ama ruhu çok daha ağır bir bedel ödemiş gibi hissediyordu. Ne olursa olsun o imzayı atmıştı. Artık geri dönüşü yoktu.
Mahallesindeki o küçük, köhne markete vardığında saat epey ilerlemişti. Logan üzerindeki o ağır düşünceleri bir kenara bırakıp reyonları düzenlemeye, ağır kolileri taşımaya başladı. Kasları yorgunluktan sızlıyor, şubatın soğuğu marketin aralık kapısından içeri sızıyordu. Ama o fiziksel yorgunluk, zihnindeki o fırtınanın yanında hiçbir şeydi. Akşama kadar robot gibi çalıştı, patronunun verdiği haftalığı cebine koyarken sadece Aurora’yı ve ona kuracağı geleceği düşündü.
Gece yarısına doğru eve vardığında, sokak lambasının cılız ışığı eski evlerinin pencerelerine vuruyordu. Logan anahtarla kapıyı sessizce açtı. İçeriden taze yapılmış bir çorba kokusu geliyordu.
Bayan Garrison mutfaktan başını uzattı, oğlunun o bitkin halini görünce içi sızlamıştı.
— Hoş geldin oğlum, yorgun musun?, dedi şefkatle.
— Çorba sıcak, hadi üstünü değiştir de ye.
Logan montunu asarken salondaki küçük koltukta battaniyenin altında uyuyakalmış olan kardeşi Aurora’yı gördü. Saçları yüzüne dökülmüştü, o kadar masum ve dışarıdaki tehlikelerden o kadar habersizdi ki... Logan yavaşça kardeşinin yanına adımladı, dizlerinin üzerine çöküp onun saçlarını incitmekten korkar gibi hafifçe geriye itti.
İçinden bir kez daha yemin etti. Söz veriyorum baba, diye geçirdi içinden. Ona ve anneme hiçbir şey olmayacak. Önümüzdeki hafta o sınavda ne yaparlarsa yapsınlar, o adada beni ne beklerse beklesin... Hepsine göğüs gereceğim.
Annesinin mutfaktan seslenmesiyle ayağa kalktı, yüzündeki o sert ve endişeli ifadeyi silip zoraki bir gülümsemeyle mutfağa, sıcak çorbanın kokusuna doğru ilerledi. Önünde, hayatını tamamen değiştirecek upuzun ve sessiz bir hafta vardı.

O imzadan sonraki günler, Logan için adeta ağır çekimde ilerleyen bir kabus gibiydi. Market reyonlarında kolileri dizerken, sokakta yürürken ya da gece yatakta tavana bakarken gözü sürekli saatte ve takvimdeydi. Günler akıp gidiyor, cumartesi yaklaştıkça göğsündeki o görünmez düğüm daha da sıkılaşıyordu.
Ophelia’nın "ölüm ve yaralanma" kelimeleri zihninde bir saat gibi tıkırdarken, Logan geceleri herkes uyuduktan sonra odasında gizlice şınav ve mekik çekmeye başladı. Kaslarını, ciğerlerini o bilinmeyen adadaki zorlu koşullara hazırlamak istiyordu. Aynadaki solgun yüzüne her baktığında, o eski çocuksu ifadenin yerini yavaş yavaş sert ve tetikte bir adamın aldığını görüyordu.
Hafta ortasında, şubatın o dondurucu çarşamba akşamında marketten çıkarken, cebindeki haftalığından kalan son birkaç kuruşla Aurora’nın çok sevdiği o çilekli gofretlerden aldı. Sanki o adaya gidince bir daha hiç dönemeyecekmiş, kardeşini son kez görüyormuş gibi tuhaf, can yakıcı bir his vardı içinde.
Eve girdiğinde Aurora salondaki masada ödev yapıyordu. Logan montunu asıp sessizce kardeşinin arkasından yaklaştı ve gofreti yavaşça defterinin üzerine bıraktı.
Aurora sevinçle arkasına döndü, gözleri parıldayarak abisine baktı:
— Yaşasın! Abi sen harikasın, dedi ve hemen gofretin paketini açtı. Ama abisinin yüzündeki o dalgın, hüzünlü ifadeyi fark etmesi uzun sürmedi. Küçük elini Logan’ın buz gibi olmuş yanağına koydu.
— Abi... Sen iyi misin? Bu aralar bir tuhafsın. Yüzün hep asık, geceleri de odandan garip sesler geliyor, uyumuyorsun hiç. Market işi seni çok mu yoruyor?
Logan, kardeşinin o temiz ve şefkatli bakışları karşısında ezildiğini hissetti. Boğazındaki düğümü yutkunarak gizlemeye çalıştı. Zoraki bir gülümsemeyle elini Aurora’nın saçlarına götürüp hafifçe dağıttı:
— Yok be güzelim, market her zamanki gibi işte. Sadece biraz uykusuzum, dersler ve iş üst üste geldi. Sen beni düşünme, ödevlerine odaklan, tamam mı?
— Söz ver, çok yormayacaksın kendini. Sen bana lazımsın, dedi Aurora muzipçe gülümseyerek.
— Söz, dedi Logan. Sesi içten içe titriyordu. Sana söz veriyorum Aurora, senin geleceğini kurtarana kadar bana hiçbir şey olmayacak.
Odasına geçtiğinde, şifoniyerin üzerindeki eski, solmuş fotoğrafa baktı. Babası, onun yaşlarındayken fabrikada çekilmiş bir fotoğraftı bu. Logan parmak uçlarıyla babasının yüzüne dokundu.
— Bana güç ver baba, dedi fısıldayarak.
— Haftaya o kapıdan içeri girdiğimde arkama bakmamam için bana güç ver.