1. bölüm / 8
NOKTA1.BÖLÜM
Bölümler 8Şu an: 1.BÖLÜM
Gece…
Ev sessizdi.
Ama Logan’ın zihni sessiz değildi. Yatakta kıvranıyordu. Islak çarşafları sıkıyordu.
Logan rüyasında uçsuz bucaksız bir sahildeydi. Gözünün alabildiği her yer kum ve durgun, dalgasız bir denizden ibaretti. Hava ne sıcaktı ne de soğuk; sanki zaman donmuş, dünya nefes almayı bırakmış gibi bir sessizlik vardı. Logan etrafına bakındı. Kimse yoktu. Derken, çok uzakta, pusun içinden yükselen bir karaltı gördü.
Adımları istemsizce o karaltıya doğru yöneldi. Yaklaştıkça, o yabancının omuz hizası, duruşu ve silueti tanıdık gelmeye başladı. Kalbi hızlanmadı (hiçbir zaman hızlanmazdı) ama içini tuhaf bir sızı kapladı.
Bu babasıydı.
Aralarında sadece birkaç adım kaldığında, babası ona yavaşça döndü. Yüzü net değildi ama o derin, sakin gözleri doğrudan Logan’ın içine bakıyordu.Nerede görse tanırdı bu gözleri.
Babası dudaklarını kıpırdattı. Sesi rüzgarsız havada yankılandı: "İnsanlar sana her şeyi anlatmaz, Logan. Bazı şeyleri... sen görmek zorunda kalırsın."
Logan kaşlarını çattı ve bir adım daha attı. Elini uzattı, babasının o gri montunun yakasını tam parmaklarının ucuyla kavrayacaktı ki... Babası bir anda yok oldu. Parmakları sadece boş havayı yakaladı. Dünyası bir anda karardı. Uyanmayı bekliyordu zorlayarak gözlerini açmaya çalıştı. Ancak gözlerini açtığında karanlık odasında değildi. Sert, metal bir sandalyede oturuyordu. Bileklerine batan soğuk demir kelepçeleri hissetti; elleri arkasından sandalyeye sıkı sıkıya bağlanmıştı. Başının üzerinde çiğ, göz morartan beyaz bir ışık yanıyordu. Etrafında, yüzleri maskeli, üzerlerinde yeşil önlükler olan adamlar vardı. Bunlar kimdi? Doktor muydu?
Biri elindeki şırıngayı havaya kaldırırken, diğeri soğuk bir sesle mırıldandı: "Denek bir. Bilinci açılıyor. Dozu artırın."
Logan çığlık atmak istedi ama boğazından sadece boğuk bir hırıltı çıktı. Tam o sırada kulakları yırtan o mekanik ses odayı doldurdu: Bip! Bip! Bip!...
Logan irkilerek yatağından fırladı.
Nefes nefeseydi. Oda karanlıktı. Gecekondunun tanıdık tavanıyla yüz yüzeydi. Ama rüyanın ağırlığı gitmemişti. Yatağında oturdu. Elini yüzüne götürdü.
Ne görmüştü, hatırlamakta zorluk çekti. Karanlığın içinde sadece nefes alışverişleri duyuluyordu. Sonra kulağına o tanıdık ses geldi. Çatının akan kısmından, yerdeki plastik kovaya sızan suyun sesi: Tıp... tıp... tıp... Bu ritim, az önce zihnini tırmalayan o yabancı, mekanik sesin kopyası gibiydi. Rüyayla gerçeğin sınırları zihninde yavaşça yer değiştirdi.
Boğazı kurumuştu, nefes almakta zorlanıyordu. Zihnini dağıtmak için yataktan kalktı. Çıplak ayakları soğuk betona değdiğinde irkildi, parmak uçlarıyla karanlık duvarı yoklayarak odasından çıktı. Evin içi mezar gibi sessizdi.
Mutfağa doğru ilerlerken, oturma odasının duvarında duran çerçeveye gözü çarptı. Ay ışığı, duvardaki ahşap çerçevenin camına vuruyordu. İçeride, babasının o hiç kırışmamış, madalyalı resmi askeri üniforması duruyordu. Devletin, babasının vefatından sonra annesine "şehitlik nişanı" olarak gönderdiği o temiz, kusursuz üniforma...
Logan adımlarını mutfaktan saptırıp çerçevenin önüne geldi. Elini kaldırdı, parmaklarını o soğuk camın üzerine koydu. Elini camın üzerinde gezdirdi ve gözlerini kapattı.
O soğuk cam, parmaklarının ucunda eriyip yedi yıl öncesinin sıcağına dönüştü…
On iki yıl önceydi. Logan yedi yaşındaydı. Ev küçüktü ama o zamanlar küçük şeyler sorun değildi. Babası mutfakta askeri üniformasını düğmelerini ilikliyordu; annesi ise her zamanki gibi sessizdi. Aurora henüz bir bebekti.
Logan kapının kenarında durmuş, babasını izliyordu.
— Gidiyor musun? diye sordu çocukça bir safiyetle.
Babası diz çöktü, gözlerini oğlunun gözlerine dikti:
— Evet.
— Nereye?
Adam kısa bir an duraksadı.
— İş, dedi.
Basit bir kelimeydi. Ama Logan o zaman bile anlamıştı: Bu 'iş' çok uzun sürebilirdi. Babası uzun uzun oğlunun gözlerine baktı, ardından eliyle ensesinden tutup kendine yaklaştırdı.
— Annen ve Aurora sana emanet.
— Ama nede...
Cümlesini tamamlayamadan, babası eliyle Logan'ın ağzını hafifçe kapattı:
— Bu küçük bir sır.
Kapıya yöneldi, karısının alnından öptü. Aurora’yı kucağına aldı; son kez sarılır gibi, içtenlikle kokladı. Valizini aldı ve el sallayarak uzaklaştı..."
Gidişinin üzerinden birkaç hafta geçmişti. Sıradan bir akşamüstü, evde her zamanki sakinlik vardı. Logan yerde oyuncaklarıyla oynuyor, annesi ise mutfakta yemeği karıştırıyordu. Tam o sırada oturma odasındaki o eski, kablolu ev telefonu acı acı çalmaya başladı.
Annesi ellerini önlüğüne kurulayarak ahizeyi kaldırdı. Kulağına götürdüğü an yüzündeki o yorgun ifade tamamen silindi, gözleri büyüdü. Karşı taraftan cızırtılı, uzak ama çok tanıdık bir ses geliyordu. Babasıydı. İyi olduğunu, onları özlediğini söylüyordu. Logan da telefona koştu, babasının sesini duydu. Normal, kısa bir konuşma oldu ve vedalaşıp kapattılar. İçlerine su serpilmişti.
Aradan bir süre daha geçti. Bu süreçte babası birkaç kez daha aradı. Her şey normal görünüyordu; gizemli ama sakin konuşmalardı bunlar. Logan ve annesi artık bu telefonlara alışmış, babalarının bir yerlerde hayatta olduğunu bilmenin huzuruna sığınmışlardı.
Ta ki o güne kadar.
Yine sıradan bir akşam, babasıyla telefonda konuşuyorlardı. Annesi gülümseyerek Aurora'nın büyümesinden bahsediyordu, babası da hattın diğer ucundan sakin sesiyle ona karşılık veriyordu. Tam o esnada, babası cümlenin ortasındaydı. Ansızın hat tuhaf bir gürültüyle çatırdadı. Arkadan gelen ani bir metalik ses, bir boğuşma ya da kapı kırılması gibi tekinsiz bir gürültü yükseldi ve hat bir anda kesildi. Telefon buz gibi, düz bir tona büründü.
O günden sonra telefon bir daha hiç çalmadı. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Evdeki o sahte huzur yerini ölümcül bir bekleyişe bıraktı. Annesi günlerce telefonun başında sabahladı ama o gri ahize bir daha hiç canlanmadı. Babası tamamen sessizliğe gömülmüştü.
Telefonun aylarca sustuğu o ağır ve karanlık dönemin sonunda, mutfaktaki o eski tüplü televizyondan o buz gibi spikerin sesi yükseldi: "Sınır ötesinde yürütülen gizli bir askeri operasyonda, mühimmat aracının infilak etmesi sonucu..."
Ekranda babasının o gülen resmi belirdiğinde, annesinin elindeki porselen tabak yere düşüp parçalandı. Ama annesi eğilip o parçaları toplamadı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ekrana bakarak öylece donup kaldı. Telefonun bir daha neden hiç çalmadığını o an anlamıştı. Bundan bir süre sonra devlet Bay Garrison’ın askeri üniformasını gönderdi, annesi onu çerçeveleyip duvara astı ve bir daha ne Bay Garisson’ın adını andı ne de ağladı.
Kırılan porselenin hayali sesi zihninde yankılanırken, Logan parmaklarının altındaki soğuk camı yeniden hissetti.
Gözlerini açtı.
Karşısında yine o madalyalı üniforma ve odanın içine sızan çiğ ay ışığı vardı. Yıl 2014’tü. Babası gitmişti. Tek yapabildiği annesi ve kardeşine sahip çıkmaktı. Logan derin bir nefes alarak elini soğuk camdan çekti. Tam odasına doğru adımlayacaktı ki, koridorun sonundaki odadan hafif bir gıcırtı duyuldu. Kapı aralanmıştı.
On iki yaşındaki Aurora, üzerinde solmuş pijama takımıyla eşikte dikiliyordu. Saçları dağılmıştı. Gözlerini kısarak karanlıkta abisine baktı. Bebeklik yıllarını çoktan geride bırakmıştı ama yüzündeki o masumiyet hiç değişmemişti. Evin içindeki o huzursuz havayı, abisinin geceleri uyumadığını o da seziyordu.
— Abi? Niye ayaktasın? diye fısıldadı Aurora. Sesi uykulu ama endişeliydi.
Logan, kardeşinin üşümesini istemiyormuş gibi hızla yanına gidip elini omzuna koydu. Yüzüne o her zamanki güven veren tebessümünü yerleştirdi.
— Su içmeye kalkmıştım, seni de mi uyandırdım? Hadi, geç yatağına, üşüyeceksin.
Aurora itiraz etmedi. Odasına geri dönüp yatağına girdi, battaniyesini üzerine çekti. Logan da peşinden gidip yatağın ayak ucuna oturdu. Aurora sırtüstü uzanıp tavana baktı, bir süre sessiz kaldılar. Sonra Aurora kısık bir sesle sordu:
— Yine mi kabus gördün?
Logan şaşırdı. Kardeşinin büyümesi, etrafındaki her şeyi bir yetişkin gibi fark etmeye başlaması onu hem gururlandırıyor hem de içten içe ürkütüyordu. Kendi yükünü ona taşımak istemedi.
— Yok, iyiyim ben. Sadece kafam doluydu, dedi Aurora’nın dağılan saçlarını şefkatle geriye doğru iterken.
— Sen iyi misin?
Aurora başını salladı. "İyiyim. Sadece... bazen ev çok sessiz geliyor." diyerek iç çekti. Babasının adını o da annesi gibi pek anmazdı ama o boşluğun farkındaydı.
Logan uzanıp kardeşinin üstünü iyice örttü, omzunu hafifçe sıktı.
— Ben buradayım, biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun.
Aurora abisinin gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı görünce gülümsedi. "Biliyorum," dedi ve gözlerini huzurla kapattı. Logan, onun nefesleri tamamen düzene girene kadar odadan çıkmadı. Ne pahasına olursa olsun bu kızı koruyacaktı; o gecekondudan kurtaracak, ona hak ettiği güzel geleceği verecekti.
Kardeşi tamamen uykuya daldığında Logan sessizce odadan çıktı. Kendi yatağına döndüğünde artık uyumayı denemedi bile. Gözlerini tavana dikti ve şafağın sökmesini bekledi."
Güneş henüz doğmamıştı ama kış sabahının ayaz rengi pencerelerden içeri sızıyordu. Logan mutfağa girdiğinde evde çıt çıkmıyordu. Masa hazırdı. Annesini görememişti çünkü annesi çoktan evden çıkmıştı. Sabahın altısında başlayacak olan o yorucu çaycılık işine yetişebilmek için, dışarısı henüz zifiri karanlıkken yollara düşmüştü. Akşam beşte oradan çıkacak, gece yarısı on ikiye kadar da ev temizliğine koşacaktı. Logan ve kardeşini okutabilmek için gün yüzü görmeden çalışıyordu. Aurora sızlanarak odasından çıkıp masaya doğru ilerledi. Uykulu gözlerle yemeğini yemeye başlamıştı. Logan da yemek yemek için masaya geçti. Kafası evin dertleriyle o kadar doluydu ki, kendi düşüncelerine kilitlenmişti. O kadar odaklanmıştı ki, Aurora’nın ondan tuz istediğini bile duymadı. Aurora abisinin dalgınlığına bakıp sessizce yemeğini şapırdatmaya devam etti. Logan kendi kendine, "Bu hafta sonu çatının akan kısmını neyle tamir etsem?" diye düşünüyordu. Garrison ailesi babalarının ölümünün ardından ev değiştirmek zorunda kaldılar. Çatıları biraz akıtsa da bütçelerinin yettiği en iyi evde yaşıyorlardı.
Kahvaltı faslı bittiğinde Logan masadaki birkaç parça tabağı hızla toparlayıp tezgaha bıraktı. Salondaki çekmeceden eski, birkaç dişi kırık plastik tarağı alıp mutfağa döndü ve Aurora’yı yanına çağırdı. Kardeşi masanın kenarındaki tabureye oturduğunda, Logan onun arkasına geçti. Aurora’nın uzun, hırpalanmış saçlarını acıtmamaya çalışarak, uçlarından başlayıp yukarıya doğru sabırla taradı. İlk başta saçlarını ikiye ayırdı sonra birer birer hızla örmeye başladı. Bu onun neredeyse her sabahki rutiniydi. Saçların ucunu küçük bir lastikle tutturup omzunun arkasına bıraktığında, Aurora aynaya bile bakmadan abisine gülümsedi.
Sırada dışarıdaki ayaza hazırlanmak vardı. Dışarıdaki kış soğuğu, gecekondunun tahta kapısının altındaki boşluktan içeri buz gibi üflüyordu. Aurora koşarak odasına formasını giymeye gitti. Saçları bozulmasın diye formasını kafasından geçirirken sanki bir savaş verdi.
Logan da odasına geçip arması hafifçe solmuş eski okul ceketini ve ütülenmiş rengi kaçık pantolonunu üzerine geçirdi. Yakasını aceleyle düzeltti. Çantasını sırtına geçirdi. İkiside odadan çıkıp kapıya yöneldiler. Logan, askılıktan Aurora'nın küçük montunu alıp kollardan geçirdi, üniformasının eteklerini potluk yapmasın diye düzelterek fermuarını çenesine kadar sıkı sıkı çekti. Ardından kendi eski, yer yer sökülmüş yün atkısını askıdan aldı; kardeşinin boynuna iki tur dolayıp burnunun ucuna kadar güzelce sarıp sarmaladı. Aurora, atkının üzerinden sadece kocaman gözleriyle ona bakarken, Logan kendi solmuş, dirsekleri aşınmış montunu okul ceketinin üzerine geçirip önünü kapattı. Cebindeki üç beş kuruş harçlığı ve anahtarı kontrol ettikten sonra ayakkabılarını giyip dışarı çıktılar.
Gecekondunun eski anahtarını kilide sokup iki tur çevirip dışarı çıktıklarında, kış güneşi nihayet kendini göstermeye başlamıştı. Yokuş aşağı, okula doğru adımlarını hızlandırdılar. Logan, Aurora'nın küçük elini montunun cebinin içinde sımsıkı tutmuştu; nefesleri havada birbirine karışan beyaz buharlar bırakıyordu. Onu ortaokul binasının kapısına kadar götürdü. Sınıfına girmeden önce, kardeşinin saçını okşadı. "Çıkışta tam burada olacağım, beni bekle," dedi. Aurora başını sallayıp sınıfına doğru koşarken, Logan duvardaki saate baktı. Kendi okulunun zili çoktan çalmış olmalıydı.
Kendi lisesinin bahçe kapısından içeri girdiğinde koridorlar boşalmış, o her zamanki gri ve gürültülü canlılık yerini dersliklerden gelen boğuk hoca seslerine bırakmıştı. Koridorda yankılanan aceleci ayak sesleriyle sınıfının kapısına vardı. Kapıyı hafifçe vurup içeri adımını attığında, öğretmenin tahtadaki tebeşir sesi bıçak gibi kesildi.
— Yine mi geç kaldın Garrison? Ne bu rahatlık? diye gürledi öğretmen, gözlerini gözlüğünün üzerinden Logan'a dikerek.
Logan hiçbir şey demedi, özür diler gibi yapmadı ya da başını öne eğmedi. Sadece düz, derin ve tamamen tepkisiz bir bakışla hocaya baktı. Sınıftaki tüm gözler bir anda onun üzerinde toplandı ve o tanıdık, ağır fısıltılar sıraların arasında dolaşmaya başladı. Herkes ona yine o gözle bakıyordu: Bir ucube.
Onların gözündeki bu "ucube" etiketinin arkasında, ortaokul birinci sınıftayken yaşanan ve kimsenin unutamadığı o tuhaf gün yatıyordu. Okulun hemen arkasındaki eski araziden gelen Jartiyer yılanı, bir şekilde bahçeye sızmıştı. Çocuklar çığlık çığlığa sağa sola kaçışırken, nöbetçi öğretmenler dehşet içinde kalmışken, Logan herkesin aksine paniklememişti. İçinde en ufak bir kaçma ya da korunma içgüdüsü uyanmamıştı; sanki beynindeki o korku mekanizması tamamen sökülüp atılmış gibiydi. Sakince hayvana doğru yürümüş, yerdeki yılanı çıplak elleriyle kavramıştı. Yılan bir anda onun bileğine dolanmış, keskin dişlerini etine geçirip onu ısırmıştı. Ama Logan’ın ne yüzü buruşmuş ne de gözlerinde bir acı belirmişti. Sadece donuk bir merakla kolundaki hayvana bakmıştı. O günden sonra adı "korkusuz deliye" çıkmış, herkes ondan gizemli bir virüsten kaçar gibi kaçmaya başlamıştı.
— Geç yerine, dersi daha fazla bölme! diyerek sessizliği bozdu öğretmen.
Logan, sırasına doğru yürürken yanından geçtiği öğrencilerin istemsizce geriye doğru çekildiğini, omuzlarını sakındığını fark etti. Kimse onunla göz teması kurmak istemiyordu. Her zamanki gibi en arkadaki, pencere kenarındaki o yalnız sırasına geçti. Çantasını sıranın yanına asıp bakışlarını dışarıya, o temiz ama soğuk gökyüzüne çevirdi. Sıkıcı dersler ardı arkası kesilmeden devam ediyordu. Öğle arasına son ders kimyaydı. Logan içinden keşke fizik olsaydı diye geçirdi. Tek ve en çok sevdiği dersdi fizik. Zil çaldı Bayan Victor’ya sınıfa girdi ve ders başlamıştı. O kadar sıkılmıştı ki camdan dışarı bakmaya başladı.
Bahçe duvarının kenarında toplanmış birkaç serseri öğrenci vardı. Kaygısızlardı, umursamaz hayat onlar için sadece vakit harcamaktan ibaretti. Logan onları izlerken derin bir hayale daldı; babası hala hayattaydı, annesi günde iki işe koşup canını dişine takmıyordu, kendisi çalışmak zorunda değildi. Aurora’nın elinden tutmuş, o kaygısız çocukların arasında arkasına bakmadan gülerek koşturuyordu ki...
— Bay Garrison!
Tiz, cırtlak bir kadın sesi Logan’ın zihnindeki o sıcak dünyayı cam gibi paramparça edip dağıttı. Bayan Victor’ya kaşlarını çatmış. Kollarını göğsünde bağlamış, o itici sesiyle ona seslenmişti:
— Dersin başından beri dışarıyı seyrediyorsun! Dışarıda büyük bir olay varsa bize de anlat! Gözlerini Logan’ın gözlerine kitlemiş cevap bekliyordu. Sınıftakiler alaycı bir edayla fısıldamaya başladılar. Herkes hocanın onu köşeye sıkıştırmasını, o ucube çocuğun utanıp kızarmasını bekliyordu. Logan bakışlarını hocadan çekip sınıfa yöneltti. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken…
Kulakları tırmalayan öğle arası zili acımasızca çaldı. Logan’ı hocanın o cırtlak sesinden zil kurtarmıştı. Hoca sinirle derin bir nefes alıp arkasını dönerken, sınıftakiler gürültüyle kapıya doğru akın etmeye başladı. Logan oturduğu yerde arkasına yaslandı. Derin bir nefes aldı ve üfledi.
Sınıf boşaldıktan sonra Logan sırasından kalktı. Merdivenlerden inip yemekhanenin o basık, gürültülü ve yemek kokan kalabalığına doğru ilerledi. Herkes sırayla yemek kartlarını okutup tepsilerini alırken, Logan cebinden okul yönetiminin sadece durumu olmayan öğrencilere verdiği rengi solmuş "ücretsiz kontenjan" fişini çıkardı. Görevliye uzatırken arkasındaki birkaç öğrencinin ona acıyan ve küçümseyen bakışlarını hissetti ama umursamadı. Tepsinin üzerine bırakılan sıradan yemeği alıp yemekhanenin en köşesindeki, kimsenin oturmak istemediği o masaya geçti. Fakir, sıkıcı ve hepsinden öte "ucube" olduğu için kimse onun masasına yanaşmazdı.
Tam kaşığını yemeğe daldırmıştı ki, hemen arkasındaki masada oturan iki öğrencinin heyecanlı fısıltıları gürültünün arasından sıyrılıp kulağına çalındı.
Kızlardan biri, çantasından çıkardığı alelade, buruşmuş küçük bir broşürü masanın üzerine bıraktı.
— Bak, dün akşam bizim sokağın köşesindeki elektrik direğine yapıştırmışlar bunu. Swan Vakfı yazıyor. İnanılmayacak kadar iyi fırsatlar sunuyorlar.
Diğer kız broşürü eline alıp üzerindeki yazıları şaşkınlıkla inceledi:
— Gerçek mi bu? "Ülke kalkınması için gelecek vaat eden dâhiler aranıyor" yazmışlar.
— Gerçek tabii, abim araştırmış! Üstelik çocukları seçilen aileleri de şehir merkezinin uzağında, yeni yaptırılmış rezidanslara yerleştireceklermiş. Ama asıl olay ne biliyor musun? Evet, fakir çocukları alıyorlar ama öksüz ve yetim olanlara öncelik veriyorlarmış. Listelerin başında onlar varmış. Abim sırf bu yüzden şansının düşük olduğunu düşünüyor. Yani galiba sadece hayal olarak kalacak bizim için.
Logan duydukları karşısında şaşkınlıkla elindeki kaşığı öylece havada bıraktı. Gözleri önündeki o ücretsiz kontenjan yemeğine takıldı. Gerçekten bir umut var mıydı?
Logan’ın zihnine saniyeler içinde bir sürü fikir ve kötü senaryo akıyordu. Ama bir yandan da fakirdi ve buna muhtaç hissetti. Annesinin gece yarısına kadar ev temizlemesini, akan çatıyı, Aurora'nın yırtık botlarını düşündü. Bu tekesiz, gizemli okul; onların bu sefaletten tek ve en gösterişli çıkış bileti olabilirdi. Şartları onun için biçilmiş kaftandı.
Öğle arasından sonraki dersler Logan için zihninde yankılanan "Swan Vakfı", "kötü senaryolar" ve "rezidans" kelimeleriyle akıp geçti. Son dersin zili çalar çalmaz, sınıftakilerin o ucube bakışlarına fırsat vermeden çantasını kapıp okuldan fırladı. Sabah Aurora’ya verdiği sözü tutmalıydı.
Yokuş yukarı, nefes nefese ortaokul binasına doğru koştu. Bahçe kapısına vardığında öğrencilerin yeni yeni dağıldığını gördü. Gözleri kalabalığın içinde o küçük, yırtık botlu kızı aradı ve Aurora'yı merdivenlerin köşesinde beklerken buldu. Kardeşi onu görünce kocaman gülümsedi. Logan yanına gidip o soğuktan kızarmış küçük elini sımsıkı tuttu. "Hadi bakalım, tempoyu artırıyoruz. Ellie Teyze'ye geç kalırsak ikimizi de çiğ çiğ yer," dedi hafifçe gülümseyerek.
Hızlı adımlarla mahallenin arka sokaklarına saptılar. Ellie Teyze, anneleri işteyken Aurora’ya göz kulak olan otuz yaşlarında güleç bir hanımefendiydi. Çatlamış ahşap kapıyı çaldıklarında, Ellie Teyze tatlı gülümsemesiyle kapıyı açtı
— Ellie Teyze, kusura bakma. Okuldan ancak yetiştim, dedi Logan nefes nefese. Aurora'nın saçını hızlıca okşadı. "Akşam annem gelip seni alacak. Uslu dur, tamam mı?" dedi. Ellie teyzenin küçük oğlu Jeremy annesinin bacağını ittirerek kapıya çıktı.
— Aurora abla, diye haykırdı.
— Hadi oyun oynayalım, dedi Jeremy
Aurora hafifçe tebessüm etti ve Jeremy’nin elinden tutup içeri girdi.
Logan kafasıyla Ellie teyzeye selam verip arkasını dönüp yokuş yukarı koşmaya başladı. Asıl cehennem şimdi başlıyordu.
Mahallenin o rutubetli, loş ve her daim ağır kokan indirim marketine daldığında saat çoktan mesai başlangıcını geçmişti. Mağaza müdürü, kasanın başında kollarını bağlamış, yüzünde patlamaya hazır bir öfkeyle onu bekliyordu.
— Yine geç kaldın Garrison! Burası senin babanın çiftliği mi? diye gürledi müdür, bütün müşterilerin ortasında.
Logan hiçbir şey demedi. Ucube damgası yediği okulundan sonra, burada da itilip kakılan vasıfsız bir elemandı. Sesini çıkarmadan okul ceketini çıkardı, o solmuş kırmızı önlüğü sırtına geçirdi. Yıllardır bu mesleği yapıyordu. Artık onu çok zorlanmıyordu ancak ilk başladığında o kadar sıskaydı ki bel ve kas ağrıları onu öldürüyordu. Sırtında onlarca kiloluk un çuvallarını taşıyor, soğuk hava deposundan gelen buz gibi donmuş gıdaları elleri hissizleşene kadar raflara diziyordu. Bir yandan kasanın gürültüsü, bir yandan ucuz mal peşinde koşan insanların uğultusu... Bedeninin bu ağır tempoya alışmış otomatikliği, zihnine kaçacak tehlikeli bir boşluk bırakmıştı. Taşıdığı her un çuvalında, yerleştirdiği her donmuş pakette zihninin kuytu köşelerinden o isim sızıyordu: Swan. Broşürdeki o eğitim ve ev vaadi, ne kadar yalan gibi gelse de fakirlik Logan’ın mantığını büküyordu. Bu gizemli ilanı bu sefaletten kaçmak için önüne atılmış tek ihtimal olarak hesaplamaya başlamıştı bile.
Mesai bitimine doğru Logan’ın kolları artık tamamen hissizleşmişti. Tam önlüğünü çıkarıp askıya asıyordu ki, mağaza müdürü odasından çıkıp tekrar karşısına dikildi. Yüzündeki o kibirli ifadeyle Logan’ı tepeden tırnağa süzdü.
— Bak Garrison, bu sefer geç kaldın diye seni kovmuyorum. Ama bir dahakine kapının önünde bulursun kendini. Senin gibi bu işe muhtaç yüzlerce çocuk var dışarıda, aklını başına al, dedi parmağını sallayarak.
Logan yine tek kelime etmedi. Sadece çantasını omuzladı ve marketin otomatik kapısından dışarı, gecenin o jilet gibi soğuğuna adım attı. İçinde ne bir öfke ne de bir kırgınlık vardı; korku gibi, bu tarz duygular da onun zihninden çoktan silinmişti. Sadece bıkkınlık vardı.
Mahallenin o loş, sarı sokak lambalarının aydınlattığı tekinsiz yokuşundan aşağıya doğru inerken gözü yol kenarındaki eski bir elektrik direğine takıldı. Kızların bahsettiği şey tam karşısındaydı. Direğin üzerine aceleyle, el altından yapıştırıldığı belli olan o buruşuk Swan Vakfı broşürü rüzgarda sallanıyordu.
Logan adımlarını yavaşlattı. Direğin önüne gelip durdu. Etrafı kolaçan ettikten sonra elini uzatıp broşürü kenarından tuttu ve tek hamlede yırtıp aldı. Üzerindeki o şatafatlı yazılara ve altındaki adrese karanlıkta kısaca göz gezdirdi. Broşürü katlayıp montunun iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Bu inanması zor vaatler onun bu mahalleden ve o müdürün suratından kurtulmak için tek şansıydı.
Cebindeki broşürün ağırlığıyla mahallenin en kuytu, en köhne sokağına saptı. Ev dedikleri o eski, tek katlı binanın kapısına vardığında içeriden hafif bir ışık sızıyordu. Paslı anahtarı kilitte çevirip içeri adım attı.
Evin içi, dışarıdaki sokaktan farksız şekilde buz gibiydi. Logan’ın her nefes alışında ağzından çıkan buhar, odanın loş ışığında havaya karışıyordu. Salona geçtiğinde, annesi Mary’yi o eski koltukta otururken buldu. Kadın o kadar bitkin görünüyordu ki, üzerinde hala temizliğe gittiği evlerden kalma eski bir hırka vardı. Gözleri yorgunluktan çökmüş, elleri çamaşır suyundan ve soğuk sudan tahriş olmuştu. Aurora ise çoktan koltuğun köşesinde, abisinin eski bir montuna sarılarak uyuyakalmıştı.
Logan’ın eve girdiğini duyan Mary, başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde, oğlunu bu yaşta bu yükün altına soktuğu için ezilen bir annenin o kahredici ifadesi vardı.
— Geldin mi oğlum? dedi, sesi fısıltı gibi cılız çıkmıştı. "Yemek ısıtacaktım ama... gaz bitmiş. Yarın halletmeye çalışacağım."
Logan hiçbir şey söylemedi. Bakışları önce odanın köşesindeki leğene, yani tavandan usul usul damlayan o eski tanıdık suya takıldı. Sonra koltukta büzüşmüş uyuyan kardeşinin yırtık, yamalı kazağına ardından annesinin çamaşır suyundan soyulmuş ellerine baktı. Biten gaz, akan çatı, boş dolap... Her şey üst üste binmiş, etraflarındaki o aşılmaz duvarı yeniden örmüştü.
Logan montunun fermuarını yavaşça indirdi. Elini iç cebine attı ve elektrik direğinden yırtıp aldığı o buruşuk Swan Vakfı broşürünü çıkardı. Masanın üzerine, annesinin tam önüne bıraktı.
— Gazı da, bu evi de, o aptal marketi de unut anne, dedi Logan. Sesi her zamankinden daha kararlı ve soğuktu. "Bizim buradan çıkış biletini buldum."
Mary, masanın üzerine bırakılan buruşuk kağıda yorgun gözlerle baktı. Titreyen, yıpranmış elleriyle broşürü uzanıp aldı. Şatafatlı başlıktaki "Swan Vakfı" amblemini okurken kaşları yavaşça çatıldı. Yüzüne derin bir endişe yerleşmişti.
— Logan... dedi, sesindeki çaresizlik bu sefer yerini korkuya bırakmıştı. "Bu tarz şeyler... Bu kadar büyük vaatler hiçbir zaman karşılıksız olmaz oğlum. Bizim gibi insanlara kimse durup dururken lüks rezidanslar, Amerikan adalarında okullar vermez. İşin içinde başka bir iş vardır, tekinsiz bu."
Logan, annesinin haklı olduğunu düşünmek istemiyordu. Onunda bir tarafı daha ilk saniyede beynine üşüşen o kötü senaryoları, bu işin arkasındaki o sahte ve şüpheli kokuyu unutmamıştı. Ama etrafına baktı; soğuk odaya, büzüşmüş kardeşine, annesinin titreyen ellerine. Kaybedecek neyi vardı ki?
Annesinin yanına adımladı, elindeki broşürün üzerine kendi elini koydu ve gözlerinin içine baktı.
— Haklı olabilirsin anne. Belki de arkasında çok büyük bir pislik var, dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla çıkarken. "Ama o pislik ne olursa olsun, bizi bu soğuktan ve bu sefaletten daha fazla öldüremez."
Mary sessizliğe gömüldü. Verecek bir cevabı, sunacak başka bir çaresi yoktu. Tavandan leğene düşen su damlasının çıkardığı o ritmik ses, odadaki tek gürültüydü. Logan arkasını döndü, koltuktaki kardeşini kucağına aldı ve odasına götürdü. Ardından o da yatmaya geçti.
Mary ayağa kalktı kocasının üniformasının yanına gitti anlını cama yasladı gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
— Ne yapacağım ben, dedi.
Bölüm etkileşimi
