8. bölüm · Nileg Günlükleri 1 - Yankı

Bölüm 6

Ceren Oktay

Instagram : yazarcerenoktay ve cerenoktayyazar
Canlarım, altıncı bölüm an itibari ile yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya not bırakmayı ihmal etmeyiniz.
Yorumlarınızı da bekliyorum.

Dolmerek toprağın altında ilerlerken dünya nefes alıyormuş gibi yükselip alçalıyordu.

Ellerimi göğsüme bastırdım. Kalbimin atışları, ayaklarımızın altındaki sarsıntıya karışmıştı. Kütüphanenin penceresinde gördüğüm ışık bir daha yanmadı ama kolyem hâlâ o yöne çekiliyordu.

“İçeride biri var,” dedim.

“Yıllardır kimse oraya ulaşamadı,” dedi Usta Merte.

“Bu, içeride kimse olmadığı anlamına gelmez.”

Toana gözlerini kütüphaneye dikti. Birkaç saniye boyunca yüzünde o tanıdık uzaklaşma ifadesi belirdi. Başkalarının zihnine uzandığında dünyayla arasına görünmez bir perde inerdi.

Sonunda başını iki yana salladı. “Hiçbir şey duyamıyorum.”

“Mehayaböleri de duyamıyorsun,” dedim.

Usta Merte’nin bakışları Toana’ya kaydı. “Ne demek istiyorsunuz?”

Toana soruyu duymazdan geldi. “Orada bir zihin varsa ya çok uzakta ya da kendini saklıyor.”

Usta Merte, yüzeye çıktığımız kapağı gösterdi. “Burada daha fazla kalamayız.”

Sığınağa döndüğümüzde Dolmerek’in adı bizden önce ulaşmış gibiydi. Mehayaböler koridorlarda telaşla hareket ediyor, kapıların önündeki kasaları daha derin odalara taşıyorlardı. Sarsıntılar tavandan ince toz bulutları döküyor, çocuklar her seferinde kulaklarını kapatıyordu.

Geniş odada yeniden toplandık.

“Dolmerek, bu toprakların avcısıdır,” dedi Usta Merte. “Onu ilk gördüğümüzde daha küçüktü. Yıllar içinde büyüdü. Her çıktığımızda birimizi aldı. Kütüphaneye giden yolu ve portal yarığını o yüzden kullanamıyoruz.”

“Üzerinde İmparatorluk işaretleri var,” dedim.

Kalabalıkta huzursuz bir dalgalanma oldu.

“Bunu bize neden anlatmadınız?” diye sordu Voelina.

Usta Merte’nin yüzü sertleşti. “Çünkü nereden geldiğini bilmek, onu nasıl öldüreceğimizi göstermiyor.”

“Ama bize güvenmenizi istiyorsunuz,” dedi Toana. “İşinize gelmeyen ayrıntıları saklayarak.”

“Yeter.” Tarık aramıza girdi. “Birbirimize güvenip güvenmediğimize Dolmerek’in midesinde karar vermek zorunda kalmayalım. Önce geçiş yolunu açalım.”

Her zamanki gibi duyguları susturup önündeki probleme bakabiliyordu. Bazen bu özelliğine kızıyor, bazen de onsuz çoktan ölmüş olacağımızı düşünüyordum.

“Havadan geçebilir miyiz?” diye sordu Voelina. “Yaratık yerin altındaki titreşimleri izliyorsa çatılar arasında ilerlemek işe yarayabilir.”

“Binaların arası çok açık,” dedi Cimy. “Üstelik Dolmerek havadaki hareketi de hissedey. Daha önce iplerle geçmeye çalışanlarımız oldu.”

“Ne oldu?”

Cimy gözlerini indirdi. “İpler boş döndü.”

Odanın içi sessizleşti.

Dolmerek’in metal zırhını düşündüm. Levhalar birbirinin üzerine kapanıyor, saldırıya açık hiçbir yer bırakmıyordu. Fakat toprağa girerken halkalar aralanmıştı. O kısa anda levhaların altında daha açık renkli, titreşen bir katman görmüştüm.

“Zırhını kırabilirsek savunmasız kalır,” dedim.

“Bunu yıllardır deniyoruz,” diye söylendi Perina adındaki hırçın Mehayabö. “Mızraklarımız kırıldı. Ateşimiz söndü. Zehirlerimiz ise işlemiyor.”

“Ne tür ateş?” diye sordu Tarık.

Perina küçümseyerek ona baktı. “Ateş işte.”

Tarık avucunu açtı. Parmaklarının arasında kızıl bir alev yükseldi. Odanın duvarları sıcak ışıkla boyandı. “Bunun gibi mi?”

Perina geri çekildi.

“Patlayıcınız var mı?” diye sordu Voelina.

Usta Merte başını kaldırdı. “Eski dünyadan kalanlar var. Fakat güvenli olup olmadıklarını bilmiyoruz.”

Tarık’ın yüzünde uzun süredir görmediğim bir canlılık belirdi. “Gösterin.”

Patlayıcıların tutulduğu oda, sığınağın daha aşağı katlarındaydı. Oraya inen tünelde pas ve küf kokusuna ağır bir lağım kokusu eklendi. Nefesimi ağzımdan almaya çalıştım ama bu kez tadı dilime yerleşti. Midem kasıldı.

Cimy arkasına baktı. “Zamanla alışıyoysunuz.”

“Buna alışmak istemiyorum,” dedim ve hemen ardından öğürdüm.

Toana koluma girdi. “İyi misin?”

“Hayatımın en iyi anlarını yaşıyorum.”

Kısa bir gülüş kaçırdı. O gülüş, karanlık tünelde ihtiyacımız olduğunu bilmediğim küçücük bir nefes aralığı açtı.

Depo kapısı açıldığında içeride üst üste dizilmiş yüzlerce sandık gördük. Bazılarının üzerinde eski dünyanın uyarı işaretleri, bazılarında İmparatorluk mühürleri vardı. Tarık hemen çömelip ilk sandığın kilidini inceledi.

“Bunları nereden buldunuz?”

“Yıllar önce düşen bir taşıma gemisinden,” dedi Usta Merte.

Tarık kaşlarını çattı. “Bunlar yalnızca patlayıcı değil. Darbe madenleri, ısı kapsülleri, yönlendirilmiş kesiciler…”

“İşe yararlar mı?” diye sordum.

“Yarısı elimizde patlamazsa şanslıyız.”

“Ne kadar iç açıcı.”

Tarık kullanılabilecek parçaları ayırırken biz deponun ortasında küçük bir çalışma alanı oluşturduk. Sandıkların üzerindeki tozu sildik, sağlam görünen kabloları yere serdik. Voelina, metal kapsüllerin üzerindeki eski yazıları okumaya çalışıyor; Cimy ise Mehayabölerin kullandığı işaretlerle hangilerinin daha önce açıldığını gösteriyordu.

“Buna dokunma,” dedi Tarık, elimi sarı çizgili bir kapsüle uzattığımı görünce.

Elimi havada durdurdum. “Neden?”

“Çünkü elini kaybedebilirsin.”

“Yalnızca bakacaktım.”

“Sen genellikle bakarken dokunuyorsun.”

“Beni ne kadar iyi tanıyorsun?”

“Onkalipos’un hücresinde elini uzatmana ramak kalmıştı.”

Toana gülüşünü bastıramadı. “Haklı.”

“Siz ikiniz ne zamandır bana karşı birlik oldunuz?”

“Bu sabah,” dedi Tarık. “Oldukça verimli ilerliyor.”

Bir an için bulunduğumuz yeri unuttum. Nemli bir mahzende, patlamaya hazır eski silahların arasında, yukarıda bizi bekleyen dev bir yaratık varken sıradan arkadaşlar gibi konuşuyorduk. Bu küçücük normal anın ne kadar değerli olduğunu fark edince gülümsemem söndü.

Belki birkaç saat sonra birimiz ölecektik.

Bu düşünce zihnime girer girmez Toana bana baktı. “Hayır.”

“Zihnimi okumayı bırak.”

“Bağıracak kadar yüksek düşünmeyi bırak.”

“Aynı şey değil.”

“Benim için öyle.”

Tarık elindeki penseyi sandığın üzerine bıraktı. “İkiniz bunu sonra tartışabilir misiniz? Şu kapsüllerin zamanlayıcılarını değiştirmem gerekiyor.”

Yanına çömeldim. “Yardım edebilir miyim?”

“Evet. Şu kabloları renklerine göre ayır.”

Önümdeki yığını inceledim. “Hepsi gri.”

Tarık birkaç saniye kablolara baktı. “Haklısın.”

“Büyük mühendis.”

“Üzerlerindeki çizgiler farklı.”

Kabloları ışığa tuttuğumda bazılarında kırmızı, bazılarında maviye çalan soluk işaretler gördüm. Ayırmaya başladım. Ellerimi meşgul etmek zihnimi de sakinleştiriyordu.

“Bu şeyleri nereden biliyorsun?” diye sordum.

Tarık zamanlayıcının paslı kapağını açtı. “İmparatorluk’tayken zorunlu teknik eğitim aldım.”

“Üniforma giydiğin dönem mi?”

Eli durdu.

Bu konudan bahsetmeyi sevmediğini biliyordum. Yüzeydeki askerleri görünce yüzündeki nefret, yalnızca düşmana duyulan nefrete benzememişti. Kendinden de nefret ettiğini söylemişti.

“Cevap vermek zorunda değilsin,” dedim.

“Giydiğim şey üniforma değildi. Tasmanın kumaştan yapılmış hâliydi.” Bir vidayı gereğinden sert çevirdi. “On altı yaşına gelen herkesi seçime çağırırlardı. Teknik yeteneğin varsa bakım birliklerine, güç belirtin varsa test merkezine gönderilirdin. Hiçbir şeyin yoksa cepheye.”

“Sen bakım birliğindeydin.”

Başını salladı. “Silahları onardım. Sonra o silahların nereye gönderildiğini öğrendim.”

“Kaçtın mı?”

“Önce bir süre kaçmadım.”

Sesindeki suçluluk, cümlenin devamını anlatıyordu. Çalışmayı bırakıp ona baktım.

“Hayatta kalmaya çalıştın.”

“Bazen hayatta kalmak için yaptıklarımız, yaşadığımız hayatı hak etmediğimizi düşündürür.”

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Onu teselli edecek kolay bir cümle kurabilirdim; fakat kolay cümleler çoğunlukla insanın acısını küçültürdü.

“Bugün o bilgiyi bizi kurtarmak için kullanıyorsun,” dedim sonunda.

Tarık bana baktı. “Bu geçmişi silmez.”

“Silmesi gerekmiyor. Belki üzerine başka bir şey yazarsın.”

Yüzündeki sertlik biraz yumuşadı. Yeniden zamanlayıcıya döndü. “Kabloları yanlış ayırmışsın.”

“Duygusal bir anı mahvetmekte üstüne yok.”

“Kırmızı çizgilileri sağa koyacaktın.”

“Bana sağ demedin.”

“Söyledim.”

“Söylemedin.”

Toana uzaktan, “Söylemedi,” dedi.

Tarık iç çekti. “Telepatik tanığım da olduğuna göre ben suçluyum.”

Voelina, deponun diğer ucundan bizi çağırdı. Önünde açılmış uzun bir metal kutu vardı. İçinden ince, örgülü ipler ve kanca biçimli parçalar çıkarmıştı.

“Bunlar çatılar arasında geçmemize yarayabilir,” dedi. “Eski tırmanma düzenekleri.”

Cimy iplerden birini çekti. Lifler önce sağlam göründü, sonra ortasından dağıldı.

“Çoğu çüyümüş.”

“Sağlam olanları seçeriz,” dedi Voelina. “Dolmerek toprağa saldırıyorsa havada geçireceğimiz her saniye avantaj.”

“Havadaki hareketi de hissediyor,” diye hatırlattım.

“O yüzden birimiz değil, farklı yönlerde birkaç hedef hareket edecek. Hangisini izleyeceğine karar verene kadar onu tuzağa çekmiş oluruz.”

Toana kaşlarını çattı. “Yem olmamızı zarif sözcüklerle anlatıyorsun.”

“Planların çoğu, birinin yem olmasını zarif sözcüklerle anlatır.”

Usta Merte depoya girdiğinde konuşmalar kesildi. Elinde taş bir kutu taşıyordu. Kutuyu açınca içinden siyah kumaşa sarılı üç küçük küre çıktı.

“Bunlar nedir?” diye sordu Tarık.

“Dolmerek’in ilk saldırısından sonra bulduğumuz enerji çekirdekleri. Onun bedeninden düşmüşlerdi.”

Tarık kürelerden birini eldivenle aldı. Yüzeyinde bordo ışık dolaşıyordu. “Bunu neden daha önce göstermediniz?”

“Ne olduğunu bilmiyorduk.”

“Bu bir güç hücresi.” Voelina yaklaşıp inceledi. “Patlayıcılarla birleştirirsek zırhın kendi frekansında bir darbe oluşturabilir.”

“Ya bütün bölgeyi havaya uçurursa?” dedim.

Tarık küreyi tekrar kutuya bıraktı. “Önce gücünü ölçmemiz gerekiyor.”

Mahzenin boş bir yan odasında deneme yaptık. Tarık, hücreyi en küçük ısı kapsülüne bağladı. Herkes duvarın arkasına çekildi. Cimy kulaklarını kapatıp kendi dilinde dua etmeye başladı.

Tarık kablonun ucundaki düğmeye bastı.

İlk anda hiçbir şey olmadı.

“Bozuk,” dedi Perina küçümseyerek.

Sonra hava içeri doğru çekildi.

Odadan patlama sesi değil, derin bir çöküş uğultusu geldi. Taş kapının aralığından bordo bir ışık sızdı. Duvar, sanki görünmez bir yumrukla içeri doğru ezildi. Toz bulutu dağıldığında deneme odasının ortasında kusursuz bir çukur vardı.

Tarık’ın yüzü ciddileşti. “Bunu doğrudan yaratığın zırhına bağlarsak levhaları içeri çökertebilir.”

“Onu öldürür,” dedim.

“Planımız buydu.”

Dolmerek’in korku dolu gözünü hatırladım. “Artık emin değilim.”

Cimy öne çıktı. “Biz eminiz. O bizim çocuklayımızı, anneleyimizi öldüydü.”

“Kontrol ediliyor olabilir.”

“Ölenley için bunun ne faydası vay?”

Söyleyecek söz bulamadım. Onun öfkesi haksız değildi. Ben bir asker emir aldığı için ailemi öldürse, askerin de kurban olduğunu duyduğumda onu affedebilir miydim? Bilmiyordum.

Usta Merte aramıza girdi. “Önceliğimiz geçidi açmak. Yaratık teslim olursa onu öldürmeyiz. Saldırmaya devam ederse halkımı korurum.”

Bu bir uzlaşma sayılmazdı; yalnızca kararın savaş anına ertelenmesiydi.

Hazırlıklar saatler sürdü. Sağlam ipler seçildi, patlayıcıların düzenekleri yenilendi, enerji hücrelerinden yalnızca biri kullanılmak üzere ayrıldı. Tarık planı kömür parçasıyla taş zemine çizdi. Binaları karelerle, Dolmerek’in olası yolunu kıvrımlı bir çizgiyle gösterdi.

“Toana burada başlayacak,” dedi. “Hızı sayesinde yaratığın dikkatini çekip doğuya dönecek. Ben ateşle batı yolunu kapatacağım. Voelina, kuzeydeki çatıdan ipleri yönetecek. Elissa…”

Kömürü planın ortasında tuttu.

“Ben ne yapacağım?”

“Yaratık tuzağa girdiğinde sesinle durduracaksın.”

“Bunu yapabileceğimi bilmiyoruz.”

“Yukarıda yaptın.”

“Birkaç saniye.”

“Bize gereken de o.”

“Ya bu kez kontrol eden şey daha güçlü çıkarsa?”

Tarık kömürü bıraktı. “O zaman geri çekilme işaretini veririm.”

“Geri çekilmek için geç kalmış olabiliriz.”

“Elissa.” Sesi yumuşadı. “Korkmadığımı sanma. Yalnızca korkunun karar vermesine izin verirsek daha başlamadan kaybedeceğimizi biliyorum.”

Bu sabah aynı şeyi başkalarına ben söylemiş olabilirdim. Fakat korkunun içindeyken dışarıdan verilen cesaret öğütleri hep kolay görünüyordu.

Planın çizgilerine baktım. Aileme giden yol, Dolmerek’in altından geçiyordu. Başka seçeneğim yoktu.

“Peki,” dedim. “Ama yaratık durduğunda ateşi keseceğiz.”

Cimy itiraz etmek üzereydi. Usta Merte elini kaldırarak susturdu.

“Durursa,” dedi yaşlı adam, “ateşi keseceğiz.”

Tarık sandıkları tek tek açtı. Voelina sağlam görünen parçaları ayırdı. Cimy ve iki Mehayabö, kullanılabilir düzenekleri taşımaya başladı. Toana ise kapının yanında durmuş, koridoru dinliyordu.

Bir süre sonra yanıma yaklaştı.

“Elissa,” dedi alçak sesle. “Onlara hâlâ güvenmiyorum.”

“Ben de.”

“Düşüncelerine ulaşamıyorum. Usta Merte’nin de, Cimy’nin de, hiçbirinin. Sanki zihinlerinin çevresinde bir duvar var.”

“Bizi yem olarak kullanacaklarını mı düşünüyorsun?”

“Bu ihtimallerden biri.” Gözlerini Tarık’a çevirdi. “Diğeri daha kötü. Seni burada tutmak istiyorlar. Dolmerek ölünce yolları açılacak ama seni bırakmaları için sebepleri kalmayacak.”

“O zaman gideriz.”

“İzin vermezlerse?”

“Bizim de elimiz armut toplamıyor.”

Toana kaşlarını kaldırdı. “Böyle sözleri nereden buluyorsun?”

“Büyükannemden.”

Onu söyler söylemez içimde ince bir sızı oluştu. Büyükannemin sesi, yıllardır dokunmadığım bir anıdan yükseldi. Kolyeyi boynuma takarken ellerinin nasıl titrediğini hatırladım.

Taşı hiçbir zaman susturmaya çalışma, demişti. Yalnızca neden konuştuğunu öğren.

O zaman bunun yaşlı bir kadının tuhaf öğüdü olduğunu düşünmüştüm.

Şimdi, kolyenin beni kütüphaneye çağırdığını hissediyordum.

Planı Tarık kurdu. Dolmerek’in geçtiği alanın iki yanına yönlendirilmiş patlayıcılar yerleştirilecek, kablolar çatılara uzatılacaktı. Toana ve Tarık yaratığın dikkatini çekecek; Voelina ile ben onu dar geçide yönlendirecektik. Dolmerek patlayıcıların arasına girdiğinde düzenekler aynı anda ateşlenecekti.

“Ya sesim onu durdurmazsa?” diye sordum.

“O zaman koşacağız,” dedi Tarık.

“Ya yeterince hızlı değilsek?”

Tarık yüzüme baktı. “O zaman planın o kısmını düşünmeyelim.”

Yüzeye çıktığımızda gökyüzü daha da kararmıştı. Bulutların arasındaki solgun ışık, yıkıntıların keskin gölgelerini uzatıyordu. Mehayaböler çatılar arasında ipler gerip patlayıcıları taşıdı. Her sarsıntıda çalışmalar duruyor, Dolmerek’in yönü dinleniyordu.

Yerlerimize dağılmadan önce Toana beni kenara çekti.

“Kolyeni neden kullanmıyorsun?”

“Ben kullanmıyorum. O beni kullanıyor.”

“Az önce kalkanı sen oluşturdun.”

“Nasıl yaptığımı bilmiyorum. Isınmıyor.” Taşı avucuma aldım. Soğuktu. “Gücüne güvenip sizi riske atamam.”

Toana bir şey söyleyecekken Tarık’ın işareti geldi.

Başlıyorduk.

Voelina önce çatıya çıktı. Belindeki kancayı kırık bir kolona geçirip ipin sağlamlığını iki kez kontrol etti. Tarık karşı binaya geçerken arkasında ince bir ateş izi bıraktı. Ben, patlayıcıların yerleştirildiği dar yolun sonunda, devrilmiş metal bir aracın arkasına saklandım.

Maskemin içinde kendi nefesim yankılanıyordu. Her soluk alışımda filtre biraz daha zorlanıyor, göğsümdeki baskı artıyordu. Kolyem soğuktu. Ona yalvarmak istedim. Beni daha önce koruduğu gibi şimdi de korumasını, en azından ne yapmam gerektiğini söylemesini istedim.

Taş sessiz kaldı.

Toana zihnimde konuştu.

Hazır mısın?

Hayır.

Güzel. Ben de değilim.

Onu görebildiğim çatıya baktım. Korkuluğun üzerinde dengede duruyor, aşağıdaki toprağı izliyordu. Elini kaldırıp üç parmağını gösterdi.

Üç.

İki.

Bir.

Yere atladı.

Ayağı toprağa değer değmez ışığı dört ayrı yöne bölündü. Toana’nın çevresinde, ona benzeyen üç parlak gölge oluştu. Gölgeler farklı sokaklara koşarken gerçek Toana doğuya yöneldi.

Toprak birkaç saniye hareketsiz kaldı.

Sonra dört yol birden kabardı.

“Birden fazla Dolmerek var,” diye fısıldadım.

Tarık’ın sesi iletişim taşından geldi. “Hayır. Aynı beden dallanıyor olamaz. Kontrol ağındaki diğer birimler uyanıyor.”

Planımız tek bir yaratık içindi.

Voelina çatıdan, “Geri çekilelim!” diye bağırdı.

O anda kütüphanenin çevresindeki üç noktadan metal başlar yükseldi. İkisi Dolmerek’ten daha küçüktü; zırhları paslanmış, gözlerinden biri sönmüştü. Yine de toprağı parçalayacak kadar güçlüydüler.

Usta Merte’nin aşağıdan gelen sesi duyuldu. “Yavruları!”

Cimy öfkeyle ona döndü. “Bize tek olduğunu söylemiştin!”

“Yıllardır yalnızca birini gördük.”

Toana’nın ışık gölgelerinden biri küçük yaratığın ağzında parçalandı. Gerçek Toana yönünü değiştirdi; fakat öteki yavru onun önünü kesmek için yüzeye çıktı.

“Tarık!” diye bağırdım.

Ateş duvarı Toana ile yaratık arasına yükseldi. Metal yavru alevlerin içinden geçerken zırhı kızardı ama durmadı. Toana son anda ipe tutundu. Voelina onu yukarı çekmeye başladı.

Büyük Dolmerek ise bana doğru geliyordu.

Saklandığım araç sarsıntıyla yana devrildi. Açıkta kaldım. Yaratığın bordo gözleri beni buldu. Kaçmam gerektiğini biliyordum ama bacaklarım hareket etmiyordu.

Toprak ayaklarımın altında yarıldı.

Koştum.

İlk patlayıcının üzerinden atlarken arkamdan gelen metal dişlerin kapanma sesini duydum. Dolmerek o kadar yakındı ki gövdesinden yayılan ısı sırtımı yaktı. Patlayıcı alanına doğru değil, ters yöne koştuğumu fark ettim. Panik planı kafamdan silmişti.

Tarık iletişim taşından bağırdı. “Sola dön!”

Sola kırdım. Kırık kaldırım ayağımın altında çöktü. Yere kapaklandım, avuçlarım taş parçalarıyla kesildi. Dolmerek başını kaldırdı. Ağzındaki halkalar açılırken içlerinde biriken bordo ışığı gördüm.

“Elissa!”

Tarık’ın fırlattığı ateş küresi yaratığın başına çarptı. Dolmerek yönünü ona çevirdi. Ayağa kalkıp yeniden koştum.

Birinci işareti geçtim.

İkinciyi.

Tuzağın tam ortasına ulaştığımda Voelina’nın ipi önümde sarktı. İki elimle yakaladım. Yukarı çekilirken Dolmerek toprağın içinden bütün gövdesiyle çıktı.

“Şimdi!” diye haykırdı Tarık.

Patlayıcılar ateşlendi.

İlk darbede maskem yüzümden koptu. Hava ciğerlerime bıçak gibi girdi. İkinci patlama Dolmerek’in zırhındaki levhaları kaldırdı. Üçüncü patlama enerji hücresini tetikledi.

Ses yok oldu.

Dünya bir an için içine çöktü. Dolmerek’in çevresindeki hava büküldü, metal levhalar içeri doğru ezildi. Ardından bütün enerji dışarı fırladı. İpe tutunamadım. Havada savrulup taş zemine çarptım.

Kulaklarım hiçbir şey duymuyordu.

Görüntüler sisliydi. Toana’nın yanıma koştuğunu, ağzını oynattığını gördüm. Ne söylediğini anlayamıyordum. Maskesini çıkarıp yüzüme bastırdı. İlk nefeste öksürdüm. İkinci nefeste sesler yavaş yavaş geri geldi.

Dolmerek’in çığlığı hepsinden önce ulaştı.

Yaratık tuzağın ortasında kıvranıyordu. Zırhı parçalanmış, altındaki canlı doku yanmıştı. Küçük birimler saldırmayı bırakmış, onun çevresinde dönüyordu. Sesleri öfkeden çok ağıta benziyordu.

Mehayaböler silahlarıyla yaklaştı.

“Durun,” demeye çalıştım. Sesim çıkmadı.

Cimy mızrağını kaldırdı. Dolmerek’in açıkta kalan gövdesine saplamak üzereyken kendimi önüne attım.

“Çekil!”

“Hayır.”

“O halkımı öldüydü!”

“Şu anda sana saldırmıyor.”

“Tekrar saldıyacak.”

“Bilmiyoruz.”

Cimy’nin gözleri yaşlarla dolmuştu. “Sen bilmiyorsun. Ben göydüm. Kaydeşimi topyağın altına çekti. Çocuğunu da. Biy daha çıkmadılay.”

Mızrağını tutan elleri titriyordu. Öfkesinin ardında yıllardır kapanmamış bir yara vardı. Elimi silahına uzatmadım. Bunu yaparsam acısını yok saymış olurdum.

“Onları geri getiremem,” dedim. “Ama ne olduğunu öğrenmeden bir başka kurbanı öldürürsek gerçeği de gömeriz.”

“O kurban değil.”

“Gözlerine bak.”

Cimy istemeden yaratığa döndü. Dolmerek’in krem rengi gözlerinden biri kırılmıştı. Diğeri bize değil, çevresinde dönen küçük birimlere bakıyordu. Onları korumak istercesine yaralı gövdesini önlerine çekmeye çalışıyordu.

“Yavruları,” diye fısıldadı Toana.

Bunun biyolojik bir bağ mı, aynı ağın parçaları arasındaki ilişki mi olduğunu bilmiyorduk. Fakat davranışı tanıdıktı. Ailesini korumaya çalışan her canlı aynı görünüyordu.

Cimy mızrağını indirmedi ama saldırmadı.

Dolmerek’in yanına yaklaştım. Her adımda kolyem biraz daha ısınıyordu. Yaratığın gövdesine dokunduğumda görüntüler zihnime doldu: laboratuvar, kablolar, metal halkalar ve kaçmaya çalışan küçük bir canlı. Ardından başka görüntüler geldi. Mehayaböler yüzeye çıkıyor, uzaktan bir komut yayılıyor, Dolmerek kendi iradesine karşı saldırıyordu. Her ölümün acısını, öldürdüğü bedenlerle birlikte o da taşıyordu.

“Seni durduramadılar,” dedim. “Sen de kendini durduramadın.”

Yaratığın gözündeki ışık titredi.

Toana diz çöküp elini benim omzuma koydu. “Bağlantıyı hissediyorum. Kütüphaneden geliyor.”

“Kesebilir misin?”

“Tek başıma değil.”

Kolyeyi Dolmerek’in zırhına bastırdım. “Benim sesimi kullan.”

Toana’nın telepatik gücü zihnimin çevresine yayıldı. İlk defa onu bir duvar değil, köprü olarak hissettim. Ben Dolmerek’in acısına ses verdim, o sesi kontrol ağının içine taşıdı.

“Serbestsin,” dedim.

Sözcük, yüzlerce metal damarın içinden geçti. Kütüphane yönünden sert bir direnç geldi. Başımın içinde siyah göz açıldı.

O benim, dedi yabancı irade.

“Hayır.”

Kolyenin ışığı güçlendi. Toana acıyla inledi ama bağlantıyı bırakmadı.

“Hiç kimse senin değil.”

Göz çatladı.

Dolmerek’in gövdesindeki bordo ışık bir anda söndü. Küçük birimler hareketsiz kaldı. Birkaç saniye sonra gözleri krem rengiyle yeniden yandı.

Bağ kopmuştu.

Bağlantının kopmasıyla hepimiz geriye savrulduk. Toana alnını iki eliyle tutarak yere kapandı. Burnundan ince bir kan çizgisi akıyordu. Yanına diz çöktüm fakat elimi kaldırıp iyi olduğunu işaret etti.

“Bir daha,” dedi soluk soluğa, “bana zihninin içinde bağırma.”

“Seni ben mi çağırdım?”

“Hayır ama bir daha yapma.”

Gülmeye çalıştı. Gülüşü acıyla yarıda kaldı.

Dolmerek’in çevresindeki küçük birimler başlarını toprağa yaslamıştı. Kontrol ağı kesilince saldırganlıkları yok olmuş, ne yapacaklarını bilemez hâle gelmişlerdi. Büyük olanın zırhı ise hâlâ parçalanmıştı. Gövdesinden yükselen duman, gri gökyüzüne karışıyordu.

Tarık koşarak yanımıza geldi. Kaşının üzerinde bir kesik vardı; ceketinin sağ kolu yanmıştı.

“Herkes yaşıyor mu?”

Voelina çatıdan indi. “Şimdilik.”

Usta Merte ile Mehayaböler de saklandıkları yapılardan çıkmaya başladı. Bazıları yaralılarını taşıyor, bazıları Dolmerek’e yaklaşmaya korkuyordu. Cimy mızrağını bırakmamıştı.

“Bitti mi?” diye sordu.

Toana gözlerini kapatıp yaratığın zihnine dikkatle uzandı. “Kütüphaneden gelen komut kesildi.”

“O zaman şimdi öldüyeceğiz.”

“Hayır,” dedim.

Cimy’nin yüzü öfkeyle gerildi. “Söz verdiniz. Saldıyırsa halkımı koyuyacaktık.”

“Artık saldırmıyor.”

“Biyazdan saldıyabilir.”

“Kontrol eden şeyden kurtuldu.”

“Buna nasıl emin olabilirsin?”

Emin değildim. Fakat Dolmerek’e baktığımda onun da bizim kadar bitkin olduğunu görüyordum. Kırık zırhının arasında kasılan doku, her nefeste sarsılıyordu. Küçük birimlerden biri yanına sokulunca başını kaldırmaya çalıştı ama gücü yetmedi.

“Çünkü acısını duyuyorum.”

Cimy mızrağını daha sıkı kavradı. “Ben de ölenleyin acısını duyuyoyum.”

Sesi çatladı. Yanımızdaki Mehayaböler başlarını eğdi. Onun kaybettiği kardeşini ve çocuğu düşündüm. Dolmerek’i kurtarmak istemem, ölenlerin değerini azaltmamalıydı. Fakat intikam adına yeni bir cinayet işlemek de onları geri getirmeyecekti.

“Haklısın,” dedim.

Cimy böyle bir cevap beklemiyordu. Kaşları gevşedi ama silahı inmedi.

“Senden onu affetmeni istemiyorum. Ben bile ne kadarının kendi iradesi olduğunu bilmiyorum. Yalnızca gerçeği öğrenene kadar beklemeni istiyorum.”

“Gerçek ölüleyi gey getiymez.”

“Hayır. Ama aynı şeyi yapan kişiyi bulmamızı sağlayabilir.” Kütüphaneyi gösterdim. “Onu yöneten kimse, sizin insanların ölümünden de sorumlu.”

Usta Merte Cimy’nin yanına geldi. “Mızrağını indir.”

“Usta—”

“İndir. Bugün yeterince kan döküldü.”

Cimy’nin kolları titredi. Sonunda mızrağın ucunu toprağa çevirdi. Silah elinden düşmedi ama karar ertelenmişti.

Tarık, Dolmerek’in parçalanan zırhını inceledi. “Enerji hücresi düşündüğümden daha güçlüydü. İç dokusu yanmaya devam ediyor.”

“Söndürebilir misin?”

“Bu bir makine olsaydı hasarlı bölgeyi keserdim. Ama dokusu canlı.”

“İmparatorluk ikisini birleştirmiş,” dedi Voelina. “Metal ve canlı.”

Bu söz içimde başka bir çağrışım uyandırdı. Metal Halkı ile Toprak Halkı arasındaki ayrımı düşündüm. Bize iki dünyanın birbirine düşman olduğu öğretilmişti. Dolmerek’in bedeni ise zorla da olsa ikisini bir arada taşıyordu. Belki İmparatorluk, yasakladığı birleşimi kendi silahlarında kullanıyordu.

“Ona dokunacağım,” dedim.

Tarık hemen önüme geçti. “Daha önce zihnine bağlandığında neredeyse bayıldın.”

“Bağlantı kesildi.”

“Bunun güvenli olduğu anlamına gelmez.”

“Ölüyor.”

“Seni de öldürebilir.”

Göz göze geldik. Endişesi öfke gibi görünüyordu ama ikisinin arasındaki farkı artık anlayabiliyordum.

“Az önce geçmişinin üzerine başka bir şey yazabileceğini söylemiştim,” dedim. “Ben de kim olduğuma kendim karar vermek istiyorum. Gücüm yalnızca durdurmak ve yıkmak içinse İmparatorluk’un benden korkmakta haklı olduğu anlamına gelir.”

“Onların haklı olduğunu söyleme.”

“O zaman başka bir şey yapmama izin ver.”

Tarık geri çekilmedi. Birkaç saniye sonra omuzları düştü. “En küçük terslikte seni oradan çekerim.”

“Anlaştık.”

“Bunu emir say.”

“Emirlerden hoşlanmadığımı biliyorsun.”

“O yüzden özellikle söyledim.”

Dolmerek’e doğru yürüdüm. Her adımda onun büyüklüğünü yeniden fark ediyordum. Yanında durduğumda zırh levhalarından biri neredeyse boyum kadardı. Yanık dokudan yayılan koku midemi bulandırdı. Yaratık başını hafifçe çevirdi.

Küçük birimlerden ikisi önüme geçti. Gözleri krem rengiydi fakat ağızlarındaki metal halkalar açılmaya başladı.

“Sakin,” dedim.

Sesimde emir kullanmadım. Sözcüğü mümkün olduğunca yumuşak tuttum. Kolyem hafifçe ısındı. Küçük birimler başlarını yana eğdi, sonra yavaşça çekildi.

Dolmerek’in yanında diz çöktüm.

Dolmerek’in gözleri bana çevrildi. İçlerinde vahşi bir açlık değil, korku gördüm. Elimi açıkta kalan dokusuna uzattığımda kolyem aniden ısındı.

Gözlerimin önüne görüntüler doldu.

Beyaz bir laboratuvar. Tavandan sarkan kalın kablolar. Metal halkaların içine hapsedilmiş küçük bir canlı. İmparatorluk üniformalı insanlar. Acıyla kasılan bir gövdeye vidalanan zırhlar.

Dolmerek bir yaratık olarak doğmamıştı.

Onu yaratığa çevirmişlerdi.

“Korkma,” diye fısıldadım. “Acın geçecek.”

Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yalnızca acısının içimde yankılandığını hissediyordum. Gözlerimden düşen yaş, elimle Dolmerek’in dokusu arasına değdi.

Işık yayıldı.

Bir damla olmaktan çıkıp bütün gövdesine yayılan ince, saydam bir tabakaya dönüştü. Kırılan metal parçalar titredi; ardından görünmez eller tarafından çekiliyormuş gibi yerlerine döndü. Halkalar birleşti. Açık yaralar kapandı.

Dolmerek’in gözlerindeki krem rengi yumuşadı.

Bana baktı.

Bu kez zihnimde tek bir görüntü belirdi: kütüphanenin altındaki karanlık bir kapı.

Görüntü kaybolmadan önce kapının üzerinde üç oyuk gördüm. Biri daire, biri birbirine geçen iki çizgi, sonuncusuysa damarları andıran bir işaretti. Kolyem üçüncü oyuğa yaklaşır gibi ısındı fakat görüntü beni içeri almadan kapandı.

Elimi Dolmerek’ten çektiğimde yaratık başını toprağa yasladı. Küçük birimler çevresine sokuldu. İçlerinden biri kırık zırhına burnunu andıran metal çıkıntıyla dokundu. Dolmerek’in gözlerinde yayılan yumuşak ışık, aralarındaki bağın kontrol ağından ibaret olmadığını gösteriyordu.

“İyileşiyor,” dedi Tarık.

Kırılan levhalar, gözyaşımdan yayılan ışıkla yerlerine dönüyordu. Fakat hepsi kapanmadı. Gövdesinin sol yanında uzun bir yarık kaldı. Altındaki doku artık yanmıyordu ama her hareketinde kasılıyordu.

“Tam olarak değil.”

“Belki gücünün de bir sınırı vardır,” dedi Voelina.

Bu ihtimal beni rahatlatmalıydı. Sınırsız bir güç, sınırsız bir tehlike demekti. Yine de acı çeken bir canlıya yardım edememek içimde başarısızlık gibi büyüdü.

Dolmerek başını bana yaklaştırdı. Tarık hemen alevini hazırladı. Elimi kaldırarak durmasını istedim.

Yaratığın alnındaki metal halka iki yana açıldı. Altından, üzerine eski harfler kazınmış küçük bir plaka çıktı. Tozunu sildiğimde İmparatorluk mührünün altında bir dizi sayı gördüm.

Tarık eğilip inceledi. “Üretim kodu.”

“Ne kadar eski?”

“İmparatorluk takviminden önceye ait olabilir. Sonradan kendi mühürlerini vurmuşlar.”

“Yani onu onlar yaratmamış olabilir.”

“Belki bulup dönüştürdüler.”

Usta Merte plakayı görünce geriye çekildi. “Bu işaret…”

“Tanıyor musunuz?”

“Kütüphanenin altındaki kapıda da var.”

Üç oyuktan birini düşündüm. “Daire biçiminde mi?”

Yaşlı adam şaşkınlıkla baktı. “Kapıyı gördün mü?”

“Dolmerek gösterdi.”

Toana yanımıza geldi. Yüzü hâlâ solgundu. “Belki toprağın altındaki ses odur.”

Büyükannemin kaydındaki sözleri hatırladık: Biri toprağın altında, biri zihnin ötesinde, biri kendi kanında saklı.

“Zihnin ötesindeki sensen,” dedim Toana’ya, “üç sesten ikisini bulduk.”

“Ben olduğumu bilmiyoruz.”

“Dolmerek’in zihnine yalnızca sen ulaşabildin.”

“Sen de ulaştın.”

“Senin üzerinden.”

Voelina kollarını birleştirdi. “Kendi kanındaki ses ne?”

Kolyeye baktım. “Bilmiyorum.”

Usta Merte cevap verecekmiş gibi oldu ama sustu. Bu kez susmasına izin vermedim.

“Ne biliyorsunuz?”

“Taşıyıcıların bazı yetenekleri ancak büyük bir kayıp sırasında uyanırdı.”

İçime soğuk yayıldı. “Nasıl bir kayıp?”

“En çok sevdikleri birini kaybettiklerinde.”

Ailemin yüzleri gözümün önüne geldi. Usta Merte’nin verdiği bu bilgi, kötü bir ihtimali zihnime yerleştirdi. İmparatorluk bunu biliyorsa ailemi yalnızca beni teslim olmaya zorlamak için kullanmayabilirdi. Gücümü uyandırmak için de onları hedef alabilirdi.

“Hemen gitmeliyiz,” dedim.

Tarık koluma dokundu. “Dolmerek henüz hareket edemez.”

Yaratık sözlerini anlamış gibi gövdesini kaldırmaya çalıştı. Yaralı bölgesi kasıldı ama bu kez yere düşmedi. Küçük birimler iki yanına geçip onu destekledi.

Dolmerek başını kütüphaneye çevirdi, sonra bana baktı.

“Bizi götürmek istiyor,” dedi Toana.

Üzerine çıkmadan önce Cimy yolumu kesti. Mızrağı artık elinde değildi.

“Ona güveniyoy musun?”

“Tam olarak değil.”

“O zaman neden gidiyoysun?”

“Çünkü bazen güvenmeden de aynı yöne yürümek zorunda kalırsın.”

Cimy uzun süre Dolmerek’e baktı. “Kaydeşimin ne olduğunu öğyen.”

“Söz veriyorum.”

“Öldüyse bedenini gey getir.”

Başımı salladım. Bu sözün ne kadar ağır olduğunu biliyordum ama vermeden gidemezdim.

Dolmerek’in zırhına tırmandım. Tarık, Toana ve Voelina da küçük birimlerin üzerindeki sağlam bölgelere tutundu. Usta Merte ile Cimy arkada kaldı. Yaratık ilk adımını attığında toprak sallandı; fakat bu kez sarsıntı bir saldırı değil, ilerleyen dev bir canlının ağırlığıydı.

Kütüphaneye doğru yöneldik.

Tam o sırada gökyüzü motor sesleriyle yarıldı.

Ses önce uzaktan gelen bir gök gürültüsünü andırdı. Ardından bulutların altındaki karanlık şekiller belirdi. Üç küçük takip gemisi, arkalarında çok daha büyük bir taşıma aracıyla şehre yaklaşıyordu. Gövdelerinin altındaki kırmızı tarama ışıkları yıkıntıları tek tek yalıyor, saklanabilecek her boşluğu kontrol ediyordu.

Dolmerek hemen durdu. Küçük birimler toprağa gömülmeye çalıştı. Yaratığın zihninde yeni bir korku dalgası hissettim. İmparatorluk gemilerinin frekansı, az önce kestiğimiz kontrol ağına benziyordu.

“Bizi bulmadılar,” dedi Voelina. “Onu buldular.”

Tarık yukarı baktı. “Takip sinyali zırhının içinde olmalı.”

Dolmerek’in üzerindeki üretim plakasını düşündüm. Onu özgür bırakmıştık ama İmparatorluk hâlâ yerini görebiliyordu.

“Sinyali kesebilir misin?”

“Zaman yok.”

İlk geminin alt kapağı açıldı. İçinden askerler iplerle aşağı inmeye başladı. Dolmerek’in gövdesi gerildi. Kontrol ağından kurtulmuştu fakat onu yaratan korkular hâlâ içindeydi.

Boynundaki metal halkaya dokundum. “Bu kez ne yapacağına sen karar vereceksin.”

Yaratığın krem rengi gözü bana döndü.

Sonra bütün gücüyle doğruldu.

Küçük birimler de onun çevresinde yükseldi. Birkaç dakika önce yaralı ve çaresiz görünen yaratıklar şimdi yan yana durmuş, gökyüzündeki eski efendilerine bakıyordu. Aralarındaki bağın yeniden kurulduğunu hissettim; fakat bu kez bağlantının öbür ucunda İmparatorluk yoktu. Kararı birlikte veriyorlardı.

Toana’nın sesi zihnimde belirdi. Korkuyorlar.

Ben de korkuyorum, diye düşündüm.

Ama kaçmıyorsun.

Dolmerek’in zırhındaki iki kabloya tutundum. Tarık sağ tarafımda alevlerini hazırladı, Voelina kancasını gemilerden birine çevirdi. Toana’nın ışığı hepimizin çevresine yayıldı.

Yalnız değildim. Bunu ilk kez yalnızca duymuyor, bütün varlığımla hissediyordum.

İmparatorluk gemileri bulutların altından çıktı. İlk enerji mermisi yakınımızdaki duvara çarptı. Kolyem alev gibi yandı ve çevremizde mavimsi bir kalkan açıldı. Mermiler yüzeyine çarparak kıvılcımlara ayrıldı.

Dolmerek doğruldu.

Gövdesinden yayılan elektrik, öndeki asker sırasını savurup yere serdi. Üzerine tırmandım; metal halkaların arasındaki iki kalın kabloya tutundum.

“Sakin ol,” dedim. “Bizi kütüphaneye götür.”

Dolmerek hareket edecekken askerlerin arasındaki uzun figürü gördüm.

Marcus.

Kalabalık onun çevresinde kendiliğinden açılıyordu. Siyah üniformasının metal parçaları gri ışığı yansıtıyor, yüzündeki sakin gülümseme içimdeki bütün sıcaklığı söndürüyordu.

Arkasından üç esir çıkarıldı.

Babamı önce saçlarından tanıdım. Sonra annemi. En son kardeşimi.

Dünya sustu.

“Hani güvendelerdi?” Sesim benden çıkmıyor gibiydi. “Bana güvende olduklarını söylemiştiniz.”

Tarık’ın yüzündeki şaşkınlık gerçekti. “Güvendelerdi.”

“Bu mümkün değil,” dedi Toana.

Marcus alkışladı. “Sonunda güçlerini göstermeyi başardın, Elissa. Seni tebrik ederim.”

“Ailemi bırak.”

“Önce teslim olacaksın.” Gülümsemesi büyüdü. “Sonra infaz edileceksin. İyi davranırsan aile üyelerinden birini sağ bırakabiliriz. Hangisi olacağına sen karar ver.”

Babam başını kaldırmaya çalıştı. Yüzü morluk içindeydi ama gözleri hâlâ beni buldu.

Teslim ol, diye bağıran korkumla savaş, diyen öfkem birbirine karıştı.

“Beni alın,” dedim. “Onları bırakın.”

“Yalnızca biri.”

“Onları bırakacaksınız,” dedim ve sesimin içindeki Yankı’yı serbest bıraktım. “Burada olduğumu unutacaksınız.”

Askerlerin gözleri boşaldı. Silahlarını indirdiler. Esirleri tutan iki asker bağları çözmeye başladı.

Marcus parmaklarını şıklattı.

Emrim parçalandı.

Askerler şaşkınlıkla çevrelerine bakarken Marcus elini babama uzattı. Babamın bedeni görünmez bir güçle kasıldı. Çığlığı içimi yırttı.

İleri atıldım. Dolmerek gövdesini önüme siper etti; beni korumaya çalışıyordu. Onun üzerinden sıçradığımda Toana ve Tarık kollarımdan yakaladı.

“Gitmeliyiz!” dedi Tarık.

“Bırakın beni!”

Annemin, babamın ve kardeşimin çığlıkları birbirine karıştı. Kolyem gittikçe ısınıyordu. İçimde büyüyen güç, kemiklerimin arasından çıkmak istiyordu.

Kollarımı savurdum. Toana ile Tarık geriye savruldu.

Koştum.

Marcus elini kaldırdığında bedenim havaya çekildi. Bir anda karşısındaydım. Parmakları boynuma kapandı.

“Ne zaman durman gerektiğini bilmiyorsun,” dedi.

Yüzüne tükürdüm.

Silah sesi duyuldu.

Kimin vurulduğunu göremedim. Marcus’un eli görüşümü kapatıyordu. Kolyem tenime değil, doğrudan içime gömülmüş bir ateş gibi yandı. Taştan yayılan ışık Marcus’un elini yakmayı başardı. Beni bıraktı.

Babam yere düşüyordu.

Zaman yavaşladı. Dizlerinin bükülüşünü, başının yana kayışını, gözlerindeki ışığın sönüşünü gördüm.

“Baba!”

Annem bana baktı. Yüzünde korkudan çok kararlılık vardı.

“Sakın pes etme, Elissa!” diye bağırdı. “Sakın onlardan korkma!”

İkinci silah sesi.

Üçüncü.

Annem ve kardeşim babamın yanına düştü.

İçimde bir yer kırılmadı.

Tam tersine, açıldı.

Bütün sesler aynı anda üzerime geldi: askerlerin kalpleri, gemilerin motorları, toprağın altındaki metal damarlar, Dolmerek’in öfkesi, Toana’nın zihnimde haykırışı… Hepsi tek bir büyük uğultuda birleşti.

Marcus bir askerini yalnızca yolundan çekilmediği için vurdu. Adam yere düşerken onun yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı.

Toana’nın sesi zihnimde yankılandı.

Elissa, gitmeliyiz. Şimdi onu yenemezsin.

Yanılıyordu.

Ben artık onu yenmek istemiyordum.

Onu yok etmek istiyordum.

Nefes aldım. Yankı boğazımda toplandı. Söyleyeceğim tek kelimenin bütün alanı parçalayabileceğini hissettim.

Marcus yeniden parmaklarını şıklattı.

Görünmez bir ağırlık omuzlarıma çöktü. Dizlerim kırıldı. Sesim daha dudaklarımdan çıkamadan göğsümde hapsoldu. Görüşüm kararmaya başladı.

Yere düşerken son gördüğüm şey, kolyemin taşında beliren küçük bir işaretti.

Bir göz.

Son duyduğum ise Toana, Tarık ve Voelina’nın aynı anda adımı haykırması değildi.

Çok daha derinden, kütüphanenin altındaki kapıdan gelen bir sesti.

Uyan, diyordu.

Ve ilk kez, ses bana ait değildi.