3. bölüm · Nileg Günlükleri 1 - Yankı

Bölüm 1

Ceren Oktay

Instagram : yazarcerenoktay ve cerenoktayyazar
Profilimi takip etmeyi ihmal etmeyiniz.

Canlarım, ilk bölüm an itibari ile yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya not bırakmayı ihmal etmeyiniz.
Yorumlarınızı da bekliyorum.

Ses, televizyonun eski hoparlörlerinden çatallı bir uğultuyla yayıldı. Önce küçücük oturma odamızın duvarlarına çarptı, ardından geri dönerek hepimizin üzerine çöktü. Bir anlığına çığlığın ekrandan değil de hemen yanımızdan yükseldiğini düşündüm. Sanki adam, birkaç adım ötemizdeki koridorda dizlerinin üzerine çökmüş; görünmeyen birinden merhamet diliyordu.

Ama koridorda kimse yoktu.

Odanın içinde yalnızca annem, babam, küçük kardeşim ve ben vardık.

Bir de bizi izlediğini bildiğimiz kırmızı ışık.

Televizyonun üst kısmındaki küçük kayıt göstergesi düzenli aralıklarla yanıp sönüyordu. Her yanışında odadaki sessizlik biraz daha ağırlaşıyordu. Yayını izleyip izlemediğimiz, ekrandaki görüntülere nasıl tepki verdiğimiz ve televizyonun karşısında ne kadar süre oturduğumuz kaydediliyordu.

İmparatorluk, insanların ne yaptığını bilmekle yetinmezdi.

Ne hissettiklerini de bilmek isterdi.

Bu yüzden gözlerimizi ekrandan ayırmıyorduk. Başımızı çevirmek, ayağa kalkmak, odadan çıkmak ya da görüntü kesilmeden televizyonu kapatmak şüpheli davranış olarak değerlendirilebilirdi.

Geçen ay alt sokakta yaşayan bir adam, infaz yayını sırasında televizyonunu kapatmıştı. Ertesi sabah evinin önünde İmparatorluk askerleri görülmüş, kapısına siyah bir mühür vurulmuştu. Adamın eşiyle çocuklarını da alıp götürmüşlerdi.

O günden sonra mahallede hiç kimse onların adını anmamıştı.

Sanki o ev yıllardır boşmuş gibi davranılmıştı.

Sanki o adam her sabah bizimle aynı platforma binmemiş, karısının yaptığı ince ekmeklerden anneme getirmemiş, çocukları koridorda kardeşimle oynamamıştı.

İmparatorluk bazen insanları öldürmezdi.

Onları hiç yaşamamış gibi silerdi.

Ekranın sağ üst köşesinde dönen İmparatorluk sembolü midemi bulandırıyordu. Siyah bir dairenin içindeki kırmızı çizgiler birbirini kesiyor, şekil her dönüşünde başka bir şeye benziyordu. Bazen bir göze, bazen açık bir yaraya, bazen de bütün dünyayı içine çekmeye hazırlanan karanlık bir deliğe.

Sembolün altında tek bir cümle ağır ağır ilerliyordu:

Sessizlik itaattir.

Kelimeler ekrandan kayboluyor, birkaç saniye sonra yeniden beliriyordu.

Sessizlik itaattir.

Sessizlik itaattir.

Sessizlik itaattir.

Çocukluğumdan beri bu cümleyi binlerce kez görmüştüm. Okul duvarlarında, çalışma tesislerinde, geçiş noktalarında, su dağıtım merkezlerinde ve sokaklarda yükselen dev ekranlarda…

Yine de her okuyuşumda göğsümün ortasında ince bir sızı oluşuyordu.

Çünkü İmparatorluk için sessizlik yalnızca konuşmamak değildi.

Soru sormamak, merak etmemek, hatırlamamak ve gördüğün hiçbir şeyin yanlış olduğunu düşünmemekti.

Televizyondaki görüntü bir anlığına titredi.

İmparatorluk askerleri adamı taş zeminde sürüklemeye devam ediyordu. Kırılmış kolu vücudunun arkasında kötü bir açıyla duruyor, hareket ettikçe kemik parçaları derisinin altından belirginleşiyordu. Kan, alnından ve dudaklarının kenarından ağır ağır akıyordu.

Adamın üniforması çamur, toz ve kan içinde kalmıştı.

Ayağındaki ayakkabılardan biri çıkıp meydanın ortasında kalmıştı. Askerler onu sürüklerken adam birkaç saniye boyunca geride kalan ayakkabıya baktı.

Ölmek üzere olan bir insan neden ayakkabısına bakardı?

Belki onu yıllardır giyiyordu.

Belki çocuklarını çalışmaya giderken o ayakkabılarla öpmüş, aynı yoldan her gün yürümüş ve akşam olduğunda eve dönebileceğine inanmıştı.

Belki de insan, her şey elinden alınırken kendisine ait kalan en küçük şeye bile tutunmak istiyordu.

“Ben bir şey yapmadım!” diye bağırdı.

Sesi meydandaki yüksek binalara çarparak yankılandı.

Askerler duymuyormuş gibi davranıyordu.

Belki gerçekten duymuyorlardı.

Metal maskelerinin ardında hâlâ insan olup olmadıklarını bilmiyorduk. İmparatorluk askerlerinin bir kısmının gerçek insanlardan, bir kısmının genetik olarak değiştirilmiş canlılardan, kalanlarınınsa insan biçiminde üretilmiş makinelerden oluştuğu söylenirdi.

Hangisinin hangisi olduğunu anlamak mümkün değildi.

Hepsi aynı biçimde yürüyor, aynı anda duruyor ve emir verildiğinde aynı acımasızlıkla hareket ediyordu.

Annem yanımdaki koltukta oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetlemişti. Tırnakları tenine gömülüyor, eklemleri beyazlıyordu.

Başını hafifçe bana doğru eğdi.

“Bakma,” diye fısıldadı.

Kendi gözleri hâlâ ekrandaydı.

“Bakmıyorum,” dedim.

Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.

Babam öksürmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. Göğsü her yükseldiğinde boğazından ince bir hırıltı çıkıyordu. Yayın sırasında gereksiz ses çıkarmanın tehlikeli olduğunu biliyordu.

Ama hastalık, İmparatorluğun kurallarını umursamıyordu.

Küçük kardeşim, annemin diğer yanında oturuyordu. İki ayağını yere tam basmadan koltuğun ucunda durmuş, gözlerini ekrana dikmişti. Korktuğunda yaptığı gibi alt dudağını içine çekiyordu.

Yüzünü çevirmek istediğini görebiliyordum.

Ama o da yapamıyordu.

İmparatorluk yalnızca izlememizi istemiyordu.

Gördüklerimizin içimize işlemesini istiyordu.

Adamı meydanın ortasındaki darağacına doğru sürüklediler. Kırık kolu her taşın üzerinden geçişinde bedeni sarsılıyor, boğazından kesik sesler çıkıyordu.

İçimdeki bir şey gerildi.

Onu kurtarabilirdim.

Belki.

En azından acısını azaltabilirdim.

Bedeninin içinde yayılan ağrıyı susturabilir, kanamasını yavaşlatabilir veya askerlerden birini birkaç adım geriye savurabilirdim.

Bunun nasıl olduğunu tam olarak bilmiyordum.

Gücüm, bana öğretilmiş bir şey değildi.

İçimde doğmuştu.

Bazen boğazımın altında ince bir titreşim olarak başlıyor, sonra göğsüme, kollarıma ve parmaklarıma yayılıyordu. Bir ses çıkarıyordum ama bu ses kulakla duyulmuyordu.

Kemiklerin arasında, kanın içinde ve zihnin en karanlık yerinde hissediliyordu.

Geçen yıl komşumuzun küçük kızı ölümcül bir ateşe yakalandığında onu böyle iyileştirmiştim.

Gece yarısı annesi kapımızı yumruklamıştı. Kızın nefesi kesiliyor, gözleri geriye dönüyordu. Sağlık merkezine götürecek kadar wandorları yoktu. İmparatorluk hastaneleri, yoksul insanların yaşayabilmesi için kurulmamıştı.

Kızın alnına dokunduğumda içimdeki ses yükselmişti.

Önce onun ateşini hissetmiştim. Sonra ciğerlerindeki yanmayı ve kalbinin düzensiz atışını.

Gözlerimi kapatıp bütün gücümü ona yönlendirmiştim.

Ateşi düşmüş, nefesi düzene girmişti.

Sabah olduğunda herkes bunun bir mucize olduğunu söylemişti.

Bense üç gün boyunca uyanamamıştım.

Uyandığımda annem yatağımın yanında oturuyor, babam kapının önünde nöbet tutuyordu. Komşulara kızın yanlış teşhis edildiğini anlatmışlardı. Sağlık görevlilerine, eski bir ilacın beklenmedik şekilde işe yaradığını söylemişlerdi.

Gerçeği bilen yalnızca ailemiz ve komşumuzdu.

En azından öyle olduğunu düşünüyorduk.

İmparatorluk bunu öğrenirse yalnızca beni öldürmezdi.

Ailemi de yok ederdi.

Tomane ailesinden geriye kimse kalmaz, evimiz başka birine verilir ve birkaç hafta sonra burada yaşadığımızı hatırlayan herkes susmayı seçerdi.

Bu düşünce ellerimin titremesine yetti.

Televizyondaki askerlerden biri eğildi.

Elindeki uzun bıçak projektörlerin ışığı altında parladı.

Nefesim kesildi.

Adam bağırmaya başladı.

“Lütfen!”

Asker bıçağı yüzüne yaklaştırdı.

“Çocuklarım var!”

Hiçbir şey değişmedi.

Bıçak adamın gözüne saplandı.

Annem irkildi.

Kardeşim yüzünü çevirmek istedi ama korkudan olduğu yerde dondu.

Babam çenesini sıktı.

Ben de gözlerimi kapatmadım.

Öfkem, korkumdan daha güçlüydü.

Adamın çığlığı odanın içini doldurdu. Televizyonun hoparlörlerinden gelen metalik uğultuyla karışarak gerçek dışı bir sese dönüştü.

Tuzlu kan kokusunu gerçekten alıyormuşum gibi hissettim.

Midem kasıldı. Safra boğazıma kadar yükseldi.

Elim istemsizce göğsümdeki kolyeye gitti.

Kolyenin gümüş yüzeyi genellikle soğuk olurdu. Büyükannemden kalmıştı ve yıllardır boynumdan hiç çıkarmamıştım.

Parmaklarım metale değdiği anda hafif bir sıcaklık hissettim.

Önce bunun avucumdan kaynaklandığını düşündüm.

Sonra kolyenin ortasındaki taş, kalp atışı gibi titreşti.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Nefesimi tuttum.

Bu daha önce de olmuştu. Özellikle korktuğumda, öfkelendiğimde veya kötü bir şey gerçekleşmek üzereyken kolye ısınıyordu.

Annem bunun eski metalden kaynaklanabileceğini söylemişti.

Babam, büyükannemden kalan eşyalar hakkında fazla soru sormamam gerektiğini belirtip konuyu kapatmıştı.

Ama metal kendi kendine nabız atmazdı.

Büyükannemin kolyeyi bana verdiği geceyi hatırladım. Çok küçüktüm. Yatağımın kenarına oturmuş, zinciri boynuma takarken uzun süre yüzüme bakmıştı.

“Bunu sakla,” demişti.

“Neden?”

“Bir gün sana kim olduğunu hatırlatması gerekebilir.”

O zaman ne demek istediğini anlamamıştım.

Şimdi ise anlamaktan korkuyordum.

Ekrandaki asker bıçağı yeniden kaldırdı.

“Yeter…” diye fısıldadım.

Kelime dudaklarımdan çıktı ama hiçbir şey değişmedi.

Televizyon bozulmadı.

Asker durmadı.

Adam kurtulmadı.

Elimdeki güç, bedenimin içinde sıkışıp kaldı.

Kullanamazdım.

Kullanırsam ailemi tehlikeye atardım.

Bir yabancıyı kurtarmak için annemi, babamı ve kardeşimi feda edemezdim.

Ama bunu düşünmek bile kendimden nefret etmeme yetti.

Adamın sesi birkaç saniye sonra kesildi.

Başını göğsüne doğru düşürdü.

Kan, yüzünden taş zemine akmaya devam etti.

Ölmüştü.

Onu kurtarabilecek bir şey taşıyor ve hiçbir şey yapmadan oturuyordum.

Yüreğim acıyla sıkıştı.

Gözlerim doldu ama ağlamadım.

Kayıt ışığı yanıp sönüyordu.

İmparatorluk, gözyaşlarımızı bile kaydedebilirdi.

Televizyon yayını karardı.

Ardından İmparatorluğun sembolü yeniden belirdi.

“Düzen karşıtı faaliyetlerin cezası budur,” dedi mekanik bir kadın sesi. “İmparatorluk sizi korur. İmparatorluk sizi görür. İmparatorluk size hayat verir.”

Babam öksürmeye başladı.

Önce sesi bastırmaya çalıştı. Elini ağzına götürdü, omuzlarını gerdi.

Ama öksürük giderek şiddetlendi.

Öne doğru eğildi. Göğsü sert sert inip kalkıyor, nefes almaya çalıştıkça boğazından hırıltılı sesler çıkıyordu.

Annem hemen yanına geçti.

“Yavaş,” dedi. “Derin nefes almaya çalış.”

Babam cevap veremedi.

Masadaki su bardağına uzandım. İçinde yalnızca birkaç yudum kalmıştı. Musluktan gelen suyu doğrudan içemezdik. Önce kaynatmamız, ardından arıtma tableti ekleyerek saatlerce bekletmemiz gerekiyordu.

O sabahki suyumuzun çoğunu babam için ayırmıştık.

Bardağı dudaklarına götürdüm.

Babam iki küçük yudum aldıktan sonra başını geri çekti.

“Yeter,” dedi güçlükle. “Siz de içeceksiniz.”

“Biz iyiyiz.”

“Elissa…”

“Gerçekten iyiyiz.”

Bana inanmadı.

Ama tartışacak gücü yoktu.

Dudak kenarında koyu renkli bir leke gördüm. Başparmağımla silmek için uzandığımda bunun kan olduğunu fark ettim.

Mideme ağır bir taş oturdu.

“İlaçları kaldı mı?” diye sordum.

Annem cevap vermeden önce birkaç saniye sustu.

O kısa sessizlik, vereceği cevaptan daha kötüydü.

“Çok az.”

“Ne kadar?”

Annem kardeşime baktı.

Sanki onun yanında rakam söylemek hastalığı daha gerçek yapacakmış gibi tereddüt etti.

“İki tane.”

“İki günlük mü?”

“İki tablet.”

Kardeşim başını önüne eğdi.

Yeni bir kutu ilaç üç aylık maaşa yakındı.

Üç ay.

Bir insanın nefes almaya devam edbilmesi için ödenmesi gereken bedel buydu.

Babam İmparatorluk için kırk yıl çalışmıştı. Zehirli bölgelerde görev yapmış, ağır makinelerin bakımını üstlenmiş ve hiçbir vardiyaya geç kalmamıştı.

Şimdiyse onu tedavi etmek yerine yavaşça ölmesini bekliyorlardı.

Öfkem içimde yeniden yükseldi.

İmparatorluk bizi bir anda öldürmüyordu.

Bizi yavaş yavaş tüketiyordu.

Üstelik bunu düzen adı altında yapıyordu.

“Bugün laboratuvarda ilaç kayıtlarına bakabilirim,” dedim.

Babam başını kaldırdı.

“Hayır.”

“Sadece stokları kontrol edeceğim.”

“Her sorgu kayıt bırakır.”

“İz bırakmadan yapabilirim.”

“Yapmayacaksın.”

“Baba—”

“Elissa.”

Sesinde kalan gücün tamamını kullanmıştı.

“Benim için kendini tehlikeye atma.”

“Sen benim için atardın.”

“Ben senin babanım.”

“Ben de senin kızınım.”

Bir süre birbirimize baktık.

Gözlerindeki yorgunluk, hastalıktan daha ağır görünüyordu. Beni koruyamayacağını düşündüğü için kendisini suçladığını biliyordum.

Elimi tuttu.

Parmakları eskisine göre çok daha inceydi.

“Sesini kullanma,” dedi. “Ne olursa olsun.”

Cevap vermedim.

Çünkü cevap verirsem yalan söylemek zorunda kalacağımı biliyordum.

Annem duvardaki saate baktı. Televizyondaki yayın sona ermiş, yerine günlük çalışma kotaları gelmişti.

“Vakit geldi.”

Ayağa kalktım.

Pencereye yöneldiğimde dışarıdaki dünya her zamanki gibi griydi. Binaların dış yüzeyleri pas lekeleriyle kaplıydı. Bazı apartmanlarda eski dünyadan kaldığı söylenen tabelalar hâlâ duruyordu ama üzerleri İmparatorluk sloganlarıyla boyanmıştı.

İmparatorluk görür.

İtaat hayattır.

Yankı yalnızca İmparatorluğa aittir.

Son cümle çocukluğumdan beri kafamı karıştırıyordu.

Okulda bize Yankı’nın hiçbir zaman var olmadığı öğretilmişti. Öğretmenler, eski insanların hastalıklara ve açıklayamadıkları doğa olaylarına Yankı adını verdiğini söylüyordu.

Madem Yankı yoktu, neden yalnızca İmparatorluğa aitti?

Bu soruyu bir kez öğretmenime sormuştum.

Ertesi gün annem okula çağrılmıştı. Eve döndüğümüzde bana bir daha böyle sorular sormamam gerektiğini söylemişti.

O günden sonra sorularımı yüksek sesle dile getirmiyordum.

Ama düşünmekten hiç vazgeçmemiştim.

Pas kokulu sabah havasının içinde insanlar aynı renkte üniformalarla yürüyordu. Hiçbiri konuşmuyor, başlarını kaldırmıyor ve yanlarından geçen güvenlik robotlarına bakmıyordu.

Kül Hattı’nda insan, dikkat çekmemeyi bir hayatta kalma becerisi olarak öğrenirdi.

Aynanın karşısına geçtiğimde gözlerimin altındaki mor halkaları fark ettim. Solgun yüzüm ve yorgun bakışlarımla gizlice okuduğum yasak kitaplarda anlatılan hayaletlere benziyordum.

Kitaplar yatağımın altındaki gevşek metal plakanın arkasındaydı.

Üç taneydiler.

İlki eski dünyanın bitkilerini anlatıyordu. Sayfalarında yemyeşil ağaçlar, renkli çiçekler ve gerçek meyveler vardı.

İkincisi unutulmuş halkların hikâyelerinden oluşuyordu.

Sonuncusunun kapağında bir yazar adı yoktu. Bazı sayfaları yırtılmıştı ve içinde, İmparatorluğun var olmadığını söylediği şeylerden söz ediliyordu.

Büyü.

Eski güçler.

Kanın içinde taşınan sesler.

Kitaplar yasaktı.

Kitap okumak ölüm sebebiydi.

Ne anlattığı, kim tarafından yazıldığı veya hangi döneme ait olduğu önemli değildi. İmparatorluğa ait olmayan her kelime tehlikeli kabul edilirdi.

Okumamıza izin verilen tek şey, onların onayladığı propaganda kitaplarıydı.

Onların sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Bir zamanlar, kitapları okuduğumun anlaşılmasından çok korkardım. Her sayfayı çevirişimde kapının kırılarak açılacağını ve askerlerin beni sürükleyerek götüreceğini düşünürdüm.

Yıllar boyunca kimse gelmemişti.

Bazen İmparatorluğun her şeyi bildiğini ama beni görmezden geldiğini düşünürdüm.

Sonra bu düşüncenin ne kadar saçma olduğunu fark ederdim.

İmparatorluk asla görmezden gelmezdi.

Özellikle de söz konusu kitaplar olduğunda.

Annem yeniden seslendiğinde ona döndüm.

Koridorda beni bekliyordu. Elinde solgun, neredeyse plastik gibi görünen bir elma vardı.

“Bunu al.”

“Kardeşim yesin.”

“Dün o yedi.”

“Sen ye.”

Annem kaşlarını kaldırdı.

“Sabah sabah benimle tartışacak vaktin var mı?”

İstemeden gülümsedim.

“Yok.”

Elmayı aldım. Küçük bir ısırık kopardığım anda ağzıma yayılan yapay tat dilimi yaktı. Suni tatlandırıcının bıraktığı metalik lezzet, gerçek bir meyveden ne kadar uzak olduğumuzu yeniden hatırlatıyordu.

İmparatorluk dışında kimse gerçek besinlere ulaşamıyordu.

Halkın tükettiği her şeyin içinde bir sahtelik vardı.

Yapay tatlar.

Sentetik katkılar.

Gerçeğin yerini almaya çalışan kusurlu taklitler.

Annem gözlerini kolyeme indirdi.

“Sakın sesini kullanma,” diye fısıldadı.

Başımı salladım.

“Kullanmayacağım.”

Sesimin güven verici çıkmasına çalıştım.

Annem bana birkaç saniye baktı. Yalan söylediğimi anlayıp anlamadığını bilmiyordum.

Sonra kolyeyi kıyafetimin altına soktu.

“Görünmesin.”

“Neden?”

“Eski şeyler dikkat çeker.”

“Büyükannemden kaldığını herkes biliyor.”

“İmparatorluk için bir eşyanın kimden kaldığı değil, neden saklandığı önemlidir.”

Kapıya yöneldim.

Ayakkabılarımı giydikten sonra dışarıdaki zehirli havaya karşı korunabilmek için maskemi taktım.

Maskenin içinden aldığım ilk nefes sıcak ve ağırdı. Kumaşın içinde biriken nem yüzüme geri dönüyor, her solukta boğuluyormuşum gibi hissetmeme neden oluyordu.

Bu basit maske için yedi yüz elli wandor ödemiştik.

Bir aylık maaşımın neredeyse yarısıydı.

Buna rağmen iç kısmı çoktan eskimeye başlamıştı.

Geçen ay alt sokakta yaşayan yaşlı adam, maskesini değiştirecek parayı bulamadığı için aynı maskeyi kullanmaya devam etmişti. Zehirli gaz günler boyunca yavaş yavaş ciğerlerine işlemiş, nefesini her gün biraz daha çalmıştı.

Üç gün sonra öldüğünü duymuştuk.

İmparatorluk bize dışarıdaki havanın öldürdüğünü söylüyordu.

Ama bazen insan, onları öldüren şeyin hava mı yoksa maske fiyatları mı olduğunu ayırt edemiyordu.

Kapıyı açmadan önce aileme baktım.

Babam koltukta oturuyor, annem onun yanında duruyordu. Kardeşim hâlâ televizyon ekranına bakıyordu.

“Görüşürüz,” dedim. “Siz de geç kalmayın. Sonuçlarını biliyorsunuz.”

Annem başını salladı.

Babam elini hafifçe kaldırdı.

Kardeşim bana baktı.

“Akşam gelirken bir şey getirecek misin?”

“Neymiş?”

“Gerçek çikolata.”

İstemeden güldüm.

“Gerçek çikolatanın ne olduğunu nereden biliyorsun?”

“Kitapta gördüm.”

Annem ona sertçe baktı.

Kardeşim hemen sustu.

“Yapay olanını bulabilirsem getiririm,” dedim.

“İstemem.”

“Öyleyse hiçbir şey getirmem.”

“Olur.”

Çocukların inadı bile Kül Hattı’nda kısa sürüyordu.

Kapıyı kapattım.

Koridorun loş ışıkları birkaç kez titredi. Binanın enerji kotası yine düşürülmüş olmalıydı. Asansör uzun zamandır çalışmıyordu. Yüzeye çıkan ortak platforma ulaşabilmek için iki kat aşağı inmem gerekiyordu.

Metal duvarların bazı bölümleri eğilmiş, altlarındaki beton ortaya çıkmıştı. Kapıların çoğu birbirine benziyordu.

Yine de hangi evde hastalık, hangisinde açlık ve hangisinde korku olduğunu anlamak için kapıları açmaya gerek yoktu.

Sessizliği dinlemek yeterliydi.

Alt kata ulaştığımda Nikke’yi giriş koridorunun yakınında beklerken gördüm.

Sırtını duvara yaslamış, ayakkabısının ucuyla yerdeki pas lekesini kazıyordu. Üzerinde Kül Hattı çalışanlarının gri üniforması vardı. Koyu saçlarını aceleyle toplamış, birkaç tutamını yüzünün iki yanında bırakmıştı.

Beni görür görmez yüzünü buruşturdu.

“Berbat görünüyorsun.”

“Sen de.”

“Ben en azından bunu isteyerek yapıyorum.”

“İnsan neden isteyerek berbat görünür?”

“Güzellik Metal Halkı’nın sorunu. Bizim hayatta kalmamız yeterli.”

İstemeden gülümsedim.

Nikke’nin dudaklarında da kısa bir gülümseme belirdi.

Çocukluğumdan beri tanıdığım en yakın arkadaşımdı. Aynı eğitim merkezine gitmiş, aynı propaganda derslerinde uyumamak için birbirimizin kollarını sıkmış ve aynı gün çalışma alanlarına atanmıştık.

İnsanların birbirine güvenmediği bir yerde büyümüştük.

Yine de Nikke’ye güveniyordum.

Belki her şeyimi anlatacak kadar değil.

Ama sırtımı dönebilecek kadar.

Gülümsemesi kısa sürede kayboldu.

“Annem dün gece yine bayıldı.”

İçimdeki hafiflik dağıldı.

“Ne kadar sürdü?”

“Bu kez daha uzun.”

“Sağlık merkezine götürdünüz mü?”

Nikke acı bir kahkaha attı.

“Hangi parayla?”

Cevap veremedim.

“Nihayetinde hastalığının ne olduğunu bile bilmiyoruz,” dedim.

“Üzgün olma.”

Sesi yorgundu.

“Sonunda hepimiz aynı şekilde ölüyoruz zaten.”

Bu cümleye cevap veremedim.

Çünkü haklıydı.

Kül Hattı’nda insanlar farklı nedenlerle hastalanıyor ama aynı biçimde unutuluyordu.

Nikke’nin annesini düşündüm.

Onu iyileştirebilir miydim?

Belki.

Fakat hastalığının ne olduğunu bilmiyordum. Komşunun kızını iyileştirdiğimde bedenimin ne kadar ağır bir bedel ödediğini hatırlıyordum.

Üstelik Nikke’ye gücümün tamamını anlatmamıştım.

Bir şeylerin bende farklı olduğunu biliyordu. Bazı olayları fazla hızlı fark ettiğimi ve hastalanan insanların yanında garip şekilde sessizleştiğimi görmüştü.

Ama gerçeği bilmiyordu.

Onu korumak için.

En azından kendime söylediğim buydu.

Az ileride duran güvenlik robotu başını bize çevirdi.

Kare biçimindeki yüzünün ortasında ince kırmızı bir çizgi parladı.

Nikke hemen sustu.

Ben de.

Robot birkaç saniye boyunca bizi izledi. Kırmızı tarama çizgisi yüzümün üzerinden geçtiği anda omurgam buz kesmiş gibi oldu.

Bu makinelerin en korkunç yanı silahları değildi.

İnsan gibi bakmalarıydı.

Titanyum gövdesi hareketsizdi ama gözlerindeki lazer sistemi sürekli çalışıyordu. Omzundaki silah, en küçük hareketimizde ateş etmeye hazır görünüyordu.

Nefesimi yavaşlattım.

Büyükbabamın öğrettiği gibi üçe kadar saydım.

Bir.

İki.

Üç.

Robotun tarama ışığı boğazımda kısa bir an durdu.

Kolyenin olduğu yerde.

Taş, kıyafetimin altında hafifçe ısındı.

Parmaklarımı hareket ettirmedim.

Robotun ışığı aşağı kaydı.

Ardından yeşile döndü.

“Geçiş uygun.”

Mekanik ses koridorda yankılandı.

Robot başka tarafa döndüğünde Nikke nefesini bıraktı.

“Bir gün bu makinelerden biri yüzünden kalbim duracak.”

“Kalbin durursa çalışma kotanı tamamlayamazsın.”

“Bunu düşünerek yaşamaya devam edeceğim.”

Yüzeye çıkan gri metal platforma adım attık. Birkaç saniye sonra mekanizma harekete geçti ve bedenlerimiz yavaşça yukarı çekilmeye başladı.

İlk zamanlarda bu yolculuktan nefret ederdim. Midem bulanır, yükseldikçe içimde açıklayamadığım bir korku büyürdü.

Şimdiyse tavandaki paslı bağlantı noktalarını izliyordum.

Kül Hattı’nda bazı şeylere alışmak zorundaydın.

Alışamazsan kırılırdın.

Nikke, platformun kenarındaki metal çubuğa tutundu.

“Baban nasıl?”

“Daha kötü.”

“İlaçları?”

“İki tane kalmış.”

Nikke birkaç saniye sustu.

“Bende biraz wandor var.”

“Hayır.”

“Daha ne söyleyeceğimi bilmiyorsun.”

“Biliyorum.”

“Belki sana paramı vermeyecektim. Belki zenginliğimle övünecektim.”

“Üç günlük yemeğe yetecek paran var.”

“Beni bu kadar yakından takip etmen biraz ürkütücü.”

“Annenin ilaca ihtiyacı var.”

“Senin babanın da.”

“Bu konuşmayı yapmayacağız.”

“Çünkü inatçısın.”

“Çünkü paranı alamam.”

Nikke başını platform duvarına yasladı.

“Bir gün ikimizden biri yardım kabul etmeyi öğrenecek.”

“Önce sen.”

“Önce sen.”

Platform yüzeye ulaştığında zehirli rüzgâr kapılara çarptı. Maskelerimizi düzelttik.

Kapılar açılır açılmaz ince sarı kum içeri doldu.

Kül Hattı her sabah biraz daha ölü görünüyordu.

Ufka kadar uzanan çatlamış toprağın arasında paslı kuleler yükseliyordu. Tesislerin bacalarından çıkan siyah duman gökyüzünü kaplamıştı. Güneş, kalın gri tabakanın ardında solgun bir lekeye benziyordu.

Bir zamanlar burada ağaçların bulunduğunu hayal etmeye çalıştım.

Yeşil yapraklar.

Mavi gökyüzü.

Temiz hava.

Yağmur.

Büyükannem bana yağmurun kokusunu anlatırdı. Su toprağa değdiğinde havada başka hiçbir şeye benzemeyen bir koku oluştuğunu söylerdi.

Böyle bir kokunun gerçekten var olabileceğine inanmak zordu.

Belki eski dünyayla ilgili her şey gibi yağmurun kokusu da uydurulmuştu.

Yüzeye ulaştığımız anda havada asılı duran tarama robotları hareket etti. Dairesel gövdelerinin çevresinde kırmızı ve mavi ışıklar dönüyor, metal yüzeylerine işlenmiş İmparatorluk sembolleri karanlığın içinde açık bir yara gibi parlıyordu.

Sırayla önlerinden geçtik.

Tarama ışıkları bedenlerimizin üzerinde dolaştı.

Yasadışı eşya.

Kaçak veri.

Direniş bağlantısı.

Her şeyi kontrol ediyorlardı.

İstemsizce nefesimi tuttum.

Kolyem yeniden ısınmadı.

Birkaç saniye sonra yeşil ışık yandı.

“Geçiş onaylandı.”

Omuzlarım gevşedi.

Nikke’yle birlikte servis yoluna girdik.

Önümüzde uzanan dünya büyük bir mezarlığa benziyordu. Rüzgâr ince sarı kumu havaya kaldırıyor, görüş mesafesini azaltıyordu. Uzaktaki kulelerin çevresinde siyah duman dönüyordu.

İmparatorluk beş yüz yıldır bu dünyayı yönetiyordu.

Beş yüz yıl boyunca insanlar aynı korkuyla büyümüş, aynı yayınları izlemiş ve aynı kurallara boyun eğmişti.

Çocukken öğretmenimiz bize şöyle demişti:

“İmparatorluk olmasaydı insanlık çoktan yok olurdu.”

O zaman buna inanmıştım.

Şimdi ise her gün biraz daha büyük bir yalan gibi geliyordu.

Nikke’yle yollarımız iki tesis arasındaki kontrol noktasında ayrılıyordu.

O başka bir birimde çalışıyordu.

Ben Genetik Stabilizasyon Birimine gidiyordum.

Durduğumuzda Nikke yüzüme baktı.

“Bugün çok sessizsin.”

“Sabah yayını.”

“Yalnızca o değil.”

“Babamı düşünüyorum.”

Bu bir yalandan çok eksik bir doğruydu.

Nikke başını salladı.

“Akşam aynı yerde?”

“Vardiya uzamazsa.”

“Senin vardiyan hiçbir zaman zamanında bitmiyor.”

“Yine de bekle.”

“Beklerim.”

Bir an tereddüt etti.

“Elissa.”

“Ne?”

“Benden bir şey saklıyorsan…”

Kalbim hızlandı.

“Saklamıyorum.”

Cümleyi fazla hızlı söylemiştim.

Nikke bunu fark etti.

“Bana yalan söyleme konusunda hâlâ kötüsün.”

“Bu yeteneğimi geliştirmeye çalışıyorum.”

“Gelişme yok.”

Maskesinin ardından gülümsedi.

Sonra ciddileşti.

“Akşam görüşürüz.”

Kül Hattı’nda bu iki kelime sıradan bir vedadan daha fazlasıydı.

Akşam görüşmek, ikimizin de günü sağ geçireceğine inanmak demekti.

“Akşam görüşürüz.”

Nikke kendi tesisine doğru yürüdü.

Gri üniformalı insanların arasına karışması yalnızca birkaç saniye sürdü.

Onu gözden kaybedene kadar izledim.

Ardından laboratuvara giden zehirli bölgeye tek başıma girdim.

Maskemin altında nefesim ağırlaşırken kıyafetimin altındaki tenim terlemeye başlamıştı. Sıcaklık, dar koridorların havasıyla birleşerek üzerime yapışıyordu.

Korktuğumu belli etmemeye çalıştım.

Çünkü İmparatorluk korkuyu severdi.

İnsanların gözlerinde onu görmekten hoşlanır, titreyen bedenlerden güç devşirirdi. Burada korku yalnızca bir duygu değildi.

Hayatta kalmak isteyenlerin saklamayı öğrenmesi gereken bir zayıflıktı.

Genetik Stabilizasyon Biriminin devasa metal kapısı, kartımı okutmamın ardından ağır bir gürültüyle açıldı.

İçeri adım attığım anda tavandaki tarayıcılar aktifleşti.

Soğuk mavi ışıklar bedenimi baştan aşağı tararken hareketsiz kaldım.

Ardından tavandaki nozullar çalıştı.

Basınçlı gaz giysime çarptığında istemsizce ürperdim. Soğuk hava kumaşın arasından geçerek tenime işliyor, üzerimdeki toz ve zehirli partikülleri temizliyordu.

En azından İmparatorluk bize böyle söylüyordu.

Mekanik uğultu yavaşça kesildi.

“Arındırma tamamlandı.”

İkinci kapı açıldığında maskemi çıkarabildim.

Filtrelenmiş oksijen ciğerlerime dolduğunda göğsümdeki baskı hafifledi. Birkaç saniyeliğine gerçekten nefes aldığımı hissettim.

“Günaydın, Elissa.”

Koridorda karşılaştığım çalışanlardan biri başıyla selam verdi.

“Günaydın.”

Burada insanlar konuşmaktan çok bakışlarla anlaşırdı.

Her köşede kamera vardı.

Her terminal ses kaydediyordu.

Her kapının ardında güvenlik sistemi bulunuyordu.

Görev alanıma ulaştığımda makinelerin bitmek bilmeyen uğultusu kulaklarımı doldurdu.

Kalın cam bölmelerin içinde genetik olarak değiştirilmiş bitkiler büyüyordu. Bazılarının damarlarında soluk mavi ışıklar dolaşıyor, bazılarının yaprakları üzerlerine düşen beyaz ışığın altında hafifçe titriyordu.

Doğal görünmeye çalışıyorlardı.

Ama hiçbirinin gerçekten canlı hissettirdiği söylenemezdi.

İmparatorluk, bu bitkilerin zehirli toprağı iyileştirmek için geliştirildiğini iddia ediyordu.

Fakat Kül Hattı’nda iyileşen tek bir bölge görmemiştim.

Ürünlerin çoğu üst şehre gönderiliyordu.

Metal Halkı gerçek meyveler ve temiz suyla beslenirken bizlere onların kusurlu taklitleri veriliyordu.

Bilgisayarımı açtım.

Şifre.

Kimlik doğrulama.

Göz taraması.

Günlük raporlar.

Her gün aynı döngü tekrar ediyordu. Sistem, insanı çalıştırmaktan çok yavaşça makineye dönüştürmek için tasarlanmış gibiydi.

Mail kutumu kontrol ettim.

Görev bildirimleri.

Üretim kotaları.

Otomatik uyarılar.

Her zamanki emirlerden başka bir şey yoktu.

Rahat bir nefes alacakken ekran aniden titredi.

Kaşlarımı çattım.

Sistem birkaç saniyeliğine karardı.

Sonra ortada yeni bir dosya belirdi.

Dosya adı yoktu.

Gönderen bilgisi de.

Bu normal değildi.

İmparatorluk sisteminde isimsiz hiçbir şey olmazdı. Her mesaj kaydedilir, her hareket takip edilir ve her hata bir kişinin adına bağlanırdı.

Kalbim hızlanmaya başladı.

Ekrana birkaç saniye boyunca bakakaldım.

Belki sistem hatasıydı.

Belki biri yanlışlıkla göndermişti.

Belki de tuzaktı.

Tam pencereyi kapatacaktım ki ekranda yeni bir yazı belirdi.

Bu dosyayı açman gerekiyor.

Nefesim kesildi.

Harfler kendi kendine oluşmuştu.

Ekranın altında ikinci bir cümle belirdi.

Sana ihtiyacımız var.

Boğazım kurudu.

Parmaklarım masanın kenarına sıkıca tutundu.

Kimdi bunlar?

Bana nasıl ulaşmışlardı?

Daha önemlisi, neden bana ihtiyaçları vardı?

Mesaj birkaç saniye sonra kendi kendine silindi.

Odanın içindeki uğultu bir anda daha yüksek gelmeye başladı. Makinelerin sesi, havalandırma sistemlerinin titreşimi ve ekranların düşük frekanslı uğultusu birbirine karışarak üzerime çöküyordu.

Kameraların beni izlediğini hissettim.

Başımı kaldırmamaya çalıştım ama tavandaki siyah lensleri görüş alanımın kenarında seçebiliyordum.

Sessizce dönüyorlardı.

Hiçbir şeyi kaçırmayan cansız gözler gibi.

Bir anlığına bilgisayarı kapatıp güvenliğe haber vermeyi düşündüm.

Bunu yaparsam şüphelerden kurtulabilir miydim?

Belki dosyanın izini bulurlar ve bana yalnızca tanık muamelesi yaparlardı.

Hayır.

İmparatorlukta tanık diye bir şey yoktu.

Yalnızca bilenler ve bilmeyenler vardı.

Bilenler tehlikeliydi.

Ekran yeniden titredi.

Hadi.

Ardından ikinci satır oluştu.

Kaybedecek vaktimiz yok.

Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

“Tanrım…”

Ayağa kalkmayı düşündüm.

Güvenliği çağırmayı.

Ya da hiçbir şey görmemiş gibi ekranı kapatıp çalışmaya devam etmeyi.

Bunu yaparsam her şey normale dönebilirdi.

En azından dışarıdan öyle görünürdü.

Ama yerimden kıpırdayamadım.

İçimdeki bir şey bunun önemli olduğunu söylüyordu.

Açıklayamadığım, mantıklı gelmeyen bir his…

Sanki uzun zamandır sessiz kalan bir parçam ilk kez uyanmıştı.

Babamın sabahki öksürüğü aklıma geldi.

Dudak kenarındaki kan.

Annemin “İki tablet,” deyişi.

Belki bu dosya onunla ilgiliydi.

Belki ona yardım edebilecek bir şey bulacaktım.

Belki de yalnızca İmparatorluğun hazırladığı bir tuzağa yürüyordum.

Benden bir tepki gelmeyince dosya kendi kendine açıldı.

İlk video oynatılmaya başladığında kanım dondu.

Ekranda babam vardı.

Onu tanımam birkaç saniye sürdü. Görüntü eskiydi. Saçları daha koyu, yüzü daha dolgun görünüyordu.

Üzerinde İmparatorluk tesislerinde kullanılan gri işçi kıyafeti vardı.

Ama çalışmıyordu.

Metal bir sandalyeye bağlanmıştı.

Kollarının üzerinde morluklar ve küçük iğne izleri bulunuyordu.

Yanında beyaz üniformalı İmparatorluk görevlileri duruyordu.

Arka plandaki laboratuvarı tanıyordum.

Zehir üretim merkezlerinden biriydi.

Beyaz önlüklü görevli kameraya doğru döndü.

“Deneklerde akciğer çürümesi başarıyla gözlemlendi.”

Ciğerlerime hava dolmadı.

Ekrana daha fazla yaklaştım.

Babam başını kaldırmaya çalışıyordu. Yüzü yorgundu. Ağzının kenarında kan vardı.

Görevli konuşmaya devam etti.

“Toksik bileşiğin düzenli solunumu sonucunda hedef dokuda beklenen bozulma sağlanmıştır. Belirtiler doğal çevresel maruziyetle uyumludur.”

Midem bulandı.

Doğal çevresel maruziyet.

Zehirli hava.

Eski maske.

Yetersiz koruma.

Bize yıllardır anlatılan her şey.

Babamın hastalığı doğal değildi.

İmparatorluk onu bilerek zehirlemişti.

Neden?

Babam sıradan bir işçiydi.

Her gün işe gidiyor, eve dönüyor ve başını kaldırmadan yaşamaya çalışıyordu.

Ama görüntüdeki adam sıradan bir işçiye benzemiyordu.

Bir denekti.

Üzerinde sonuç alınmaya çalışılan bir deney.

Parmaklarım uyuştu.

Ekrandaki görevli başka birine döndü.

“Denek kırk yedinin gözlemleri sürdürülecek.”

Denek kırk yedi.

Babamın adı yoktu.

Numarası vardı.

İnsan değildi.

Veriydi.

Ekranın içindeki görüntü bir anlığına değişti.

Babam başka bir odadaydı. Ellerindeki bağlar daha sıkıydı. Karşısında duran kişinin yalnızca gölgesini görebiliyordum.

“Bize isimleri ver,” dedi gölge.

Babam cevap vermedi.

“Babanın başladığı şeyi sen mi sürdürüyorsun?”

Büyükbabam.

Boğazım düğümlendi.

Annem, büyükbabamın bir zamanlar direnişin parçası olduğunu söylemişti.

Bu, yalnızca aile içinde fısıldanan eski bir hikâyeydi.

Gerçek miydi?

Babam da mı direnişteydi?

Gölge, sandalyenin çevresinde dolaştı.

“İnsanlar konuşur.”

Babam güçlükle başını kaldırdı.

“Herkes değil.”

Görüntü karardı.

Masamın kenarına tutundum.

Midemdeki ağrı giderek büyüyordu.

Babam bize hiçbir şey anlatmamıştı.

Belki bizi korumak istemişti.

Herkes beni korumak için bir şeyler saklıyordu.

Büyükannem.

Babam.

Annem.

Şimdi de bu dosyayı gönderen kişi.

İkinci kayıt kendiliğinden açıldı.

Görüntü karanlıktı.

Kameraya yaklaşan kişinin yüzü seçilmiyordu. Başında koyu bir örtü vardı. Arkasında yalnızca birkaç soluk ışık görünüyordu.

Kişi doğrudan kameraya baktı.

Sanki beni görüyormuş gibi.

“Bu kaydı izliyorsan,” dedi, “gerçeğin sana ulaşması gereken zaman gelmiş demektir.”

Nefesimi tuttum.

Ses erkek sesiydi.

Yorgun ama kararlıydı.

“Kendine söylenenlerin hiçbirine güvenme. İmparatorluk yalnızca geçmişi silmedi. Aileleri, güçleri ve isimleri de değiştirdi.”

Elim kolyeme gitti.

Metal birden ısındı.

Ekrandaki adam başını hafifçe kaldırdı.

“Babanın hastalığı tesadüf değildi.”

Gözlerim yandı.

Bunu artık biliyordum.

Ama birinin yüksek sesle söylemesi, gerçeği daha ağır hâle getiriyordu.

“Onu susturmak istediler. Babanı, babasından kalan bilgi yüzünden kullandılar.”

Büyükbabam.

Direniş.

Babam.

Hepsi birbirine bağlanıyordu.

Adam bir an sustu.

Arka planda metal bir kapının kapandığını duydum.

“İmparatorluk, herkesi yok ettiğini sanıyor.”

Yüzü kameraya biraz daha yaklaştı.

“Yanılıyor.”

Kolyem avucumun altında titredi.

Adamın söylediği son cümle, bütün dünyamı değiştirmeye yetti.

“Direniş hâlâ yaşıyor.”

Görüntü aniden kesildi.

Ekran karardı.

Bir süre hareket edemedim.

Makinelerin uğultusu devam ediyordu.

Havalandırma sistemi çalışıyor, laboratuvar ekranları düzenli biçimde yanıp sönüyor ve dışarıda insanlar normal işlerine devam ediyordu.

Ama benim için hiçbir şey normal değildi.

Babam hasta değildi.

Zehirlenmişti.

Büyükbabam yalnızca yaşlı bir adam değildi.

Direnişle bağlantılıydı.

İmparatorluk bize yalnızca yalan söylememişti.

Ailemizi bilinçli olarak parçalamıştı.

Ekranın siyah yüzeyinde kendi yansımamı gördüm.

Solgun.

Korkmuş.

Öfkeli.

Kolyem hâlâ sıcaktı.

Parmaklarım metali daha sıkı tuttu.

Direniş hâlâ yaşıyordu.

Bu cümle umut vermeliydi.

Ama içimde doğan ilk duygu umut değildi.

Korkuydu.

Çünkü direniş yaşıyorsa İmparatorluk da onu arıyor olmalıydı.

Ve biri bana ulaşmayı başardıysa…

İmparatorluk da bana ulaşabilirdi.

Ekranın üst köşesindeki kamera yavaşça bana döndü.

Kırmızı ışığı yandı.

Nefesimi tuttum.

Bilgisayarda görüntünün izi kalmamıştı.

Dosya yoktu.

Mesaj yoktu.

Kayıt yoktu.

Yalnızca ben vardım.

Ve artık bildiğim gerçekler.

Elimi kolyemden çektim.

Normal görünmeye çalışarak sandalyeme oturdum.

Parmaklarım titriyordu.

Ekranı yeniden açtım.

Günlük raporlar geri gelmişti.

Bitki örnekleri.

Üretim kotaları.

Genetik dizilimler.

Her şey birkaç dakika önceki hâline dönmüştü.

Ama ben dönememiştim.

Babamın görüntüsü zihnimde tekrar belirdi.

Metal sandalye.

Bileklerindeki bağlar.

Denek kırk yedi.

Dişlerimi sıktım.

İmparatorluk babamın ciğerlerini çürütmüştü.

Onu yavaş yavaş öldürüyor, sonra da ilaçlarını bize üç aylık maaş karşılığında satıyordu.

Bu yalnızca acımasızlık değildi.

Bu bir düzendi.

İnsanları hasta eden, sonra hastalıklarından para kazanan ve bütün bunların doğal olduğunu söyleyen bir düzen.

Sabah televizyonda öldürülen adamı düşündüm.

Belki o da gerçeği öğrenmişti.

Belki bir su kaydında, bir ilaç raporunda veya bir deney dosyasında İmparatorluğun saklamak istediği bir şey görmüştü.

Onu susturmuşlardı.

Babamı da susturmaya çalışmışlardı.

Sıra bana mı geliyordu?

Kameranın kırmızı ışığı sönmedi.

Başımı kaldırmadan çalışmaya başladım.

Ekrandaki verileri okuyormuş gibi yaptım.

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini bütün laboratuvarın duyabileceğini düşündüm.

Kendime tek bir şey söyledim.

Sakin ol.

Nefes al.

Normal görün.

İmparatorluk korkuyu severdi.

Ona bunu vermeyecektim.

En azından henüz.

Ama içimde başka bir şey uyanmıştı.

Öfke.

Bu, sabah ekrandaki adamı kurtaramadığımda hissettiğim öfkeden farklıydı.

Daha derin.

Daha kişisel.

Daha tehlikeli.

Direniş hâlâ yaşıyordu.

Ve artık ben de bunu biliyordum.