4. bölüm · Nileg Günlükleri 1 - Yankı

Bölüm 2

Ceren Oktay

Instagram:yazarcerenoktay ve cerenoktayyazar
Takiplerinizi bekliyorum.
Canlarım, ikinci bölüm an itibari ile yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya not bırakmayı ihmal etmeyiniz.
Yorumlarınızı da bekliyorum.

Babam hakkında öğrendiğim gerçek, zihnimin içinde kapanmamış bir yara gibi duruyordu.

Bilgisayar ekranı çoktan eski hâline dönmüş, günlük görev çizelgeleri yeniden açılmıştı. Genetik örnek numaraları, bitki büyüme oranları ve üretim kotaları sütunlar hâlinde karşıma dizilmişti. Her şey birkaç dakika önce olduğu gibiydi.

Ama ben değildim.

Babamın metal sandalyeye bağlanmış görüntüsü, ekran kapanmasına rağmen gözlerimin önünden gitmiyordu.

Bileklerindeki morluklar.

Dudaklarının kenarındaki kan.

Başını kaldırmaya çalışırken yüzünde beliren acı.

Ve görevlinin soğuk sesi:

Deneklerde akciğer çürümesi başarıyla gözlemlendi.

Cümle zihnimin içinde tekrar tekrar yankılanıyordu.

Denek.

Babamın adı yoktu.

Kimliği yoktu.

Geçmişi, ailesi ve kırk yıl boyunca İmparatorluk için çalışmış olması yoktu.

Yalnızca üzerinde sonuç alınan bir bedendi.

Denek kırk yedi.

Dişlerimi birbirine bastırdım. Parmaklarımı klavyenin üzerinde tutuyor, çalışıyormuş gibi görünmeye uğraşıyordum. Ekrandaki sayıları okuyamıyordum. Harfler ve rakamlar birbirine karışıyor, gözlerimin önünde bulanık çizgilere dönüşüyordu.

Tavandaki kameranın kırmızı ışığı hâlâ yanıyordu.

Beni izliyordu.

Belki ekranımda açılan dosyayı görmüşlerdi.

Belki dosyayı bana gönderen kişi, güvenlik sistemini yalnızca birkaç dakikalığına durdurabilmişti.

Belki şu anda İmparatorluk görevlileri binanın başka bir bölümünde görüntüleri inceliyor, yüzümdeki korkunun hangi anda başladığını hesaplıyordu.

Normal görünmeliydim.

Raporları doldurmalı, görevlerimi tamamlamalı ve birkaç dakika önce babamın İmparatorluk tarafından zehirlendiğini öğrenmemiş gibi davranmalıydım.

Fakat bedenim bunu reddediyordu.

Midem tekrar kasıldı.

Gördüğüm kayıtların kokusu olmaması gerekiyordu. Buradaki hava sürekli filtrelenir; dumandan, zehirli gazlardan ve dışarıdaki sarı tozdan arındırılırdı. Buna rağmen her nefes aldığımda ağzıma tuzlu kanın ve paslı metalin tadı geliyordu.

Sanki babamın tutulduğu laboratuvarın havası ekrandan çıkıp odama dolmuştu.

Ellerime baktım.

Titriyorlardı.

Hemen onları masanın altına sakladım.

Kameralar titremeyi fark edebilirdi.

Sistem, çalışanların olağan dışı beden hareketlerini kaydediyordu. Nabzımızı ölçmediğini söylüyorlardı ama buna kimse inanmıyordu. Buradaki masaların, sandalyelerin ve hatta çalışma üniformalarının içine yerleştirilen sensörlerle ilgili türlü söylentiler vardı.

Bir çalışanın korktuğunu anlamak için kalp atışını ölçmeleri gerekmiyordu zaten.

Korku insanın her yerine sinerdi.

Nefesine.

Gözlerine.

Ellerine.

Sessizliğine.

Derin bir nefes almaya çalıştım.

Hava boğazımda düğümlendi.

Gözlerimi kapattığım anda sabahki infaz görüntüsü geri geldi.

Adamın taş zeminde sürüklenen kırık kolu.

Gözüne saplanan bıçak.

Ağzından çıkan son ses.

Sonra babam.

Metal sandalye.

Beyaz üniformalar.

Akciğer çürümesi.

Büyükbabamın başladığı şey.

Direniş hâlâ yaşıyor.

Bütün görüntüler birbirine karıştı.

İnfaz edilen adamın yüzü, babamın yüzüne dönüştü. Bıçağı tutan askerlerden biri laboratuvardaki görevlinin beyaz üniformasını giyiyordu. Televizyondaki İmparatorluk sembolü büyüyor, babamın göğsünü kaplıyordu.

Gözlerimi açtım.

Midem bulanıyordu.

Kusarsam kameralar bunu kaydederdi.

Ayağa kalkıp temizlenme bölümüne gidersem nedenini sorarlardı.

Olduğum yerde kalırsam nefes alamayacaktım.

Masamın kenarına tutundum.

Babamın hastalığı doğal değildi.

Bu düşünce her seferinde yeni öğrenilmiş gibi içimi yakıyordu.

Yıllardır dışarıdaki zehirli hava yüzünden hastalandığını sanmıştık. Maskesinin eskidiğini, çalışma tesisindeki filtrelerin yetersiz olduğunu ve yaşlandıkça bedeninin daha fazla dayanamadığını düşünmüştük.

Babam da buna inanıyor muydu?

Yoksa kendisine ne yapıldığını biliyor ve bizi korumak için susuyor muydu?

Metal sandalyedeki görüntüsü eskiydi.

Belki yıllar önce yaşanmıştı.

Belki hastalığı başladığından beri gerçeği biliyordu.

Her gece öksürürken, İmparatorluğun bedenine ne yaptığını hatırlıyordu.

Her ilaç aldığında, kendisini zehirleyenlerin ürettiği tableti yutuyordu.

Bu düşünce midemdeki kasılmayı dayanılmaz hâle getirdi.

Başımı öne eğdim.

Ağlamamalıydım.

Kameraların altında ağlayamazdım.

Gözyaşı, korku kadar tehlikeli olabilirdi. İmparatorluk, insanların neye üzüldüğünü merak ederdi.

Gözlerimdeki yanmayı bastırmak için birkaç kez kırpıştırdım.

Tam o sırada ofisimin kapısı neredeyse hiç ses çıkarmadan açıldı.

Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

Başımı kaldırmam birkaç saniye sürdü.

O birkaç saniye içinde yakalandığıma inandım.

Kapıda bir güvenlik görevlisi görecektim.

Belki iki asker.

Belki de dosyanın açıldığını fark eden bir denetçi.

Bilgisayarımı kontrol edecek, beni sorgu odasına götürecek ve birkaç dakika sonra ailemin kapısına İmparatorluğun siyah mührü vurulacaktı.

Ama gelen kişi Toana’ydı.

Genetik Stabilizasyon Biriminde benimle çalışan Toana kapının eşiğinde duruyordu. Her zamanki gibi dik bir duruşu vardı. Beline kadar inen parlak siyah saçları omuzlarının üzerinden dökülüyor, keskin elmacık kemiklerini daha belirgin gösteriyordu.

Koyu mavi gözleri önce yüzümde, sonra masamda durdu.

Bir anlığına yalnızca bana bakmadığını hissettim.

Sanki odadaki havayı, bilgisayarın kapanmış ekranını ve birkaç dakika önce burada yaşanan her şeyi inceleyebiliyordu.

Bakışları yeniden yüzüme döndüğünde ifadesi değişti.

Önce şaşkınlık.

Ardından endişe.

Sonra da tanımlayamadığım daha derin bir şey.

“Elissa?” diye fısıldadı.

Cevap vermeye çalıştım.

Sesim çıkmadı.

Toana kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Mekanizma neredeyse hiç ses çıkarmadı.

Bu hareketi bile beni gerdi.

“Kapıyı neden kapattın?”

Sesim beklediğimden daha zayıf çıkmıştı.

Toana birkaç adımda yanıma geldi.

“Tanrım,” dedi. “Yüzün bembeyaz olmuş.”

“İyiyim.”

“İyi görünmüyorsun.”

“Bir şeyim yok.”

Söylediğim her cümle, öncekinin ne kadar yanlış olduğunu daha belirgin hâle getiriyordu.

Toana masanın önünde durdu. Kollarını göğsünde birleştirmedi, bana dokunmadı ve hemen soru sormadı.

Bu bekleyiş beni daha fazla huzursuz etti.

Normal görünmeye çalışarak sırtımı dikleştirdim. Ellerimi masanın altında tuttum.

“Sanırım tansiyonum düştü,” dedim.

Toana’nın bakışları yüzümden bilgisayar ekranına, sonra tavandaki kameraya kaydı.

“Ne zamandır?”

“Birkaç dakika.”

“Sabah bir şey yedin mi?”

“Elma.”

“Gerçek yemek sayılmaz.”

Normal bir konuşmaya benziyordu.

Belki de gerçekten yalnızca rahatsız olduğumu düşünüyordu.

Belki kaydı bilmiyordu.

Fakat gözlerindeki dikkat, bu umudu kısa sürede yok etti.

“O görüntüler yüzünden mi?” diye sordu.

Bedenim istemsizce gerildi.

“Ne görüntüleri?”

Sözler ağzımdan fazla hızlı çıktı.

Toana hiçbir şey söylemeden bana baktı.

“Ne demek istediğini bilmiyorum,” dedim. “Sabahki yayınsa hepimiz izledik.”

“Sabahki yayın.”

“Evet.”

“Yalnızca o mu?”

Bakışlarımı kaçırdım.

“Toana, işine dönmelisin.”

“Bana bak.”

“Geç kalırsan rapor edilir.”

“Elissa.”

“Burada durman ikimiz için de tehlikeli.”

“Sana bakmamı istememen, yüzündeki korkuyu ortadan kaldırmıyor.”

Ona döndüm.

“Ben korkmuyorum.”

Toana’nın kaşları hafifçe kalktı.

Bu kadar kötü bir yalan söylediğime ben de inanamıyordum.

“Seni tanıyorum,” dedi.

Sesi alçaktı.

Birkaç adım geriye çekilmek istedim ama sandalyenin arkalığı buna izin vermedi.

“Aynı birimde çalışıyoruz.”

“Sadece o kadar değil.”

Boğazım kurudu.

Toana’nın bakışlarının altında, tarama robotlarının önünde duruyormuşum gibi hissediyordum.

“Ne demek istiyorsun?”

Cevap vermedi.

Bunun yerine koluma girdi.

İlk anda kendimi geri çekmeye çalıştım.

“Ne yapıyorsun?”

“Şu hâlinle sandalyeden düşeceksin.”

“Düşmem.”

“Titriyorsun.”

Kollarımı yeniden saklamaya çalıştım ama artık çok geçti.

Toana, karşı çıkmama fırsat vermeyecek kadar sakin bir kararlılıkla beni ofisin köşesindeki sert şezlonga götürdü.

Normalde buna izin vermezdim.

İnsanların beni zayıf görmesinden nefret ederdim. Birinin koluma girip yürümeme yardım etmesi bile içimde rahatsız edici bir öfke uyandırırdı.

Ama o an ayakta kalabilecek gücü kendimde bulamıyordum.

Şezlonga oturduğumda metal yüzeyin soğuğu kıyafetimin altından geçerek tenime ulaştı.

Toana, su arıtma cihazına yöneldi.

Cihazın üzerinde aylık kullanım ücretini gösteren küçük bir sayaç vardı. Aldığımız her bardak su, maaşımızdan kesiliyordu.

Temiz hava gibi.

İlaç gibi.

Maskeler gibi.

İmparatorlukta yaşamak bile borçlanarak mümkündü.

Toana bir bardak su doldurup bana uzattı.

İki elimle tuttum. Parmaklarım camın üzerinde kaydı.

“Yavaş iç.”

Bir yudum aldım.

Su soğuktu.

Midemdeki kasılmayı geçirmedi.

“Sen işine dön,” dedim. “Lütfen.”

Toana karşımdaki metal sandalyeye oturdu.

“Gitmeyeceğim.”

“Geç kalırsan başına ne geleceğini biliyorsun.”

“Biliyorum.”

“Sana zarar verilmesini istemem.”

Bu cümle ağzımdan çıkınca sabah anneme söylediğim sözleri hatırladım.

Aynı korku.

Aynı uyarı.

Aynı çaresizlik.

Birbirimizi korumaya çalışıyor ama bunu nasıl yapacağımızı bilmiyorduk.

Toana bana doğru eğildi.

Yaklaştığında saçlarına sinmiş hafif elektrik kokusunu aldım. Laboratuvar makineleri, steril hava ve dışarıdaki metal tozunun karışımı gibiydi.

“Seni tanıyorum, Elissa.”

Bardağı biraz daha sıkı tuttum.

“Bunu söyledin.”

“Senin düşündüğünden daha iyi tanıyorum.”

Bakışlarım kapıya kaydı.

Toana bunu fark etti.

“Kapı kilitli değil,” dedi. “Ama şu anda bizi dinleyemiyorlar.”

Kalbim hızlandı.

“Ne demek bu?”

“Toana?”

“Bizi neden dinleyemiyorlar?”

“Çünkü sistemin bu odadaki ses bağlantısını kısa süreliğine kestim.”

“Nasıl?”

Cevap vermeden önce sustu.

İlk kez Toana’nın gerçekten tereddüt ettiğini gördüm.

Gözleri kısa bir an yere kaydı. Söyleyeceği şeyin geri dönüşü olmadığını biliyor gibiydi.

“Komşu kızını iyileştirdiğin gece neler olduğunu biliyorum.”

Dünya bir anlığına durdu.

Bardağı elimden düşürmemek için bütün gücümle kavradım. Soğuk cam avuçlarımın içine battı.

“Ne?”

Sesim neredeyse duyulmadı.

Toana’nın bakışları değişmedi.

“Üç gün boyunca ölümle boğuştuğunu biliyorum. O gece evine gittiğini de.”

“Mahallede herkes biliyordu.”

“Sen çıktıktan sonra ateşinin düştüğünü de.”

“İlaç verdiler.”

“İlaçları yoktu.”

Başımın içinde keskin bir ağrı başladı.

“Toana, sen ne saçmalıyorsun?”

Korkumu saklamaya çalıştıkça sesim daha kırılgan çıkıyordu.

“Ben yalnızca oradaydım.”

“Hayır.”

Bir adım daha yaklaştı.

“Sadece orada değildin.”

Bardağı masanın üzerine bırakmak istedim. Ellerim o kadar titriyordu ki cam, metal yüzeye çarparak keskin bir ses çıkardı.

İkimiz de bir an tavandaki kameraya baktık.

Kırmızı ışık yanmaya devam ediyordu.

Toana sesini daha da alçalttı.

“Onu iyileştirdin.”

Kelime odanın içinde fazla büyük duyuldu.

İyileştirdin.

Bütün kameralar, duvarlar ve cihazlar bu kelimeyi duymuş gibi hissettim.

“Sus.”

“Elissa—”

“Bunu burada söyleme.”

Toana’nın yüzünde acı bir ifade belirdi.

“Demek inkâr etmiyorsun.”

Cevap veremedim.

İnkâr etsem inanmayacaktı.

Kabul edersem ikimizi de tehlikeye atacaktım.

Ayağa kalkmaya çalıştım.

Toana koluma uzandı.

“Bana dokunma.”

Elini hemen çekti.

“Bunu kimden öğrendin?” diye sordum.

“Neyi?”

“Komşu kızını.”

“Kimse söylemedi.”

“Öyleyse nereden biliyorsun?”

Toana sustu.

“Annem mi söyledi?”

“Hayır.”

“Komşumuz mu?”

“Hayır.”

“Bizi mi izledin?”

“Hayır.”

“Öyleyse nereden biliyorsun?”

“Çünkü o gece seni hissettim.”

Ona bakakaldım.

“Ne demek bu?”

Toana cevap vermeden önce alarm çaldı.

Ses öyle ani ve yüksekti ki ikimiz de irkildik.

Metalik uğultu önce duvarlardan yükseldi, ardından tavandaki hoparlörlerden bütün odaya yayıldı.

Kırmızı ışıklar birbiri ardına yanmaya başladı.

Beyaz duvarlar bir anda kanla kaplanmış gibi göründü.

“Güvenlik protokolü başlatılmıştır,” dedi mekanik ses. “Tüm personel belirlenen tahliye alanlarına ilerlemelidir.”

Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

Dosya.

Babamın kaydı.

Bizi bulmuşlardı.

Bilgisayardaki görüntünün izini takip etmişlerdi.

Toana’nın yüzü değişti.

Endişesi kayboldu.

Yerine, uzun zamandır beklediği bir şey sonunda gerçekleşmiş gibi görünen sert bir kararlılık geldi.

“Beklediğimden erken oldu,” dedi.

“Ne erken oldu?”

Cevap vermedi.

Koridordan ayak sesleri, bağırışlar ve robotların mekanik komutları geliyordu.

“Tahliye alanlarına ilerleyin.”

“Kimliklerinizi hazır bulundurun.”

“Yetkisiz geçiş ölümcül müdahaleyle sonuçlanacaktır.”

Her komut aynı duygusuz sesle veriliyordu.

İmparatorluğun sesleri hep böyleydi.

Kişisel olmayan.

Soğuk.

İtiraz kabul etmeyen.

İçimdeki panik büyüdü.

Dosyayı mı bulmuşlardı?

Babamın görüntülerini açtığımı mı fark etmişlerdi?

Komşu kızıyla ilgili bir kayıt mı ortaya çıkmıştı?

Yoksa Toana’nın az önce söylediği şey, bizi ele vermeye mi yetmişti?

“Hemen benimle gelmelisin,” dedi Toana.

Kolumu tuttu.

Bu kez nazik değildi.

Kavrayışı sert, kararlı ve kaçmama izin vermeyecek kadar güçlüydü.

“Nereye?”

“Buradan çıkmaya.”

“Tahliye alanına mı?”

“Hayır.”

Kolumu geri çektim.

“Ne oluyor, Toana?”

“Şimdi açıklayacak zamanımız yok.”

“Ben hiçbir yere gitmiyorum.”

Kapının dışından bir robot geçti. Kırmızı tarama ışığı kapının altındaki aralıktan içeri girdi.

Toana’nın sesi daha da alçaldı.

“Hayatta kalmak istiyorsan bana güvenmek zorundasın.”

“Sana neden güveneyim?”

“Çünkü onlar seni bulursa sabah izlediğin adamdan farklı bir sonun olmayacak.”

Babamı düşündüm.

Annemle kardeşimi.

İmparatorluk beni bulursa yalnızca beni almazdı.

Toana bunu biliyordu.

“Bizi buldular,” dedi.

Bu iki kelime alarm sesinden daha yüksek duyuldu.

“Kim bizi buldu?”

“Sen ne demek istediğimi biliyorsun.”

“Hayır.”

Biliyordum.

Ama bilmek istemiyordum.

“Ben hiçbir şey yapmadım,” dedim. “Sadece dosyayı gördüm.”

“Bu onlar için yeterli.”

“Dosyayı sen mi gönderdin?”

Toana bir an duraksadı.

“Hayır.”

“Direnişten misin?”

“Toana?”

“Bana cevap ver.”

“Buradan çıktıktan sonra.”

“Her şeyi sonra söyleyeceğini söyleyip beni peşinden sürükleyemezsin.”

“Burada kalırsan sana hiçbir şey söyleme fırsatım olmayacak.”

Koridordan ağır metal adımlar gelmeye başladı.

Diğer çalışanların koşuşturmasından farklıydı.

Düzenli.

Yavaş.

Askerler.

Toana kapıya doğru ilerledi.

“Hemen.”

Birkaç saniye yerimden kıpırdamadım.

Eve dönmem gerekiyordu.

Ailemi uyarmalıydım.

Babam zaten hastaydı. Annem ve kardeşim ne olduğunu bilmiyordu.

Onları bırakıp kaçarsam İmparatorluk doğrudan eve giderdi.

Ama yakalanırsam yine aynı şeyi yapacaklardı.

Hatta daha kötüsünü.

Toana kapıyı aralayıp koridora baktı.

Ardından bana döndü.

“Elissa.”

Sesinde ilk kez açık bir korku vardı.

Bu korku beni hareket ettirdi.

Masamın üzerindeki kimlik kartını aldım ve peşinden çıktım.

Koridora adım attığımız anda kaosun içine düştük.

Kırmızı ışıklar duvarları kesik kesik aydınlatıyor, siren sesi insan seslerini boğuyordu. Personel, robotların yönlendirmelerine uymaya çalışarak ana tahliye hattına koşuyordu. Bazıları ne yapacağını bilmeden olduğu yerde dönüyor, bazıları kimlik kartlarını düşürüp yeniden almaya çalışıyordu.

Her yüz aynı ifadeyi taşıyordu.

Yakalanmış olma korkusu.

İmparatorlukta herkes, suçsuz olmanın korunmaya yetmediğini bilirdi.

Toana beni ana tahliye güzergâhının tersine çekti.

“Orası diğer tarafta,” dedim.

“Biliyorum.”

“Tahliye alanına gitmemiz gerekiyor.”

“Hayır.”

“Bizi görürlerse—”

“Gördüler zaten.”

Bu cümleyle birlikte kolyem kıyafetimin altında ısındı.

Bir güvenlik robotu koridorun sonunda belirdi.

Kare başı kırmızı ışıkların arasında döndü. Gözlerinden çıkan tarama çizgisi, koşan çalışanların üzerinde kayıyordu.

Toana beni duvar kenarına itti.

“Başını eğ.”

“Bizi tarayacak.”

“Bana güven.”

“Bunu söylemeyi bırak.”

Robotun kırmızı çizgisi bize yaklaştı.

Nefesimi tuttum.

Tarama ışığı önce Toana’nın yüzünden geçti. Ardından benim üzerime geldi.

Kolyem göğsümde bir kez daha ısındı.

Işık birkaç saniye boynumun üzerinde durdu.

Robotun kare başı hafifçe yana eğildi.

İçimden yükselen ses, boğazımın altında titreşmeye başladı.

Hayır.

Şimdi değil.

Annemin uyarısı zihnimde yankılandı.

Sakın sesini kullanma.

Gücümü bastırdım.

Robotun ışığı aşağı kaydı.

Bir başka çalışan koşarak önümüzden geçti. Robot hemen ona döndü.

“Kartınızı gösterin.”

Toana kolumdan çekti.

“Hadi.”

Koridorun sonunda daha önce hiç dikkatimi çekmeyen dar bir servis kapısına ulaştık.

Kapının üzerindeki yazı neredeyse tamamen silinmişti:

MEKANİK — ERİŞİM YASAK

“Burası nereye çıkıyor?”

Toana kapının yanındaki paneli tuttu.

“Nereye çıkmamız gerekiyorsa oraya.”

“Bu cevap değil.”

“Şu anda alabileceğin tek cevap.”

Panelin dış kapağını iki eliyle kavradı.

İnce metal parçası, beklediğimden kolay biçimde yerinden çıktı.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Bunu nasıl yaptın?”

Toana, içerideki kabloları ayırmaya başladı.

Parmakları tereddütsüz hareket ediyordu. Bunu daha önce defalarca yapmış gibiydi.

İki ince kabloyu birbirine değdirdi.

Kapının kilidinden hafif bir tık sesi geldi.

“İçeri gir.”

Kapının arkasına baktım.

Loş ve dar bir koridor vardı.

“Önce sen.”

Toana zaman kaybetmeden içeri girdi.

Ben de arkasından geçtim.

Kapıyı kapattığımız anda dışarıdaki siren sesi boğuldu. Sanki görünmez bir perde bizi ana binadan ayırmıştı.

İçerisi daha karanlıktı.

Hava ağırdı. Nem, pas ve makine yağı kokuyordu. Duvarlardaki zayıf beyaz ışıklar aralıklarla yanıp sönüyor, her yanışında koridorun şekli değişiyormuş gibi görünüyordu.

Bir an boş.

Bir an tehditkâr.

Bir an da canlı.

Toana sırtını kapıya yaslayarak nefes aldı.

İlk kez onun da yorulduğunu gördüm.

“Neler oluyor?” dedim.

Cevap vermedi.

“Bizi kim buldu?”

Sessizlik.

“Direniş mi?”

“Hayır.”

“İmparatorluk mu?”

“Evet.”

“Dosya yüzünden mi?”

“Büyük ihtimalle.”

“Aileme ne olacak?”

Toana’nın yüzü gerildi.

“Onlara ulaşmanın bir yolunu bulacağız.”

“Bu yeterli değil.”

“Elissa—”

“Evimizi biliyorlar mı?”

“Muhtemelen.”

“Muhtemelen mi?”

Sesim yükseldi. Toana hemen elini kaldırdı.

“Sesini alçalt.”

“Bana ailemin tehlikede olduğunu söyleyip sakin olmamı bekleyemezsin.”

“Sakin olmanı beklemiyorum. Hayatta kalmanı bekliyorum.”

“Onları bırakıp kaçmamı istiyorsun.”

“Hayır.”

“Şu anda yaptığımız şey ne?”

“Toana, bana cevap ver!”

Toana birkaç saniye yüzüme baktı.

Sonra ellerini göğsünün hizasına kaldırdı.

Ne yaptığını anlamadım.

Avuçlarının içinden ışık yayıldı.

Yumuşak, beyaz ve canlı bir ışık.

İmparatorluğun laboratuvar ışıklarına benzemiyordu. Keskin değildi. Gözlerimi acıtmıyordu.

Büyükannemin eski dünya hikâyelerinde anlattığı gün ışığını hatırlatıyordu.

Bir adım geri çekildim.

“Toana…”

Işık parmaklarının arasından sızarak yüzünü aydınlattı.

Kalbim hızlandı.

O da farklıydı.

Benim gibiydi.

Ya da ben onun gibiydim.

Hangisi olduğunu bilmiyordum.

“Aynı değil,” dedi Toana.

Düşüncelerimi söylememiştim.

Bedenim dondu.

“Ne dedin?”

“Aynı değiliz. Ama benzeriz.”

“Ben bunu yüksek sesle söylemedim.”

Toana’nın yüzünde kısa bir pişmanlık belirdi.

“Biliyorum.”

“Zihnimi mi okuyorsun?”

“Her zaman değil.”

“Bu bir cevap değil.”

“Düşünceler bazen çok yüksek olur.”

“Zihnimden çık.”

“Elissa, sakin ol.”

“Bana sakin olmamı söyleme.”

Avuçlarındaki ışık hafifçe titredi.

“Toana, ne yapıyorsun?”

“Doğduğumdan beri yapabildiğim şeyi.”

“İmparatorluk biliyor mu?”

Dudaklarında acı bir gülümseme oluştu.

“Bilselerdi hâlâ burada olur muydum?”

Işık yavaşça söndü.

Koridor yeniden loşluğa gömüldü.

“Bizim için bir adları var,” dedi.

“Mutant.”

“Bu resmî adları.”

“Başka?”

“Paslılar.”

Bu kelimeyi daha önce duymuştum.

Fısıltılarda.

Çocukken annemin bir komşuyla konuşurken bir anda sustuğu gecelerde.

Sokakta kaybolan insanlar hakkında kimsenin açıkça konuşmadığı zamanlarda.

Paslı.

Düzenin içindeki kusur.

Temizlenmesi gereken leke.

“Biz onların paslanmaz, kusursuz ve itaatkâr düzenine uymayan şeyleriz,” dedi Toana. “Onlar için birer aşınma belirtisiyiz.”

“Ve İmparatorluk pası temizler.”

“Evet.”

Sabah izlediğim infaz görüntüleri zihnime geri geldi.

Adamın çığlığı.

Bıçağın parıltısı.

Kan.

“Seni nasıl bulmadılar?”

“Dikkatliydim.”

“Komşu kızını nasıl bildin?”

Toana birkaç saniye sustu.

“Onun korkusunu duydum.”

“Zihnini mi okudun?”

“Yalnızca onun değil.”

“Benimkini de.”

“Senin gücün o gece çok yüksekti. Bütün bölgeye yayıldı.”

“Bunu başkasının da hissetmiş olma ihtimali var mı?”

“Var.”

Boğazım kurudu.

“İmparatorluk?”

“Toana?”

“Bu yüzden mi geldiler?”

“Bugün gelen şey yalnızca o geceyle ilgili değil.”

“Dosya.”

“Evet.”

“Dosyayı sen göndermedin.”

“Hayır.”

“Kim gönderdi?”

“Bilmiyorum.”

“Bana yalan söylüyorsun.”

“Şu anda hayır.”

Bunu nasıl anlayacağımı bilmiyordum.

Toana’ya güvenmiyordum.

Ama avuçlarından çıkan ışığı görmüştüm.

Zihnimdeki düşünceyi duymuştu.

Komşu kızını biliyordu.

İmparatorluğun bizi aradığını önceden anlamıştı.

Bütün bunlar, onun söylediklerini doğru yapmıyordu.

Yalnızca görmezden gelinemez yapıyordu.

“Babam…” dedim.

Kelime ağzımdan çıktığında göğsümdeki ağırlık yeniden büyüdü.

“Babama ne yaptıklarını gördüm.”

Toana’nın yüzü sertleşti.

“Biliyorum.”

“Nasıl?”

“Çünkü ilk kez yapmıyorlar.”

“Başka insanları da mı zehirlediler?”

“Zehirlediler. Değiştirdiler. Üzerlerinde deney yaptılar.”

“Babam neden?”

“Direniş bağlantısı olabilir.”

“Büyükbabam.”

Toana başını hafifçe salladı.

“Onun hakkında ne biliyorsun?”

“Çok az.”

“Bana anlat.”

“Burada değil.”

“Toana!”

“Önce buradan çıkmalıyız.”

Beni beklemeden koridorun sonuna doğru yürümeye başladı.

Arkasından birkaç saniye baktım.

Geri dönebilirdim.

Servis kapısını açıp tahliye hattına katılabilirdim.

Belki sıradan bir çalışan gibi davranır ve güvenlik taramasından geçerdim.

Belki dosyayla bağlantım bulunmazdı.

Belki eve dönebilirdim.

Bu ihtimallerin her birinin yalan olduğunu biliyordum.

Toana biraz ileride durup bana baktı.

“Geliyor musun?”

Başka seçeneğim yokmuş gibi hissediyordum.

Belki gerçekten yoktu.

Peşinden yürüdüm.

Koridor dar ve paslı bir metal merdivene açıldı. Merdiven, karanlığın içinde dönerek aşağı iniyordu.

Toana ilk basamağa adım attı.

“Burayı nereden biliyorsun?”

“Nereleri kullanmamamız gerektiğini bilmek zorundayız.”

“Bu cevap değil.”

“Şimdilik alabileceğin tek cevap.”

Aynı cümleyi ikinci kez kullanmıştı.

Sinirimi bozuyordu.

Basamaklardan indikçe hava ağırlaştı. Pas kokusuna nem, makine yağı ve çürümeye benzeyen başka bir koku karıştı.

Dışarıdaki zehirli sarı sisin kokusu değildi.

Laboratuvar kimyasallarına da benzemiyordu.

Daha eskiydi.

Sanki yıllardır kapalı tutulan bir yer sonunda nefes almaya başlamıştı.

Ayak seslerimiz metal merdivende yankılanıyordu.

“Burası kayıt dışı mı?” diye sordum.

Toana cevap vermedi.

“Burada yakalanırsak ne olur?”

“Yok sayılırız.”

Adımlarım durdu.

Toana birkaç basamak aşağıda bana döndü.

“Tutuklanmayız,” dedi. “Yargılanmayız. İnfaz yayınına da çıkarılmayız.”

“Ne yaparlar?”

“Sadece kayboluruz.”

Bunun ne anlama geldiğini biliyordum.

İnfazı yayınlananlar korkutmak içindi.

Yayınlanmayanlar ise İmparatorluğun saklamak istediği şeylerdi.

Merdivenin sonuna ulaştığımızda Toana eski bir metal kapının önünde durdu.

Üzerindeki yazı neredeyse tamamen silinmişti. Yalnızca biyolojik birimlere ait olduğunu düşündüğüm birkaç sembol seçiliyordu.

Toana elini panele koydu.

Hiçbir şey olmadı.

“Enerji yok.”

“Biliyorum.”

Avuçlarının içinden hafif bir ışık sızdı.

Bu kez ışık yalnızca aydınlatmıyordu.

Panelin altındaki kablolar titredi.

Kapının iç mekanizmasından derin bir inleme yükseldi.

Kilidin çalıştığını duydum.

“Toana…”

“Sonra sorarsın.”

Kapı ağır ağır açıldı.

İçeriden gelen ozon, antiseptik, metal ve çürüme kokusu aynı anda yüzüme çarptı.

Midem yeniden kasıldı.

İçeri adım attığımda gördüğüm şey karşısında olduğum yerde kaldım.

Burası geniş, yüksek tavanlı ve endüstriyel bir mağarayı andırıyordu.

Duvarların boyunca devasa silindirik tanklar dizilmişti. Bazılarının içi turuncu, bazılarınınki maviye çalan opak sıvılarla doluydu.

Kablolar tankların etrafında yılanlar gibi kıvrılıyor, tavandaki eski makineler aralıksız uğulduyordu.

İlk anda tankların içinde ne olduğunu anlayamadım.

Sonra birinin kıpırdadığını gördüm.

Nefes almayı unuttum.

İçeride insana benzeyen bir şekil süzülüyordu.

Tam insan değildi.

Tam hayvan da.

Sanki beden, olması gereken biçimi hatırlamaya çalışmış ama yarıda bırakılmıştı.

Kolları normalden uzundu. Omuzlarının bir tarafı diğerinden yüksekti. Yüzünün olması gereken yerde sıvının içinden seçilen biçimsiz bir gölge vardı.

Yan taraftaki tankta uzun ve ince parmaklar cama doğru uzanmıştı.

Bir diğerinin içinde küçük bir beden hareketsiz duruyordu.

Çocuk olabileceğini düşündüğüm anda bakışlarımı çevirdim.

“Burası ne?”

Sesim fısıltıdan biraz yüksekti.

Toana’nın yüzüne baktım.

Cevabı biliyordu.

Ve bu cevap ona acı veriyordu.

“Farklı olanların getirildiği yerlerden biri.”

“Paslılar mı?”

Başını hafifçe salladı.

Tanklardan birine yaklaştım.

Cam yüzey buz gibi görünüyordu. İçerideki şekil yavaşça hareket etti.

Avucumu cama değdirdim.

Soğukluk tenime yayıldı.

Tankın içindeki gölge, temasımı hissetmiş gibi başını bana doğru çevirdi.

Elimi hemen çektim.

“Canlı mı?”

“Bilmiyorum.”

“Nasıl bilmezsin?”

“Buradaki bazı bedenler yaşıyor. Bazılarında yalnızca makineler çalışıyor.”

“Bunu yapanlar kim?”

“İmparatorluk.”

“Neden?”

“Toana?”

“Bana cevap ver.”

“Gücü anlamak için. Kopyalamak için. Kontrol etmek için.”

İmparatorluk halka Yankı’nın var olmadığını söylüyordu.

Ama yeraltındaki gizli tanklarda Yankı taşıyan insanlar üzerinde deney yapıyordu.

Bu gerçeğin ağırlığı beni sersemletti.

“Bütün bunları biliyordun.”

“Bir kısmını.”

“Ve hâlâ burada çalışıyordun.”

Toana’nın yüzündeki ifade sertleşti.

“Sen de çalışıyordun.”

“Ben burayı bilmiyordum.”

“Ben de ilk girdiğimde bilmiyordum.”

“Ne zaman buldun?”

“Yıllar önce.”

“Kimseye söylemedin mi?”

“Söyleyebileceğim insanların çoğu burada.”

Tanklara baktı.

Sesi ilk kez gerçekten kırılmıştı.

“Ben ailemi böyle bir yerde kaybettim.”

Ona döndüm.

Toana’nın omuzları dikti.

Ama gözlerindeki ifade değişmişti.

“Annem, babam ve küçük kardeşim farklıydı,” dedi. “Hepsinin yapabildiği bir şey vardı.”

“Kardeşin kaç yaşındaydı?”

“Yedi.”

Cevap verirken sesi neredeyse duyulmadı.

“Bir gece evimize geldiler. Resmî kayıtlara hastalık yazdılar. Komşulara başka bir bölgeye nakledildiğimizi söylediler.”

“Sen nasıl kurtuldun?”

“Evde değildim.”

“Toana…”

“Döndüğümde kapıda mühür vardı.”

Tankların uğultusu aramızdaki sessizliği doldurdu.

“Bir daha onları görmedin mi?”

“Hayır.”

“Belki yaşıyorlardır.”

Cümleyi söylediğim anda ne kadar zayıf olduğunu hissettim.

Toana acı bir gülümsemeyle bana baktı.

“Ben de yıllarca buna inanmak istedim.”

Gözleri tanklara kaydı.

“Bir yerde tutulduklarını, bir gün onları bulacağımı ve eve götüreceğimi düşündüm.”

“Sonra?”

“Buraya benzeyen başka bir yer buldum.”

Boğazım düğümlendi.

“Onları gördün mü?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Hayır,” dedi. “Geriye kalanları gördüm.”

Bu cümlenin anlamı içime ağır ağır oturdu.

Tankların içindeki şekillere tekrar baktım.

Bir zamanlar onların da aileleri vardı.

İsimleri.

Evleri.

Belki çocukları.

İmparatorluk bütün bunları almış, bedenlerini tanınmaz hâle getirmişti.

Babamın görüntüsü zihnimde yeniden belirdi.

Metal sandalye.

Beyaz üniformalar.

Akciğer çürümesi.

“Babamı buraya mı getirecekler?”

Toana hemen cevap vermedi.

“Eğer kayıtlar açığa çıktıysa onu sıradan, hasta bir işçi olarak görmezler.”

“Ne olarak görürler?”

“Delil.”

Midem bulandı.

“İmparatorluk delil bırakmayı sevmez,” diye ekledi.

“Hayır.”

Sesim boğuk çıktı.

“Bu yüzden gitmeliyiz.”

“Ailemi bırakamam.”

“Toana bana yaklaştı.”

“Onları bırakmanı istemiyorum.”

“Peki ne istiyorsun?”

“Onları kurtarabilecek kadar uzun süre hayatta kalmanı.”

Öfkem yükseldi.

“Ben kaçarsam ilk iş onları cezalandırırlar.”

“Biliyorum.”

“Hayır, bilmiyorsun.”

Sesim tankların uğultusu arasında yükseldi.

“Babam nefes alamıyor. Annem her gün biraz daha yaşlanıyor. Kardeşim hâlâ bir şeylerin değişeceğine inanıyor. Benim yüzümden onlara bir şey olursa…”

Sesim kırıldı.

Devam edemedim.

Toana’nın ifadesi yumuşadı ama geri adım atmadı.

“Onları görebilmeni sağlayabilirim.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek bu?”

“Benim gücüm yalnızca ışık değil.”

“Başka ne yapabiliyorsun?”

“Zihinler arasında köprü kurabiliyorum.”

“Zihin okuyorsun.”

“Her zaman değil. Herkesle de değil.”

“Benimkini okuyorsun.”

“Bazen.”

“İznim olmadan.”

Toana bunu inkâr etmedi.

Öfkem büyüdü.

“Zihnimden çık.”

“Şu anda içinde değilim.”

“Buna nasıl inanayım?”

“İnanmak zorunda değilsin.”

Bu kadar dürüst olması öfkelenmemi zorlaştırıyordu.

“Bağ kuvvetliyse birinin zihnine ulaşabiliyorum,” dedi. “Korku, acı veya kan bağı bunu kolaylaştırır.”

“Anneme ulaşabilir misin?”

“Deneyebilirim.”

“Kardeşime?”

“Belki.”

“Babam?”

Toana’nın yüzü gerildi.

“Onun zihninde fazla hasar olabilir.”

Bu cümle göğsüme saplandı.

“Denemeden bilemezsin.”

“Elissa, her bağlantının bedeli var.”

“Ben öderim.”

“Bedeli senin ödemen gerekmeyebilir.”

Tankların içindeki sıvılardan biri kabarcıklandı.

Makinenin uğultusu kısa süreliğine yükseldi.

Toana ellerini kaldırdı.

“Önce annenle kardeşini bulmaya çalışacağım.”

“Ne yapmam gerekiyor?”

“Bana direnme.”

“Neye?”

“Zihnine dokunduğumda beni dışarı itme.”

“Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

“Bedenin bilir.”

Onun karşısında durdum.

“Canım yanacak mı?”

“Bilmiyorum.”

“Bu pek güven verici değil.”

“Toana?”

“Tamam.”

Gözlerini kapattı.

Nefesini yavaşlattı.

Avuçlarının içinde soluk beyaz bir ışık oluştu. Işık bu kez önceki kadar güçlü değildi.

Tankların turuncu ve mavi parıltılarıyla birleştiğinde yüzü neredeyse başka birine aitmiş gibi görünüyordu.

“Bana bak,” dedi.

Gözlerini açtığında koyu mavi irislerinin çevresinde ince gümüş halkalar vardı.

“Ne olursa olsun hareket etme.”

Başımı salladım.

Toana iki parmağını alnımın yakınına getirdi.

Tenime dokunmadı.

Yine de aramızdaki boşlukta ince bir titreşim hissettim.

Önce başımın arkasında hafif bir baskı oluştu.

Ardından zihnimin içinde bir kapı açıldı.

Nefesim kesildi.

Tankların bulunduğu oda uzaklaştı.

Makinelerin uğultusu boğuklaştı.

Önce renkler gördüm.

Gri.

Kırmızı.

Soluk sarı.

Sonra şekiller belirginleşti.

Evimizin mutfağı.

Görüntü bulanıktı ama gerçekti.

Metal masa.

Pencerenin yanındaki eski sandalye.

Annemin duvara astığı küçük bez parçası.

Her ayrıntıyı tanıyordum.

Annem pencerenin kenarında duruyordu.

Dışarıdaki kırmızı alarm ışıklarına bakıyordu.

Yüzü gergindi.

Kardeşim ona sarılmıştı. Kollarını annemin beline dolamış, başını göğsüne yaslamıştı.

İkisi de korkuyordu.

Ama yaşıyorlardı.

Evdeydiler.

Fiziksel olarak zarar görmemişlerdi.

Görüntü o kadar canlıydı ki göğsümdeki nefes tıkandı.

“Anne…”

Sesim oraya ulaşmadı.

Annem başını hafifçe çevirdi.

Bir an beni duymuş gibi göründü.

Ona doğru ilerlemek istedim.

Toana’nın sesi zihnimde belirdi.

Dur.

“Beni duyabilir mi?”

Hayır. Yalnızca görüyorsun.

Kardeşim anneme bir şey söyledi. Sesi gelmiyordu.

Annem eğilerek alnından öptü.

Televizyon kapalıydı.

Kırmızı kayıt ışığı yanmıyordu.

Bu, alarm sırasında ev sistemlerinin geçici olarak kesildiği anlamına geliyordu.

“Bu gerçek mi?”

Şu an.

Görüntünün kenarları titremeye başladı.

“Toana, biraz daha.”

Dayanamıyorum.

“Babamı bul.”

Elissa—

“Lütfen.”

Görüntü bir anlığına değişti.

Karanlık bir oda gördüm.

Metal yüzey.

Beyaz ışık.

Bir insanın boğuk öksürüğü.

“Baba!”

Toana’nın yüzü görüntünün içinde belirdi.

Hayır, yüzü değildi.

Yalnızca acısı.

Başımın içine keskin bir sızı saplandı.

Bağlantı aniden koptu.

Yeniden tankların bulunduğu yerdeydim.

Dizlerim büküldü.

Yere düşmeden önce tankın metal kenarına tutundum.

Toana duvara yaslandı. Burnundan ince bir kan çizgisi akıyordu.

“İyi misin?”

Soru ağzımdan refleksle çıktı.

“Toana?”

“Biraz bekle.”

“Kanıyorsun.”

“Elissa, bekle.”

Başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı.

Nefesi düzensizdi.

Bağlantının bedeli buydu.

“Onları gördün mü?” diye sordum.

“Sen de gördün.”

“Onlar güvende mi?”

Bu tek kelimenin cevabını biliyordum.

Burada hiçbir şey gerçekten güvenli değildi.

“Şu an için,” dedi Toana.

Şu an için.

Bu söz, içime ağır bir taş gibi oturdu.

Babamı görmemiştim.

Yalnızca karanlık bir oda ve öksürük duymuştum.

Bu, hayatta olduğu anlamına mı geliyordu?

Yoksa zihnim duymak istediği sesi mi yaratmıştı?

“Toana, babam—”

“Bir şey hissettim.”

“Ne?”

“Zihni uzakta.”

“Hayatta mı?”

“Bilmiyorum.”

“Nasıl bilmezsin?”

“Bağlantı çok zayıftı.”

Ona kızmak istedim.

Ama burnundan akan kanı görünce sustum.

Toana koluyla yüzünü sildi.

“Yalnız değiliz,” dedi. “Yeraltında, sistemin gözünden uzakta kalan insanlar var.”

“Direniş.”

Sözcük dudaklarımdan fısıltı gibi döküldü.

“Evet.”

“Videodaki adamı tanıyor musun?”

“Hayır.”

“Toana?”

“Gerçekten tanımıyorum.”

“Direniş tek bir grup değil mi?”

“Hayır.”

Tankların arasında yavaşça yürümeye başladı.

“Dağınığız. Zayıfız. Birbirimize her zaman ulaşamıyoruz. Bazı gruplar yalnızca kaçakları saklıyor. Bazıları bilgi topluyor. Bazıları saldırıyor.”

“Sen hangisindensin?”

“Hiçbirine tam olarak ait değilim.”

“Bu mümkün mü?”

“Bazen bir yere ait olmak, o yerin seni kabul etmesine bağlıdır.”

Sesindeki kırgınlık dikkatimi çekti.

Daha fazla sormadım.

“Peki neden ben?”

Toana’nın bakışları göğsüme indi.

Kolyeme bakıyordu.

“Çünkü senin gücün farklı.”

“Komşu kızını iyileştirdim.”

“Yalnızca ondan söz etmiyorum.”

“Başka ne yaptım?”

“Toana?”

“Bilmiyorum.”

“Az önce gücümün farklı olduğunu söyledin.”

“Onu hissettim.”

“Kolyeden mi?”

“Gücünden.”

Elim istemsizce kolyeme gitti.

“Soğuk bir metal parçası.”

“Hayır.”

Toana bana dikkatle baktı.

“Büyükannenden kalan şeyin ne olduğunu gerçekten bilmiyor musun?”

“Bir kolye.”

“Bunu görüyorum.”

“Öyleyse ne?”

“Toana, cevap ver.”

Tam o anda kolye ısındı.

Bu, daha önce hissettiğim kısa ve hafif sıcaklıklara benzemiyordu.

Gümüş yüzey, kıyafetimin altında gerçekten yanıyormuş gibi geldi.

Acıyla zinciri dışarı çıkardım.

Kolyeyi avucuma aldığımda metalin hafifçe titreştiğini hissettim.

Nabız atışı gibi düzenli bir ritim vardı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Toana bana doğru yaklaştı.

“Daha önce böyle oldu mu?”

“Isındı.”

“Bu kadar mı?”

“Hayır.”

Kolyenin ortasındaki taş, soluk beyaz bir ışıkla parladı.

Tankların içindeki makineler aynı anda farklı bir ses çıkardı.

Uğultu kısa süreliğine kesildi.

Sıvıların içinde yüzen gölgeler hareket etti.

Biri cama yaklaştı.

Ardından başka biri.

Bütün tanklardaki varlıklar aynı anda kolyeme doğru dönmüş gibiydi.

Geri çekildim.

“Ne oluyor?”

Toana’nın yüzünde de korku vardı.

“Onu hissediyorlar.”

“Neyi?”

“Yankı’yı.”

Bu kelimeyi duymak içimde başka bir şeyin hareket etmesine neden oldu.

Yankı.

İmparatorluğun var olmadığını söylediği güç.

Yalnızca kendisine ait olduğunu yazdığı yasak.

Benim içimdeki ses.

Kolyenin ışığı güçlendi.

Tanklardan birinin camında ince bir çatlak oluştu.

“Toana.”

“Elinden bırak.”

“Çıkmıyor.”

Parmaklarım kolyenin çevresinde kilitlenmişti.

Elimi açmaya çalıştım.

Başaramadım.

İçimdeki enerji, boğazımdan kollarıma doğru ilerliyordu. Kolyeye ulaştığında ışık biraz daha büyüyordu.

“Toana, yardım et.”

Bileğimi tuttu.

Dokunduğu anda gözleri kapandı.

Bir acı dalgası yüzüne yayıldı.

“Elissa…”

“Ne oldu?”

“Çok fazla ses var.”

Tanklardaki varlıklar cama vuruyordu.

İlk darbe zayıftı.

İkincisi daha güçlü.

Üçüncüsünde bütün oda sarsıldı.

Kolyeyi iki elimle kavradım.

“Dur.”

Işık bir anda söndü.

Makinelerin uğultusu geri geldi.

Tankların içindeki gölgeler hareketsizleşti.

Parmaklarım açıldı.

Kolye yeniden soğudu.

Toana bileğimi bıraktı.

İkimiz de birkaç saniye konuşamadık.

“Bunu sen mi yaptın?” diye sordum.

Başını iki yana salladı.

“Sen yaptın.”

“Nasıl?”

“Bilmiyorum.”

“Yine bilmiyorum.”

“Bilmediğim şeyleri biliyormuşum gibi anlatmamı mı istiyorsun?”

Sinirli çıkışı beni şaşırttı.

Toana hemen yüzünü çevirdi.

Yorgundu.

Ailesinden söz etmiş, zihinsel bağlantı kurmuş ve kolyenin yaydığı seslerin içine çekilmişti.

“Özür dilerim,” dedim.

Bana baktı.

“Ne için?”

“Bilmiyorum.”

Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.

“İyi başlangıç.”

Bu, aramızdaki gerilimi tamamen ortadan kaldırmadı.

Ama kısa bir boşluk açtı.

Tankların bulunduğu gizli odada, alarm seslerinin çok altında iki insan gibi konuşabildiğimiz küçücük bir an.

Sonra yukarıdan gelen metal gürültü her şeyi yeniden hatırlattı.

Askerler servis bölümünü arıyordu.

Tavandaki borulardan titreşim geçti.

Toana kapıya doğru baktı.

“Gitmeliyiz.”

“Nereye?”

“Bu bölümün altında eski bir çıkış var.”

“Direnişe mi?”

“Önce binanın dışına.”

“Sonra aileme.”

“Elissa—”

“Bunu tartışmayacağım.”

“Ailenin bulunduğu bölgeye doğrudan gidersek bizi takip ederler.”

“Onları bırakamam.”

“Bırakmayacağız.”

“Sana neden inanayım?”

Toana birkaç saniye düşündü.

“İnanma.”

Bu cevap beklediğim gibi değildi.

“Ne?”

“Bana güvenmek zorunda değilsin. Ama seçeneklerine bak.”

Yukarıyı işaret etti.

“Orada İmparatorluk var.”

Ardından tanklara baktı.

“Burada sana ne yapabileceklerinin kanıtı.”

Sonra gözlerini bana çevirdi.

“Ben ise en azından sana yalan söylemediğimi söylüyorum.”

“Yalan söyleyen herkes bunu söyler.”

“Doğru.”

“Sana güvenmem için çok kötü bir yöntem.”

“Güven kazanmak için zamanımız yok.”

Haklıydı.

Bundan nefret ettim.

Tanklardan birinin içindeki küçük beden, sıvının içinde hafifçe döndü.

Burada kalırsam belki sonum onlardan biri gibi olacaktı.

Yakalanırsam aileme yardım edemezdim.

Toana’yla gidersem en azından annemle kardeşimin hayatta olduğunu görmüştüm.

Babamı bulma ihtimalim vardı.

İhtimal.

Kül Hattı’nda bazen insanı hayatta tutan tek şey buydu.

“Toana.”

“Evet?”

“Babamı bulabilecek miyiz?”

Cevap vermeden önce gözlerini kaçırmadı.

“Bilmiyorum.”

Canımı yaktı.

Ama yalan söylemedi.

“Onu bulmak için elinden geleni yapacak mısın?”

“Evet.”

“Anneme ve kardeşime ulaşacağız.”

“Evet.”

“Nikke’ye de.”

Toana’nın kaşları hafifçe çatıldı.

“Arkadaşın.”

“Onu da bırakamam.”

“Önce izimizi kaybettirmemiz gerek.”

“Sonra?”

“Sonra onları bulacağız.”

Bu bir söz müydü?

Yoksa hayatta kalabilmem için tutunmam gereken kırılgan bir ihtimal mi?

Bilmiyordum.

Ama o anda ikisi arasında seçim yapacak gücüm yoktu.

Tavandan daha güçlü bir darbe sesi geldi.

Kapının üzerindeki pas parçaları yere döküldü.

Toana çantasının kayışını omzuna geçirdi.

“Karar vermelisin.”

Ailemin görüntüsü zihnimde belirdi.

Annem pencerenin önünde.

Kardeşim ona sarılmış.

Babam karanlık bir yerde öksürüyor.

Nikke, sabah ayrıldığımız kontrol noktasında bana bakıyordu.

Akşam görüşürüz.

Onlara dönmek istiyordum.

Hemen.

Hiç düşünmeden.

Ama İmparatorluk, insanların duygularıyla hareket edeceğini biliyordu. Bizi sevdiklerimiz üzerinden yakalamasının sebebi buydu.

Belki onları kurtarmanın ilk adımı, doğrudan onlara koşmamak olacaktı.

Bu düşünce bana ihanet gibi geliyordu.

Korkuyordum.

Bunu inkâr edemezdim.

Bacaklarım titriyor, midem bulanıyor ve zihnimde hâlâ babamın sesi dolaşıyordu. Annemi, kardeşimi ve Nikke’yi düşündükçe içim parçalanıyordu.

Ama korkumun altında başka bir şey uyanmıştı.

Daha soğuk.

Daha keskin.

Daha dayanıklı bir şey.

Bu yalnızca öfke değildi.

Bir kararın başlangıcıydı.

Yavaşça ayağa kalktım.

Toana düşersem tutmak için ellerini omuzlarıma yakın tuttu ama bana dokunmadı.

“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordum.

Sesim yüksek çıkmadı.

Ama titremedi de.

Toana’nın gözlerinde bir anlığına rahatlama belirdi.

Sonra o rahatlama yerini yeniden ciddiyete bıraktı.

“Önce buradan çıkacağız,” dedi. “Sonra ailene ulaşmanın bir yolunu bulacağız.”

“Ya babam?”

“Onu da bulacağız.”

Kolyem göğsümde bir kez daha hafifçe titreşti.

Sanki uzaklardan, çok eski bir şey uyanıyordu.

Ben hâlâ korkuyordum.

Ama Toana’nın arkasından karanlık çıkışa doğru yürümeye başladım.