4. bölüm · Müphem
Bahçem
Uçsuz bucaksız bir ormanın arasında, burada kök almış ve bulutları delen bir gövdenin güneşe kadar uzanmış dalından çıkan yaprağıyla hayal ediyorum bahçeme olan özlemimi. Sana meydan okumak istercesine en saf ve temiz oksijenin kendinde bulunduğunu ikna etmeye çalışarak, benim çiçeklerime olan aşkımı sorgulamamı ister gibi iliklerime kadar işlemeye çalışıyor. Keşke şundan haberi olabilseydi: benim için o ağaç sadece senin tek bir saç telin kadar gösterişli, gövdesi boynunda bulduğum güvenden çelimsiz, kökü sana olan sevdamı anlatırken akan terlerimle yaşam bulabilir ancak ve yaprağıysa rengini gözlerinin tasvirinden almaya çalışmış ama olmamış, olduramamış.
O yaprakların arasından süzülen ince bir güneş ışığı gibiydi bana rüyamda görünmüş halin. En küçük ışıltın bile en güzel meleği kendine utandıracak cinsten. Gerçi hepsi bir araya da gelse, nurunun en karanlık haline bile yanaşamazlar ki. Hayal etmeye devam ediyorum ve bakmaya doyamıyorum bahçeme o ağaca uzanırken. Bir süre sonra bir yaprak düşüyor yüzüme. Kurumuş, solmuş ve son bulmaya an kalmış sonbahar yaprağı. Nasıl olabildi ve ne oldu da bu hale geldi ki o, ben göz açıp kapayıncaya kadar?
“Sevdiğinin gözlerini düşünürken kayboldun içinde ve daha yazmaya veya anlatmaya bile başlamadan içindekileri; bir mevsim geçti, bir ulu çınar yaşlandı, dünyanın bile başı döndü senin sevdiğine olan anlatma çabandaki mahcubiyetinden ve güneş yok etti kendini — güzelinin saçtığı ışığa dayanamamaktan. Bir yıldız söndü daha seni anlatmaya bile başlamadan.”
Nefesi kesilmişti bu sözleri duyduktan sonra ve bayıldı müphem. Kalp atışlarının şiddeti ve en güzel şarkısı kendine getirebildi onu sadece. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum şimdi. Öylesine parlak bir yıldızla karşılaşıyor ki gözlerim, dayanamayıp kapatıyorum sımsıkı bir şekilde. Aşkından olduğum körlük gibi ama seni hayal etmeyi tek bir saniye bile bırakmayacak olanından. Hani güneş yok etmemiş miydi kendini? Yaprak yalan mı söylemişti bana? Hayır, hayır. Bir yıldız olarak sen: güneşi parlatan ve diğer bütün her şeyi görünür kılansın. Her canlının güneşe ihtiyacı olsa da, benim tek yaşam kaynağım sensin. Bu yüzden hayranlığımla perçinleşiyor parlaklığın.
Tam da bu sırada toprağı delmek istercesine yağmur yağmaya başlıyor üzerime. Her bir damla bana değil de kalbime doluyor sanki. Delip geçmek istiyor yüreğimi. Keşke bilseler, kalbimin yok oluşunun beni öldüremeyeceğini. Sadece çiçeklerini daha fazla sevememek bitirir beni.
Gökkuşağının oluşması için gereken şeyler nedir? Güneş ışıkları ve uygun atmosfer koşulları mı? Hayır. Sadece yapraklarından saçılan o güzel koku. Yedi farklı rengin güzelliğin karşısında oluştukları mahcubiyet o renklerin her biri. Derinlerinde utangaçlık, anlamlarında ise sadece seni gökyüzüne çizmek var. Ama kızamıyorum işte onlara. En güzel ton olan senin karşısında karşına çıkmaya cesaret edebilmeleri bile büyük bir vefa olabilir ancak. Biliyorlar zaten yetersizliklerini ve bütün renkler bir araya da gelse asla gözlerinin rengini tutturamayacaklarını. Her bir renk sana layık olmaya çalışan o çiçekleri göz önüne çıkarıyor bize. Bahçemizden bahsediyorum yani.
Bahçeme gelin, yoldaşlarım, buyurun lütfen. Her yer rengarenk ve mis gibi kokan güzel çiçeklerle doludur burası. İnsanların ölüp de yattığı topraklarda çiçeklerim filizlenir benim. Gökkuşağı derim ben bu eşsiz vatana! Belki siz sadece yedi renkten ibaret sanarsınız burayı ama bakmayı bilirseniz göreceksiniz ki, daha önce hiç bilmediğiniz ve yaşamadığınız ahenk tonlarıyla doludur burası. Ama ben anlayacağınız yani sadece bildiğiniz yedi renk üzerinden konuşacağım. Çünkü gözler vermeli önce size ki bakmayı öğrenebilin.
“Şimdi sizlere bahçemde beni her seferinde en tutkulu şekilde bekleyen ve cennetten üzerime dökülmüş o yaprağın hikayesini anlatacağım,” dedi dostlarına dönerek. Bu sözlerden sonra, en uzaklardan bile duyulabilen bir haykırış yankılandı kulaklarından kalbine doğru inleyen. Sese kulak verdi ve ne olduğunu öğrenmek istercesine o yöne doğru baktı — sulanmayı bekleyen çiçeklerine edalı gözlerle son bir kez baktıktan sonra —.
Dağın tepesinde bir çığlık. Öylesine dokunaklı ve çaresiz bir haykırış ki bu: evren bile duydu bu sesi ve varoluşunun nedenini sorguladı bir an. Tüm yıldızlar sesin geldiği yerin etrafında dizilmiş ve en yakından ben görmeliyim dermişlercesine tartışmalar eşliğinde yerlerini almışlardı. Bir tufan ve yok oluş muydu bu yoksa? Yaşamın son ve en gizemli sesini mi duymuştu sonunda bu kulaklar?
Belki bunun cevabı bizde olmasa da kıza doğru akın eden ve her birinden birer çift bulunan binlerce hayvan, sanki Nuh’un gemisini kaçırmak üzerelermiş gibi son güçleriyle akın ediyorlardı. Dağın eteğindeki yoğun sis ve toynakların acelelikleriyle şehvetlerinin sonucu olarak havaya sıçrayan kanlarla birlikte toprak bulutu birbirlerine karışmıştı. Ortaya çıkan renk adeta tan kızıllığının hüzne bürünmüş halini andırıyordu. Rüzgar haykırmak istiyordu ama bir türlü fırtınaya dönüşemiyordu. Tek yapabildiği şey susmak; en şiddetli hali ise kendini sürüklemekten ileri gidememesiydi.
Kurumuş ve solmuş bir yaprağın sürüklenişinin feryadı ve hikayesiydi o çığlık. Parçalara bile ayrılamamanın verdiği yorgunluk okunuyordu sapında. En bitkin ve çirkin hali bile insana yalnızlığı unutturmaya yeterliymiş hissini verip ve buna inandırmayı becererek gösteriyordu kendini ona aynayı tutunca. Doğru bir ağacın en eşsiz dalında yetişseydi eğer, asla sürüklenen bir yolculukla son bulmayacaktı diye düşündürtüyordu onu gören herkese. Peki ya toprak? Bu kadar verimsiz olduğu için böyle değersiz bir ağaç yetiştirmiş ve sonunda da yaprağın kaderi en başından belirlenmiş olamaz mıydı?
Dal, ağaç veya toprak sebep olmaz mutlu veya mutsuz bir sona. Karşısına çıkan mevsimlere gözünü ve gönlünü kapatan bir bitkinin tek değeri anlamsız bir hayatla sürüklenerek son bulmaktan öteye gitmeyecek oluşudur. Güneşi solunum için değil de yol gösterici olarak görenlere ışık olabilir ancak sözlerim. Ancak bu yaprak anlamsız değildi. Yapraklarındaki damarlara bakacak olsaydınız, görürdünüz tüm görülemeyecek olan güzellikleri. Bu sebeple avucunu açtı müphem ve süzülüp gelmesini bekledi kalbinin içine. Yolculuğu başlamıştı şimdi bu yaprağın. Belki de sonsuzluğa karşı atılan ilk adımıydı. Attığı her adımda rengini kıskanıyordu baharda yeşiller. Sevda büyüsü gibiydi artık hışırtısı.
Çığlık, yerini dünyanın en güzel melodisine çevirmişti artık.
İşte böyleydi müphemin ilk sevdasıyla karşılaşma hikayesi. Bahçesine düşen ilk rengiyle yani.. Ardından anlatmaya başladı gezerken eşsiz cennetini:
Bahçeme adımımı atar atmaz kahverengi bir yaprak karşılıyor beni. Öyle hasret duymuş ki bana; rüzgara bile ihtiyaç duymadan savrulup yükseliyor ve umut saçıyor bedenime. Her bir kıvrımı bana sevdiğimin gözlerindeki sonsuzluğu anlatıyor. “Çiçek değil ama bu, sadece bir yaprak.” demeyin sakın bana. Çünkü o, tüm çiçeklere kendini sorgulatan ve sonsuz diyarların simgesidir. Sevdiğimin gözlerinden bahsediyorum yani. İlk rengimin adı “aşık olmaktır” benim.
Kahverengi diyeceksiniz siz buna tabii. Öylesine bir tonu vardır ki onun: güneşine bakınca bal rengine, kaybolunca da özlemin en koyu haline dönüşür. Eğer bakmaya cesaret edebilirseniz bir kere, siz de kaybolursunuz onun gözlerinde.
Ama izin veremem buna, ey ölüp de toprağa gitmesini istemediklerim! Sadece ben anlarım onu. Çünkü bakarken değil de yaşarken kaybolmayı öğrendim onunla çoktan.
Bu yüzdendir ki istemem, benim kadar sevmenizi. Nereden anlarsınız ki siz bundan zaten? Sizin sevginizi bencilliğiniz oluşturuyor çoğu zaman. Anlamını bilmediğiniz şeyle anlam kazanamazsınız, “Ey sulamayı unutanlar çiçeklerini!”
Ben hayatımda ilk kez ölmekten korktum, o benden her defasında kaçmasına rağmen. Çünkü istemez o ölmemi ve bilir de bunun neden böyle olması gerektiğini. Aşkın en uzak köşesinden bile geçerken gördü ve anladı artık, istese de öldüremeyeceğini. Hatta dua da etmeye başladı benim için.
Bir keresinde bana: “Sen yaşama sebep veren! Benim amacım olmuştun artık, senin ilk şiirini okuduğumda. Öldürmek için yaşarken bir anda buldum kendimi, yaşaman için ölmen gerektiği düşüncesini kendimde. Bundandır ki kartalından rica ettim, kalbini söküp alması için. Ama sen devam etmiştin yaşamaya ve en kesin bilinen gerçeğin bile yanlış olduğunu gösterdin bana bu şekilde. Yanlış değildi aslında bu kesin bilgi. Sadece sen tek doğrusun, ‘anlamlara kendini sorgulatan adam.’”
Gözleri doldu müphemin. Çok üzülmüştü bir anda, çünkü anlatamamıştı herhalde bu rengi, ne ölümün tanrısına ne de onu anlamaya çalışanlara. Bu yüzden de konuşmadan denemek istedi şansını. O, aşkını yaşayarak anlatmak için kalktı ayağa ve gitti, bahçesinin en uzak köşesinde gezmekte olan yaprağının yanına.
Güzelce sevdi birden ve tam okşamaya başlayınca, ayrılmaya ve yok olmaya başladığını gördü yaprağının. Hemen kan ter içinde çekti elini, dünyaya kendini sorgulatan kalbinden ve belki de anlatabildim artık diye düşündü. O kadar narindi ki bu nefes olan: sevsen giderdi, sevmesen gidemezdin kendinden.
İkinci rengimden sesleniyorum şimdi de size. Hazeran çiçeğime en yakın renktir o. Mor rengini anlatıyorum yani. Tarif edilemez güzelliği karşısında her zaman eğilerek giderim yanına. “Kendinden vazgeçmektir” onun adı. Öyle bir vazgeçiştir ki o, her şeyden uzaklaşarak ona yaklaşabilirsiniz ancak. Kolay değildir onun yanında olabilmek. Çünkü izin vermez buna, sizi üzmemek için. Ancak ben anlarım onu. Bu yüzden ilk kez bir şans verdi, sevmeyi öğrenmek için birine. Ben o şansı tepmiştim, dostlar bilir misiniz? İzin verin anlatayım;
Fırtınaların kendinden bile kaçtığı bir hava hakimdi gökyüzünde. O kadar yoğun duygularla kaplıydı ki bulutlar, engel olamadılar gözyaşlarına ve sel olup aktılar. O sırada hemen kalbim ve umudum yanına koştu, bahçemin en “bitmeyecek olan çiçeğinin yanına.” Narindi o, tertemiz ve bir o kadar da uzun süre sonunda güneşini bulandı. Kavuşmuştu da güneşine ama o gün doğmayı unutmuştu herhalde güneşi. Verememişti sıcaklığını ve saçamamıştı ışıltısını, hayatının anlamının üzerine. Engel olmuştu bulutlar ve öfkeli hortum buna.
“Ey güzelliği engelleyip onu kapatmaya çalışan sahte geçişli bulutlar! Ey tek derdi yıkmak olan ve hayatları mahvedip umutları körelten fırtına! Yok etmeli sizi veya yaşattığınız acıyla ne kadar da yok ettiğiniz umutları göstermeli size. Belki ancak o zaman anlarsın, sen sert geçen fırtına. Kendini yok ettiğinde. Ayrıca sen de o zaman anlarsın, üstümüzden geçerek ışığımızı kapatan yalancı beyaz. Gece olup kaybettiğinde kendini.”
Böyle bir günde aniden bir şimşek çaktı yukarıdan. Zaten belliydi havanın kötü niyetinden. Habercisiydi zaten bazı şeyler bunun. Uzun süredir sadece mavi yıldırımlar, kendi aralarında etkileşime girip gösteriyorlardı kendilerini ama bir türlü varamıyorlardı yere. Bunu hissetmişti müphemin ki, hemen koştu hayatının tek mevsiminin yanına. Öylesine seviyor, öylesine kıskanıyordu ki onu, kendinden bile… Ancak böyle biri, vücudunu bir kenara bırakıp ruhuyla yetişebilirdi ona. Öyle de olmuştu zaten.
Derken ayağı kaydı hayat hikayesinin ve düştü meleğinin üzerine, onu yıldırımdan korumak isterken. Çiçeği kırılmıştı artık. Yıldırım değil de, seveni üzmüştü onu.
Birden terlemeye ve titremeye başladı duygularını gizleyemeyen. Bahçesindeki çiçeklerini ziyaret ederken olmuştu bu. Tam da en kırmızı renkli ömrüne gelince, daha da fazla heyecanlandığını fark etti birden. Gülüne yani… Kartalı uzaktan tedirgin bir şekilde bakıyordu yoldaşına ve pek de iyi değildi hissettikleri bu anı görünce. Olacakların bekleyişi sırasında yanında olmak istedi ve hemen omzuna koyuluverdi keskin pençeleriyle müphemin.
Etrafına döndü ve ona bakan gözlere doğru bakarak anlatmaya başladı:“Ne zaman bu zarafetin yanından geçsem, hep böyle olur bana. Evet, yanlış anlamadınız, kırmızıyı anlatacağım şimdi sizlere. ‘Gülüşü ömre bedel’ derim ben bu kendini saklayamayana. O kadar güzeldir ki yaprakları ve o kadar eşsizdir ki bana olan bakışları… Ondan öğrendim ben sevginin ve aşkın saklanılamayacağını. Çünkü ne zaman okşasam o güzel asilliğini, hemen daha da tatlı bir kırmızıya büründürür kendini. Gizleyemez ve saklayamaz asla bana olan sevgisini. Ben de yarime çekmiş olacağım ki, benim de onu her görüşümde beliriverir gamzelerim ve olmaya başlar yanaklarımın al al. En iyi ressamdan en sevdiği kadını çizmesini istesem, sadece kırmızıyı kullanarak yapardı bunu çiçeğimi gördükten sonra. Hatta öyle ki, belki de diğer tüm güzel renklerin anasıdır derdi tablosunu bitirince, ‘gün batımım’ için. Yanlış anlamayın lütfen, gün batımı dedim diye bir anlık bir cazibe ve kısa süreli bir aşktan bahsetmiyorum. Bilir o beni. Benim için o, beraber batmaya hazırlandığım andır, daha güzel bir gelecek için. Ve öyle bir kayboluruz ki sonra, kalmaz biz gittikten sonra hiçbir mutluluk hislerinde insanların. Bütün mutluluklar bizle birlikte olmak ister ve peşimizden gelir çünkü. Zamanın duruşu, ona olan saygısı karşısında diyeceğim ben size, ama siz dudakları anlayın onun. Hiç öpmeye kıyamadığım güzel yaprakları yani.”
Bunları anlatırken, güneşin batmak için hazırlık yaptığını gördü müphemin ve anladı zamanın geldiğini. Özür diledi tüm onu dinleyenlerden. Çünkü mutsuzlukları ortaya çıkacaktı artık anlamaya çalışanların. Tam vakit geldiğinde, tüm hayaller ve mutluluklar sadece gülünü ve kendisini izlemekle meşguldü hayranlıkla. Batmıştı çünkü artık gün ve çıkmıştı güzellikleri arşa.
Gözleriniz iyice kendisiyle gurur duymaya başlayacaktır özlem çiçeğimin yanından geçseniz bile. İlla görüntüsünü izlemenize gerek yoktur size hayatın anlamını bulduranın. Kokusu bile mavidir ve dünya kendini, bu güzelliği gördükten sonra aynı renklere büründürmüştür. Bütün sular rekabet içindedir ve sıraya girmişlerdir, kurumasın diye çiçeğime ulaşmak için. Tek amaçları buydu bütün renksiz sıvıların. Kendi içlerinde öylesine tutkulu bir rekabete girmişlerdi ki, en çok kimin onu hak ettiğini ve daha çok sevdiğini göstermek için bölünmüşlerdi kendi içlerinde büyüklüklerine göre.
“Sana ulaşmak için dünyada kara parçası bırakmamaya yemin ettim.” dedi okyanus. Daha sonra söze nehir girdi ve:
“Benim yolum sadece sana doğru akıyor hâlâ, görmüyor musun bendeki yerini? Baksana önüme ne çıkarsa çıksın, hepsini aşıp akmaya devam ediyorum toprağında ölmek istediğim.”
Özlem çiçeğini böyle anlatmaya başladı müphem ve daha sonra başının döndüğünü fark etti. Asasına tutunmak istiyor ama bir türlü gücünü kullanamıyordu bunun için. Gözleri kendiliğinden gidiyor ve bulanıklaşıyordu bakmaya çalıştığı her şey. İşin tuhaf kısmıysa dostları da belirmemişti henüz ortalıkta. Sahi, nereye kaybolmuşlardı? Bilgeliğin sembolü uğruna hayatlarını her defasında feda eden ve sadece onun için yaşayan yoldaşları yalnız bırakmıştı ‘tek başına ölmeye yemin edeni.’
Susuyordu müphem. Ağzı kurumuş ama vücudundan boşalırcasına ter akıyordu. Öyle bitkin bir duruma geldi ki; hor görüp üzerine bastığı toprağı tek dayanağı olmuştu onun. Bastığı yeri tanımadan geçeni, aldığı her suya can veren basmıştı bağrına şimdi. Dengesini kaybedip düştüğünde ise sadece toprak açtı kucağını ona. Terleri öylesine şırıl şırıl akıyordu ki, bir tohum olsa çoktan filizlenmesi gerekirdi. Sonunun geldiğini ve az sonra ölmüş olacağını düşünmeye başlamıştı çoktan. Ama en azından görmek isterdi son kez ve ölmek isterdi uğruna her defasında mavi çiçeği için.
Tüm bunları düşünürken, ellerini koymuş olduğu toprağın altından eşeleme seslerini duymaya başladı. Toprağın derinliklerinden elinin narinliğine doğru uzanan bir delik gördü. Kartalının keskin gözleri karşıladı deliğe bakmak isterken onu. Hemen çıkıverdi oradan ve sarılmaya başladı kanatlarıyla müpheme ‘hiçbir yere gitmiyorsun’ der gibi. Ardından da yılan sıçradı delikten; sanki nereden başladığı belli olmayan ama yer altından dostlarının kalbine doğru giden yolu bitirdiklerini müjdelemek için, diliyle öpmeye başladı yanaklarından ‘mesajı hâlâ anlayamayanın.’
Güneş de meraklanmış olacak ki, pür dikkat kesiliverdi bu üç kadim varlığın üzerine doğru ışıklarını saçarak. Sanki vücudunda tek bir damla su kalmayana kadar akmaya yemin edermişçesine birikip bir göl olma yolunda ilerleyen sular girmeye başlamıştı delikten içeri.
“Şimdi her şey hazır.” dedi kartal. Kendileriyle gurur duyarmışçasına bakmasını istedi ellerinin arasına ve parmağını sarmaladığını gördü özlem çiçeğinin. Kalbi duracakmış gibi oldu müphemin. Vücudunda kalan son sıvı da gözlerinden geldi ve olanca gücüyle sarıldı dostlarına gülüşüyle.
“İşte görüyorsunuz değil mi, mavi çiçeğimin benzersizliğini ve asaletini. Onu anlatmaya başladığım anda, anlatırken yaşamaya ve kıskanmaya da başladım okyanusları ve nehirleri bir anda. Madem onlar su ile can verebiliyor ve gece gündüz demeden her şeyi aşıp ulaşmaya çalışabiliyorlarsa en güzide çiçeğime, benim neyim eksik diye düşündüm ve su olup aktım toprağa doğru ulaşmak için ona.”
Daha sonra biraz toparlandığını anlayınca, mavi kokuyu içine çektikten sonra şunları geçiriverdi içinden:
“Şimdi anladım neden vücut ağırlığımın çoğunun su oluşunun sebebini; seni kuraklıkta bile yaşatabilmek içinmiş bir tanem. Kendimden vazgeçerek seni sarf etmeye yarıyormuş gözümden üzerine dökülen her bir gözyaşı.”
