Bölümler 4Şu an: Bölüm 2
- 1 Giriş1.514 kelime
- 2 Bölüm 1: Büyük Patlama5.468 kelime
- 3 Bölüm 23.469 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Bölüm 33.355 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SARA DENİZ
Dün akşam olanlardan sonra odamdan hiç çıkmamıştım. Kaan ve Demir’in aralarında kafalarının karıştığı için beni araştıracaklarına adımın Sara olduğu kadar emindim fakat sorun şuydu ki araştırıp buldukları tek şey ise benim izin verdiğim kadardı. Onlarda basit, gereksiz, bilmeseler de olacak şeylerdi. En basitinden daha önce hava harp akademisinde okuduğumu pilotluk yaptığımı ama sonrasında babamın bu askerliğe ve bana olan kini işime engel olduğunu öğrenmeleri pek de zor değildi ki zaten bunu saklamak mümkün de değildi. Çoğu akademide adımın geçtiği olmuştu. Sicilime bir kara leke misali yerleşen askerlikten feshedilme olayım da beni utandıran geçmişimdi.
Bunlar sadece başlangıçtı, benimle ilgili asıl şeyleri Ordulu kişilere sorarak öğrenebilirlerdi çünkü her şey orada yaşanmış ve hayatımın dönüm noktası olma kademesine erişmişti. Nasıl dediğinizi duyar gibiyim işte o biraz zaman istiyor.
Düşüncelerimden odanın kapısının tıklatılmasıyla ayrıldım. Yerimden doğrulup kapıyı çalanı içeri çağırdığımda giren kişi Kaan Aslaner’di. Üstünde kaslarını gösteren siyah bir tişört, altında ise gri eşofman takımı vardı. Adama ne giyse yakışıyordu arkadaş?
Kendine gel Sara, ne diyorsun sen?
O da beni inceliyordu kafamda bir sabiye bile sürmeden yaptığım topuzuma, alnıma dökülen kahküllerime ve üstümdeki eşofman takımıma baktı ardından beni uzun süre incelediğini fark edip konuşmaya başladı.
“Kahvaltıya inelim oradan İngiltere’ye geçeceğim, işlerim bir hayli aksadı. Tabi eğer kendini o kadar yorgun hissetmiyorsan. Ben doktorunla konuştum, yolcu olarak gidebileceğini söyledi.” Ne kadar pilot olarak uçmamak beni sinirlendirse de bir şey demedim. Yataktan kalkıp tuvalete geçerken konuşmaya başladım.
“Tamam üstümü değiştirip geliyorum.” dediğimde o da kafasıyla beni onaylayıp odamdan çıktı.
Odamda sabah erken uyanıp daha önce bakmaya fırsat bulamadığım belgelere göz gezdirip doldurmuştum. Normalde dediğim gibi asker pilottum ben ama masa başına alınmam o kadar hızlı ve beklenmedikti ki bu hem üstlerimi hem de timimdekileri şaşırtmış ve sarsmıştı. Pilotluğu ise uçmayı sevdiğim ve hayalimi sürdürmek istediğim için devam ediyordum. Benim işim babam beni o askeriyeden saçımdan tutup sürükleyerek çıkardığında bitmişti. O işi bir daha yapamayacak olmam ne kadar koysa da artık kabullenmiştim. Babam yüzünden beni bir daha askeriyenin içine dahi almazlardı sadece dışardan dosya bakıyordum işte...
Üstüme kumaş pantolon ve uzun kollu bir body giyindim. Koluma çantamda bulunan takılarımdan taktım. Düşüncelerimden sıyrılıp saçlarımı açık bıraktım. Kaküllerimi taradığımda aynadan kendime baktım ve bavulumu dikkatlice kapatıp kendime biraz süre tanıdım. Daha Karadeniz’e dönmeden ne kadar yorulduğumun ve daha çok yorulacağımın farkında olmak beni mental olarak çöküşe sürüklese de kendimi buna hazırlamam çok daha iyi olacaktı çünkü Kilit’in durmayacağından emindim.
Odadan çıktığımda bavulumu almak için kapıda duran bir koruma içeri girip aldı. Ben de Kaan’ın yanına geçip kahverengi gözlerinin tam içine baktım. “Hazırım hadi gidelim.” dediğimde bana yol verdi. Bende onun verdiği yoldan ilerlediğimde odadan çıkış yapmıştık. Demir ile Mina bizi kahvaltı için bekliyorlardı o yüzden biraz hızlı hareket ediyorduk. Asansörün kapısından içeri girdiğimizde onun hareketlerine göz ucuyla baktığımda fazla rahat gözükmeye çalışan ama içinde meraklı birinin yattığı belli olan bir ifade ile asansörün inmesini bekliyordu. Anlaşılan benim hakkımda beklediği soruların cevabını alamamıştı. Ben onun bu hallerinden sinirli olduğunu ve meraktan geberdiğini anladığıma göre dışardan gören biri daha bunu anlayabilirdi.
Asansör gerekli katta durduğunda durdu ve bana yol verdi. Bende onun gözlerine centilmenliğine kanmayarak bakıp dışarı çıktım. Katta ilerleyip peşimden gelen Kaan’ı takmayarak kahvaltı yapılan salona geldiğimizde bir masada telefonlarıyla ilgilenen Mina ve Demir’e doğru adımladım. Masaya geçtiğimizde bana sandalyemi çeken Kaan’a yapmacık olduğu belli olmayan bir şekilde gülümseyip çantamı yanıma koydum. Kaan oturduğu gibi Demir’e bakıp şu sözleri kullandı. “Toplantıları ayarlayabildin mi?” dediğinde Demir onu bakışlarıyla onaylayıp elinde tuttuğu menüye döndü. Bende önümde duran menüye bakınca direkt kapatıp elime telefonumu aldım. Biraz sosyal medyada takılırken Kaan’ın dört kişilik kahvaltı söyledi. Bize dönüp “Başka bir şey isteyen var mı?” dediğinde Mina hemen konuşmaya başladı.
“Bana bir detoks suyu yollar mısınız?” dedi ingilizce bir şekilde konuştu. Kaan bana döndüğünde bende ingilizce konuşarak filtre kahve istediğimi belirttim. Garson kafasıyla onayladığında Kaan ona başka bir şey istemediğini belli etti ve garsonu yanımızdan yolladı. Mina telefona bakmaya devam ettiğinde bende telefona döndüm. E-posta kutumda büyük harflerle ‘ÖNEMLİ’ yazan mesaja tıkladığımda kullanıcı adının askeriyeden yeni bir dosya olduğunu gördüm ki görmez olaydım çünkü postanın sonunda Albay Egehan Yılmaz’dandı. O bana askeriyeden beridir bir mesaj dahi atmamıştı. Bir şey olmuştu ama ne?
Hemen yazıya döndüğümde okuduklarımla bir hayli şaşırdım çünkü bu sefer sıçtığımın resmiydi.
“Astsubay Sara Deniz,
Uzun zamandır vatani görevini yerine getiremediğinin farkındayım ve bu durumdan rahatsız olduğumu sende biliyorsun. Masa başına alınmanın nedenlerini biliyorum ama artık görev vakti Astsubayım. Merak etme bu sefer kulaklara gidemeyecek kadar gizli bir görev, bu görevi sana atıyorum çünkü bu göreve en yakın ve ciddi yapabilecek tek kişi sensin. Görev ile ilgili bilgileri sana aşağıda bahsettim, senden istediğim o görevi zamanı geldiğinde layığıyla bitirmen. Haberler de çıkan kötü olayın üzerinde bir iz bırakmadığını umuyorum ama pilot başkanlığıyla konuştuğuma göre bir süre uçak kullanamayacakmışsın. Bu süre sonrasında görevine başlamanı emrediyorum Astsubayım...
Geçmiş olsun.
~ALBAY EGEHAN YILMAZ”
Okuduklarımı anlamam kısa sürdü ama gerçekten göreve dönecek olmama uzun zaman sonra aldığım en güzel haberdi. Gülümseyerek baktığım masajla keyfim yerine gelmişti. İşin detaylarına baktığımda kolay bir iş olduğunu kısa sürede anlamıştım. Timimle gideceğim bir işti ve gizli bir görevdi. Kısa sürede halledebileceğim bu işi kimin için düzenlediğimize baktığımda yüzümdeki kan çekildi ve gülüşümün solması bir dakikamı bile almamıştı. Çünkü işini bozmamız gereken kişi yanımda duruyordu. Dosyanın en alt katında büyük bir silah ticaretinin belli tarihinde gerçekleşmesini önlememiz gerektiğini ve bunu Kaan Aslaner’in işini bozarak yapmamızı söylüyorlardı. Beni bunun için işe geri alacaklardı. Kaan’a ihanet etmemi istiyorlardı ve bu pek de iyi bir fikir değildi. Yüz ifademi hemen değiştirip e-posta uygulamasından çıktım.
Aklımla oynamak için vardı bence bu olaylar çünkü işime geri dönemeyeceğimi zannederken çıkan bu işin hayra alamet olmadığını ve içime kurt düşürmediğine emindim ama bir ihtimal sevinmiştim işte...
Hayal kırıklığıyla önüme konulan sıcak kahveden bir yudum aldığımda sinirden yüzümün kızardığına emindim. Kaan’ın bakışlarını üzerimde hissederken hiç de onu takmayarak kahvemi yudumlamaya devam ettim. Kafamdan düşüncelerimi uzaklaştıran Mina oldu.
“Canım akşama İngiltere’de gideceğimiz yere elbise lazım ama sende yoksa giymediğim bazı elbiseler var istersen verebilirim sana.” dediğinde sesinde kıyafetlerimi aşağılayan bir ton vardı. Hemen ona cevap verip konuşmaya başladım.
“Gerek yok tatlım yanımda elbisem var ki olmasa da zaten sevgilim bana yenisini alır diye düşünüyorum.” deyip ona gözdağı verdiğimde Kaan’a dönüp masadaki elini tuttum. “Değil mi sevgilim?” dediğimde o önce tuttuğum eline ardından yüzüme bakıp konuşmaya başladı.
“Öyle istediğin elbise olsun, İngiltere’nin en iyi modacılarından özel tasarım getirtirim.” dediğinde ona güzel bir gülümseme yolladım ve Mina’nın kıpkırmızı yüzüne kısa bir bakış attıktan sonra kahvemden bir yudum daha aldım. Yüzümde oluşan kibirli ifadeyi tutmaya devam ederken Mina durmadı ve konuşmaya devam etti.
“Ben seni araştırdım ama kafamı karıştıran şeyler var.” diyen Mina ile hareketlerim yavaşladı ve bakışlarım ona döndü. Hakkımda sadece gereksiz bilgilere bildiğine emindim. Kaan ve Demir’de kaşlarını çatarak ona döndüklerinde acaba kendilerinden fazla bir şey biliyor mu diye merak ettikleri için bakışıp benim hakkımda bir şeyler bildiğini zanneden kıza döndüler tekrardan.
“Başarılı pilot Sara Deniz, Karadenizli ve ailesiyle beraber İstanbul’da yaşıyor, 26 yaşındasın. Okul birinciliği ve daha birçok kazanılan ödül ama baktığımda bir ikizin gözüküyor kayıtlarda, onu araştırdığımda ise hiçbir şey yok neden?” dediğinde yüzümdeki kanın çekildiğini hissettim. İkiz kardeşim hakkında kimse bir şey bulamazdı çünkü onun kayıtlarını silmiştim. Onu bana yıllardır soran olmamıştı çünkü. Kimsenin benim ne yaşadığımı bilmemesi ne kadar sinirimi bozsa da şu an bunu ona gösterip keyiflendirmeyecektim. Sinirimi yüzüme yansıtmadan ona konuşmaya başladım.
“Beni araştırman güzel, başka ne buldun mesela?” dediğimde sorusunu es geçmem onu sinirlendirmişti.
“Onlarda bana kalsın, babamın sağ kolu Karadenizli, sağ olsun çok güzel anlattı seni bana...” dediğinde şimdi anlamıştım ikizimi nereden bulduğunu, o itin kim olduğunu bulup ne anlattığını öğrenmeliydim. Karadeniz’in en katı kurallarından biri Mühür ve Kilit hakkında herkese bilgi vermemekti. Bizi de böyle yetiştirmişlerdi. Herkese Karadeniz’in simgelerinden bahsetmezdik ve bahsedemezdik. Bahseden kişi cezasını en kanlı şekilde öderdi. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştığımda konuşmaya başladım.
“Sağ kolun fazla geveze sanırım. Neyse cezasını çekmeyi göze almıştır umarım.” dediğimde kahkahalarla güldü ve konuşmaya başladı.
“Sen mi vereceksin cezasını?” derken benimle alay ediyor gibiydi. Bende burnumdan nefes vererek güldüm ve etrafımı kontrol ederken dün geceden beri bizi gözetleyen o adamı tekrar görüp konuşmaya başladım.
“Ben kimlere ceza vereceğimi biliyorum, onunkini başkaları verecek.” dedikten sonra sertçe ayaklanıp sandalyemi yere vurdum. O çocuğun yanına doğru ilerleyip masasına oturdum. Masadakiler bana bakarken konuşmaya başladım.
“Kimin adamısın sen?” dediğimde bana korkuyla bakıp konuşmaya başladı.
“Kim-kimsenin değilim.” dediğinde ona ters ters bakıp tek kaşımı havaya kaldırdım.
“Emin misin, bak ben eğer senin yalan söylediğini sezersem.” dediğimde ona biraz daha yaklaşıp kulağına doğru fısıldadım. “Seni buraya gömerim.” dedikten sonra yakasından tuttum ve kaldırdım, fırlatırcasına bıraktığımda konuşmamı sürdürdüm. “Şimdi defol buradan bir daha görürsem seni etrafımda, yakarım...”
Ona arkamı dönüp masaya bıraktığım çantamı aldığımda Kaan’a dönüp konuştum. “Gidelim mi?” dediğimde o sadece benim demin aşağıladığım adama bakıyordu.
“Gidelim.” dedikten sonra kalktı ve elimi tutup otelin çıkışına doğru ilerledik. Mina ve Demir de peşimizden geldiğinde arabaya binip Kaan’ın sinirlendiğini yüz ifadesinden anlıyordum. Uçağa binmek için havaalanına gittiğimizde uçağa binene kadar Kaan hiç konuşmamıştı. Biz uçağa bindiğimizde ise Kaan Mina ‘ya dönüp konuşmaya başladı.
“Mina, sen İngiltere’ye gelmiyorsun, bizimkilerden birkaç kişiye sana bırakıyorum. Onlar ile başka bir uçakla yola çıkın.” dedikten sonra elimi bırakmadan uçaktaki yerimizi aldık. Mina ne kadar bu işe bozulsa da uçaktan inip pistten uzaklaştı. Doruk ile Ilgın uçağı bir ve ikinci pilot olarak hareket ettirmeye başladıklarında Kaan daha fazla kendini tutamayarak yüksek sesle konuşmaya başladı.
“Kimsin sen?” dediğinde ona ters gözlerle bakıp gökyüzünü izlemeye devam ettim. O daha da çıldırıp konuşmaya başladı.
“Bence hiçbirimiz senin hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz. Anlamıyorum seni, İstanbullu zannediyorum Karadenizli çıkıyorsun. Herkesle bir şekilde tanışıyorsun. Seninle ilgili her bilgiye ulaşamıyoruz.” derken yakınıyor ve serzenişine acılı bir şekilde devam ediyordu.
“Kimsin sen Sara Deniz kim?”
Onlara her şeyi anlatmamın zamanı değildi. Hiçbir şey bilmeden yorum yapmalarını da istemiyordum ama onun bu halleri beni huzursuz etmedi de değildi. Bir şekilde bu işi halletmeliydik ama nasıl halledeceğim hakkında bir fikrim yoktu.
Onun bakışları yeşil gözlerimin en derinine değerken onu görmezden gelmeyi tercih ederek kafamı uçağın cam tarafına çevirdim. Bu tavrım hem Kaan’ı hem de Demir’i ne kadar sinir etse de Kaan derin bir nefes almış ve önüne dönüp sakinleşmeye çalışmıştı. Ben ise sanki hiçbir şey olmamış gibi önümü izlemeye devam ettim. Uçuşa geçtiğimizden telefonu uçak moduna aldım. Gelen aramaları görmezden gelmek zorunda kaldım. Çünkü arayanlar arasında annem vardı. Kaza olduğunda da aramıştı ama geri dönme fırsatı bulamamıştım. Derin bir nefes alıp telefonumu çantama koydum. Cama geri döndüğümde önüme uzatılan tabletle kafamı yan tarafa tekrar çevirdim ve tableti bana uzatanın Demir olduğunu gördüm. Bakışlarım yüzüne çıktığında konuşmaya başladı. “Bunda internet var yolumuz uzun sıkılma diye.” deyip açıklama yaptığında ona başımla teşekkür ettim. O da aynı şekilde karşılık verdiğinde elinden tableti alıp içinden mail hesabıma girdim.
Otelden çıkmadan önce aldığım son e-postadan sonra gönderilen tek bildirim iş arkadaşım Cenk’tendi. Hemen maili açıp okumaya başladığımda okuduklarım beni dehşete sürüklemişti.
“Sana daha uygun bir zamanda yazıp nasıl olduğunu öğrenmek istemiştim ama şu an aciliyetim var o yüzden erken yazıyorum. Sara acilen buraya gelmen lazım, işler karıştı beş adam seni sordu bugün yanlarında minyatür ama sert bakışlı bir kadın da vardı, anlaşılan başın dertte Selçuk Bey oldukça sinirlendi bu duruma. Umarım atılmazsın. Beni merakta bırakma yazmanı bekliyorum.”
İçimden büyük bir küfür savurduğumda duyanlar duymayanlara söylemiş, gerçeği bilenler ise tedirginlikten ne yapacağını bilememiş karşı güçlerle birlik olmuş olmalılardı yoksa bana ulaşmaları imkansızdı. Kilit vardı bir kere, bana ulaşmaları için öncelikle onu geçmeleri gerekliydi. Lamia Büyükkaya yıllardır buna bir şekilde izin verdirmemişti gerçi işlerini Diyar Yavuz’a bırakmıştı ama bütün organizasyon işleri bırakmadan önceki aklıyla yapmıştı bunları, geri döndüğüne göre işler yine ondaydı ama bana ulaşmaları mantıklı değildi hem de hiç mantıklı değildi...
Ben aklımdaki düşüncelerle boğuşurken Demir konuşmaya başladı ve dikkatim cümlesinde geçen isme takıldım.
“İngiltere için beklenmedik bir planımız oluştu yalnız sorun şu görüşmek isteyen adam biraz değişik yani pek görüşmek isteyeceğini sanmıyorum.” dediğinde önce Kaan sadece baktı Demir’e ama sonra devam etmesi için konuştu.
“Kimmiş?” derken kibirli bir sesle konuşmuştu ama sonrasında duyduğu isimle bakışları değişti.
“Diyar Yavuz...” diyen Demir ile Kaan oturuşunu düzeltti ama sorun şu ki yüzü sinirli bir hal almıştı.
“Ne istiyormuş?” dediğinde bakışlarım boş boş tablette dolanırken kulaklarım onların ettiği sohbetteydi. Diyar Yavuz benim için önemli bir isimdi uzun zamandır hakkında pek bir şey duymamıştım ve merak da ediyordum.
“Kaya Akbora var ya hani Lamia Büyükkaya’nın müstakbel eşi işte onunla iş birliği içine gireceklermiş seni de katmak istiyor.” dediği anda Kaan’ın bakışları değişti ve nefretle tükürük gibi konuştu.
“Hayatta olmaz o piçle işe gireceğime ölürüm daha iyi!” dediğinde neden ondan nefret ettiğini merak etmiştim. Diyar Yavuz herkesle kolay kolay düşman olmazdı, Kaan ona ne yapmıştı ki düşmanlardı? İşte şu an kafamda oluşan tek soru buydu.
“Kaan, abi saçmalama! Adam elinde çok büyük bir güç taşıyor bunu sende bende çok iyi biliyoruz. İspanyollar, İtalyanlar, Ruslar ve en önemlisi Amerikalı mafyaların kilit noktası bu adam. Bu adamla artık barış yapmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Tamam geçmişte ikinizde birbirinize çok yanlış yapmış olabilirsiniz ama abi sende şu mantığını masaya bir koy da düşün en doğrusu bu.” diyen Demir ile Kaan biraz sakinleşmiş ve bu fikri kısa bir süreliğine de olsa düşünmüştü. Aklına yatmış olacak ki Demir’e kısa bir bakış atıp sırıttı.
“Bu adamla aynı masada oturmak...” derken burnunda gülüp konuşmasına devam etti. “Diyar Yavuz ile ben aynı masa... Bak hiç güzel durmadı ağzımda görüyor musun? Bir de iş konuşacağız, iyi bakalım ne istiyor öğrenelim şu adamdan?” deyip arkasına yaslandı. Ben elimdeki tabletten e-mail hesabımı silip Demire uzattım. O da bana kısa bir gülüşle konuşmaya başladı.
“Ne oldu canın mı sıkıldı?” derken benimle alay ettiği belliydi. Hemen ona gözlerimi devirip bakışlarımı cama çevirdim. Bu hareketimle Demir konuşmaya başladı.
“Yalnız sorun şu abi bu kızdan başın yandı senin, annen var ya yakacak seni...” dedikten sonra ben hemen ona dönüp konuşmaya başladım.
“Abin kurban olsun bana neyim varmış benim?” dediğimde Demir benim sinirle konuşmama güldü ki bu Kaan’ı da güldürdü. Ben onlarla ters bir bakış atıp önüme döndüm zaten onların bir şey demesine kalmadan gözlerimi kapatıp beni karanlığın içine çekmesine izin verdim. Sonrasında sadece Kaan’ın son dedikleri zihnimin derinliklerinde dönüp durdu.
“Seninle ne yapacağız be kızım?” ...
🛬
KAAN ASLANER
Biz Demir ile ne yapacağımızın planlarını kurarken bir anda Sara’dan çıkan bir sesle bakışlarımız o tarafa döndü. Kâbus mu görüyordu o? Bakışlarım kısık bir şekilde ona döndüğünde bir süre ses çıkmadı ama alnından akan ter damlacıklarının çoğalması gözüme takıldı. Tekrardan mırıldanmaya başlamasıyla bakışlarım Demir’e döndü. Onunla kısa bir süre bakışlarımız kesiştiğinde Sara’ya biraz daha yaklaşıp onun ne dediğini anlamam uzun sürmedi. Dudaklarından dökülen kelimeler kaskatı kesilmeme sebep olurken onun gözlerinden yaşlar akmasına sebebiyet vermişti. Tekrar mırıldanmasıyla gözlerimi sımsıkı kapattım.
“Gitme... Barış lütfen gitme...”
“Öldürmedim, ben yapmadım...”
Bu sözleri sürekli tekrar ettiğinden ondan uzaklaşıp Demir’e döndüm. O bu sefer dalga geçmediğinden üzülerek baktı Sara’ya, bakışlarını kaçırıp elindeki tablete döndüğünde bende yanımdaki kıza uzun uzun baktım. Bu kızın ne yaşadığını merak ediyordum ama en çok merak ettiğim şey neden yaşadığıydı ve olayı neydi? Acilen kafamdaki sorulara yanıt bulmam gerektiğini düşündüğüm için tekrardan Demir’e döndüm. Normalde onun bana anlatmasını istemiştim ama bunu bekleyemeyecektim çünkü şu ana kadar fazlasıyla şey olmuş ve bu kız benim içime farklı bir şüphe düşürüyordu.
“Sor, soruştur...” derken başımı o uyurken masum gözüken güzel yüze baktım. “Bana bu kızın kim olduğunu bulun!” dedim ve dememle Demir ayağa kalktı ve arka taraflarda oturan diğer adamlara gerekli talimatları verdi. Ben ise hâlâ uyuyan o şüpheli kızdan gözümü ayırmamıştım. Onun özel hayatını ihlal etmiş olmak beni ne kadar kötü hissettirse de onunla ilgili tüm bilgilere sahip olacak olmak bir miktar heyecanlandırıyordu da.
Önüme dönüp tabletimden uçağın wifisine bağlanarak işlerimi hallettim. İngiltere’ye inmemize on beş dakika varken yan tarafımda bir hareketlenme oldu. Demir halen gelmemişti, anlaşılan yanımdaki kişiden fazla şey çıkmıştı. Yanıma döndüğümde boş bir şekilde yere baktığını gördüm. Ona belli etmeyerek alaycı bir ses tonuyla konuşmaya başladım.
“Kötü bir rüyaydı sanırım...” dediğimde sıçradı ve yavaşça bana döndü ardından derin bir nefes alıp suratını sabit tutmaya çalışarak konuştu.
“Ne alakası var ya, sen kendi işine baksana.” deyip beni terslediğinde üstüne gitmeden önüme geri döndüm. Pilottan iniş anonsu geldiğinde o kemerini takıp gözlerini kapatıp sakin olmaya çalıştı. Ben de kemerimi bağladığımda Demir’de hemen yerine karşıma oturduğunda ona baktım, o ise fazlasıyla şaşkınlık içinde Sara’ya baktı. Ne çıkmıştı onu bu kadar şaşırtan?
Ben kaşlarım çatık Demir’e ‘ne oldu?’ der gibi bakarken o başını yavaşça bana çevirdi ve dudaklarını dişleri arasına alıp ‘fena’ anlamına gereken yüz ifadesini takındı. Pilot indiğinin anonsunu tekrar geçince Sara gözlerini açıp kemerini söktüğü gibi koşarak uçaktan aşağıya indi. Dışarı bizde peşinden gittiğimizde derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştığını gördüm. Demir’e kızdan gözümü ayırmayarak sordum. “Ne oluyor sorun ne?” dediğimde Demir konuşmaya başladı.
“Yanımızda kim olduğunu tanımadığımız bir virüs var abi haberin olsun dikkat et.” deyip yanımdan ayrıldı. Sara sakinleştiğinde arkasını dönüp bana baktı ve konuşmaya başladı.
“Ne yapıyoruz şimdi?” dediğinde ona gecikmeden cevap verdim.
“Otele gidip üstümüzü değiştirelim. Akşama bir iş adamıyla yemeğe çıkacağız.” dediğimde beni onaylayıp bize özel ayarlanan arabaya doğru ilerledik. Arabaya bindiğimizde çıt yoktu. Bugün oldukça sessizdi ve bu alışık olduğum bir şeydi. Bu kız çok konuşkan biri değildi ama öyle olmasını isterdim.
“Giyecek elbise ihtiyacı ya da başka kişisel ihtiyacın varsa çocuklara söyleyelim de alsınlar.” derken ona bakmadan elimdeki tablete bakmaya devam ediyordum. Onun bakışlarını üzerimde hissederken ona dönüp bakma zahmetine girmedim istediğim konuşmasıydı.
“Yok şu anlık teşekkürler.” Deyip kısa kestiğinde ona döndüm ama bu sefer o bana dönmemişti. Arabada yol boyu ses çıkmamıştı. Otele geldiğimizde daha önce ayırtılan oda anahtarlarımızı alıp yukarı çıkmak için asansöre bindik. Asansörde elindeki anahtara bakıp bana bakmaktan kaçınan bu kız benim yüzümde bir gülümseme oluşmasını sağladı. Kata geldiğimizi bildiren ses ile kapı açıldı. Önce onun geçmesini beklediğimde o hızlı adımlarla asansörden çıktı. İkimizde odalarımıza girmek için koridorda yürürken konuşmaya başladı. “Odalarımız karşılıklı mı?
“Evet ama istersen başka bir oda ayarlayabilirim.” dediğimde bana olumsuz anlamda kafa sallayarak cevap verdi. “İki saate aşağıda lobide buluşalım.” deyip yanında ayrıldım ve odama girdim. O da odasına girmekte gecikmeyip ardımdan girdi. Onun ardından gülümseyerek bakıp kapıyı kapattım. Birazdan Demir gelir bana gerekli bilgileri iletirdi...
🛬
SARA DENİZ
Odaya girdiğim gibi derin bir nefes verip kapı önünde çöktüm. Gözümden akan yaşların haddi hesabı yoktu. Rüyama girmişti yıllar sonra...
Ona anlatamadığım içimde kalan o kadar çok şey vardı ki...
Onu özlemiştim. Hem de çok fazla. Bunu yıllar sonra kendime itiraf etmiştim. Sara Deniz Barış’ı çok özlemişti. Geri dönmeliydim. Ona haber vermeden gitmiştim. Sanki yokmuş gibi...
Bir süre bomboş duvara baktım. Ne kadar baktım bilmiyorum...
En son kendime geldiğimde saate baktım yanımda olan telefonumdan yarım saattir burada boş boş bakıyordum. Bir buçuk saatte hazırlanmış olmam lazımdı. Yavaşça ayaklanıp banyoya doğru ilerledim. Banyoya girdiğimde üstümdekileri dökünüp soğuk suyun altında bir süre kendime gelmeye çalıştım.
İşimi bitirip üstüme siyah mini bir etek, kayık yaka beyaz bir tişört ve siyah bir ceket ile kombinimi tamamlayıp saçlarımı maşaladım. Kâküllerimi ayrı şekillendirip makyajıma geçtim. Mat tonları tercih ederken rujumu onlara tezat kıpkırmızı bir renk tercih ettim. Bir dakika sonra kapı çaldığında ayaklandım ve kapıyı açtım.
Üstünde simsiyah jilet gibi bir takımla duran Kaan Aslaner vardı ve gözlerinde bu sefer değişik bir duygu vardı. Sanki beni görüyor gibiydi. Dışımdaki renklerin içimi perdelemek için kullandığımı...
Onun gözlerinde bir süre oyalandım ardından içeri geçip kombinime uygun bir çanta seçip ayaklarıma tabi ki de siyah stiletto ayakkabılarımı giyinip son kez aynadan kendime baktım. Aynanın önüne bıraktığım siyah parfümümden üç fıs sıkıp kapıya doğru yürüdüm. Anahtarımı aldığımdan emin olup kapıyı çektiğimde telefonum çaldı. Hemen yürümeden önce onu elime aldığımda şaşırdım çünkü arayan Egehan Albaydı. Telefonu sessize alıp asansöre doğru adımladım. Onun telefonlarına uzun süre bakmayacak hatta mümkünse istifa dilekçemi onlara iletecektim çünkü benden istedikleri şeyi yapardım yapmasına ama artık planlarım değişmişti çünkü MÜHÜR kimliğime geri dönecektim. Beni kimse durduramazdı. Aşağıya indiğimizde yemek bölümüne indiğimizi gördüm. Yemek bölümlerinden özel kısmı bizim için kapatmışlardı. Sanırım misafirleri gerçekten özeldi. Benim sandalyemi çektiğinde ona teşekkür edip önüme döndüm. Gelecek olan misafiri beklerken Kaan konuşmaya başladı.
“Gelecek olan kişi Diyar Yavuz kendisi fazla dikkatli biri ona göre davranalım. Yaşlı kurt halen askerlik yapıyor gibi resmen...” dediğinde dünya durdu. Bugün Diyar Yavuzla mı karşılaşacaktım? Şimdi mi hemen mi?
Bu bir yandan iyiyken bir yandan kötüydü çünkü beni arayan adamlar iş yerimi bastığına göre Kilit’in duvarını kırmış olmalılardı ve bunu nasıl yaptıklarını öğrenebilirdim. Aynı zamanda geçmişime tamamen geri dönecektim çünkü Diyar Yavuz benim çocukluğumdu tam anlamıyla...
Babamın yapmadığı babalığı yapmıştı bana. Çocuklar bir şey olunca annesine babasına giderken ben Diyar Yavuz’a gider her şeyimi ona anlatırdım. OKulda bir sorunum olduğunda annem ve babamdan önce Diyar Yavuz aranırdı çünkü dedem beni ona emanet etmişti. Ben planlanmış bir çocuktum ve bu annem ile babamın beni sevmemesine yol açmıştı. Diyar Yavuz bana hep bir aile sevgisi vermiş, beni korumak için İstanbul’a yollamıştı. Benim okumam için elinden geleni yapmış beni bu günlere kadar getirmişti. Onun hakkını asla ödeyemezdim...
Ona büyük bir haksızlık etmiş hiç aramaya cesaret edememiştim çünkü korkmuştum. Ya istemediğim şeyler öğrenirsem? Diye diye kendimi ondan soyutlamıştım o da üstelememiş beni kendi halime bırakmıştı. Stresle yerimde kıpırdandığımda Kapının açılmasıyla bakışlarım o tarafa döndü. Onun bakışları önce masayı ardından ela gözlerimi buldu. Beni görünce gülümsedi ve kafasını yana yatırdı. Ben ayaklanınca koşarak yanına gidip boynuna atladım. O da hiç beklemeden beni sımsıkı sardı. Diyar Yavuz benim kayıp çocukluğumda ama artık kayıp değildi...
Bölüm etkileşimi
